Fatmanur Toprak Saygıner

1 2 3 8

MEDENİ HUKUKUN ANLAMI VE KAPSAMIKAVRAM VE TERİM OLARAK MEDENİ HUKUK

Medeni Hukuk, vatandaşların birbirleriyle aralarındaki ilişkileri bakımından uygulanan hukuk anlamına gelmek üzere kullanılan bir tamlamadır. Yabancı dillerde “Civil Law” (İngilizce), “Bürgerliches Recht” ya da “Zivilrecht” (Almanca), “Droit Civil” (Fransızca), olarak geçen “Medeni Hukuk” sözcüğü, Roma Hukuku’nda “Jus Civile” terimiyle ifade edilmekteydi.

MEDENİ HUKUK’UN HUKUKTAKİ ANLAM VE ÖNEMİ

Bir insanı doğduğu ilk günden son nefesine kadar takip eden ve hatta ölümünden sonra bile önem taşıyabilen bu ihtiyaçlar ve ilişkiler yumağı içinde düşündüğümüzde, Medeni Hukuk’un önemini anlayabiliriz. Hiçbir insan Medeni Hukuk’un kapsama alanından dışarı yaşamı boyunca çıkamaz.

MEDENİ HUKUK’UN DÜZENLENMESİ BAKIMINDAN HUKUK SİSTEMLERİ

Bugüne dek tüm dünya üzerinde Medeni Hukuk kurallarının düzenlenmesi bakımından dört sistemin egemen olduğu söylenebilir: Kara Avrupası Hukuk Sistemi, Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, İslam Hukuk Sistemi ve Sosyalist Hukuk Sistemi.

1926 YILINDA KARA AVRUPA HUKUK SİSTEMİ: Ülkemiz 1926 yılından bu yana Kara Avrupası Hukuk Sistemi’ne dâhildir .Bu sistemin temeli Romalılar tarafından geliştirilip yüzyıllar boyunca uygulanmıştır.Medeni Hukuk kuralları, Corpus Juris Civilis adı altında bir külliyatta yazıya dökülmüştür. Bu gelenek hâlen devam etmektedir.1 Ocak 2002’de Türk Medeni Kanunu’na ve 1 Temmuz 2012’de de Türk Borçlar Kanunu’na bırakmışlardır.

ANGLO -AMERİKAN HUKUK SİSTEMİ:Bugün İngiltere, ABD, Yeni Zelanda gibi ülkelerde egemendir. Bu hukuk kuralları yazılıdır.Ve mahkemelere dayalıdır.Mahkeme kararları örf ve adet’in etkisiyle şekillenir.

İSLAM HUKUKU:İslâm Hukuk Sistemi, İslam ülkelerinde etkili olan hukuk sistemidir. Ülkemiz de 1926 yılında Medeni Kanun yürürlüğe girene dek bu sistemin etkisi altındaydı. Bu sistemde hukuk kaynakları Kur’an-ı Kerim, sünnet, icma ve kıyastır. Bu hukuk sistemi daha çok kazuistik yönteme uygun olarak gelişmiştir.

SOSYALİST HUKUK SİSTEMİ:Sosyalist rejimi benimseyen ülkelerde uygulanmıştır.İrade özgürlüğü, hukuki ilişkilerde tarafların eşitliği gibi ilkeler yerine, toplum çıkarının ön planda tutulması ilkesi belirginlik kazanmıştır.

MEDENİ HUKUK ALANINDA KANUNLAŞTIRMA HAREKETLERİ

Medeni Hukuk alanında kanunlaştırma denilince, bu alandaki hukuk kurallarının kanun koyucu tarafından yazılı hâle getirilmesi anlaşılır .Kanunlaştırma denilince iki yöntem akla gelebilir: Kazuistik yöntem ve soyut yöntem.

KAZAUİSTİK YÖNTEM:Kanun genel hükümler ve ilkeler içermez. Karşılaşılabilecek her sorun öngörülüp o soruna özel kurallar konulmaya çalışılır

SOYUT YÖNTEM:Modern kanunlaştırma yöntemi, soyut yöntemdir. Kanunlar genel ilkeler koyar, tanımlar getirir. Böylece zaman içinde ortaya çıkabilecek; ama şimdiden tam olarak kestirilemeyen hukuki ilişkiler ve sorunlar da çoğunlukla çözümsüz kalmamış olur.

MEDENİ HUKUKUN ALT DALLARI

Medeni Hukuk’un alt dalları denilince geleneksel olarak anlaşılan, Medeni Kanun’un ve Borçlar Kanunu’nun düzenlediği ilişkilere uygulanan hukuk kurallarıdır. Bunlar sırasıyla Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku, Eşya Hukuku ve Borçlar Hukuku olmak üzere beş grupta ele alınabilir.

MEDENİ HUKUKUN MADDELERİ

maddede, Medeni Hukuk’un temel ve yardımcı kaynaklarını ortaya koymuş ve hukuku uygulayan hâkimin bu kaynaklara hangi sırayla ve hangi koşullar altında başvurabileceğini belirtmiştir. 2. madde, Dürüstlük kuralı 3.madde,İyi niyet 4.madde,Hakimin Taktir Yetkisi 5. maddesi, Borçlar Kanunu.6. ve 7. maddeleri, ispata yönelik hükümler içerir.
KİŞİLER HUKUKU:Medeni Hukukun 1.kitabıdır.Hangi koşullar altında da kişiliğini kaybettiğini, kişilerin ehliyetlerini, isim, hısımlık, yerleşim yeri gibi onları diğer kişilerden ayıran birtakım niteliklerini ve kişiliğe giren değerleri korumanın hukuki yollarını düzenleyen hukuk dalını anlıyoruz.

AİLE HUKUKU:2. kitabıdır.Aile ilişkilerinin kurulması, işleyişi ve sona ermesini kurallara bağlayan Medeni Hukuk dalına Aile Hukuku diyoruz.

MİRAS HUKUKU:3.kitabıdır.Bir kişi öldüğü zaman, son arzularının nasıl ve ne kapsamda yerine getirileceği ve özellikle de sağlığında sahip olduğu mal varlığının –ölümüyle ‘tereke’ adını alacaktır- akıbetini düzenleyen hukuk dalı, Miras Hukuku’dur.

EŞYA HUKUKU: 4. kitabıdır.Medeni Hukuk’un tam anlamıyla mal varlıksal nitelik taşıyan bir alt dalıdır.

BORÇLAR HUKUKU:5.kitabıdır.Kişiler arasındaki borç ilişkilerini düzenleyen hukuk dalına Borçlar Hukuku denir. (İSVİÇRE)

MEDENİ HUKUKUMUZUN TEMEL İLKELERİ

Medeni Hukukumuz laiklik ilkesini ve demokratik esasları benimsemiş, birey özgürlüğüne büyük önem veren ama kişi çıkarıyla sosyal çıkarlar arasında da uygun bir denge kuran, ulusumuza özgü kurallarla düzenlenmiş, devrimci ve ilerici bir nitelik taşır.

MEDENİ HUKUK’UN KAYNAKLARI

MEDENİ HUKUKUN YARATICI KAYNAKLARI: Kural olarak yasama organıdır .Ama zaman zaman yürütme organı tarafından hazırlanan düzenleyici kurallar da söz konusu olur. Medeni Hukuk alanında bazı koşullar altında hâkimin dahi hukuk kuralı yaratabilmesi mümkündür. Örf ve âdet hukuku dediğimiz kuralların ise kaynağı aslında bu kuralların bireylerine uygulanacağı toplumun ta kendisidir.

MEDENİ HUKUK’UN YÜRÜRLÜK KAYNAKLARI: Yürürlükte bulunan hukuk kurallarının tümü anlaşılır.İlk gelen kaynaklar Türk Borçlar Kanunu’dur Örf ve âdet hukukunda da boşluk söz konusuysa, hâkim kendisini kanun koyucu yerine koyarak hukuk yaratmak zorunda kalır .

KANUN

Yasama organı tarafından kabul edilip Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, Anayasa’ya aykırı olamayan, genel ve soyut kurallar içeren yazılı hukuk metinleri anlaşılır.Oysa Medeni Kanun’un 1. maddesinin birinci fıkrasındaki ifadeden, yürürlükte bulunan ve yazılı olan hukuk kurallarının tümü, mevzuat, anlaşılır. O hâlde hâkim teknik anlamda kanunların yanı sıra kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, tebliğ gibi önündeki çözüm bekleyen hukuki soruna ilişkin düzenleme içeren yazılı hukuk metinlerinin hepsini göz önünde bulundurmak zorundadır.

KANUN BOŞLUĞU: Eğer tüm yazılı Medeni Hukuk kuralları arasında, hâkimin önüne gelmiş somut olaya uygulamaya elverişli emredici veya tamamlayıcı hiçbir hüküm yoksa, o zaman ortada bir kanun boşluğu bulunduğundan söz etmek gerekir.

BOŞLUK SAYILMAYAN DURUMLAR: Boşluk sayılamayan durumlarda hâkim kanun koyucu yetkisini kullanarak örf ve adet hukukuna göre karar verecektir. Örneğin; Amca dayı çocukları birbiriyle evlenemeyecekleri hakkında bir hüküm yoktur. Fakat ebeveynler tarafından dava açıldığı takdirde hakim örf ve adet hukukuna göre karar verebilir yani boşluk sayılmaz.

BİLİNÇLİ BOŞLUK-BİLİNÇSİZ BOŞLUK: Kanun koyucu bir konuyu bilerek ve isteyerek hükme bağlamamışsa, bu durumda bilinçli boşluktan söz edilebilir.

KANUNDA BOŞLUK -KURAL İÇİ BOŞLUK: Hukuki sorun hakkında kanunda hiçbir hüküm yoksa kanunda boşluktan söz edilir. Hâkime takdir yetkisi tanınarak olayın oluş biçimini göz önünde bulundurması, hakkaniyete göre karar vermesi istenir .

Açık Boşluk-Örtülü Boşluk: İster bilinçli olsun ister bilinçsiz, eğer somut olaya uygulamaya elverişli hiçbir kural bulunamıyorsa açık boşluktan söz edilir. Örtülü boşluk ise ortada konuya ilişkin bir hüküm bulunmakla birlikte hükmün özü ile sözünün birbirine ters düşmesi veya aynı değerde ve güçte birbiriyle çatışan iki ayrı kuralın aynı anda yürürlükte bulunması durumlarında görülür.

Gerçek Boşluk-Gerçek Olmayan Boşluk: Gerçek boşlukları doldurmak gerektiğinde örf ve âdet hukuku kurallarına bakar, orada da kural bulamazsa kendisi hukuk yaratma yoluna gider. Gerçek olmayan boşluk söz konusu olduğunda, hakkın kötüye kullanılması yasağı gözetilerek adil bulunmayan kuralın düzeltilmesi yoluna gidilir

Örf ve Âdet Hukuku

Medeni Hukuk’un yazılı hukuk kurallarından sonra gelen ikinci yürürlük kaynağı örf ve âdet hukukudur .

UNSURLARI;

Maddi Unsur (Süreklilik Niteliği ):Örf ve âdet kuralının uzun zamandan beri kesintisiz olarak uygulanıyor olması, yani süreklilik niteliği anlaşılır.
Manevi Unsur (Uyma Zorunluluğu Konusunda Genel İnanış) Toplumda bu kurala uymanın zorunlu olduğu konusunda bir inanışın mevcut olması da gerekir ki, bu özellik örf ve âdet hukuku kuralının manevi unsuru olarak da adlandırılır.
Hukuki Unsur :Örf ve âdet kuralının Devlet desteğine sahip olmasıdır. Devlet tarafından bir yaptırıma tâbi tutulması ve bu kurala uymanın zorunlu olduğuna ilişkin bir kanun emrinin, mahkeme kararının ya da idari makamların bir kararının bulunması gerekir.
Hâkimin Yarattığı Hukuk :Hâkimin hukuk yaratmasından kasıt, kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar vermesi demektir.

MEDENİ HUKUKUN BİLGİ KAYNAKLARI

Hukuk alanındaki bilimsel eserler ve yargı kararlarıdır. Bilgi kaynaklarına yargıç hukuk kurallarını yorumlarken de takdir yetkisini kullanırken de hukuk yaratırken de başvurabilir.

MEDENİ HUKUKUN UYGULANMASI

Medeni Hukuk’un uygulanması denilince, Medeni Hukuk kurallarının anlam, nitelik, yer ve zaman bakımından uygulanması anlaşılır.

Hukuk Kurallarının Yorumlanması :Hukuku uygulayan hâkim, önündeki olayı çözmeye elverişli yazılı hukuk kuralını arar. Kuralı yorumlamak, onun sözünden ve özünden anlam çıkarmak demektir.

Yorum Yöntemleri :Medeni Kanunu’nun 1. maddesinin birinci fıkrasında, Kanunun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanacağı kuralı yer alır.

SÖZEL YORUM:Hukuku uygulayacak olan hâkim kuralın sözünden yola çıkacaktır; ama herhâlde kuralın kanundaki diğer kurallarla ilişkisi, hangi başlık altında ele alındığı ve dolayısıyla hangi amacı koruyan kurallar arasında bulunduğunu göz önünde bulunduracaktır.
SOSYAMATİK VE MANTIKSAL YÖNTEM:Hem kuralın özüne hemde de sözüne göre yorumlamak
AMAÇSAL YORUM YÖNTEMİ:Bazen kuralın sözünden çıkan anlama göre daha geniş bir uygulama olanağına sahip olur. Bu durumda genişletici yorum yapılmış olur. Kuralın amacına göre yorumu, sözünden çıkan anlamdan daha dar bir uygulama olanağına sahipse de daraltıcı yorum yapılmış demektir.
Yorum Araçları :Yorumlanacak olan kural, sadece düzden değil, tersten de okunmalıdır. Hak sahibinin ölümüyle son bulacağına ilişkin kuralın ters kavramından, bu hakkın hak sahibi yaşadığı sürece devam edeceği, o ölmediği sürece bu hakkın da sona eremeyeceği sonucu çıkarılamaz.

HAKİMİN TAKTİR YETKİSİ

Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.Kural içi boşluk taşıyan hükümlerdir, hâkime açıkça takdir yetkisini verir ya da biraz daha örtülü bir ifadeyle hâkimin takdir yetkisini kullanmasını ister. Hâkim takdir yetkisini kullanırken hukuka ve hakkaniyete göre hareket etmek zorundadır .Hakim kanun koyucu gibi hareket ederken, adalet düşüncesini göz önünde tutar. Takdir yetkisinin kullanımı da üst yargı denetimine tabidir .

MEDENİ HUKUK’UN NİTELİK BAKIMINDAN UYGULANMASI

Emredici Kurallar:Birtakım yasaklar koyan veya emirler veren bir ifade taşır..Örnek küçük, yasal temsilcinin izni olmadıkça evlenemez.
Emredici Olmayan (Yedek) Kurallar :Hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin iradesinde olmakla birlikte böyle bir iradenin hiç ya da yeterince açık bir biçimde tespit edilemediği durumlarda devreye girdikleri için bu kurallar, yedek kurallar olarak nitelendirilirler.
Tamamlayıcı Kurallar :Özellikle Borçlar Hukuku alanında görülürler. Bir kuralın tamamlayıcı kural olduğu da çoğu zaman, kanun koyucunun o kuralda kullandığı ifadelerden anlaşılır.
Yorumlayıcı Kurallar :Yorumlayıcı kuralın aksi yönünde net bir irade açıklamasının varlığını iddia eden kişi, ispat yükü altındadır. Yorumlayıcı kurallar, belli bir konuda karine(Belli bir olaydan belli olmayan bir olaya ilişkin çıkarılan sonuç) öngören kurallara da benzerler.
Tanımlayıcı Kurallar :Herhangi bir emir veya yasak içermezler; ama belli bir hukuki ilişkiyi, kurumu veya durumu tanımlarlar.
MEDENİ HUKUK KURALININ ZAMAN BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kanunların yürürlükte oldukları sürece uygulanabileceklerinden ve kanunların ne zaman yürürlüğe girip ne zaman yürürlükten kalkacağından söz edilir.

MEDENİ HUKUKUN YER BAKIMINDAN UYGULANMASI

Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Bu Kanuna göre, bazı Medeni hukuk ilişkileri bakımından kanunların kişiselliği ön plana çıkarken, bazı Medeni Hukuk ilişkileri bakımından kanunların yerelliği ilkesi benimsenmiştir.

MEDENİ HUKUK’A İLİŞKİN BAZI TEMEL BİLGİLER

Mutlak Haklar ve Nispi Haklar

Hak, genel olarak, kullanılması sahibinin veya yetkili temsilcisinin iradesine bağlı olup hukuk düzenince korunan menfaat olarak tanımlanır. Hak sahibinin üstünlüğü, eğer sadece belli bir hukuki ilişkiyle bağlı olduğu diğer bir kişiye yönelikse, bu duruma nispi (kişisel-şahsi) hak denir. Eğer hak, kendisiyle hiçbir hukuki ilişki içinde bulunmadığımız kişilere karşı bile bize bir üstünlük sağlıyorsa o zaman da mutlak hak denir.

Kişilik hakkı, velayet hakkı, fikrî haklar veya ayni haklar mutlak haklardır. Çünkü hak sahibi bu haklarını herkese karşı ileri sürebilir.Nispi hakların bir kısmı, kişi varlığı değerlerine ilişkindir; ama nispi hakların önemli bir kısmı mal varlıksal değerleri ilgilendirir.

Yararlanma Hakları ve Düzenleme Hakları

Kişilik hakkı, ayni haklar, alacak hakları yararlanma haklarıdır. Tüm bu haklar, sahibine belli bir davranıştan veya hukuki değerden yararlanma olanağı sağlar ve başkasına karşı ileri sürülebilecek bir talep yetkisi verir. Düzenleme hakları ise, sahibine herhangi bir davranıştan veya hukuki değerden doğrudan doğruya yararlanma olanağı sağlamaz ve bir talep yetkisi de vermez.

Yararlanma Hakları ve Özellikle Talep Yetkisi

Yararlanma hakları arasında bulunan ayni haklar, sahibine konusu olan eşyayı kullanma, bu eşyanın ürünlerini elde etme, bu eşyanın biçimini değiştirme, hatta onu bozup yok etme gibi fiilî yetkiler sağlar. Ayni haklar, hak sahibine, ayni hakkın konusu olan eşya üzerinde başkalarına da haklar kurma veya bu eşya üzerindeki hakkı başkasına devretme, başkası tarafından elinden uzaklaştırılan eşyayı geri isteme, eşyadan yararlanmasına herhangi bir şekilde engel olan kişiye karşı el atmasını önleme ve tazminat davası açma gibi hukuki yetkiler de bahşeder Yine yararlanma hakları arasında bulunan alacak hakları, alacaklının borçludan belli bir davranışta bulunmasını isteme yetkisini verir. Buna talep yetksi de denilir.

Düzenleme Hakları, Özellikle Yenilik Doğuran Haklar

Yenilik doğuran haklar, yönetim ve temsil hakları ile def’i (Zaman aşımı ile borçlının borcunun devam etmesi ile borçtan kaçınma hakkıdır)hakları, düzenleme haklarının alt türleridir. Yenilik doğuran haklar, hak sahibine, tek taraflı olarak yeni bir hukuki ilişki kurmak, mevcut bir hukuki ilişkinin içeriğini değiştirmek veya mevcut hukuki ilişkiyi sona erdirmek yetkisini verir. Yenilik doğuran haklar, hak sahibine, tek taraflı olarak yeni bir hukuki ilişki kurmak, mevcut bir hukuki ilişkinin içeriğini değiştirmek veya mevcut hukuki ilişkiyi sona erdirmek yetkisini verir.

Kişi Varlığına İlişkin Haklar – Kişiye Sıkı Sıkıya Bağlı Haklar Devredilebilen ve Devredilemeyen Haklar – Mal Varlığına İlişkin Haklar

Hakkın konusu olan menfaat birtakım kişisel değerlere ilişkinse, kişi varlığına ilişkin haklardan söz edilir. Örn;Kişilik hakları, velayet hakkı, nişanlanma vb. Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar, temsilci yoluyla kullanılamayan, başkasına da devredilemeyen, kişinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bizzat o kişi tarafından kullanılması gereken haklardır.Mal varlığı veya mal varlığı içindeki birtakım değerler başkalarına devredilmeye elverişlidir. Bu yüzden çoğu mal varlığı hakkı devredilebilen haklar arasında yer alır. Kişi varlığına ilişkin haklar, sadece kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar olmayıp aynı zamanda başkasına da devredilemeyen haklardır.

HAKLARI KAZANDIRAN, KAYBETTİREN VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ DOĞURAN VEYA ORTADAN KALDIRAN OLAYLAR (HUKUKİ OLAYLAR)

Medeni Hukuk alanında hakları kazandıran ve kaybettiren, yükümlülükleri doğuran veya sona erdiren birtakım olaylar vardır. Buna hukuki olaylar denir.Hukuki olgular ve hukuki eylemler olmak üzere ikiye ayrılır. Hukuki olay birtakım doğal olaylardır; ama hukuk düzenince kendilerine sonuç bağlanmıştır. Bir kişinin doğması, belli bir yaşa erişmesi veya ölmesi gibi. Hukuki eylemler ise doğanın gidişatına değil de insan iradesine bağlı olduğu için, hukuki olaylar arasında daha sık karşılaşabildiklerimizdir.Bir kişi borcuna veya hukuka aykırı bir davranışta bulunursa, hukuk düzenininin onaylamadığı ama hukuken sonuç doğuran bir eylem ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

HUKUKİ İŞLEMLER

Hukuk düzenince korunmuş bir amaca yönelik irade açıklamalarına hukuki işlem denilir.

Hukuki İşlemin Unsurları

Hukuk düzenince korunmuş belli bir hukuki sonuca yönelik irade açıklaması şeklindeki tanımdan iki temel unsur çıkar. Birincisi, irade açıklaması, ikincisi ise bu açıklamanın yöneldiği sonucun hukuk düzenine uygun olmasıdır.

İrade Açıklaması :Belli bir hukuki sonucu doğurmaya yönelik isteğin dış dünyaya aksettirilmesi, muhatabın bilgisine ulaştırılması anlaşılır. İrade beyanları açık yada örtülü olabilir.Söz, yazı ve işaretlerden net bir şekilde anlaşılıyorsa açık irade ,Taraflar arasında daha önce kurulmuş bir sözleşmede, susmanın kabul anlamına geleceği kararlaştırılmışsa, susma bile açık bir irade beyanı sayılır. Örtülü irade beyanları biri dar, diğeri geniş olmak üzere iki şekilde anlaşılır. Eğer sözleşmede açıkça kararlaştırılmadıysa, susma dar anlamda örtülü irade beyanı sayılır.

Hukuki İşlemin Etkinlik Unsurları

Hukuki işlemin etkinlik sayılabilmesi için o ilemin zamanının gelmiş olması lazım Örn,Vasiyeti şeklindeki irade etkisi vasiyetçinin sağlığında yapmıştır.Ama vasiyetçi ölene dek, kendisine bir mal vasiyet edilmiş olan kişi vasiyet alacaklısı mal üzerinde alacak hakkını kazanabilmesi için vasiyetçinin hukuki işlemi yapmış olması yetmez, ölmesi de gerekir.

Hukuki İşlemin Türleri

Hukuki işlemler, işlemi yapmak için irade açıklamasında bulunması gereken kişi sayısına göre tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olarak ikiye ayrılır .Vasiyet yapma, vakıf kurma tek taraflı hukuki işlem, Çok taraflı hukuki işlemler ise sözleşmeler ve kararlar olarak ortaya çıkar. Hukuki işlemler, hangi hukuk alanında sonuç yarattıklarına bağlı olarak nişanlanma, evlenme gibi aile hukuku işlemleri; miras sözleşmesi, vasiyet, mirası reddetme gibi miras hukuku işlemleri; zilyetliği devretme, taşınır veya taşınmaz eşya üzerinde rehin kurma gibi eşya hukuku işlemleri; satış, kira, bağış veya ibra sözleşmeleri gibi borçlar hukuku işlemleri olabilir.

Gerek borçlandırıcı işlemler gerekse de tasarruf işlemi yoluyla muhataba sağlanan kazandırmaların hukuki bir sebebi olmalıdır. Kazandırmaların sebebi kavramı, hukuki işlemdeki saik kavramıyla karıştırılmamalıdır. Hukuk düzeni kural olarak saiklerimizle ilgilenmez. Ancak aynı şeyi kazandırmaların hukuki sebebi için söyleyemeyiz. Öyle ki, bir kazandırmanın hukuki sebebi yoksa bazen yapılan kazandırma geçersiz sayılır (sebebe bağlılık ilkesi), bazen de kazandırma geçersiz sayılmaz (soyutluk görüşü); ama kazananın bu kazandığı şeyi sebepsiz zenginleşme kuralları çerçevesinde kazandırana iade etmesi gerekebilir. Kazandırıcı işlemler bakımından hukuk düzeninin önemli gördüğü sebeplerin belli başlıları alacak sebebi, ifa sebebi, bağışlama sebebi ve teminat sebebidir. Alacak sebebi de karşı edim (ivaz) alacağı, iade alacağı ve rücu alacağı sebebi olmak üzere üç alt gruba ayrılabilir.

Tasarruf işlemlerinin çoğu zaman temelde yatan bir borçlandırıcı işlemden doğan borcu ifa etmek amacıyla yapıldığını söyleyebiliriz. Öyle ki, taşınmazlara ilişkin bir tasarruf işleminin geçerli olması için, temelde geçerli bir borçlandırıcı işlemin (taahhüt işleminin) bulunması şarttır (sebebe bağlılık ilkesi). O hâlde taşınmaza ilişkin bir tasarruf işlemi ile yapılan kazandırmanın hukuki sebebi, yine bu taşınmaza ilişkin geçerli bir borçlandırıcı işlemin bulunmasıdır. Taşınırlara ilişkin tasarruf işlemlerinin geçerliliğinin temelde geçerli bir borçlandırıcı işlemin bulunmasına bağlı olup olmadığı ise tartışmalıdır .

İYİ NİYETİN KORUNMASI İLKESİ

İyiniyet, bir hakkın kazanılması, korunması veya bir hukuki durumun doğması ya da olumlu sonuçlarından yararlanılabilmesi için mevcut olan engeller veya sağlanamamış koşullar konusunda içinde bulunulan ve hoşgörülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma hâlidir. Örneğin iki genç, aslında kardeş olduklarını bilmeksizin evlenirlerse bu aslında iki kardeşin evlenmesinin yasak olduğunu bilmediklerinden değil; birbirlerinin kardeşi olduklarını bilmediklerindendir.

İyi niyet, bir hakkın kazanılması, korunması veya bir hukuki durumun doğması ya da olumlu sonuçlarından yararlanılabilmesi için mevcut olan engeller veya sağlanamamış koşullar konusunda içinde bulunulan ve hoşgörülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma hâlidi

MEDENİ KANUNDA İYİNİYETİN ELE ALINIŞI

Kanun koyucu Medeni Kanun’un 3. maddesinde iyi niyete ilişkin iki fıkradan oluşan genel bir hüküm öngörmüştür. Hüküm aynen şöyledir:

Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstemeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.Kanun iyi niyete her zaman sonuç bağlamaz.

İYİNİYETİN KORUNMASININ ŞARTLARI

Kanunun İyiniyete Sonuç Bağlamış Olması :

Kanunun iyi niyete sonuç bağlamadığı durumlarda, tek başına Medeni Kanun’un 3. maddesinden yola çıkarak veya kanunun iyi niyeti koruduğu hâllere kıyas yoluyla, iyi niyetli kişileri korumak mümkün değildir.

İyiniyetin Varlığı:

İyiniyetin varlığından veya yokluğundan söz edebilmek için üç hususa odaklanılır: Bunlardan birincisi kanunun sonuç bağladığı bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma durumunun konusu, ikincisi söz konusu bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma durumunun hoşgörülebilir olup olmadığı, üçüncüsü ise kanununun iyi niyete sonuç bağladığı hâllerde kimin ya da kimlerin iyi niyetli olmasının gerektiğidir.

Bilgisizliğin veya Yanlış Bilginin Konusu:Hukuki olayın kanunda aranan unsurlarının varlığı veya hakkı kazanmaya engel olan durumların yanlışlığına ilişkin olmalıdır. Yoksa kanunun belli bir hakkın kazanılması için hangi hususları aradığını veya ne gibi engeller koyduğunu bilmemek, iyi niyetli sayılmak anlamına gelmez. Bu durum, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz, ilkesiyle açıklanır. Kanunlar Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girerler. Böylece yürürlükteki her kanunun vatandaş tarafından bilinmesi sağlanmaya çalışılır. Kanun koyucu benzer düşüncelerle başka bazı hususların da resmen ilan edilmesini veya resmî sicillerde açıklanmasını emreder. İşte, bilinmediği iddia edilen hususlar, kanun gereği resmen ilan edilmişlerse veya bu hususlarla ilgili açıklamalar resmî sicillerde yer almışsa, söz konusu iyi niyet iddiası yine dinlenilmez. İyiniyetin varlığından söz edebilmek için bazı konularda bilgisiz veya yanlış bilgi sahibi olduğunu iddia eden kişinin bu durumunun hoşgörülebilmesi de gerekir. Bu husus, Medeni Kanunun 3. maddesinin ikinci fıkrasında, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyi niyet iddiasında bulunamayacağı ifadesiyle hükme bağlanmıştır. İyiniyetli olması gereken kişi, hak kazandırması veya hukuki bir başka sonuç doğurması beklenen hukuki işlemin taraflarından biridir. Bazen bu kişiler işlemi bizzat yaparlar; ama bazen onların adına yasal veya iradi temsilcileri hareket etmiş olabilir.

Bazen bir tüzel kişi adına işlem yapan bir organ söz konusu olur. İster temsilci ister organ olsun, bu sıfatla hareket eden kişi ya da kişilerin de geri planda temsil edilen kişi ya da kişilerin de tümünün iyi niyetli olması şarttır. Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı bazı durumlarda, iyi niyeti aranan kişinin, hak kazanmasını veya hukuki sonuçtan yararlanmasını sağlayacak hukuki olayın gerçekleşmesi anında iyi niyetli olması yeterli görülmüştür. Bazı durumlarda ise iyi niyetin uzunca bir süre devam etmesi aranmıştır.

İyiniyetli Olması Gereken Kişi ya da Kişiler

Birden fazla temsilcinin temsil yetkisini birlikte kullandığı durumlarda içlerinden birinin bile kötüniyetli olması, temsil olunanın iyi niyetini etkisiz kılar.
Bir tüzel kişinin organı sayılan kişinin veya kurul hâlinde faaliyet yapan bir organ söz konusuysa bu kurulun üyelerinin her birinin iyi niyetli olması gerekir.
Adi ortaklık veya miras ortaklığı gibi tüzel kişiliği olmayan topluluklar söz konusu olduğunda, bu topluluğu oluşturan herkesi ilgilendiren bir hukuki işlem söz konusuysa, içlerinden birine temsil yetkisi vermiş olsalar bile, ortakların her birinin iyi niyetli olması gerekir.
İYİNİYETİN İSPATI

İyiniyet, belli bir konuda bilgisiz veya yanlış bilgi sahibi olduğunu iddia eden kişinin tamamen kendi iç dünyasıyla ilgili bir durumdur.

Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı durumlarda asıl olan iyi niyetin varlığıdır .Buna iyi niyet karinesi denilir. İyiniyetli kişi hakkı kazanırsa kendi hakkını kaybedecek olan kişi, bu karineyi çürütme yükü altındadır. O da Medeni Kanunun 3. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen hükümden yararlanacaktır. Bu hükme göre, durumun gerektirdiği özeni göstermeyen kişi iyi niyet iddiasında bulunamaz. O hâlde, iyi niyet karinesini çürütmeye çalışan kişi, iyi niyetli olduğunu iddia eden kişinin şüphelenmesi gereken hususların varlığını ortaya koymaya çalışmalıdır ki, diğer tarafın bilgisizliğinin hoşgörülebilmesi koşulu sağlanamasın.

Kişiler Hukuku, Aile Hukuku ve Miras Hukuku Kapsamında İyiniyetin Korunduğu Bazı Durumlar

Kişiler Hukuku:Evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliliği mutlak butlan (GEÇERSİZİLİK,HÜKÜMSÜZLÜK)kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyi niyetli ise, bu evlenmenin butlanına karar verilemez.” burada iyi niyetin ikinci evliliğe ilişkin nikâhın kıyılması anında var olması yeterlidir.

Aile Hukuku’na ilişkin olup da işlem güvenliğini sağlamak amacına hizmet eden iki hüküm de evlilik birliğinin temsiline ilişkindir. eşlerden her biri, birliği temsil yetkisi bulunmaksızın yaptığı işlemlerden kişisel olarak sorumludur; ancak temsil yetkisinin üçüncü kişilerce anlaşılamayacak şekilde aşılması hâlinde eşler müteselsilen sorumludurlar.

Miras Hukuku’na ilişkin ölüme bağlı bir tasarrufun iptali için dava açma hakkı, kötüniyetli davalılara karşı, iyi niyetli davalılara göre daha uzun bir süre sonra düşer. Medeni Kanunun 639. maddesine göre, miras sebebiyle istihkak davasının tabi olduğu zaman aşımı süresi de kötüniyetli davalılara karşı, iyi niyetli davalılara göre daha uzundur.

DÜRÜSTLÜK KURALI VE HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI YASAĞI

Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır Bu hükümde, kişilere haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymaları yönünde bir emir verilmiştir; ama dürüstlük kurallarından ne anlaşılması gerektiğine ilişkin hiçbir tanım yapılmamıştır.

Dürüstlük: çeşitli hukuki ilişkiler söz konusu olduğunda, bu ilişkilerin birer tarafını oluşturup da mantıklı hareket edebilen, orta zekâlı ve namuslu bireylerin sergiledikleri, karşılıklı güven ihtiyacına, iş yaşamının gereklerine, genel ahlâk kurallarına, hatta geleneklere uygun davranış tarzıdır. Öyle ki, bu davranış tarzının gereği olarak oluşan ve herkesçe benimsenen kurallara dürüstlük kuralları denir.

Dürüstlük Kuralının Özelliği

Dürüstlük kuralı, iyiniyetten farklı olarak, subjektif değil, objektif bir nitelik taşır. Dürüstlük kuralına uyma zorunluluğu, sadece Medeni Hukuk alanında değil, Özel Hukuk’un tümünde geçerli bir ilkedir. Hatta Kamu Hukuku, özellikle İdare Hukuku, Medeni Yargılama Hukuku ve İcra ve İflas Hukuku alanında dürüstlük kuralının işlerlik kazandığı durumlar söz konusudur.

HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI YASAĞI

Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanımı hakkın kötüye kullanılması demektir ve Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasına göre, hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Hakkın kötüye kullanılmasından söz etmek için öncelikle ortada bir hakkın bulunması gerekir. Bu hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması gerekir. Hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılmasından bir zarar doğmalıdır.

Hakkın Varlığı

Kişiler bazen, belli bir yönde davranmak konusunda hukuk düzenince yetkilendirilmiş olmadıkları, yani hiçbir hakları olmadığı hâlde, o yönde davranmış olabilirler. Bazen de haklarını kullanırken hukuk düzeninin çizmiş olduğu sınırları aşabilirler. Örneğin;Kendi arsası üzerine, imar kurallarının izin verdiği yüksekliği aşmayacak şekilde ve tamamıyla kurallara uygun olarak bir bina yaparsa hakkını kullanmış olur. Bir kişi arsası üzerine bina yaparken, imar kurallarını ihlal ederse, hakkının sınırlarını aşmış olduğundan, davranışı haksızdır.

Hakkın Dürüstlük Kuralına Aykırı Olarak Kullanılması

Haklar, toplumdaki mantıklı düşünen, ortalama zekâya sahip, namuslu bireyler tarafından da kullanılabilecekleri şekilde kullanılmalıdır. Hakkın kötüye kullanımı, çoğu zaman, hakkın amacına aykırı bir şekilde kullanımı anlamına gelir .

Hakkın Kötüye Kullanılmasının Yaptırımı

Hak kötüye kullanıldıysa hukuk düzenince korunmaz. Bu bazen kanunda öngörülen bazı özel yaptırımların, bazen de genel anlamdaki yaptırımların uygulanması anlamına gelir. Genel anlamdaki yaptırımlar; hakkını kötüye kullanan kişi davacıysa davasını reddetmek, davalıysa, davayı kabul etmek, kötüye kullanılan hak nedeniyle oluşan durumun eski hâline getirilmesini sağlamak, ortaya çıkan zararı hakkını kötüye kullanan kişiye tazmin ettirmek olabilir.

Kanunun Yorumlanmasında Dürüstlük Kuralı

Hâkim, yorum yaparken öncelikle kanunun amacını tespit edecek ve bu amaca uygun bir yorum yapacaktır. Ancak bu yeterli değildir; hâkim yaptığı yorumun gerçekten de kanunun amacına uygun olup olmadığını dürüstlük kuralının ışığında denetlemelidir. Öyle ki, kanunun kullandığı kavramların içini doldururken, yani onları yorumlarken ulaştığı sonucu, toplumdaki mantıklı düşünen, orta zekâlı, namuslu vatandaşların da kanunun amacıyla bağdaştıracağından emin olmalıdır.

Kanunların Tamamlanmasında ve Düzeltilmesinde Dürüstlük Kuralı

Hukuk boşluğu söz konusu olduğunda, kendisini kanun koyucu yerine koyarak hukuk yaratmak zorunda olan hâkim, yine dürüstlük kuralından yararlanacaktır. Hatta kanunda kıyasa elverişli bir kuralı araması dahi dürüstlük kuralının bir gereğidir.

Kıyas yoluyla bile uygulanacak bir çözüm olmadığında, kendisini kanun koyucu yerine koyacak olan hâkim, toplumun değerlerine ters düşmeyen, toplum tarafından benimsenebilecek bir kural koymaya çalışmalıdır.

Sözleşmelerin Kurulmasında Dürüstlük Kuralı

Sözleşmeler karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulurlar Bu durumda güven teorisi devreye girerek, belli bir davranışın irade açıklaması olarak yorumlanıp yorumlanamayacağına karar verilir ki, güven teorisi, makul, orta zekâlı, namuslu bir muhatabın, bildiği ve bilmesi gereken verilerin ışığı altında, belli bir davranışı irade açıklaması olarak nitelendirmekte haklı görülüp görülemeyeceği sorusunun yanıtlanmasını gerektirir. Bu ise, dürüstlük kuralının bir uygulamasından başka bir şey değildir.

Sözleşmelerin Yorumlanmasında Dürüstlük Kuralı

Sözleşmeler de tıpkı yazılı hukuk kuralları gibi yorumlanmaya muhtaçtır tarafların kullandıkları ifadelerin yeterince açık olmaması, tarafların bazen deneyimsizlik veya bilgisizlik nedeniyle ulaşmak istedikleri hukuki sonuçları ifade etmeye elverişli olmayan sözcükler kullanmaları tehlikesi çok daha yüksektir.

Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.

Sözleşmelerin Yeni Şartlara Uydurulmasında Dürüstlük Kuralı

Taraflar sözleşme yaparken gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlarını ve değişiklikleri de hesaba katmaya çalışırlar. Bu yüzden yaptıkları bir sözleşmede birbirlerine verdikleri sözü ileride tutmak zor olmasın diye oldukça dikkatli davranırlar.

Tarafların sözleşmeyi kurarken birbirlerine verdikleri sözü tutmaları dürüstlük kuralının bir gereğidir.Türk Borçlar Kanununun 1 Temmuz 2012’de yürürlüğe GİRMİŞTİR.

Hukuki İşlemlerin Çevrilmesinde Dürüstlük Kuralı

Çevirme işleminde dürüstlük kuralı, orta zekâlı, mantıklı, namuslu kişilerin yaptıkları işlemin geçerli olmayacağını bilmeleri öteki işlemi yapmaya da razı olup olmadıklarını belirleme bakımından rol oynar .

Dürüstlük kuralı haklarımızı kullanırken ve borçlarımızı yerine getirirken uymamız gereken standartları belirler; ama gerek dürüstlük kuralının gerekse hakkın kötüye kullanılması yasağının işlevleri bununla sınırlı değildir.

Dürüstlük kuralına kanunların yorumlanmasında, tamamlanmasında, düzeltilmesinde; hukuki işlemlerin ve özellikle sözleşmelerin kurulmasında, yorumlanmasında; sözleşmelerin tamamlanmasında, yeni şartlara uyarlanmasında; hukuki işlemlerin çevrilmesinde, sözleşme öncesi ilişkilerin düzenlenmesinde ve yan yükümlülüklerin kabulünde de başvurulur .

HAKLARIN KORUNMASI

TALEP YETKİSİ

Talep yetkisi, ister alacak hakları bakımından söz konusu olsun ister diğer haklar, bu arada ayni haklar veya kişilik hakları bakımından söz konusu olsun, bu yetki hakkı korumaya hizmet eder ve hak sahibinin nispi haklarda belli bir kişiden mutlak haklar bakımından herkesten belli bir şekilde davranmasını isteyebilmesi anlamına gelir.

Medeni Hukuk alanında hakların korunması denilince akla ilk gelen yetki talep yetkisidir. Ancak çoğu olayda hakkın gereğini yerine getirmekle yükümlü olan veya hakkı ihlal eden kişi, kendisine yöneltilen talep yetkisine olumlu yanıt vermez. Bunun üzerine diğer hakkı koruyucu yetkilere başvurulması gerekecektir. Çok istisnai durumlarda hak sahibinin hakkını kuvvet kullanarak koruması da söz konusu olabilir. Yine yaygın olmayan bir koruma yolu, idari makamlara başvurmaktır. En yaygın olan yöntem ise dava açarak, hakkın korunması için Devletin yargı organlarından yardım istemektir

HAK SAHİBİNİN HAKKINI KUVVET KULLANARAK KORUMA YETKİSİ

Kişiler haklarını her durumda bizzat kuvvet kullanarak korumaya kalkışacak olurlarsa, kamu düzeni kısa sürede bozulacaktır. hakların bizzat kuvvet kullanarak korunmasının yasak olmasıdır. Buna bizzat ihkak-ı hak yasağı da denilir.

HAKLARIN İDARİ YOLDAN KORUNMASI

Kişilerin can ve mal güvenlikleri tehlike altında olduğu zaman, elbette ki, Devlet’in kolluk kuvvetlerine başvurma olanağı da vardır. Özellikle, kişilerin evlerinde veya iş yerlerinde huzur içinde yaşamalarını veya çalışmalarını engelleyecek şekilde taşkın davranışlarla karşılaştıkları durumlarda kolluk kuvvetlerine sıklıkla başvurdukları bilinmektedir. Biz burada, genel anlamda kolluk kuvvetlerine başvurmaktan öte, valilik ya da kaymakamlığa da başvurarak korunmanın istenebileceği bir duruma özel olarak değinmek istiyoruz. Bu da taşınmaz zilyetliğine yapılan tecavüzlerin önlenmesi için, illerde valilikten ilçelerde kaymakamlıktan koruma talep etmektir

DAVA

Dava, bir kişinin Devlet’in yargı organına, mahkemeye, başvurarak hukuki koruma istemesi demektir. Bu hukuki koruma bazen ihlal edilen veya ihlal edilme tehlikesi altında olan bir hakkın korunması, bazen varlığı tartışmalı hâle gelmiş olan bir hakkın veya hukuki ilişkinin tespiti, bazen de yenilik doğuran bir hakkın kullanılmasına mahkemenin de katılımı şeklinde ortaya çıkar.

Dava açarak mahkemeden hukuki koruma isteyen kişiye davacı, davacının hakkını tehlikeye attığı iddia edilen veya davacının hakkının olmadığını ileri süren yahut da ancak dava yoluyla kullanılabilecek olan yenilik doğuran hakkın muhatabı olan ve kendisine karşı dava açılmış olan kişiye de davalı denir.

Üç grupta ele alınabilir

Eda davaları, davacı, davalının bir şeyi yapmaya, yapmamaya veya vermeye mahkûm edilmesini ister. ÖRN;Bir eşyanın malikinden uzaklaştırılması söz konusu olmaksızın, malikin eşya üzerindeki yetkilerini kullanması zorlaştırıldığında malikin açabileceği dava da bir çeşit eda davasıdır .
Tespit davaları, belli bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığı konusundaki uyuşmazlık çözülür. Bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığını iddia eden kişi dava açmışsa olumlu (müspet) tespit davasından, bir hakkın veya hukuki ilişkinin mevcut olmadığını iddia eden kişi dava açmışsa olumsuz (menfi) tespit davasından söz edilir.
Yenilik doğuran davalar,davacının sahip olduğu ama kullanarak yeni bir hukuki durum yaratmak için mahkemelerin de katılımına ihtiyaç duyduğu yenilik doğuran hakların kullanılmasına hizmet ederler. Boşanma veya evliliğin iptali davası böyledir.
Davada Tarafların Karşılıklı Durumu

Çekişmeli yargı söz konusu olduğunda, davacı, davanın türüne göre, bir hakkının veya bir hukuki ilişkinin var olduğunu veya olmadığını, yenilik doğuran bir hakkı kullanması için gerekli koşulların oluştuğunu veya bir hakkın gereğinin yerine getirilmediğini, hakkının ihlal edildiğini veye ihlal edilme tehlikesi altında olduğunu iddia edecektir. Buna karşılık davalının kendisini savunması söz konusu olur. Bu savunma, davacının iddiasının yersiz olduğu yolunda ise, buna inkâr denilir.

Davalı bazen davacının iddiasını kısmen veya tamamen ikrar (davacının iddiasının haklı olduğunu ifade etmektir )eder.

Davalı tarafından başvurulabilecek savunma araçları itirazlar ve def’iler olmak üzere 2′ye ayrılırlar.

İtiraz, bir hakkın veya hukuki ilişkinin mevcut olmadığını, hiç doğmadığını, ya da çoktan sona erdiğini veya geçersiz olduğunu ileri sürerek yapılan bir savunmadır.
Def’i,
İspat :Tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve aralarındaki uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli olguların varlığı konusunda, karar verecek olan mahkemeyi usulüne uygun şekilde ikna etme faaliyetine ispat denir.

İspat Yükü

Temel Kural

Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesine göre, “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesine göre de, “ispat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir

İSTİSNALAR

Kanun Tarafından Öngörülen İstisnalar :Gerek haksız fiilden doğan sorumluluk gerekse borca aykırılıktan doğan sorumluluk bir kusur sorumluluğudur. Yani her iki hâlde de tazminat ödenmesinin temel koşulu haksız fiil failinin veya borca aykırı davranmış olan borçlunun kusurlu olmasıdır. O hâlde, bir başkasının haksız fiili nedeniyle zarar gören kişi, zarar verenden tazminat istiyorsa, sadece davalının hukuka aykırı olarak kendisine zarar verdiğini değil, davalının eyleminin kusurlu olduğunu da ispatlamalıdır ki, mahkeme tazminata hükmedebilsin.
Dürüstlük Kuralından Doğan İstisnalar:Dürüstlük kuralından doğan bir istisna, ispat yükünü, delillere daha kolay ulaşabilecek olan tarafa yüklemektir. Bunun sonucu, olumlu olguları iddia eden kişinin ispat yükü altında kalmasıdır.
Kanuni Karinelerden Doğan İstisnalar :Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.Karine bilinen bir durumdan bilinmeyen bir durum hakkında sonuç çıkarmak demektir. Zihinsel faaliyeti kanun koyucu yapar ve ürettiği karineyi bir kanun hükmü hâline getirirse, o zaman kanuni bir karine ile karşı karşıyayız demektir. Fiili karineler, davada, hâkimin, bilinen bir olgudan bilinmeyen bir olgu hakkında sonuç çıkarmasıdır kanun koyucu, bir tarafa bu karineden yararlanma olanağı verirken, diğer tarafa bu karineyi çürütebilme yetkisini verir. Bu gibi kanuni karinelere, adi karineler deriz Kanuni karinelerin bir kısmı kesin nitelik taşır. Kesin kanuni karinelerin aksi ispatlanamaz.
İspat Araçları ve İspat Güçleri

İspat aracı olarak çeşitli delilleri düzenlemiştir. Bunlar belge ve senetler, yemin, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif olarak sıralanabilir.

CEBRİ İCRA

Bir hakkın gereğini yerine getirmek zorunda olan kişi, daha hak sahibinin talep yetkisini kullanmasıyla, kendisine düşeni yapabilir. Bazı durumlarda kuvvet kullanılarak bazı durumlarda da idari makamlardan yardım alınarak da hakkın yerine getirilmesi sağlanabilir

Bu durumda cebri icra organlarına başvurmak gerekecektir. O hâlde cebri icra da hakkı korumanın bir yoludur. Bazı durumlarda cebri icraya başvurmak için önceden mahkemeye giderek dava açmak bile gerekmez. Bu yüzden bir mahkeme kararının yani ilamın gerekli olup olmamasına göre ilamlı icra ve ilamsız icradan söz edilir.

KİŞİLİĞİN BAŞLANGICI VE SONA ERMESİ

Medeni hukukun bölümlerinden biri de Kişiler Hukukudur. Medeni Kanun’un başlangıç hükümlerinden sonra gelen ilk kitabı da Kişiler hukuku kitabıdır. Kişiler hukuku gerçek ve tüzel kişilere ilişkin hükümler içermektedir.

GENEL HATLARIYLA KİŞİLER HUKUKU

Kişiler Hukukunun Medeni Kanunla İlişkisi ve Kapsamı

Kişiler hukukunun düzenlendiği temel kanun Medeni Kanun’dur. Medeni Kanunun başlangıç hükümlerinden sonra gelen ilk kitabı Kişiler hukukuna ayrılmıştır.

Kişi ve Kişilik Kavramları

Kişi Kavramı

Medeni Kanunun Kişiler hukuku kitabının ilk maddesi olan TMK m. 8, “Her insanın hak ehliyeti vardır” hükmü ile başlar. Bununla birlikte insan ve kişi kavramları özdeş kavramlar değildir. İnsanlar hukuktaki kişilerin sadece bir bölümünü oluştururlar.

Hukukta, kişi olmanın ölçüsü ya da anlamı insan olmak değil, haklara ve borçlara ehil olmak, yani haklara ve borçlara sahip olabilmektir. Bu bakımdan kişi, hukuk düzenince muhatap alınan, hak edinebilen ve borç altına da girebilen varlıkları ifade eder.

Gerçek ve Tüzel Kişiler

Hukukta kişiler gerçek ve tüzel kişiler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu ikisinin dışında kalan bir kişilik türü yoktur.

Gerçek kişiler (hakiki şahıslar) ile insanların kişiliği kastedilir. Kölelik düzeninin ortadan kalkmasıyla, modern toplumlarda her insan, insan olmasından dolayı kişi sıfatını taşır olmuştur. Tüzel kişiler ise insanların dışında kalan çeşitli varlıklara kişilik tanınması ile ortaya çıkmıştır. Bunlara hükmi şahıslar da denmektedir.

Kişilik Kavramı

Kişi, hakların ve borçların muhatabı olan özneyi ifade ederken; kişilik, kişinin ehliyetlerini, kişilik alanına giren değerleri ve kişisel durumların toplamını anlatan bir kavramdır. Böylece bir kişinin; hangi işlemleri tek başına yapıp yapamayacağı, amcası ile olan hısımlığının derecesi, evli olup olmaması, yaşam ilişkilerini yoğunlaştırdığı yer ile bağlantısı, şerefi, namusu ve sağlığı gibi merkezinde kendisinin olduğu çeşitli ilişki, değer ve durumların tamamı geniş anlamda kişiliğin kapsamı içinde yer alır.

GERÇEK KİŞİLER

Kişiliğin Başlangıcı ve Sona Ermesi

Kişiliğin Doğumla Başlaması

kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar. Sağ olarak tamamıyla doğumdan kasıt, anasından ayrıldıktan sonra çocuğun bir an dahi olsa yaşamsal fonksiyonlarının devam etmiş olmasıdır. Bu açıdan önemli olan, çocuğun hem ölü doğmamış hem de tamamıyla doğmuş, anasından ayrılmış olmasıdır.

Asıl kural, sağ olarak tamamıyla doğmak kişiliğin başlamasıdır. Bununla birlikte cenin için özel bir düzenlemeye gidilmiştir. Cenin, ana rahmine düşmüş çocuk demektir. Cenin hak ehliyetini ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder (TMK m. 28/II). Ancak bu durumda da kişiliğin kazanılmasında doğum önemlidir. Zira sağ olarak tamamıyla doğum gerçekleşmezse, yani çocuk düşer ya da ölü doğarsa kişilik kazanılmış olmaz.

Kişiliğin Ölümle Sona Ermesi

Sağ olarak tamamıyla doğmakla başlayan kişilik, kişi sağ olduğu müddetçe devam eder, ölümle de sona erer. Ölümle birlikte artık kişinin haklara ve borçlara sahip olmasından söz edilemez.

Sağ Olmanın ve Ölümün İspatı

Nüfus Sicillerine Dayanarak İspat

Bir kişinin menfaatleri belirli bir zamanda, bir kimsenin sağ ya da ölü olmasından etkilenebilir. Yahut da bir kişinin hakları, bir başkasının ölümü anında bir diğerinin sağ olup olmamasına bağlı olabilir.

TMK m. 29’a göre, bir hakkın kullanılması için bir kimsenin sağ ya da ölü olduğunu, belirli bir zamanda ya da başka bir kimsenin ölümünde sağ bulunduğunu ileri süren kimse, bu iddiasını ispat etmek zorundadır. İspatta en önemli araç, nüfus sicilindeki kayıtlardır. Bir kişinin doğduğu ya da ölü olduğunun ispatı için bu kayıtlara dayanmak yeter. Ancak nüfus sicilinde kayıt yoksa ya da bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa, gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir.

Kişiliğin sona erdiğinin ispatı için, doğal olarak, nüfusta sağ olarak gözüken bir kişinin artık ölü olduğunun ispatı gerekir. Bunun en kolay ve yaygın yolu ise bir kimsenin cansız bedeninin, yani cesedinin kanıt olarak ortaya konulmasıdır. Ancak öyle bazı durumlar olabilir ki, kişinin cesedine ulaşılamaz. Bazen de sorun, kişilerin ölü olduklarının ispatı ile değil, kimin kimden önce öldüğü ile ilgilidir. Tüm bunlar kişiliğin sona erip ermediğinde, miras ve diğer hakların kazanılması ve kaybedilmesinde önemlidir.

İşte bu gibi ispat sorunlarını aşmak üzere Kanun’da birtakım karineler öngörülmüştür. Bu karinelerden ilki kişiliğin sona ermesinin ispatında kolaylık sağlayan ölüm karinesidir. Gaiplik kararı da ölüme benzer sonuçlar doğurur ve kaybolan kişinin öldüğüne karine teşkil eder. Bir diğer karine ise birlikte ölüm karinesidir ki, birden fazla kişinin hangisinin önce hangisinin sonra öldüğünün belirlenmesinde yararlı olmaktadır.

Ölüm Karinesi

TMK m. 31’e göre, bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde kaybolursa, cesedi bulunamamış olsa bile gerçekten ölmüş sayılır. Ölüm karinesine dayanan tarafın artık ölümün varlığını ispatı gerekmez (Bu yolla ölümün varlığını ispatlamış olur).

Ölüm karinesine başvurulabildiği durumlarda, o yerin en büyük mülki amirinin emriyle kaybolan kişi hakkında nüfus kütüğüne ölü kaydı düşürülür. Kanun, ilgililere, bu kişinin ölü veya sağ olduğunun mahkemece tespitini isteyebilme hakkı da tanımıştır (TMK m. 44/I).

Gaiplik

Bazen kaybolmalar, kişinin ölümüne kesin gözle bakılmasını gerektirecek şekilde gerçekleşmez. Bu takdirde ölüm karinesinden yararlanılamaz. Ancak kanun koyucu, hakları ölüme bağlı olanlara bu gibi durumlarda da ispat kolaylığı tanımıştır.

Gaiplik hükümleri, cesedi bulunamayan bir kişinin ölüm tehlikesi içinde kaybolduğunun veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamadığının ispatlanması yoluyla onun hakkında gaiplik kararı alınmasını sağlar. Hakkında gaiplik kararı alınmış kimseye gaip denir.

Gaiplik Kararının Şartları

Gaiplik kararının alınabilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Öncelikle hakkında gaiplik kararı verilmesi istenen kişi ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamamış olmalıdır. İkinci olarak da bu kimsenin ölümü hakkında kuvvetli bir olasılığın varlığı gerekir.

Bir kimsenin ölümüne kuvvetli olasılık bulunsa da ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamamış olması tek başına gaipliğine karar verilmesine yetmez. Bu durumun belli bir süre devam etmiş olması da gerekir. Nitekim Kanun, gaiplik kararının istenebilmesi için, ölüm tehlikesinin üzerinden en az bir yıl veya son haber tarihinin üzerinden en az beş yıl geçmiş olmasını aramaktadır (TMK m. 33/I).

Gaipliğe Karar Verilmesinin Mahkemeden İstenmesi

Ölüm karinesine dayanılmasından farklı olarak, bir kimsenin kaybolması hâlinde gaipliğine karar verilebilmesi için mahkeme kararı gerekir. Bunun için, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer Türkiye’de hiç yerleşmemişse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı bulunduğu yer

mahkemesinde dava açılması gerekir (TMK m. 32/II). Davaya bakmakla görevli mahkeme ise sulh hukuk mahkemesidir Hakları kaybolanın ölüme bağlı olan herkes gaiplik kararı verilmesi için mahkemeye başvurabilir. Başvuruda bulunmaya hakkı olanlara, kaybolanın ölümü hâlinde kendilerine miras payı düşecek olanlar, kaybolanın alacaklıları örnek gösterilebilir. Diğer yandan, TMK m. 588’e göre, sağ olup olmadığı bilinmeyen bir kimsenin mal varlığı veya ona düşen miras payı on yıl resmen yönetilirse ya da mal varlığı böyle yönetilenin yüz yaşını dolduracağı süre geçerse, Hazinenin istemi üzerine o kimsenin gaipliğine karar verilir.

Gaiplik istemi üzerine mahkeme, hemen gaiplik kararı veremez. Önce, akabinde altı ay beklenmesi gereken bir ilanda bulunur.

İlandan sonuç alınmaz, altı aylık süre içerisinde de kaybolan kişinin durumunda bir değişiklik olmaz ise, mahkemece gaiplik kararı verilir. Bu karar, hâkimin bildirmesi ile de ölüm kütüğüne kaydolunur (TMK m.45).

Böylece, ilan süresi ile birlikte hesaplandığında, ölüm tehlikesi içinde kaybolan bir kişinin gaipliğine karar verilebilmesi için geçmesi gereken asgari süre, (olay tarihinden itibaren) bir yıl altı aydır. Bu asgari süre, kendisinden uzun zamandır haber alınamayanlar içinse beş yıl altı ay olmaktadır.

Gaiplik Kararının Sonuçları

Gaiplik kararının verilmesiyle birlikte, hakkında gaiplik kararı verilmesi istenen kişi gaip konumuna geçer ve kişiliği son bulur. Gaiplik kararının varlığı kişinin öldüğüne karine teşkil eder ve artık ölüme bağlı haklar, aynen gaibin ölümü ispatlanmış gibi kullanılır (TMK m. 35).

Gaiplik kararı da ölüm karinesi gibi, bir kişinin ölümünün ispatında kolaylık sağlamaktadır. Ancak sonuçları açısından ikisi arasında farklar vardır. Zira ölüm karinesine göre, gaiplik hâlinde, gaibin geri dönme ihtimali çok daha fazladır. Bu durumun etkileri özellikle miras hukukunda görülür: Gerçi ölüm ve ölüm karinesinin uygulandığı hâllerde olduğu gibi, gaiplikte de miras bırakanın (gaibin) mal varlığı mirasçılarına geçer. Ancak gaiplikte, gaibin mirasçıları veya mirasında hak sahibi olan kişiler, tereke malları kendilerine teslim edilmeden önce, bu malları geri döndüğünde gaibe vereceklerine ilişkin güvence göstermek zorundadırlar. Güvencenin süresi; ölüm tehlikesi içinde kaybolma durumunda beş yıl, uzun zamandan beri haber alınamama durumunda on beş yıl ve herhâlde en çok gaibin yüz yaşına varmasına kadardır TMK m. 584/II).

Gerek ölüm gerekse ölüm karinesine dayanıldığı durumlarda, ölenin evliliği kendiliğinden sona erer. Oysa gaiplik evliliği kendiliğinden sona erdirmez. Gaiplik hâlinde evliliğin sona ermesi için, gaibin eşinin evliliğin feshini istemesi gerekir. Bunun için, gaibin eşi ayrı bir dava açabileceği gibi, gaiplik başvurusu sırasında da istemde bulunabilir. Ayrı bir dava ile evliliğin feshi isteniyorsa yetkili mahkeme, davacının (gaibin eşinin) yerleşim yeri mahkemesidir (TMK m. 131). Feshedilmedikçe evliliklerinin devam ediyor olması, gaibin eşini, gaibin mirasından pay almaktan, yani ona mirasçı olmaktan mahrum etmez.

Gaiplik kararı ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden başlayarak hüküm doğurur (TMK m. 35/I). Yani bir kere gaiplik kararı verilmekle kişi, bu kararın verildiği andan değil, ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden itibaren gaip olmaktadır. Bunun anlamı, gaiplik kararının geriye etkili olarak hüküm ifade etmesidir. Dolayısıyla gaibin mirasçılarının belirlenmesi gibi zamanın geçmesinden etkilenebilecek tüm durumlarda başlangıca gidilerek bu ana göre bir değerlendirme yapılmalıdır.

Birlikte Ölüm Karinesi

Bir kimsenin sağ olup olmadığının ya da ölüp ölmediğinin belirlenmesi kadar, ne zamana kadar sağ olduğunun veya ne zaman öldüğünün bilinmesi de önemlidir. Zira ölümle kişilik sona ereceğinden, bu andan sonra artık ölen açısından bir hakkın elde edilmesinden ya da bir borcun yüklenilmesinden söz edilemeyecektir.

TMK m. 29/II’ye göre, birden fazla kişiden hangisinin önce veya sonra öldüğü ispat edilemezse, hepsi aynı anda ölmüş sayılır. Buna birlikte ölüm karinesi denir. Böylece haklarında birlikte ölüm karinesine başvurulanlar, birinin ölümü anında diğeri sağ olmadığı için, birbirlerinin mirasçısı olamazlar.

Gerek ölüm karinesi gerekse gaiplik kararı gibi, birlikte ölüm karinesi de kesin karine olmayıp adi karine niteliğindedir. Dolayısıyla bu karinenin aksi her türlü delille ispatlanabilir

Yerleşim Yeri

Kavram ve Önemi

Hukukumuzda bir kişiye karşı açılacak davalar, kural olarak onun yerleşim yerinde açılır (Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 6/I). Gaiplik kararının neredeki mahkemeden isteneceği sorunu, gene kaybolan kişinin yerleşim yeri esas alınarak çözümlenir (TMK m. 32/II).

Miras, miras bırakanın yerleşim yerinde açılır. Miras bırakanın tasarruflarının iptali, tenkisi, mirasın paylaştırılması, miras sebebiyle istihkak davaları hep bu yerleşim yeri mahkemesinde görülür. Daha birçok konuda ve birçok hukuk dalında kişilerin yerleşim yeri esas alınmıştır.

Hukuki açıdan bu denli önemli olan yerleşim yerini Medeni Kanun; bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olarak tanımlamaktadır (m. 19/I).

Yerleşim Yerine İlişkin Temel İlkeler

Yerleşim Yerinin Zorunluluğu İlkesi

TMK m. 19/I’de göre, bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerin yerleşim yeri olacağı hatırlandığında, yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin iradesinin, niyetinin önemi hemen göze çarpmaktadır. Ancak böyle bir irade ortaya koymayanlar ya da koyamayanlar için de Kanun bir yerleşim yerinin varlığının zorunlu tutmaktadır. Nitekim önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı hâlde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin hâlen oturduğu yer, yerleşim yeri sayılır (TMK m. 20/II). Böylece iradi bir yerleşim yeri olmayanların veya bu yer belirlenemeyenlerin oturdukları yer, yani konutlarının bulunduğu yer yerleşim yerleri sayılmaktadır. TMK m. 21/I C.1’e göre yerleşim yeri belirlenemeyen çocukların da oturma yerleri yerleşim yerleri sayılır. Öte yandan yine Kanun gereği bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır (TMK m. 20/I). Bu bakımdan kişinin sürekli kalma niyetiyle bir yerde oturmaktan vazgeçmesi her zaman mümkün olmakla birlikte, yenisini edinene kadar eski yerleşim yeri gene de yerleşim yeri olarak kabul edilecektir. Görüldüğü gibi, tüm bu hâllerde aslında kişinin yerleşim yeri olmayan bir yer böyle sayılmakta ve kimse yerleşim yersiz bırakılmamaktadır. Bu durum yerleşim yerinin zorunluluğu ilkesinin bir gereğidir.

Yerleşim Yerinin Tekliği İlkesi

Yerleşim yeri ilgili cevaplandırılması gereken bir başka nokta, acaba bir kişinin birden fazla yerleşim yerinin olup olamayacağıdır.

Yerleşim Yerini Edinme Şekilleri

İsteğe Bağlı Yerleşim Yeri

TMK m. 19/I’de yer alan kuraldır. Buna göre, bir yerde sürekli kalma niyetiyle oturmakla kişiler, kendi yerleşim yerlerini kendileri seçmiş olurlar.

Bir yerin isteğe bağlı yerleşim yeri, yani kişinin iradi yerleşim yeri olabilmesi için iki unsurun bir arada gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan biri sübjektif diğeri ise objektiftir.

Sübjektif unsur, kişinin bir yerde sürekli kalma niyetinin varlığıdır.

Objektif unsur ise, bir yerde oturuyor olmaktır. Dolayısıyla kişinin hiç oturmadığı bir yerin, örneğin Malatya’daki bir kimse için İstanbul’un isteğe bağlı yerleşim yeri olması mümkün değildir.

Yasal Yerleşim Yeri

Asıl olan kişilerin yerleşim yerlerini kendilerinin seçmesi olmakla birlikte, bazı kişiler için Kanun bu kuraldan ayrılmıştır. Nitekim velayet ve vesayet altında bulunanlar için isteğe bağlı yerleşim yeri söz konusu olmaz.

Velayet altında bulunan çocukların yerleşim yerleri, ana ve babaların yerleşim yeridir (TMK m. 21/I).

Eşlerin ayrı yaşadığı durumlarda çocuğun kendisine bırakıldığı tarafın yerleşim yeri çocuğun da yerleşim yeridir. Boşanma veya evliliğin iptalinde ise önemli olan velayet hakkının kime bırakıldığıdır. Velayet hakkı ana-babadan kimdeyse, çocuğun yerleşim yeri de onun yerleşim yeridir. Çocuğun üzerinde ana ve babanın velayeti yok ve çocuk bunlardan birinin korumasında da değilse, artık çocuğun oturma yeri onun yerleşim yeri sayılacaktır ki daha önce bu takdirde itibari yerleşim yerinden söz edileceği belirtilmiştir.

Yasal yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin iradesine bakılmamaktadır.

GERÇEK KİŞİLERİN HAK VE FİİL EHLİYETLERİ

Gerek gerçek gerekse tüzel kişiler olsun kişinin söz konusu olduğu yerde, hukukta hak ve fiil ehliyetleri gündeme gelir. Ehliyet burada bir iktidara, bir güce işaret eder; bir iktidara, bir güce sahip olmayı anlatır. Hak ve fiil ehliyetleri, gerçek ve tüzel kişiler açısından kavram olarak aynıdır fakat bu iki kişi türüne göre farklı özellikler gösterir.

HAK EHLİYETİ

Kişilerin ehliyetlerinden söz edildiğinde de akla, hak ve fiil ehliyetleri gelir. Bu ikisi kişilik kavramının içinde değerlendirilir.

Hak ehliyeti denince, kişilerin haklara ve borçlara sahip olabilme yeteneği ya da iktidarı anlaşır. Bu anlamda, “Ali’nin hak ehliyeti vardır” demek, Ali bir hakkın sahibi ve bir borcun borçlusu olabilir demektir.

“Her insanın hak ehliyeti vardır” (TMK m.8) kuralı gereği, hukukumuzda her gerçek kişinin hak ehliyeti de kendiliğinden var olmaktadır. Hukukumuzda, hak ehliyeti olmayan bir kişi düşünülemez.

Her insanın sahip olabilmesi dolayısıyla, hak ehliyeti genellik göstermektedir. Bunu “bütün insanlar” diye başlayan, TMK m.8/II de teyit eder. Keza aynı fıkrada insanların haklara ve borçlara sahip olmada eşitliği de zikredilmiştir ki, hak ehliyetine sahip olmada insanlar arasında eşitlik esastır. Kişinin cinsiyeti, mal varlığı, dini, etnik kökeni, yaşı vb. özellikleri hak ehliyetinin durdurulması, sınırlanması ya da ortadan kaldırılmasına neden olamaz.

Hukuktaki birçok ilke gibi, buradaki eşitlik ilkesinin de bazı istisnaları vardır. Durumun özelliklerinden kaynaklanan böyle istisnaların olabileceği zaten m. 8/II’de “hukuk düzeninin sınırları içinde” eşitliğin söz konusu olabileceği ifade edilerek hükme alınmıştır.

Hak ehliyetinde eşitlik ilkesinden ayrılmanın gözlendiği hâller, hak ehliyetinin sınırlandığı ya da kısıtlandığı hâller olarak nitelendirilir. Bu sınırlandırmalar farklı nedenlerden doğabilir.

-Yaş bu nedenlerden biridir

Bir başka neden cinsiyet farklılığıdır. Günümüzde de erkek ve kadın açısından hak ehliyetinin farklı düzenlendiği durumlar vardır. Örneğin, boşanan bir erkek hemen ertesi gün evlenme hakkına sahipken, kadının evliliğinin sona ermesinin üzerinden üç yüz gün geçmeden evlenmesi yasaklanmıştır.

-Kamu haklarından yararlanmada da vatandaşlarla yabancılar arasında, yabancıların aleyhine ciddi sınırlamalar söz konusudur.

FİİL EHLİYETİ

Fiil (eylem) ehliyetine sahip olmak, kişinin kendi fiilleriyle hak edinebilmesi ve borç altına girebilmesini sağlar. Bir başka deyişle fiil ehliyeti, kişide bu gücün, bu kudretin olduğunu gösterir. Görüldüğü gibi, hak ehliyeti ile fiil ehliyetinin konusu başkadır. Hak ehliyeti, kimin haklara ve borçlara sahip olabileceği ile ilgilenirken, fiil ehliyeti hak ehliyetine sahip olanların kendi fiilleriyle haklara ve borçlara sahip olup olamayacağı ile ilgilenir. Nitekim üç yaşındaki bir çocuğun mirasçı olabilmesi ile kendisine kalan evi kendi iradesiyle satabilmesi farklı şeylerdir.

Fiil ehliyetinin, hukuki işlemlerle ilgili bu görünümüne hukuki işlem ehliyeti denmektedir.

Fiil ehliyetinin kapsamına; hukuki işlem ehliyeti, hukuka aykırı fiillerden sorumlu olma ehliyeti ve dava ehliyeti girmektedir.

Fiil Ehliyetinin Şartları

TMK m. 10’a göre, “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır”. Buradan fiil ehliyetinin şartları çıkarılabilir. Bunlar:

-Ayırt etme gücüne sahip olmak,

- Ergin olmak ve

- Kısıtlı olmamaktır.

Ayırt etme gücüne sahip olmak (Sezgin olmak)

Bu maddeye göre, “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, ….. ayırt etme gücüne sahiptir.” Demek ki, ayırt etme gücünden (temyiz kudretinden) Kanun, akla uygun biçimde davranma yeteneğini anlamaktadır. Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi nedenler bu akla uygun biçimde davranma yeteneğini etkiler.

Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk, uyuşturucu düşkünlüğü vb. nedenler, herkeste akla uygun biçimde davranma yeteneğini aynı şekilde etkilemez. Dolayısıyla bunların muhakkak ayırt etme gücünü ortadan kaldırdığı söylenemez. Her olayda, kişinin durumuna, olayın özelliklerine göre ayırt etme gücünün olup olmadığı araştırılmalıdır.

Kişilerin, davranışlarının sonuçlarını kavrayabildikleri ve bu kavrayışa da uygun davranabildikleri durumlarda akla uygun biçimde davranma yeteneği vardır.

Diğer yandan, ayırt etme gücüne sahip olmak, akla uygun biçimde davranma yeteneğini gerektirir; yoksa gerçekten de ideal anlamda akla uygun biçimde davranılmasını şart koşmaz.

Ergin Olmak

Fiil ehliyetinin ikinci şartı ergin (reşit) olmaktır. Kişi on sekiz yaşını doldurmakla ergin olur (TMK m. 11/I). Burada dikkat edilmesi gereken, kişinin on sekiz yaşına girmesi ile değil, on sekiz yaşını doldurmasıyla ergin olduğudur. Görüldüğü gibi yaşla tam ehliyetli olmak arasında sıkı bir ilişki vardır. Bununla birlikte ergin olmanın tek yolu, belirli bir yaşın doldurulması değildir. Nitekim evlenme kişiyi ergin kılar (TMK m. 11/II). Evlenebilmek için on yedi yaşın doldurulması gerekir (TMK m. 124/I). Olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine de izin verebilir.

Kişi mahkeme kararı ile de ergin kılınabilir. Bunun için küçüğün isteği ve velisinin rızası gerekir. Veli yerine vasisi olan küçüklerde, vesayet dairelerinin izni de alınmalıdır (TMK m. 463). Vesayet daireleri vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ile denetim makamı olan asliye hukuk mahkemesidir. Ayrıca, ergin kılınma için, her halükârda küçüğün on beş yaşını doldurmuş olması gerekir.

Mahkeme kararı ile ergin kılınmada hâkimin takdir hakkı önem kazanır.

Görüldüğü gibi, iki durumda kişinin on sekiz yaşını doldurmadan önce erginlik kazanması mümkündür. Bu yüzden on sekiz yaşın doldurulması ile kazanılan erginliğe normal erginlik denirken, diğer iki durumu ifade etmek üzere erken erginlikten söz edilir. Erken erginlik de, hâliyle, kendi içinde evlenme ile erginlik ve yargısal erginlik (ergin kılınma) diye ikiye ayrılmaktadır.

Kısıtlı Olmamak

Kısıtlı (mahcur) olmak, yokluğu, yani gerçekleşmemiş olması aranan bir şarttır. Bundan dolayı da ilk ikisi fiil ehliyetinin olumlu şartları, kısıtlı olmamak ise bu ehliyet türünün olumsuz şartı olarak anılır.

Kısıtlama ergin gerçek kişilerde söz konusu olur. Dolayısıyla tüzel kişilerde veya ergin olmayan kişilerde kısıtlama söz konusu değildir. Kısıtlama kararı sulh hukuk mahkemesi tarafından Kanunun aradığı şartların varlığı hâlinde verilir. Kanunda kısıtlanma nedenleri dört başlık altında toplanmıştır

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı:
Maruz kaldığı akıl hastalığı veya akıl zayıflığı kişiyi, işlerini göremez ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokar hâle getirirse, o kişi hakkında kısıtlama kararı verilir. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle korunması ve bakımı için kendisine yardım gerekenler de kısıtlanır.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığından dolayı kişinin kısıtlanabilmesi için, iş göremezlik veya başkalarının güvenliğini tehlikeye sokma ya da yardıma muhtaç olma hâlinin süreklilik arz etmesi gerekir.

Görevlerini yaparlarken vesayet altına alınmayı gerekli kılan bir durumun varlığını öğrenen idari makamlar, noterler ve mahkemelerin, bu durumu hemen yetkili vesayet makamına (sulh hukuk mahkemesi) bildirmek zorunluluğu vardır. Yetkili vesayet makamı kısıtlanacak kişinin yerleşim yerindeki vesayet makamıdır (TMK m. 411).

Kısıtlamayı haklı gösterir resmî sağlık kurulu raporu alınmadan, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle bir kişinin kısıtlanmasına karar verilemez.

Savurganlık, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim:
Tıpkı akıl hastalığı veya akıl zayıflığı gibi, kişinin savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya mal varlığını kötü yönetmesi tek başına kısıtlılık nedeni değildir. Ancak bunlar dolayısıyla; kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu yüzden devamlı korunmaya ve bakıma muhtaç olan ya da başkalarının güvenliğini tehdit edenler kısıtlanır.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığında hâkimin kısıtlanması istenen kişiyi dinleyip dinlememe konusunda takdir hakkı varken, ikincisinde böyle bir hakkı yoktur, kişi mutlaka dinlenmelidir.

Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkûm olma:
Bu nedenle kişinin kısıtlanabilmesi için, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekir. Yani, bu kısıtlanma tutuklular için değil, hükümlüler için öngörülmüş bir yoldur. Bu nedenle, ceza mahkemesinde yargılaması devam eden bir kişinin tutuklulukta kalma süresi bir yıldan fazla olsa dahi kısıtlama kararı verilmez.

İstekte bulunma
Hukukumuzda, isteğe bağlı kısıtlanma hâli de vardır. Nitekim yaşlılığı, sakatlığı, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle her kişi kısıtlanmasını isteyebilir. İspat gerektirir.

Fiil Ehliyetlerine Göre Kişilerin Sınıflandırılması

Fiil ehliyeti açısından kişiler dört gruba ayrılmaktadır. Fiil ehliyeti tam olanlara, tam ehliyetliler denilmektedir. Bu mükemmellikten ayrılışlarına göre fiil ehliyeti açısından üç gruptan daha söz edilir ki, bunlar; sınırlı ehliyetli, sınırlı ehliyetsiz ve tam ehliyetsizlerdir.

Tam Ehliyetliler

Bu grup üyelerinin fiil ehliyetleri tam olup her türlü hukuki işlemi tek başlarına yapabilirler. Hukuka aykırı olarak başkalarına verdikleri zararlardan da sorumlu tutulurlar. Keza bu kişilerin dava ehliyetleri de tamdır. Dolayısıyla tam ehliyetler, ergin ve sezgin olup kısıtlı olmayan kişilerden oluşur.

Sınırlı ehliyetliler

Sınırlı ehliyetliler de ayırt etme gücüne sahip ve ergindir. Haklarında kısıtlılık kararı da yoktur. Bundan dolayı sınırlı ehliyetliler kural olarak, hukuki işlemlerini tek başlarına yaparlar, hukuka aykırı eylemlerinden sorumlu tutulurlar ve dava ehliyetine sahiptirler. Ancak sınırlı ehliyetliler, tam ehliyetlilerden farklı olarak kendilerine yasal danışman atanan kişilerdir ve Kanunda yazılı işlemlerin yapılması açısından bu durum onların fiil ehliyetini tam ehliyetlilerden ayırır.

Kanunda yazılı işlemler şunlardır (TMK m. 429):

- Dava açma ve sulh olma,

- Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması,

- Kıymetli evrakın alımı, satımı ve rehnedilmesi,

- Olağan yönetim sınırları dışında kalan yapı işleri,

- Ödünç verme ve alma,

- Anaparayı alma,

- Bağışlama,

- Kambiyo taahhüdü altına girme,

- Kefil olma.

Bu işlemlerdeki rolleri açısından yasal danışmalar; oy danışmanı, yönetim danışmanı ve karma danışman olmak üzere üçe ayrılır.

Oy danışmanlığında, sınırlı ehliyetli yukarıdaki işlemleri yasal danışmanının görüşünü almadan yapamaz.

Yönetim danışmanlığında ise, aynı işlemler için bir kimsenin mal varlığını yönetme yetkisi, gelirlerinde dilediği gibi tasarruf hakkı saklı kalmak üzere kaldırılmaktadır. Yönetim danışmanlığında sınırlı ehliyetlinin bu işlemleri yapma yetkisi kalkmaktadır. Dolayısıyla işlemler yönetim danışmanı tarafından gerçekleştirilir.

Karma danışmanlık ise oy danışmanlığı ile yönetim danışmanlığının bir arada bulunduğu durumlarda söz konusu olmaktadır.

Sınırlı ehliyetlilere yasal danışman atanmasının nedeni onların menfaatlerinin korunmasıdır. Nitekim bu durum Kanunda “Kısıtlanması için yeterli sebep bulunmamakla beraber korunması bakımından fiil ehliyetinin sınırlanması gerekli görülen” ifadeleri ile anlatılmak istenmiştir.

Sınırlı Ehliyetsizler

Sınırlı ehliyetsizler, ayırt etme gücüne sahip olmakla birlikte, ergin olmayan ya da kısıtlı olan kişilerin bulunduğu gruptur(çocuk).

Sınırlı ehliyetsizlerin kanuni (yasal) temsilcileri bulunur. Ayırt etme gücüne sahip küçüklerin yasal temsilcileri velileridir, yani ana-babalarıdır. Velayet hakkı ana-babadan yalnız birinde de bulunabilir. Velisi bulunmayan küçüklerle, kısıtlılara ise vasi atanır. Ayrıca vesayette vasinin yanı sıra vesayet daireleri de devreye girer. Daha önce değinildiği gibi, bunlar; vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ile denetim makamı olan asliye hukuk mahkemeleridir.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Hukuki İşlem Ehliyeti

Sınırlı ehliyetsizlerin tek başlarına yapamayacakları işlemler

Kural olarak sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokan işlemleri yasal temsilcilerinin rızası olmaksızın yapamazlar. Rıza, yukarıda açıklandığı gibi, izin ya da icazet şeklinde olabilir. Eğer önceden izin alınarak işlem yapılıyorsa, işlem geçerli olup sözleşmenin iki tarafını da bağlar. Önceden izin alınmaksızın yapılan bir işlemle sınırlı ehliyetsiz kendini borç altına sokuyorsa, bu takdirde, işlem tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabi olur ve veli ya da vasiden icazet alınmadıkça sınırlı ehliyetsizi bağlamaz. İcazet verilmesi üzerine işlem geçerli hâle gelirken, aksi durumda geçersiz olur. Yasal temsilcilerinin icazetine kadar, sınırlı ehliyetsizlerin işlemleri askıda kalır. Bekleme süresi icazet verilmesi ya da verilmemesi ile sonuçlanır. Bekleme süresi sınırsız değildir: Gecikme hâlinde, yapılan işlem diğer tarafın belirlediği veya başvurusu üzerine hâkimin belirleyeceği uygun bir süre içinde onanmalıdır.

Vesayet altındaki kişi, fiil ehliyetine sahip olduğu hususunda işlem yaptığı kişiyi yanıltmış ise, onun bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olur.

Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokan işlemi doğrudan veli ya da vasi de yapmış olabilir. Bu durumda işlemin tarafı olarak haklar ve borçlar sınırlı ehliyetsize ait olur.

Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokacak bazı işlemlerin yapılması kesin olarak yasaklanmıştır. Bu işlemler, vakıf kurma, bağışlama ve kefalettir. Bir başka deyişle sınırlı ehliyetsiz yasal temsilcisinin rızası olsa da vakıf kuramaz, bağışlamada bulunamaz ve kefil olamaz (TMK m. 449).

Sınırlı ehliyetsizler adına bazı işlemlerin yapılabilmesi için ise, sadece vasinin değil vesayet dairelerinin de işleme dâhil olması gerekir.

Aşağıdaki hâllerde vasinin yanı sıra vesayet makamının da (yetkili sulh hukuk mahkemesinin de) izni gereklidir (TMK m. 462):

- Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması,

- Olağan yönetim ve işletme ihtiyaçları dışında kalan taşınır veya diğer hak ve değerlerin alımı, satımı, devri ve rehnedilmesi,

- Olağan yönetim sınırlarını aşan yapı işleri,

- Ödünç verme ve alma,

- Bir yıl veya daha uzun süreli ürün ve üç yıl veya daha uzun süreli taşınmaz kirası sözleşmeleri yapılması,

- Vesayet altındaki kişinin bir sanat veya meslekle uğraşması,

- Acele hâllerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılması,

- Mal rejimi sözleşmeleri, mirasın paylaştırılması ve miras payının devri sözleşmeleri yapılması,

- Borç ödemeden aciz beyanı,

- Vesayet altındaki kişi hakkında hayat sigortası yapılması,

- Çıraklık sözleşmesi yapılması,

- Vesayet altındaki kişinin bir eğitim, bakım veya sağlık kurumuna yerleştirilmesi,

- Vesayet altındaki kişinin yerleşim yerinin değiştirilmesi.

Aşağıdaki hâllerde ise vasi ve vesayet makamından başka denetim makamının da (yetkili asliye hukuk mahkemesinin de) izni gereklidir (TMK m. 463):

- Vesayet altındaki kişinin evlat edinmesi veya evlat edinilmesi,

- Vesayet altındaki kişinin vatandaşlığa girmesi veya çıkması,

- Bir işletmenin devralınması veya tasfiyesi, kişisel sorumluluğu gerektiren bir ortaklığa girilmesi veya önemli bir sermaye ile bir şirkete ortak olunması,

- Ömür boyu aylık veya gelir bağlama veya ölünceye kadar bakma sözleşmeleri yapılması,

- Mirasın kabulü, reddi veya miras sözleşmesi yapılması,

-Küçüğün ergin kılınması,

- Vesayet altındaki kişi ile vasi arasında sözleşme yapılması.

Vesayet dairelerinin izni alınmadan yapılan işlemlerin akıbeti, tıpkı vasinin rızası alınmadan yapılan işlemler gibidir (TMK m. 465).

Sınırlı ehliyetsizlerin tek başlarına yapabilecekleri işlemler

Sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokmayan işlemleri tek başlarına yapabilirler. Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokmayan işlemler, onlara karşılıksız kazandırma sağlayan işlemlerdir. Bu işlemlerin başlı çaları; bağışlama, ibra, kefalet alacaklısı olma, alacağın temliki yani alacağı devralmadır.

Ancak, kendilerine yapılan bağışları tek başlarına kabul edebilirler. Bunun için yasal temsilcilerinin rızasına gerek yoktur. Ancak, yasal temsilci bu durumda dahi sınırlı ehliyetsizi bağışlamayı kabulden men edebilir; eğer bağışlanan şeyi almışsa geri vermesini isteyebilir.

Bağışlama sözleşmedir. Tek taraflı bir işlem değildir. Sınırlı ehliyetsizlerin kendi başlarına yapabilecekleri tek taraflı işlemler de vardır. Kural aynıdır. Bu işlemin sınırlı ehliyetsize bir borç doğurmaması gerekir.

Sınırlı ehliyetsizler, serbest mallarını, yani kendi tasarruflarına bırakılmış olan mallar ile vasinin izniyle çalışarak kazandıkları malları serbestçe yönetir ve kullanırlar (TMK m. 455). Ana ve baba tarafından bir meslek veya sanat ile uğraşması için çocuğa kendi malından bir kısım verilirse bu malın yönetimi ve ondan yararlanma hakkı çocuğa (ayırt etme gücüne sahip küçüğe) ait olur. Yine çocuğun kendi kişisel kazancı üzerinde yönetim ve yararlanma hakkı vardır, kazancını dilediği gibi kullanabilir

Sınırlı ehliyetsizler kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kural olarak tek başlarına kullanırlar. Özelliklerinden dolayı yasal temsilcilerin bunlara müdahalesi kural olarak söz konusu olmaz. Böylece sınırlı ehliyetsiz; yargısal erginliğine karar verilmesini isteme, boşanma davası açma, eşinin zina fiilini affetme, kişilik haklarına aykırılıktan dolayı manevi tazminat

davası açma vb. kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını yasal temsilcinin rızasına ihtiyaç duymaksızın kullanabilecektir. Ancak evlenme gibi yine kişiye sıkı sıkıya bağlı bazı hakların kullanılmasında işlemin öneminden dolayı yasal temsilcinin rızasının alınması öngörülmüştür.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Hukuka Aykırı Fiillerinden Sorumlu Olma Ehliyeti

TMK m.16/II’ye göre, ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar. Başkalarına verdikleri zararlar sınırlı ehliyetsizin mal varlığından karşılanır.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Dava Ehliyeti

Sınırlı ehliyetsizlerin dava ehliyeti ile hukuki işlem ehliyeti arasında sıkı bir ilişki vardır. Kendi yapabilecekleri işlemlerle ilgili dava ehliyetleri de vardır.

Haksız fiilleri ile ilgili olarak da dava ehliyetleri bulunmaktadır.

Tam Ehliyetsizler

Fiil ehliyetinin üç şartından en önemlisi ayırt etme gücüne sahip olmaktır. Ayırt etme gücüne sahip olmayanların fiilleri hukuki sonuç doğurmaz.

Tam Ehliyetsizlerin Hukuki İşlem ve Dava Ehliyeti

Tam ehliyetsizlerin hukuki işlem ehliyeti olmadığından, bunların adına işlemleri yasal temsilcileri yapar. Tam ehliyetsizlerin bizzat işlem yapması hâlinde ise işlemin herhangi bir geçerliliği olmaz; baştan itibaren geçersizdir, batıldır.

Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk durumlarında da kişilerin yaptığı işlemlerin geçerli olmayacağını burada önemine binaen belirtmek gerekir. Örneğin, aldığı alkolden dolayı geçici olarak ayırt etme gücünü kaybeden bir kişinin yaptığı sözleşmenin ya da vasiyetnamenin bir geçerliliği olmaz.

Tam ehliyetsizlerin dava ehliyeti de yoktur.

Tam Ehliyetsizlerin Hukuka Aykırı Fiillerinden Sorumlu Olma Ehliyeti

Ayırt etme gücü olmayanların hukuka aykırı fiillerinden kural olarak sorumluluğu olmaz. Zira hukuka aykırı fiillerden sorumluluk kusurlu olmayı gerektirir. Kendisine kusur isnat edilemeyen kişilere bu yüzden sorumluluk yüklenmemektedir. Bu kuralın bazı istisnaları vardır

-Hakkaniyet sorumluluğunun söz konusu olduğu durumlarda, tam ehliyetsiz, yapmış olduğu haksız fiilden doğan zararları kısmen ya da tamamen tazmin etmek zorunda kalır.

- Kanun gereği kişilerin kusurları olmasa da doğan zarardan sorumlu tutulabildikleri başka durumlar da vardır. Örneğin, adam çalıştıran, çalıştırdığı kişilerin çalışmaları sırasında başkalarına verdikleri zararlardan onlarla birlikte sorumlu olur (TBK m. 66). Yapı malikinin sorumluğu gibi diğer kusursuz sorumluluk hâllerinde de tam ehliyetsizlerin sorumluluğu doğacaktır.

Ayırt etme gücünün geçici olarak kaybedenler verdikleri zararlardan sorumlu olurlar. Ancak bu durumda düşmekte kusurları yoksa hukuka aykırı fiillerinden sorumlulukları olmaz (TBK m. 59). Aldığı uyuşturucu sonucu bir başkasının aracını yakan kişi doğan zarardan sorumludur. Fiili işlerken ayırt etme gücünün olmadığına dayanarak sorumluluktan kurtulamaz. Ancak bir başkasının zorla enjekte ettiği madde sonucu bu duruma düştüğünü ispat ederse sonuç farklı olacaktır: Verdiği zarardan sorumlu tutulmayacaktır.

HISIMLIK

Öncelikle belirtmek gerekir ki, hısımlık sadece gerçek kişiler açısından söz konusu olur. Tüzel kişilerin kendi arasında ya da tüzel kişilerle gerçek kişiler arasında hısımlık olmaz.

1)KAN HISIMLIĞI: Kan hısımlığı aralarında kan bağı bulunan kişiler arasındaki hısımlıktır. Biri diğerinden gelen kişiler arasındaki hısımlığa üstsoy-altsoy hısımlığı; biri diğerinden gelmeyip de ortak bir kökten gelen kişiler arasındaki hısımlığa ise yansoy hısımlığı denir.

Üstsoy-Altsoy Hısımlığı

Ana ya da baba ile çocuk, dede ile torun gibi kişiler arasındaki hısımlık üstsoy-altsoy hısımlığıdır. Buna eski dilden gelme tabiriyle usul-füru hısımlığı da denir. Üstsoy-altsoy arasındaki hısımlığa düz çizgi (düz hat) hısımlığı da denir. Baba çocuğa göre üstsoy iken, kendi babasının altsoyudur. Üstsoy-altsoy hısımlığı adı da buradan gelmektedir. Doğaldır ki, birbirinden gelenlerin tamamının arasında üstsoy-altsoy hısımlığı bulunur. Yani, büyükbabanın babası, büyükbaba, baba, çocuk ve onun çocuğu (torun) arasındaki ilişki hep üstsoy-altsoy hısımlığıdır. Büyükanne ile örneğin, torununun çocuğu arasındaki ilişki de böyledir.

Yansoy Kan Hısımlığı

Kişiyle babası gibi, sadece birbirinden gelenler arasında kan hısımlığı yoktur. Örneğin, kişinin kardeşiyle arasında böyle bir üstlük-altlık ilişkisi bulunmasa bile birbirlerinin kan hısımı oldukları, aralarında soydan gelen bir yakınlık olduğu şüphesizdir. Bunun gibi, teyze ile yeğen arasında da gene böyle bir yakınlık ilişkisi vardır. İşte, birbirinden gelmeyip de ortak bir soydan gelenler arasındaki hısımlığa yansoy (kan) hısımlığı denir. Aynı anlama gelmek üzere bazen, civar hısımlığından da söz edilir.

Ortak soyu oluşturan kişilerde tam kan yansoy hısımlığından söz edilir. Eğer ortak soyu oluşturan kişilerden sadece birinden gelen bir kan bağı, bir buluşma noktası var ise, bu takdirde de yarım kan yansoy hısımlığı söz konusu olur

2)KAN BAĞINA DAYANMAYAN HISIMLIK: Kan bağına dayanmayan hısımlık ilişkisi evlilikten ve evlat edinmeden doğar. Evlenmeden doğan hısımlığa kayın hısımlığı (sıhrî hısımlık), evlat edinmeden doğan hısımlığa ise yapay hısımlık da denmektedir.

Kayın Hısımlığı

Evlilikle kişiler arasında bir yakınlaşma olur. Kanun koyucu da hısımlık ilişkisi açısından bu yakınlığı göz ardı etmemiştir. Ancak hukuki anlamda hısımlıkla halk arasındaki kayın hısımlığı aynı değildir. Örneğin, toplumumuzda dünürlerin, yani evlenenlerin ana-babalarının arasında ciddi bir hısımlık ilişkisi kabul edilirken, hukuken dünürler arasında bir hısımlık yoktur. Sadece, eşlerden biri ile diğer eşin kan hısımları, aynı tür ve dereceden kayın hısımları olur. Evlilikten dolayı eşler arasında hısımlık doğmaz. Hısımlık, gereği, eşlerden biri ile diğerinin kan hısımları arasında doğar. Kayın hısımlığının bir başka özelliği, kendisini meydana getiren evliliğin sona ermesiyle ortadan kalkmamasıdır. Demek ki, evlilik; boşanmayla, eşlerden birinin ölümüyle, evliliğin iptali vb. nedenlerle sona erse de bir kere doğmuş olan kayın hısımlığı artık sona ermeyecektir. Bununla birlikte, evlilik sona erdikten sonra, artık o evlilikten dolayı yeni kayın hısımlıkları doğmaz.

Evlat Edinmeden Doğan (Yapay) Hısımlık

Çocukla ana-babası arasındakine benzer bir bağ kuran evlatlık ilişkisi, kan bağına dayanmadığı için yapay ya da yapmacık (cali) hısımlık olarak adlandırılmaktadır. Yapay hısımlıkta, öğretideki bir görüşe göre evlat edinen ile evlatlık ve onun altsoyu arasında hısımlık ilişkisi doğar. Öğretideki diğer bir görüşe göre ise, yapay hısımlıkta sadece evlatlık ile evlat edinen arasında bir hısımlık vardır. Evlat edinen ile evlatlığın üstsoyu yani ana-babası, büyükbaba-büyükannesi ve diğerleri birbirlerine hısım değildir. Evlat edinenle evlatlığın yansoy hısımları da hısım olmazlar. Diğer iki hısımlık türünden farklı olarak, evlat edinmeden doğan hısımlık sonradan ortadan kalkabilir. Yapay hısımlığın sona ermesi, evlatlık ilişkisinin sona ermesi ile olur.

HISIMLIK DERECESİNİN BELİRLENMESİ

Kan hısımlığının derecesi, hısımları birbirine bağlayan doğum sayısıyla belli olur. Böylece hısımlık dereceleri belirlenmek istenen iki kişinin arasındaki doğum sayıları bulunduğunda birbirlerine olan yakınlıkları da ortaya çıkmış olur. Doğum sayısı ne kadar azalırsa yakınlık o derece artar. Doğum sayısı ne kadar fazla ise yakınlık o derece azalır. En yakın yansoy hısımlığı kardeşler arasındaki hısımlıktır.

HISIMLIĞIN ÖNEMİ

Hukukta kişiler arasında hısımlığın bulunması bazı durumlarda önemlidir. Bu gibi durumlarda, hısımlığa özel sonuçlar bağlanır ya da hısımlar arasındaki hukuki işlem veya fiiller, hısım olmayanlar arasında yapılanlardan farklı sonuçlar doğurur.

Medeni hukukta;

-Hiçbir dernek üyesi, dernek ile kendisi, eşi, üstsoyu ve altsoyu arasındaki bir hukuki işlem veya uyuşmazlık konusunda alınması gereken kararlarda genel kurulda oy kullanamaz (TMK m.82/I).

-Belirli bir dereceye kadar olan kan hısımlığı, kayın hısımlığı ve evlat edinmeden doğan hısımlık evlenmeye engeldir (TMK m. 129). Yani bu kişilerin birbirleriyle evlenmesi yasaklanmıştır.

-Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür (TMK m. 364).

-TMK m. 367’ye göre, evi yönetme yetkisi ev başkanındadır ve bu yetki kan ve kayın hısımlığı ilişkisi içinde ev halkı olarak bir arada yaşayanları da kapsar.

-Bir malın veya hakkın başkalarına geçmemek üzere aynı soydan gelenlere kuşaktan kuşağa kalacak şekilde vakıf kurma yoluyla ya da başka bir yolla özgülenmesi yasaktır (TMK m. 372).

-Hısımlar, kendilerine geçen mirasın tamamı veya bir bölümüyle ya da ortaya başka mallar koymak suretiyle aralarında bir aile malları ortaklığı kurabilirler (TMK m. 373 vd).

-Aile yurdu kurulduğu takdirde (TMK m. 386 vd), şartları varsa malikin; üstsoyunu, altsoyunu ve kardeşlerini yurda kabul etmesine mahkemece karar verilebilir (TMK m. 392).

-Vesayet altına alınacak kişinin eşi ve yakın hısımları, vasiliğe atanmada önceliğe sahiptir. Vesayet makamı, vasilik şartlarına sahip olmaları kaydıyla eş veya yakın hısımlardan birini bu göreve atar (TMK m. 414).

-Aile vesayeti (özel vesayet), vesayet altına alınan kişinin iki yakın hısımının veya bir hısımı ile eşinin istemi üzerine kurulur ve aile meclisi vesayet altındaki kişinin hısımlarından seçilir (TMK m. 398 vd).

-Kişilerin ölenin mirasından pay alıp almayacakları veya ne kadar alacakları hususunda hısımlık ve hısımlığın derecesi çok önemlidir. Hatta miras bırakan, bazı yakın hısımlarının mirasından pay almasını engelleyemez (TMK m. 495 vd, 505).

Usul (Yargılama) hukuklarında;

-Gerek Medeni usul hukukunda gerekse Ceza usul hukukunda, taraf, şüpheli veya sanıkla belirli derecede hısımlığı olanlara tanıklıktan kaçınma hakkı tanınmıştır. Örneğin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, kişi; kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi kayın hısımları ve bir de aralarında evlâtlık bağı bulunanlar ile ilgili meselelerde tanıklıktan kaçınabilir (HMK m. 248; karşılaştırınız Ceza Muhakemesi Kanunu m. 45).

- Hâkimler; kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı kalksa dahi kayın hısımlığı bulunanlar ve bir de aralarında evlatlık bağı bulunanlar ile ilgili meselelerde davaya bakamazlar. Bu kişilerin davacı veya davalı ya da şüpheli, sanık veya mağdur olduğu tüm davalarda bu yasak uygulanır (HMK m. 34, karşılaştırınız CMK m. 22).

-Görüldüğü gibi, yukarıda sayılanlar hariç, hâkim hısımlarının davalarına da bakabilir. Ancak, hâkime, (Medeni usul hukukunda) davacı veya davalı tarafla arasında dördüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) yansoy hısımlığı varsa, davaya bakmama hakkı tanınmıştır. Keza bu durumda taraflardan biri de hâkimi reddedebilir (HMK m. 36).

Ticaret hukukunda;

- Anonim şirketlerdeki yönetim kurulu toplantılarına ilişkin Türk Ticaret Kanunu m. 393’e göre, yönetim kurulu üyesi, alt ve üst soyundan birinin ya da eşinin yahut üçüncü derece dâhil üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımlarından birinin, kişisel ve şirket dışı menfaatiyle şirketin menfaatinin çatıştığı konulara ilişkin müzakerelere katılamaz (ayrıca bk. TTK m. 400).

Ceza hukukunda;

Hısımlık önemli bir rol oynar. Kişiye karşı şiddet içeren suçların yakın hısımlara karşı işlenmesi genelde cezayı artırırken; mal varlığına ilişkin suçlarda hısımlık cezanın azalmasına ya da ortadan kalkmasına neden olur:

-Birini kasten öldüren kişi müebbet hapis cezası alırken, üstsoy veya altsoyundan birini veya kardeşini öldüren kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır (TCK m. 81-82).

-Birini kasten yaralayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırken; üstsoy veya altsoyundan birini veya kardeşini yaralayan kişinin cezası yarı oranında artırılır (TCK m. 86).

-Birine karşı eziyet suçunu işleyen kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılırken, üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa karşı aynı fiili işleyenler hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur (TCK m. 96).

-Birine karşı cinsel saldırıda bulunan, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı işlenmesi hâlinde verilen ceza yarı oranında artırılır (TCK m. 102).

-Çocuğu cinsel istismar suçunun; üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısımı, üvey baba veya evlat edinen tarafından işlenmesi verilecek cezayı yarı oranında artırır (TCK m. 103).

-Cinsel taciz suçunun alt sınırı üç aydan başlamakla birlikte, bu suçun aile içi ilişkiden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde faile bir yıldan az ceza verilmez (TCK m. 105).

-Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun cezası bir yıldan beş yıla kadar hapistir. Bu suçun üstsoy veya altsoya karşı işlenmesi hâlinde ceza bir kat artırılır (TCK m. 109).

Buna karşılık,

-Hırsızlık, kullanma hırsızlığı, mala zarar verme, hakkı olmayan yere tecavüz, güveni kötüye kullanma, bedelsiz senedi kullanma, dolandırıcılık gibi bazı mal varlığına ilişkin suçların;

i-üstsoy-altsoy,

ii-bu derecede kayın hısımlarından biri veya

iii-evlat edinen veya evlatlığın zararına olarak işlenmesi hâlinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz (TCK m. 167). Yani babasının cebinden para çalan evlat hakkında hırsızlıktan dolayı ceza verilmemektedir.

-Bu gibi suçların aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi hâlinde suçun faili akraba cezalandırılır ve fakat cezası yarı oranında indirilir *TCK m. 167(2)+.

KİŞİLİK HAKKI VE KORUNMASI

KİŞİLİK HAKKININ TANIMI VE ÖNEMİ: Ne Anayasa’da ne de TMK ve TBK’da kişilik hakkının tanımı vardır. Bununla birlikte bu bir eksiklik sayılmaz. Belki sınırlayıcı bir tanıma yer verilmemek suretiyle, kişilik hakkının bilimsel ve yargısal içtihat tarafından geliştirilmesinin önü açılmış olur.

YARGITAY KARARLARINDAN:

“Kişilik hakkı, kişinin kendi özgür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlayan ve herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir haktır.”

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ

ESAS:1982/6084 KARAR:1982/7436 TARİH:08.09.1982

“Kişinin doğumla kazandığı bağımsız varlığını ve bütünlüğünü oluşturan; hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, din, düşünce ve çalışma özgürlüğü, onuru, ismi, resmi, sırları ile aile bütünlüğü, sosyal ve duygusal değerlerinin tümü kişilik haklarını oluşturur…”

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ

ESAS:2007/9966 KARAR

Kişilik hakkı bir değerler bütününden oluşur. Bu değerlerin bir kısmı insanın sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu değerlerdir. Hayat ve beden tamlığı bu tür değerlerdir. Bir kısım değerler ise, insanın toplum içindeki varlığı ve konumu nedeniyle ortaya çıkan değerlerdir. Kişinin sahip olduğu mesleki ve ekonomik değerler bu nitelikteki değerlerdir. Kişilik hakkı, birçok değeri içinde barındıran bir değerler bütünüdür. Bu nedenle hukukumuzda kişilik haklarından çok kişilik hakkından söz edilir. Bu değerlerden herhangi birine yönelik bir saldırı da kişilik hakkına yapılmış bir saldırı olarak görülür. Bir başka deyişle hukukumuzda “genel bir kişilik Hakkı”nın olduğu görüşü kabul görmekte; “birden fazla kişilik Hakkı”nın varlığından söz edilmemektedir. Bununla birlikte özel olarak düzenlenen kişilik hakkına ait değerler de vardır. Adın korunmasına ilişkin TMK m. 26 ve 27 ile bir eser üzerinde sahibinin haklarını düzenleyen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 14. madde ve devamı gösterilebilir. Kişilik hakkı, Türk Medeni Kanunu’nda gerçek kişilere ilişkin Kısım’da düzenlenmiştir. Bununla birlikte tüzel kişilerin de kişilik haklarına sahip olduğu noktasında hiçbir tereddüt yoktur. Nitekim tüzel kişiler; cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehildirler. Bundan dolayı gerçek kişilerin insana özgü nitelikleri itibarıyla sahip oldukları değerler hariç, tüzel kişilerin kişilik hakkı da bir değerler bütünü oluşturur. Örneğin tüzel kişilerin de adları üzerinde hakları vardır. Kişilik hakkı kişi var olduğu sürece var olan bir haktır. Gerçek kişiler açısından kişilik hakkı çocuğun sağ olarak tamamıyla doğumu ile başlar ve ölüm ile sona erer. Tüzel kişiler açısından ise tüzel kişiliğin kazanılmasıyla başlar ve tüzel kişiliğin sona ermesine kadar devam eder.

Kişilik hakkı kişi varlığına ilişkin haklardandır. Bilindiği gibi kişinin bir de mal varlığına ilişkin hakları vardır. Mal varlığı hakları para ile ölçülebilen değerlerden oluşur. Kişi varlığı haklarının değeri ise para ile ölçülemez. Kişilik hakkının kişi varlığına ilişkin olması, hakkın ihlalinin parasal, maddi sonuçlarının olmayacağı anlamına gelmez. Nitekim kişilik hakkının saldırıya uğraması hâlinde, doğan zarara karşılık bir tazminat zarar verenden istenebilir.
Kişilik hakkı mutlak haklardandır. Mutlak haklar dışında bir de nispi haklar vardır. Nispi haklar ancak borçlusuna ya da yükümlüsüne karşı ileri sürülebilen haklardır. Kira alacağının kiracıdan istenmesi gibi. Mutlak haklar ise herkese karşı ileri sürülebilir. Bir başka deyişle herkes bu hakları ihlal etmemek zorundadır. Bu haklar herkesin saldırılarına karşı korunan haklardır. Böylece bir kişinin beden bütünlüğü; tanısın tanımasın daha önce bir sosyal ya da hukuki ilişkisi olsun ya da olmasın herkese, komşusuna, kardeşine, öğretmenine, polise, herhangi bir kamu görevlisine karşı korunur. Kişilik hakkı şahıs varlığına ilişkin mutlak haklardandır. Mutlak haklar sadece şahıs varlığına ilişkin haklardan oluşmaz. Nitekim ayni haklar örneğin mülkiyet hakkı, mal varlığı haklarındandır, mutlak haktır fakat şahıs varlığı haklarından değildir. Kısacası mutlak hakları sadece kişilik haklarından ibaret algılamak yanlış olur.
Kişilik hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Bundan dolayı ancak sahibi tarafından kullanılabilir. Başkası aracılığı ile kullanılamaz. Kural olarak bu hakkın kullanımına ancak kişinin kendisi karar verebilir, bir başkası onun yerine karar veremez. Örneğin adın değiştirilmesini isteme hakkı adın sahibine aittir. Kuşkusuz hak sahibi hakkını kullanmaya karar verdikten sonra, bununla ilgili işlemleri bir başkasının, örneğin temsilcisinin yapması mümkündür. Yine kişilik hakkının koruyan davaların bazı durumlarda sınırlı ehliyetsizler ile tam ehliyetsizlerin kanuni temsilcileri tarafından açılması mümkündür. Kişilik hakkı başkasına devredilemeyeceği gibi, bu haktan önceden de feragat edilemez.
Kişilik hakkı kişiliğin sona ermesi ile sona erer. Oysa kişinin mal varlığı hakları miras hükümleri çerçevesinde mirasçılarına intikal etmektedir. Bununla birlikte kişilik hakkının ihlalinden doğan bazı parasal sonuçların mirasçılara geçmesine olanak tanıyan özel düzenlemeler de bulunmaktadır.
Kişilik hakkı tekelci (inhisari) bir niteliğe sahiptir. Hak sahibinin hak üzerinde müdahalelere karşı mümkün olduğunca korunmuş bir egemenliği vardır. Hak üzerindeki bu güç, bu yetki sadece bu değerlere sahip olan kişiye aittir.
KİŞİLİK HAKKININ KONUSUNU OLUŞTURAN DEĞERLER

Kişisel değerler; fizikî kişilik, deruni kişilik ve sosyal kişilik olmak üzere üç kategoride toplanır. Buna göre, hayat, sağlık, beden tamlığı ve hareket özgürlüğü fizikî kişilik, his âlemi derunî kişilik, özel alan, şeref ve haysiyet, adın korunması ve ekonomik özgürlük sosyal kişilik altında yer alırlar. Bir başka sınıflandırmaya göre, kişisel değerlerin; maddi bütünlüğe ilişkin değerler, manevi bütünlüğe ilişkin değerler ve iktisadi bütünlüğe ilişkin değerler olmak üzere üç başlık altında toplanması mümkündür. Bunlardan maddi bütünlüğe ilişkin değerlere; hayat, beden tamlığı ve sağlık gibi değerler girer. Kişinin ehliyetleri, özgürlüğü, şeref ve haysiyeti, adı, resmi, kişinin hayat alanı kişinin manevi bütünlüğüne ilişkin değerlerdendir. İktisadi bütünlüğe ilişkin değerlerden ise kişinin iktisadi özgürlük ve varlığı, mesleki şeref ve haysiyeti, kişinin mesleki ve ticari sır çevresi gibi değerler anlaşılır.

Hayat, Sağlık ve Beden Tamlığı: Bir kişisel değer olarak hayat gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde en güçlü şekilde güvence altına alınmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “Herkesin yaşam hakkı yasa ile korunur” (m. 2). Anayasa’nın 17. maddesine göre de “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Görüldüğü gibi, kişinin hayatı üzerindeki hakkı en önemli kişilik hakkıdır. Herkesin hatta kişinin kendisinin bile kendi hayatına, onun devamına saygı göstermesi gerekir. Bu nedenle kişinin kendisine bile hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkı tanınmamıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre “Herkes yaşama hakkına, kişi özgürlüğüne ve güvenliğine sahiptir” Kişinin bir başkasının kendisini öldürmesine rıza göstermesi, fiili, hukuka aykırı olmaktan çıkarmaz. Rızaya rağmen bu fiilden dolayı hem ceza hem de özel hukuka ilişkin çeşitli yaptırımlar doğar. Örneğin Borçlar Kanunu çerçevesinde bu kişiden tazminat istenebilir. Tazminat istenebilmesinin nedeni fiilin hukuka aykırı olmasıdır. Bununla birlikte hâkim tazminat miktarını belirlerken zarar görenin rızasının varlığını dikkate alarak tazminatta indirime gidebilir ya da tazminat ödenmemesine karar verebilir. Kişinin sağlığı ve beden tamlığı üzerindeki hakkı da herkese karşı korunmuştur. Bu değerlere kişinin rızası olmadan yapılan müdahaleler kural olarak hukuka aykırıdır. Hatta kişinin rızası dışında yapılan müdahalenin onun yararına olması dahi kural olarak hukuka aykırılığı kaldırmaz. Nitekim Anayasamıza göre, “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı hâller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz” (m. 17/II). Yine “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz” (m. 17/III, ayrıca bk. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi m. 5, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 3). Kişinin bedensel tamlığı hem fiziksel hem de ruhsal tamlığı, bütünlüğü ifade eder. Dolayısıyla kişinin hem ruhsal hem de fiziksel bütünlüğüne haksız saldırılar kişilik hakkını zedelemiş olur.

Tıbbi Müdahaleler: Kişinin sağlığına ve bu nedenle beden tamlığına yönelik tedavi amaçlı müdahaleler için dahi kural hak sahibinin rızasıdır. Bu rıza olmadan kişiye müdahalede bulunulamaz. Bu hak kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan tedaviye rızanın bizzat kişi tarafından verilmesi gerekir. Ancak Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, yasal (kanuni) temsilcisi (veli ya da vasisi) bulunan küçük ve kısıtlı hastalar için yasal (kanuni) temsilcinin tıbbi müdahaleye rızasını aramaktadır (m. 70). Nitekim aynı Kanun gereği, yasal temsilcisi olmayan ya da bulunmayan küçük ve kısıtlılar ile içinde bulunduğu durumdan dolayı (örneğin bir trafik kazasında ağır yaralı olmak) rıza verecek durumda olamayanlar için, tıbbi müdahaleye muvafakat/rıza aranmaz. Bazı durumlarda ise, kamu yararı gereği kişinin rızası aranmadan sağlık ve bedensel bütünlüğü hatta özgürlükleri ile ilgili sınırlamalar getirilebilmektedir. Bir bölgenin karantinaya alınması ya da bir salgın üzerine örneğin sağlık çalışanlarına aşı olma zorunluluğu getirilmesi bu durumun örneklerindendir. Son olarak belirtmek gerekir ki, Hasta Hakları Yönetmeliği’ne göre (m. 3, m. 12);

Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı hâller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.
Kişi, rızası ve Sağlık Bakanlığının izni olmaksızın tıbbi araştırmalara tabi tutulamaz.
Kişiye teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya beden bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez.
Bedenî, ruhi ve sosyal yönden tam bir iyilik hâli içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her aşamasında daima göz önünde bulundurulur.
Organ ve Doku Nakli: Organ ve doku naklinin buna ihtiyaç duyanlar açısından önemini açıklamaya gerek yoktur. Diğer yandan organ ve dokular bedensel tamlığın bir parçasıdır ve bu nedenle kişilik hakkının konusunu oluşturan kişisel değerlerdendir. Dolayısıyla bir kişinin organ ya da dokusunu nakletmek o kişinin kişilik hakkına müdahale anlamı taşır. Bu hassas denge içinde kanun koyucu bir yandan organ ve doku nakline izin verirken bir yandan da bu kişisel değerleri korumaya yönelik önlemler almıştır. Bu önlemleri çeşitli yasal düzenlemelerde bulmak mümkündür. yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddi ve manevi tazminat isteminde bulunulamaz. Kişi sonradan vazgeçme hâlinde tazminat ödemekle yükümlü tutulmamakla, bu konuda tamamen özgür iradesi ile hareket etmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Diğer yandan yazılı şekilde biyolojik maddelerin alınmasına, aşılanmasına veya nakline verilen rızaya rağmen işlemin yapılmasına yanaşılmaması hâlinde, kişiye karşı ifa davası açılarak taahhüdünü yerine getirmesi de istenemeyecektir. Organ Nakli Kanunu olarak adlandırılabilecek bu Kanun, bir bedel veya başkaca çıkar karşılığı, organ ve doku alınması ve satılmasını yasaklamıştır (m. 3, ayrıca bk. Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği m. 16). Yine bu Kanun’a göre, on sekiz yaşını doldurmamış ve ayırt etme gücüne sahip olmayan kişilerden organ ve doku alınması yasaktır (m. 5). Vericinin yaşamını mutlak surette sona erdirecek veya tehlikeye sokacak olan organ ve dokuların alınması ise herkes için yasaklanmıştır (m. 8).

Organ Nakli Kanunu’nda ölüden organ ve doku alınması da düzenlenmiştir. Ölüden organ ve doku alınabilmesi için her şeyden önce ölüm hâli tereddüde yer bırakmayacak şekilde saptanmış olmalıdır. Nitekim Kanun’da bu konuda özel düzenlemeler vardır. Bir kere organ nakli açısından tıbbi ölüm hâli, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kurallar ve yöntemler uygulanmak suretiyle, biri kardiyolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanmalıdır (m. 11). Ayrıca alıcıyı tedavi eden hekim ile organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm hâlini saptayacak olan hekimler kurulunda yer almaları yasaktır (m. 12). Ölüm hâli tespit edildikten sonra, organ ve doku alınabilmesi için ilgililerin rızası da aranmaktadır. Öncelikle kişi ölmeden önce organ ve dokularının alınmasına rızasını açıklamış olabilir. Örneğin bu yönde bir yazılı vasiyette bulunmuş olabilir. Bu takdirde öldüğünde rızasını açıkladığı organların alınması mümkündür. Eğer bir kimse sağlığında bedeninin tamamını veya organ ve dokularını, tedavi, teşhis ve bilimsel amaçlar için bıraktığını resmî veya yazılı bir vasiyetle belirtmemiş veya bu konudaki isteğini iki tanık huzurunda açıklamamış ise sırasıyla ölüm anında yanında bulunan eşi, ergin çocukları, ana veya babası veya kardeşlerinden birisinin; bunlar yoksa yanında bulunan herhangi bir yakınının rıza göstermesi ile ölüden organ veya doku alınabilir (m. 14/I). Ancak yakınların rızası ile organlarının alınması, kişinin sağlığında, kendisinden ölümünden sonra organ veya doku alınmasına karşı olduğunu belirtmemiş olmasına bağlıdır (m. 14/III). Yani organ ve dokularının ölümünden sonra alınmamasını bir kişi açıkça ifade etmişse, artık yakınlarının rızası ile de olsa organları alınamaz. Nitekim Kanun, ölünün kornea gibi ceset üzerinde bir değişiklik yapmayan dokularının rızaya gerek olmadan alınabileceğini düzenlemiş olmakla birlikte, bu dokular için dahi kişinin aksine bir vasiyeti ya da beyanı olmamasını şart koşmuştur (m. 14/II). Son olarak belirtmek gerekir ki, organ ve doku ticareti yapmak suçtur.

Cinsiyet Değişikliği: Kişinin cinsiyeti de korunan kişisel değerleri arasındadır. Ancak kanun koyucu kişinin cinsiyeti üzerinde sınırsız tasarrufuna izin vermemektedir. Diğer yandan cinsiyet değişikliğini tamamen de yasaklamamaktadır. Hukukumuzda cinsiyet değişikliği yapılabilmesi ancak hâkim kararı ile olabilir. Bunun için cinsiyetini değiştirmek isteyen kimsenin şahsen mahkemeye başvurarak, hâkimden cinsiyet değişikliğine izin verilmesini istemesi gerekir. Mahkemece cinsiyet değişikliğine karar verilebilmesi için, istem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş olması şarttır. Dolayısıyla kişinin sırf ergin olması yetmez (Bilindiği gibi evlenme ve yargısal erginlik durumlarında kişi on sekiz yaşını tamamlamadan önce de ergin olabilmektedir). Diğer yandan istemde bulunanın evli olmaması gerekir. Evli bir kişinin cinsiyetini değiştirmesine kanun koyucu imkân tanımamaktadır. Bu ikisi dışında, cinsiyet değişikliği öyle bir şarta bağlanmıştır ki, bu şart keyfî şekilde cinsiyet değiştirmeyi engeller: Hâkimin cinsiyet değişikliğine karar verebilmesi için istemde bulunan; transseksüel yapıda olmalı, cinsiyet değişikliği ruh sağlığı açısından zorunlu olmalı ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunmalıdır. Bu üçünün kişide bulunduğu, bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelenmiş olmalıdır. Tüm bu şartların bir arada bulunması hâlinde istemde bulunanın cinsiyetini değiştirmesine izin verilir. Cinsiyet değişikliğine izin verildikten sonra kişinin bu ameliyatı muhakkak yaptırması gerekmez. Ancak cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirilirse, kişi, Kanun’un belirttiği içerikte bir resmî sağlık kurulu raporu ile mahkemeye başvurarak nüfus sicilinde yeni cinsiyetine uygun gerekli düzeltmenin yapılmasını isteyebilir. Böylece kişi nüfus sicilinde artık yeni cinsiyeti ile yer alır.

Kişinin Özgürlüğü, Hak ve Fiil Ehliyetleri: Bir kimsenin ehliyetlerinden -kısmen ya da tamamen- vazgeçme anlamına gelecek şekilde; hiç mülk edinmeyeceğini, asla evlenmeyeceğini ya da boşanmayacağını taahhüt etmesi geçersizdir.

Kişinin Şeref ve Haysiyeti: Şeref ve haysiyet (onur ve saygınlık), dâhil olduğu toplumun gerekli saydığı hâl ve davranış, yaşama biçimi ve ahlaki özellikler karşısındaki durumuna göre, kişiye toplum tarafından verilen değeri ifade eder. Bu değer bir kere sırf insan olmak dolayısıyla belli ölçüde sahip olunan bir değerdir. Diğer yandan kişinin gelişimi ve olgunluğu, davranış ve tutumları ile toplum içinde elde ettiği özel bir yeri, bir değeri de vardır. Şeref ve haysiyet kişilik hakkını oluşturan kişisel değerlerdendir. “Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” (Anayasa m. 17/III). Türk Ceza Kanunu açısından da kişinin şeref ve haysiyeti koruma altına alınmıştır. Bir kimseye hakaret etmek, sövmek, hakkında asılsız ihbarlarda bulunmak, şeref ve haysiyetini zedeleyici iftiralarda, iddialarda bulunmak özel hukuk açısından kişilik hakkına saldırı niteliği taşır. Bir kişisel değer olarak herkesin şeref ve haysiyetine saygı göstermeli, kişilerin toplum içindeki değerini, itibarını azaltıcı veya onları küçük düşürücü haksız müdahalelerden kaçınılmalıdır. Günümüzde kişinin şeref ve haysiyetine müdahalede basının rolü oldukça önemlidir. Zira basın, kişiler hakkında bilgiler vermekte, görüşler açıklamakta bunların da kişilerin toplumdaki değerleri üzerinde, şeref ve haysiyetleri üzerinde etkileri olmaktadır. Bilindiği gibi, basın özgürlüğü de Anayasal bir temele sahiptir. “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz” (Anayasa m. 28/I). “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar” (Anayasa m. 26/I). Ancak “Bu hürriyetlerin kullanılması, … başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir” (Anayasa m. 26/II).

Dolayısıyla kişilik hakkı ile basın özgürlüğü arasında hassas bir denge vardır. Kısaca ifade etmek gerekirse, basın, o anda elde mevcut bilgilere göre gerçeklik taşıyan, verilmesinde kamu yararının bulunduğu, güncel bir haber ya da bilgiyi, ölçülü bir anlatım ile kamuoyuna duyurursa kişilik hakkına saldırıda bulunmamış olur.

Kişinin Adı: Adının kullanılması çekişmeli olan kişi, bu ad üzerindeki hakkının tespitini dava edebilir. Adı haksız olarak kullanılan kişi buna son verilmesini; haksız kullanan kusurlu ise ayrıca maddi zararının giderilmesini ve uğradığı haksızlığın niteliği gerektiriyorsa manevi tazminat ödenmesini isteyebilir. Kişinin adı üzerinde hakkı bulunmakla birlikte kanun koyucu toplumsal ve hukuksal açıdan belirsizliğe yol açacak şekilde adın keyfî değiştirilmesine de izin vermemiştir. Nitekim adın değiştirilmesi ancak hâkim kararı ile olabilir ve adın değiştirilmesi ancak haklı sebeplere dayanılarak istenebilir. Bu haklı neden adın komik ya da aşağılayıcı olması, kişinin dinini değiştirdiği için adını değiştirmek istemesi gibi olabilir. Adın değiştirilmesi kişinin sahip olduğu kişisel durumunda bir değişikliğe yol açmaz. Bu doğaldır zira adın değişmesi ile kişi değişmiş olmaz. Bir kişinin adının değiştirilmesinden zarar görenler olabilir. Yeni aldığı ad ile onların adı arasında bir karışıklık meydana gelebilir. Bu ve benzeri durumlar için kanun koyucu, adın değiştirilmesinden zarar gören kimseye, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava etme hakkı tanımıştır. Kişinin adları çeşitlidir. Hukukumuzda özad ve soyadının kullanılması zorunludur. Özad kişiyi diğer aile bireylerinden, aynı soyadı taşıyan kimselerden ayırmaya yarayan, soyadının önünde gelen addır. Soyadı ise aynı aileden gelen bireyleri diğer ailelerden gelen bireylerden ayırmaya yarayan addır. Bunlardan başka bir de kullanımı ve varlığı zorunlu olmayan adlar vardır: Müstear ad, kişinin gerçek kimliğini gizlemek amacıyla genellikle belirli bir faaliyet alanında seçip kullandığı isimdir. Buna takma ad da denir. Lakap ise, bir kişiye çeşitli özellikleri nedeniyle başkaları tarafından takılan addır. Bu özellikler fiziksel ya da manevi özellikler veya kabiliyetler olabilir. Topal, aksak, aslan, tilki gibi. Hukuka ve ahlaka aykırı olmamaları kaydıyla, müstear ad ve lakabın da adın korunmasına ilişkin hükümlere göre korunacağı kabul edilmektedir. Ancak adın değiştirilmesine ilişkin kanun hükmünün yalnız zorunlu adlar için; kişinin özadı ve soyadı için geçerli olduğunu kaydedelim. Ad üzerideki haklar gerçek kişiler için olduğu gibi tüzel kişiler için de geçerlidir. Tüzel kişiler de ticaret unvanı ve işletme adı gibi kişisel değerlere sahiptirler.

Kişinin Resmi ve Sesi: Kişinin resmi ve sesi kişisel değerlerindendir. Kişinin rızası gibi bir hukuka uygunluk nedeni olmadan resminin çekilmesi, yayımlanması, sesinin kaydedilmesi ve çoğaltılması vb. bu nedenle kişilik hakkının ihlali anlamına gelir. Bu konunun da basın özgürlüğü ile bağlantılı bir boyutu vardır. Özellikle bu bağlamda olmak üzere kamuya mal olmuş kişilerin, örneğin başbakan ve bakanların bir sempozyumdaki görüntü ve seslerinin önceden izin alınmadan kaydedilip yayımlanması kişilik hakkına saldırı sayılmaz. Resim ve portreler ve bunların yayımı ile ilgili Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda da koruyucu hükümler vardır.

Kişinin Hayat Alanı: Diğer kişilerin bilgilerine açık olma derecesinden hareketle kişilerin hayat alanı üçe ayrılabilmektedir: “Kamuya açık hayat alanı”, “özel hayat alanı”, “gizli hayat alanı”.

Kamuya açık alan, toplum içinde gerçekleşen, kişinin başkalarınca bilinmesinde sakınca görmediği durum ve olayları içerir. Bir kimsenin vapura binerek seyahat etmesi, bir konsere gitmesi, Efes harabelerini ziyaret etmesi, katılımın açık olduğu bir toplantıda konuşmacıya yumurta fırlatması gibi olaylar böyledir.
Özel hayat alanı, bir kişinin genellikle ailesi ya da arkadaşları gibi belirli bir yakınlık içinde olduğu sınırlı sayıdaki kişiye açık olan, kamu ile paylaşmadığı hayat alanıdır.
Gizli hayat alanı ise başkalarından gizlediği ve sadece açıkladığı kişilerce bilinmesini istediği durum ve olayları kapsar.
Bu üç hayat alanından özel alan ve gizlilik alanı, kişilik hakkının konusunu oluşturan kişsel değerlerdendir. Dış müdahalelere karşı korunmuşlardır. Bundan dolayı bir başkasının telefonlarını dinlemek, mektuplarını açmak; aile ilişkilerini, cinsel tercihlerini gizlice araştırmak, bu maksatla evini gözetlemek ya da kişiyi sürekli takip etmek kişilik hakkına saldırı niteliğindedir. Kamuya açık alan ise TMK m. 24’ün kapsamı dışındadır, topluma açık olarak gerçekleşen bu olaylar için diğerleri gibi bir gizlilik yönü olmadığına göre, öğrenilmiş olmaları kişilik hakkının ihlali olarak değerlendirilemez. Bu üç alan arasındaki sınır, özellikle basın özgürlüğü ve kamuya mal olmuş kişiler düşünüldüğünde kesin olarak çizilemez. Bu gibi kişiler için kamuya açık alan daha geniştir. Bir başka deyişle bu gibi kişilerin sağlıkları, yaşamları, projeleri, aile ilişkileri vb.leri, belli bir ölçüde sıradan kişilere göre daha az gizlilikten, korumadan yararlanabilmektedir.

İktisadi Özgürlük ve Varlık: Kişinin iktisadi özgürlüğü ve varlığı da kişisel değerlerindendir. Bir kere “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” Ayrıca “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” . “Özel teşebbüsler kurmak serbesttir”. “Çalışma, herkesin hakkı …dır . “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır”. Kuşkusuz iktisadi özgürlük de sınırsız değildir. İktisadi özgürlük ve varlığa hukuk düzenince çizilen sınırları aşan müdahaleler kişilik hakkının zedelenmesine yol açar.

KİŞİLİK HAKKININ KORUNMASI

Korumanın iki yönü vardır.

Kişilik hakkını kişinin rızasına dayalı saldırılara karşı korumaktadır. Bir başka deyişle, bu hüküm sayesinde kişilik, temelinde bir hukuki işlem bulunan saldırılara karşı korunmaktadır. Daha önce değinildiği gibi kimse, bir irade açıklamasında bulunarak, bir başkası ile bir sözleşme imzalayarak onun kölesi olamaz, hiç evlenmeme borcu altına giremez. Bu tür hukuki işlemlerin yaptırımı kesin olarak hükümsüzlüktür
Kişilik hakkını, kişinin rızasına dayanmayan saldırılara karşı korumaktadır. Bir başka deyişle haksız fiil yoluyla kişiliğe saldırılara karşı bir koruma sağlamaktadır. Örneğin bir kimsenin bir başkasına ateş ederek onu yaralaması, ona hakaret etmesi bu tür saldırılardır.
Kişinin Haksız Fiile Dayanan Kişiliğe Saldırılara Karşı Korunması

Öncelikle belirtmek gerekir ki, kişinin hukuki işlem dışı, haksız fiil nitelikli bir saldırıya karşı korunması için, kişilik hakkına yönelik fiilin hukuka aykırı olması gerekir. Eğer fiil hukuka aykırı değilse, haksız fiil sorumluluğundan ve kişiliği hedef alan haksız bir müdahaleden söz edilemez. Buna göre;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
“Kanunun verdiği yetkiye dayanan ve bu yetkinin sınırları içinde kalan bir fiil, zarara yol açsa bile, hukuka aykırı sayılmaz. Zarar görenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar, zarar verenin davranışının haklı savunma niteliği taşıması, yetkili kamu makamlarının müdahalesinin zamanında sağlanamayacak olması durumunda kişinin hakkını kendi gücüyle koruması veya zorunluluk hâllerinde de fiil, hukuka aykırı sayılmaz.”
Bu hükümlerde sayılan hâllere hukuka aykırılığı kaldıran hâller ya da hukuka uygunluk nedenleri denmektedir. Bunlardan birinin -örneğin haklı savunmanın (meşru müdafaanın)- varlığı hâlinde, saldırganın beden tamlığına zarar verilmesi, böylece kişilik hakkına hukuka aykırı bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir.

Davalar

Saldırı tehlikesinin önlenmesi: Saldırı henüz başlamamış fakat bir saldırının gerçekleşeceği kuvvetle muhtemel ise, bunun önlenmesi için saldırı tehlikesinin önlenmesi, önleme davası açılır. Görüldüğü gibi burada henüz gerçekleşmiş bir saldırı yoktur. Sadece saldırı tehlikesi vardır. Bu tehlike de ciddi, gerçekleşecek niteliktedir. Örneğin, bir televizyon kuruluşunda belirli bir kişinin şeref ve haysiyetini zedeleyen bir programın başlayacağına ilişkin tanıtımlar, reklamlar yapılıyorsa bu kişi, saldırı tehlikesinin önlenmesini isteyebilir. Saldırı tehlikesinin önlenmesinin istenebilmesi için, saldırıda bulunacak olanın kusurlu olması gerekmez. Önemli olan saldırının haksız olmasıdır.

Saldırıya son verilmesi: Kişilik hakkına saldırı başlamış, devam ediyor ise, sürmekte olan saldırıya son verilmesi; saldırının durdurulması istenebilir. Bu maksatla saldırıya son verilmesi (saldırının durdurulması/tecavüzün

men’i) davası açılır. Örneğin bir kişinin iç çamaşırlı resimlerinin gizlice çekilerek konulduğu bir dergi piyasaya dağıtılıyor ve satışı sürüyorsa, buna karşı men davası açılabilir. Saldırıda bulunanın yani failin kusurlu olmaması, saldırıya son verilmesi davasının açılmasını engellemez. Kişilik hakkı saldırıya uğrayan, bu saldırıda failin hiç kusuru olmasa dahi saldırıya son verilmesini isteyebilir.

Saldırının tespiti: Kişilik hakkı saldırıya uğrayan kişi, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Saldırının tespiti davası, sona ermiş saldırılar için açılan bir davadır. Zira bir saldırı sona ermiş olsa bile saldırıya uğrayanın bu durumu tespit ettirmesinde yararı bulunabilir. Saldırının tespiti davası açılabilmesi için sona eren saldırının etkilerinin sürüyor olması gerekir. Bunun anlamı üzerinden epeyi bir zaman geçtiği ya da önemini çabuk yitirdiği için etkisi silinen hatta unutulan saldırılar için artık korunma istemeye gerek olmamasıdır. Saldırının tespiti davası için de failin kusurunun bulunması aranmamaktadır.

Üçüncü kişilere bildirim ve yayımlanma: Davacı saldırının önlenmesi, saldırıya son verilmesi ve tespit davalarının birini açarken bunlarla birlikte, mahkemece verilen düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Gerçekten de bu istemin kişilik hakkı saldırıya uğrayana tanınması önemlidir. Zira tek başına saldırının sona ermesi ya da tespiti kişi için tatmin edici olmayabilir. Kişi saldırının haksız olduğunu, olayların gerçek yüzünü kamuoyunun öğrenmesini isteyebilir. İşte mahkemece verilen düzeltmenin ya da mahkeme kararının yayımlanması ile bu istem karşılanmış olur.

Tazminat davaları: Saldırıyı önleme, saldırıya son verilmesi ve saldırının tespiti davaları saldırıya uğrayanın saldırıya karşı korunmasını hedefler. Bu nedenle koruyucu davalar adı ile de anılırlar. Ancak bu davalar kişinin saldırıdan doğan zararlarının giderilmesine yönelmemiştir. Gerçekten saldırıya uğrayan bu saldırıdan dolayı bir zarara uğramışsa, bunun için de açabileceği davalar vardır: Maddi ve manevi tazminat davaları). Maddi tazminat davaları saldırıya uğrayanın maddi zararlarını karşılamaya yönelmiştir. Manevi tazminat ise kişinin saldırıdan dolayı doğan acı ve üzüntüsüne karşılık ödenen bir paradır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Tazminat davalarının açılması, bir başka deyişle doğan zararın failden istenebilmesi için haksız fiil hükümlerine göre failin kusurlu olması ya da kusursuz sorumluluk hâllerinden birinin (TBK m. 65 vd.) olayda bulunması gerekir. Yani kural olarak fail kusurlu değilse ondan tazminat istenemez. Diğer yandan bu davalar zararın varlığı ile ilgili davalardır. Saldırıdan bir zarar doğmamışsa tazminat davası da açılamaz.

Saldırıdan elde edilen kazancın istenmesi: Kişilik hakkı saldırıya uğrayan, hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesini isteyebilir. Bu dava, zarar olarak nitelendirilmeyen bir kısım gelirlerin failin elinden alınması açısından önemlidir. Zira maddi tazminat davası saldırıya uğrayanın mal varlığında meydana gelen zararı karşılamaya yöneliktir. Ancak bu bir yana, fail örneğin saldırıya uğrayanın normalde satışa sürmeyeceği özel resimlerini yayınlayarak kazanç elde etmiş olabilir. Örneğin, gazetesinin tirajını yükseltmiş olabilir. Bu durumda eğer bu dava olmasaydı kişilik hakkı saldırıya uğrayan manevi tazminat istemekle yetinmek zorunda kalabilirdi.

Zaman aşımı

Maddi ve manevi tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zaman aşımına uğrar. Ancak tazminat, ceza kanunlarının daha uzun bir zaman aşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zaman aşımı uygulanır.

Yetkili ve Görevli Mahkeme

Davacı, kişilik hakkının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir. Kişilik hakkına saldırı aynı zamanda haksız fiil niteliği de taşıdığı için Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bu davalar için öngörülen yetkili mahkemelerde de dava açılabilir. Nitekim bu Kanun’a göre, haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. Görevli mahkeme ise asliye hukuk mahkemesidir. Yani davanın asliye hukuk mahkemesinde açılması gerekir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Boşanma Avukatı

Hayasızca Hareketler Suçu TCK’ nın 225.maddesinde genel ahlaka karşı işlenen suçlar başlığı altında düzenlenmiştir. Alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişiler işbu madde uyarınca cezalandırılmaktadır.

Hayasızca Hareketler Suçu Oluşturan Eylemler

Hayasızca hareketler suçu seçimlik hareketli suçlar arasında yer almaktadır. Başka bir deyişle bahse konu suçun oluşması için alenen cinsel ilişkide bulunma ve teşhircilik yapma eylemlerinden herhangi birinin gerçekleşmesi yeterlidir.

Suçu oluşturan ilk eylem cinsel ilişkinin alenen gerçekleşmesidir. Bahse konu suçun oluşması için cinsel birleşmenin tamamen gerçekleşmiş olması şartı aranmamaktadır. Cinsel arzularını tatmin etmek amacıyla gerçekleştirilen her türlü eylem bahse konu suçun gerçekleşmesi için yeterlidir. Ancak aleniyet unsurunun gerçekleşmesi suçun oluşması bakımından zorunludur. Zira aleni olmayan cinsel birleşmeler hayasızca hareketler suçu kapsamında ele alınmamaktadır. Aleniyet kavramının sınırları ise gerçekleştiği koşullar itibarıyla fiilin belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasına bağlıdır.

Bahse konu suçu oluşturan bir diğer eylem ise teşhirciliktir. Kişinin cinsel tatmine ulaşabilmek için cinsel organını görmek istemeyen kişilere göstermesi teşhircilik eylemini oluşturmaktadır. TCK madde 225 kapsamında kişinin yalnızca cinsel organını göstermesi değil vücut bölgelerinin madde metniyle korunmak istenen amacı zedeleyecek şekilde sergilenmesi de teşhircilik niteliğindedir.

Hayasızca Hareketler Suçunun Benzer Suçlardan Farkı

Suç oluşturan eylemlerin sınıflandırılması ve suçun vasfının belirlenmesi aşamasında hayasızca hareketler suçu benzer suçlar ile karıştırılabilmektedir. Bu karışıklığı önlemek ve suçu doğru tayin etmek adına hayasızca hareketler suçunun benzer suçlarla farklarına dikkat etmek gereklidir.

Hayasızca hareketler ve kişilerin huzur ve sükununu bozma suçları ilk bakışta benzer gözükse de nitelikleri itibariyle birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçunda korunan hukuksal değer kişilerin hürriyeti iken hayasızca hareketler suçunda toplumun genel ahlakı korunmak istenmiştir. Bahse konu suçlar arasındaki bir diğer fark ise süreklilik hususundadır. Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçunun oluşabilmesi için eylemin tekrar etmesi şartı aranırken hayasızca hareketler suçu için tekrar şartı aranmamaktadır.

Hayasızca hareketler suçu ile karıştırılan bir diğer suç ise TCK madde 105/1’de yer alan cinsel taciz suçudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus cinsel taciz suçunun bir kişiyi hedef alarak gerçekleştirilmesidir. Buna karşı hayasızca hareketler suçunda hedef alınan biri bulunmamaktadır. Bu hususla ilgili olarak Yargıtay 14.Ceza Dairesi 2012 / 15101 E., 2014 / 9605 K. ve 09.09.2014* tarihli kararında da direkt olarak mağdura cinsel organını gösteren failin eyleminin hayasızca hareketler suçunu değil cinsel taciz suçunu oluşturduğunu belirterek mağdurun bahse konu suçlar bakımından ayırt edici olduğunu vurgulamıştır.

Hayasızca Hareketler Suçuna Teşebbüs

Hayasızca hareketler suçunun oluşabilmesi için gerçekleştirilmesi gereken icra hareketlerinin bölünebilmesi halinde teşebbüsten söz edilebilmektedir. Örneğin kişi hayasızca hareketler suçunu işlemek kastıyla hareket etmiş ancak aleniyet şartı gerçekleşmemişse bu durumda teşebbüsün varlığı kabul edilmelidir

Hayasızca Hareketler Suçunun Cezası

Hayasızca hareketler suçunu işleyen kişi altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Hayasızca Hareketler Suçunda Görevli Mahkeme

Hayasızca hareketler suçunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir.
Bahsi geçen konuda Yargıtay kararı Metni

T.C YARGITAY 14. Ceza Dairesi

Esas: 2012 / 15101 Karar: 2014 / 9605 Karar Tarihi: 09.09.2014

HAYASIZCA HAREKETLERDE BULUNMA SUÇU – SANIĞIN KAÇARKEN ARKASINI DÖNEREK PANTOLONUNUN FERMUARINDAN ÇIKARDIĞI CİNSEL ORGANINI MAĞDURA GÖSTERDİĞİ – EYLEMİN CİNSEL TACİZ SUÇUNU OLUŞTURDUĞUNUN GÖZETİLMESİ GEREĞİ

Özet: Hırsızlık amacıyla mağdurun ikametinin alt katında bulunan pencere korkuluklarından mağdurun ikametine doğru tırmanan sanığın mağdur tarafından fark edilmesi üzerine kaçarken arkasını dönerek pantolonunun fermuarından çıkardığı cinsel organını mağdura göstermek şeklindeki eyleminin cinsel taciz suçunu oluşturduğunun gözetilmesi gerekir.

(5237 S. K. m. 105, 225)

Dava: Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenip gereği düşünüldü:

Karar: Mağdurun aşamalardaki samimi anlatımlarına, dosya içeriğine ve kabule göre, hırsızlık amacıyla mağdurun ikametinin alt katında bulunan pencere korkuluklarından mağdurun ikametine doğru tırmanan sanığın mağdur tarafından fark edilmesi üzerine kaçarken arkasını dönerek pantolonunun fermuarından çıkardığı cinsel organını mağdura göstermek şeklindeki eyleminin TCK nın 105/1. maddesinde düzenlenen cinsel taciz suçunu oluşturduğu halde, suç vasfında yanılgıya düşülerek TCK.nın 225. maddesinde düzenlenen hayasızca hareketlerde bulunma suçundan hüküm kurulması,

Sonuç: Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün ceza miktarı yönünden kazanılmış hak saklı kalmak kaydıyla 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK nın 321 ve 326. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 09.09.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Ceza Avukatı

Meşru Müdafaa (Meşru Savunma) Nedir? (TCK 25)

Meşru müdafaa, diğer bir deyişle meşru savunma, kendisine veya başkasına yönelmiş haksız bir saldırıya karşı o anki durum ve imkanlarla saldırı ile orantılı bir şekilde saldırıyı engellemek için işlenen fiildir. TCK md.25’te düzenlenen meşru savunma, ceza hukukunda bir hukuka uygunluk nedenidir. Saldırıyı defetmek için orantılı karşı güç kullanan kimse, meşru müdafaa hükümleri gereği cezalandırılmaktan kurtulur.

Meşru Müdafaanın (Meşru Savunma) Şartları

Meşru müdafaa, belli şartların bir arada bulunması halinde gerçekleşir. Ayrı ayrı hem saldırıya ilişkin hem de savunmaya ilişkin şartların bir bulunması gerekir. TCK md. 25 çerçevesinde meşru savunma şartları şunlardır:

Meşru Müdafaada Saldırıya Dair Şartlar

Saldırıya dair şartlar, tamamen karşı taraftan kaynaklanan ve saldırının ağırlığını bu çerçevede yapılacak savunmanın sınırlarını çizen şartlardır. Bu şartlar şunlardır:

Meşru Savunma Hali İçin Bir Saldırı Bulunmalıdır

Meşru savunmanın ilk koşulu bir saldırı bulunmasıdır. Saldırı kavramını geniş anlamak gerekir. Başladığı takdirde savunma yapma imkanını ortadan kaldıracak veya savunma yapmayı güçleştirecek bir saldırı başlamış bir saldırı olarak değerlendirilmektedir. Yine, bittiği halde tekrarlanmasından endişe duyulan bir saldırı da henüz sona ermemiş bir saldırı olarak kabul edilmektedir. Bu ihtimallerin tamamında saldırı vardır ve meşru savunma hakkının kullanılabilmesi için ilk koşul gerçekleşmiştir.

Meşru Müdafaa İçin Haksız Bir Saldırı Bulunmalıdır

Faile veya başkasına yönelen saldırı, haksız nitelikte bir saldırı olmalıdır. Saldırının meşru bir gerekçesi varsa, failin meşru müdafaa hükümlerinden yararlanması mümkün değildir. Örneğin, intihar etmek isteyen bir kimseye müdahale ederken güç kullanılması halinde, intihar eden şahsın kendisini engellemeye çalışan kişiye karşı savunma yaparak darp etmesi halinde, darp fiili için meşru müdafaa hükümleri uygulanamaz.

Saldırı Meşru Müdafaa İle Korunabilecek Bir Hakka Yönelmeli

Meşru müdafaanın amacı bir hakkı korumak olmalıdır. Bu nedenle saldırının meşru müdafaa ile korunabilecek bir hakka yönelik olması gerekir. Failin, meşru savunma ile korunması mümkün olmayan bir hakkı koruması halinde meşru savunma hükümlerinden yararlanması mümkün değildir. Örneğin, komşusunun arazisinde sahip olduğu geçit hakkının kapatılmasına karşı komşusunu darp eden fail meşru müdafaa hükümlerinden yararlanamaz. Çünkü saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yapılmamıştır.

Meşru savunma ile korunmak istenen hakkın faile veya bir başkasına ait olmasının hiçbir önemi yoktur.

Meşru Müdafaada Saldırı ile Savunma Eşzamanlı Olmalı

Meşru müdafaa, faile yapılan saldırıyla aynı zamanda yapılmalıdır. Savunma ile saldırı aynı zamanda gerçekleşmemişse meşru savunma hükümleri uygulanamaz. Saldırı başlamadığı veya başlama ihtimalinin düşük olduğu hallerde veya saldırının bittiği hallerde meşru savunma hakkı kullanılamaz.

Meşru Müdafaada Savunmaya Dair Şartlar

Meşru müdafaa, hem saldırı açısından hem de müdafaa açısından uygulama yapılırken her fiil için ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir kurumdur. Savunmaya ilişkin koşullar, saldırıya ilişkin şartlarla aynı anda vücut bulmalıdır. Bu şartlar şunlardır:

Meşru Müdafaa İçin Savunma Zorunlu Olmalıdır

Saldırıdan savunma yapmadan başka bir şekilde kurtulmak mümkünse, fail meşru müdafaa hükümlerinden yararlanamaz. Failin içinde bulunduğu durum ve şartlarda, savunma yapmak saldırıdan kurtulmak için gerekli olmalıdır.

Meşru Savunma Saldırana Karşı Yapılmalıdır

Fail, saldırıyı yapan kişiye karşı meşru savunmada bulunabilir. Saldırıyla ilgisi olmayan üçüncü kişilere karşı yapılan eylem, meşru savunma eylemi olarak kabul edilemez. Örneğin, A ve B adında iki kardeş yolda yürürken, A yolda karşılaştığı C kişisiyle tartışarak C’ye saldırmış ve darp etmiştir. B kavgaya karışmamasına rağmen C de B’yi darp etmiştir. C şahsı burda meşru müdafaa hükümlerinden yararlanamaz. Çünkü meşru savunma fiilini saldırana değil, saldıranın kardeşi olan B’ye yapmıştır.

Meşru Müdafaada Saldırı ile Savunma Orantılı Olmalıdır

Ceza hukukunun uygulamada en tartışma yaratan konularından biri savunma ile saldırı arasında orantılılık ilkesine uyulup uyulmadığı hususudur. Saldırı ile savunma orantılı olmadığı takdirde meşru müdafaa hükümleri uygulanmaz. Savunmada aşırıya kaçılması halinde fail ya haksız tahrik hükümlerinden ya da meşru savunmada sınırın aşılması hükümlerinden yararlanabilir. Örneğin, kendisine yumruk atan birini silahla vurup öldüren kişi meşru müdafaa şartları gerçekleşmediği için yalnızca haksız tahrik indiriminden yararlanabilir.

Meşru Savunma – Meşru Müdafaa Şartları
Meşru Müdafaa, Haksız Tahrik ve Ceza

Failin eylemi meşru müdafaa şartları içinde gerçekleşmişse, fail cezalandırılamaz. Ancak failin eylemi meşru savunma sınırlarını aşmakla birlikte haksız bir tahrikin neden olduğu hiddet ve elemin etkisi altında vuku bulmuşsa, bu durumda haksız tahrik hükümleri gereği failin cezasından ceza indirimi yapılır.

Haksız tahrik indirimi, işlenen fiili meşru müdafaa gibi hukuka uygun hale getirmez, sadece ceza indirimi hakkı sağlar.

Meşru Savunmada (Meşru Müdafaada) Sınırın Aşılması

Savunma meşru müdafaa şartları bulunduğu sırada başladığı halde, orantılılık ilkesinin ihlali nedeniyle fiilin meşru savunma olarak kabul edilmediği hallerde “meşru savunmada sınırın aşılması” söz konusu olur. Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise fail cezalandırılmaz. Meşru savunmada sınırın aşılması halinde ceza verilmemesi için gereken şartlar şunlardır:

Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,
Meşru savunma yapabilmek için zorunlu olan saldırıya ilişkin şartların tümünün mevcut olması,
Meşru savunmaya ilişkin koşullardan “ölçülülük ya da orantılılık” koşulunun, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,
Meşru müdafaa sınırının aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.
Kişi saldırıya uğraması nedeniyle bir korku, telaş ve endişenin içine düşmektedir. Böylece failin davranışlarını yönlendirme yeteneğinde bir azalma meydana gelmektedir. Failin içinde bulunduğu psikolojik ortam meşru savunmada sınırın aşılıp aşılmadığının tespitinde önem kazanır. Eğer fail, korku ve telaşla değil de bir kin ve intikam duygusuyla saldırıya cevap verirse meşru savunmada sınırın aşılmasından değil haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasından bahsedilebilir.

Meşru müdafaada sınırın aşılması şartlarının tümünün bir arada gerçekleşmesi halinde faile ceza verilmez. Özellikle kasten adam öldürme suçu işleyen failin meşru savunma sınırları içinde hareket edip etmediği ceza avukatı tarafından titizlikle değerlendirilmelidir.

Meşru Savunma (Müdafaa) Yargıtay Kararları
Meşru Müdafaa (Meşru Savunma) Yargıtay Kararları

Eşi bir suçtan yargılanan şikayetçinin, duruşma sonunda karşı taraf vekili olan avukat C.. M..’a arkadan vurması ve devamında tekrar vurmaya kalkışması üzerine, sanık avukatın, katılanın bir elinden tutup diğer elini havaya kaldırarak “senin dişlerini kırarım, seni gebertirim” demesi biçiminde meydana gelen olayda; sanığın, kendisine karşı gerçekleştirilen ve tekrar gerçekleşmesi muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde def etmek amacıyla işlediği fiillerin TCK’nın 25/1. maddesine uyup uymadığının tartışılması gerektiği gözetilmeden, sanık hakkında haksız tahrik hükümleri uygulanmak suretiyle mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi – Karar: 2015/38353).

Maktul ile fail arasında tarla konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Maktul, fail tarlada çalışırken silahını ve 28 adet fişeğini alarak tarlaya gitmiş, bunu haber alan fail jandarmaya bilgi vermiş ve içinde 4 fişek bulunan silahıyla kendisini maktulün geldiği yerin ters yönünde konumlandırmıştır. Maktul gelir gelmez silahını ateşlemiş, fail kolundan yaralanmış ve traktörlerinin camı da kırılmıştır. Fail maktulün bir daha silahına fişek doldurduğu sırada ateş ederek maktulü öldürmüştür. Fail hakkında meşru müdafaa nedeniyle kasten adam öldürme suçundan beraat kararı verilmelidir (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Esas No: 2013/2321, Karar No: 2014/5460, Tarih: 24.11.2014).

Maktul ile sanık akrabadır. Maktul olaydan önce sanığa “’ortalıktan kaybolma bu gece senin mezarını kazacağım, seni öldüreceğim” şeklinde beyanda bulunmuş, olay günü de silahla failin lokantasının önüne gelerek faile silah doğrultmuştur. Fail ise silahını çekerek maktulü öldürmüştür. Sanık, kendisine karşı gerçekleşmesi muhakkak olan haksız saldırıyı o andaki durum ve şartlara göre saldırı ile orantılı biçimde defettiğinden, meşru müdafaa hükümleri gereği sanığın kasten adam öldürme suçundan beraatine karar verilmelidir (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Esas No: 2014/2272, Karar No: 2014/3418, Tarih: 09.06.2014).

Sanık Bülent, müşteki Ceyhan’ın eşiyle ilişkiye girmek için gündüz vakti polis kıyafetiyle ve silahıyla Ceyhan’ın evine girmiştir. Evde Ceyhan’nın küçük çocuğunun da bulunduğu, müşteki Ceyhan’ınn eve döndüğünde sanık Bülent’e saldırarak yaraladığı, sanık Bülent’in olayın oluşumunu önceden göze alıp sonuçlarını kabullendiği anlaşıldığından haksız eylemin Bülent’nin davranışından kaynaklandığı, bu nedenle sanık Bülent’e yönelen saldırının haksız olmadığı, sonuç olarak sanık Bülent’in Ceyhan’a karşı işlediği kasten adam yaralama suçunda meşru müdafaa şartlarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Sanık Bülent, şartları varsa haksız tahrik indiriminden yararlanabilir (Yargıtay 3. Ceza Dairesi – Esas No: 2010/13738, Karar No: 2012/30870, Tarih: 20.09.2012).

Maktul ve arkadaşları, sanığa ait işyerinden mallarını çalmaya çalışmış, malları arabaya yüklemiş, bunu gören sanık da çalınan malları kurtarmak amacıyla maktule ateş etmiş ve maktulü öldürmüştür. Olayda mallarının çalınmasını önlemek için hareket eden ve kasten adam öldürme suçu işleyen sanık meşru müdafaa hükümlerinden yararlanmalıdır (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Esas No: 2013/2791, Karar No: 2013/5664, Tarih: 10.10.2013).

Sanık ile mağdur arasında geçmişe dayalı husumet vardır. Mağdur sanığı yolda görüp önüne çıkmış, yere yatırıp vurmuş ve boğazsını sıkmaya başlamış, mağdurun kardeşi de bu sırada hareket etmesini engellemek için sanığın ayaklarını tutmuştur. Sanık tüm çabasına rağmen kurtulamayınca cebindeki çakıyı çıkararak mağduru göğüs bölgesinden yaralamıştır. Meşru müdafaada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aşıldığı anlaşılmaktadır. Sanığın, maruz kaldığı saldırının etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması, bunun sonucunda da meşru savunma sınırını aşması hayatın olağan akışında beklenebilecek bir durumdur. Somut olayda TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma şartları gerçekleşmiştir. Sanığın meşru müdafaada sınırın aşılması nedeniyle kasten adam öldürmeye teşebbüs suçundan beraatine karar verilmelidir (Yargıtay Ceza Genel Kurul Kararı – Esas No: 2012/1-1286, Karar No: 2012/1-1286, Tarih: 28.05.2013).

Meşru müdafaa (meşru savunma), uygulanma koşulları oldukça kritik eşiklere bağlı olan bir hukuka uygunluk nedenidir. Bu nedenle bir Ceza avukatı aracılığıyla savunma yapılması hakkın etkin kullanılmasını sağlayacaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Ağır Ceza Avukatı

Şantaj Suçu Nedir? (TCK 107)

Şantaj suçu, tehdit suçunun özel bir görünüm biçimi olarak esasen mağdurun daha ağır bir şekilde huzursuz edilmesini cezalandırarak mağdurun iç huzur ve hürriyetini koruyan bir suç tipidir. Bir tehlike suçu olan şantaj suçu aşağıdaki şekillerde işlenebilir:

Bir kimseyi kanuna aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlama şeklinde şantaj suçu (TCK md. 107/1).
Haksız çıkar sağlamaya zorlama suretiyle şantaj suçu (TCK md. 107/1).
Bir kimsenin şeref veya saygınlığına zarar verecek mahiyette olan hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidi ile şantaj suçu (TCK md. 107/2).
Suçu işleyen kişinin söz ve davranışları hakim tarafından oldukça dikkatli değerlendirilerek suçun şantaj suçu mu yoksa “tehdit suçu” mu olduğu tespit edilmelidir.

Şantaj Suçu Şikayet Süresi, Zamanaşımı, Uzlaşma ve Görevli Mahkeme

Şantaj suçu, tehdit suçunun özel bir şekli olduğundan şikayete tabi bir suç değildir. Herhangi bir şekilde suçun işlendiği savcılık tarafından öğrenildiğinde kendiliğinden soruşturma başlatılmalıdır. Şantaj suçu açısından herhangi bir şikayet süresi yoktur. Ancak, suçun dava zamanaşımı süresi 8 yıl olup, suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıl geçmeden mağdur aleyhine işlenen suç savcılığa bildirilmelidir. Aksi takdirde, dava zamanaşımı süresi dolacağından suç ile ilgili soruşturma yapılamayacaktır.

Uzlaşma, suç isnadı altındaki şahıs ile suçun mağduru olan şahsın bir uzlaştırmacı aracılığıyla iletişim kurarak anlaşmasıdır. Şantaj suçu, uzlaşma kapsamında olan suçlardan değildir.

Şantaj suçu nedeniyle yapılan yargılamalar asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir.

Şantaj Suçunun Şartları

Şantaj suçu, seçimlik hareketlerle işlenebilen bir suçtur. TCK 107. maddenin birinci fıkrası ile ikinci fıkrası birbirinden ayrı şantaj suçlarını düzenlemektedir. Aşağıda ayrıntılı olarak açıkladığımız hususlar, aynı zamanda şantaj suçu ile tehdit suçu arasındaki farkları da ortaya koymaktadır:

Failin Hak Sahibi veya Yükümlü Olduğu Bir Şey ile İlgili Şantaj Suçu (TCK 107/1)

Fail, kendisinin bizzat hak sahibi olduğu veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağını veya yapmayacağını söyleyerek mağduru tehdit ettiğinde şantaj suçunun bu şekli oluşur. Suçun bu şeklinde fail hukuken korunan bir hakkını mağdura karşı tehdit amacıyla kullanmaktadır. Şantaj suçunun bu hali üç değişik şekilde işlenebilir:

Mağduru Kanuna Aykırı Bir Şey Yapmaya Zorlama Suretiyle Şantaj Suçu: Bu halde, fail kendisinin hak sahibi olduğu veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağını veya yapmayacağını söyleyerek mağduru “kanuna aykırı bir şeyi yapmaya” zorlamaktadır. Örneğin, elinde borçluya ait bir senet olan alacaklı, “eğer dolandırıcılık suçu işlememe yardım etmezsen senedini icraya veririm” şeklinde tehdit ederse, alacaklı kişi borçlu aleyhine şantaj suçu işlemiş olur.

Mağduru Yükümlü Olmadığı Bir Şeyi Yapmaya Zorlama Şeklinde Şantaj Suçu: Suçun bu halinde fail kendisinin hak sahibi olduğu veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağını veya yapmayacağını söyleyerek mağduru “yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya” zorlamaktadır. Örneğin, fail mağdura karşı, “İşimi yapmama yardım etmezsen daha önce işlediğin suçu savcılığa bildiririm” şeklinde tehditte bulunduğunda şantaj suçu gerçekleşmiş olur. Çünkü, mağdurun faile yardım etme yükümlülüğü yoktur.

Haksız Çıkar Sağlamaya Yönelik Şantaj Suçu: Suçun bu halinde fail kendisinin hak sahibi olduğu veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağını veya yapmayacağını söyleyerek mağdurdan “haksız çıkar sağlamaya” çalışmaktadır. Örneğin, kiracının ev sahibine “bundan sonra benden kira alırsan eşine onu aldattığını söylerim” şeklindeki tehditi, mağdurdan haksız çıkar sağlamaya yönelik olduğundan şantaj suçu oluşur.

Şeref ve Saygınlığa Zarar Verecek Hususların Açıklanacağı veya İsnat Edileceği Tehditi ile Şantaj Suçu (TCK md.107/2)

Şantaj suçunun bu şeklinde fail, kendisine veya başkasına “haksız bir yarar sağlamak” amacıyla mağdurun şeref ve saygınlığına zarar verecek mahiyette olan hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinde bulunulmaktadır.

Suçun oluşması için mağdurdan haksız yararın elde edilmesi şart olmayıp, mağdurun şeref ve saygınlığına zarar verecek mahiyette olan hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinin mağdura ulaştırılması yeterlidir. Tehdit, mağdura ulaştıktan sonra haksız yarar elde edilmese bile artık şantaj suçu işlenmiştir. Şantaj suçu ile elde edilmek istenen haksız yarar, para, mal, bir hizmet sağlanması gibi maddi değeri olan bir yarar olabileceği gibi cinsel ilişkiye girme gibi başkaca bir haksız yarar da olabilir. Failin elde etmek istediği yararın mahiyeti önemli olmayıp haksız olması yeterlidir.

Fail, tarafından açıklanacağı veya isnat edileceği söylenen hususun geçmişte yaşanan, geçmişte kalmış olan bir husus olması gerekir. Açıklanacağı veya isnat edileceği söylenen hususla ilgili mağdurun meşru bir zeminde olup olamamasının hiçbir önemi yoktur. Şantaj suçunun mağduru olan kişi, geçmişte bir suç işlemiş ve bu suçu bilen fail, suçu açıklamakla tehdit ederek mağdurdan haksız yarar sağlamışsa şantaj suçu meydana gelmiştir.

Açıklanacağı veya isnat edileceği söylenen husus, herkesin bilmediği bir husus olmalıdır. Herkes tarafından bilinen, aleni bir şekilde gerçekleşen bir olayın açıklanacağının söylenmesi halinde şantaj suçu oluşmaz.

Şantaj Suçunun Cezası (TCK 107)

Şantaj suçunun cezası, suçun tüm biçimleri için aynıdır. TCK 107. maddeye göre, şantaj suçunun cezası, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ve 5000 güne kadar adli para cezası olarak düzenlenmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki, maddenin düzenlemesine göre mahkeme, sadece hapis cezası veya adli para cezasına hükmetmeye karar veremez, hem hapis cezasına hem de adli para cezasına ayrı ayrı hükmedilmelidir.

Tehdit Suçu ile Şantaj Suçu Arasındaki Farklar

Tehdit suçu, bir kimseye haksız bir zarara veya kötülüğe uğratılacağının bildirilmesiyle genel kast ile işlenebilen bir suçtur. Şantaj suçunun TCK 107/1’de yer alan şekli genel kast ile, TCK 107/2’de yer alan şekli ise özel kast ile işlenebilir.

Uygulamada (TCK md. 106’deki tehdit suçu) ile (TCK md. 107/2’deki şantaj suçu) arasında hangisinin uygulanması gerektiği konusunda tereddüt yaşandığı görülmektedir. Olayın özelliğine göre mağdurun şeref ve saygınlığına zarar verebilecek bir hususu açıklamakla veya isnat etmekle tehdit edilerek bir yarar sağlamaya zorlama var ise, fail TCK md. 107/2’de düzenlenen şantaj suçu ile cezalandırılmalıdır. TCK md. 107/2’deki şantaj suçu, tehdit suçunun özel bir görünüm biçimi olup koşulları varsa, fail öncelikle şantaj suçunu düzenleyen TCK md. 107/2 gereği cezalandırılmalıdır (Yargıtay CGK – 2011/213 karar).

Adli Para Cezasına Çevirme, Erteleme ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Adli para cezası, işlenen bir suça karşılık hapis cezasıyla birlikte veya tek başına uygulanabilen bir yaptırım türüdür. Şantaj suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezası adli para cezasına çevrilebilir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması sanık hakkında hükmolunan cezanın belli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi içerisinde belli koşullar yerine getirildiğinde ceza kararının hiçbir sonuç doğurmayacak şekilde ortadan kaldırılması davanın düşmesine neden olan bir ceza muhakemesi kurumudur. Şantaj suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezası hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (hagb) kararı verilmesi mümkündür.

Cezanın ertelenmesi, mahkeme tarafından belirlenen cezanın cezaevinde infaz edilmesinden şartlı olarak vazgeçilmesidir. Şantaj suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezasının ertelenmesi de mümkündür.

Şantaj Suçu Yargıtay Kararları

Sanıkların katılan şirkete ait çeki doldurduktan sonra vefat eden sanık M.. vasıtasıyla, şirket yetkilisine fotokopisini göstererek “isterlerse çekin aslını İstanbul’da 15.000.TL’ye tefecilere bozdurabileceklerini ve hatta bu çeklerin gerisinin de geleceğini belirterek, çek aslını iade etme karşılığında 10.000.TL para” istemeleri şeklindeki sözlerin, sanıkların baştan beri eylemlerinin iştirak halinde 5237 sayılı TCK’nın 107 maddesinde düzenlenen şantaj suçunu oluşturduğu gözetilmeden, eylemin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturmadığı gerekçesiyle beraat karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 23. Ceza Dairesi – Karar: 2015/6575).

Mağdurun rızasıyla çekilmiş olsa dahi cinsel içerikli görüntülerin daha sonra mağdurun rızası dışında internette ifşa edileceği ve eşine gösterileceği tehditi, mağdurun şeref ve saygınlığına zarar verecek mahiyette olan bir hususun açıklanması tehditi oladuğundan fail TCK’nın 107/2 maddesi gereği şantaj suçu ile cezalandırılmaldır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi – 2015/17575 karar).

Sanık, hem telefonla hem de mesajla iki kişiyi arayarak para istemiş, istediği paranın verilmemesi halinde, mağdure İ… ile birlikte çektirdiği fotoğrafları köy kahvesinde bulunan herkese göstererek mağdureyi rezil edeceğini söyleyerek şantaj suçu işlemesi karşısında, suç iki kişiye karşı işlendiğinden failin şantaj suçu nedeniyle verilen cezası TCK md. 43’te düzenlenen zincirleme suç hükümleri gereği arttırılarak yeniden belirlenmelidir (Yargıtay 4. Ceza Dairesi – 2013/18026 karar).

Sanık, evli olan mağdureyle yaşadığı cinsel ilişkiye ve diğer hususlara dair görüntü ve fotoğrafları içeren CD’yi, mağdurenin çalıştığı kurumun genel müdürlüğüne göndereceğini belirterek tehdit etmiştir. Fail, “İstanbul ilini terk edin gidin, sizi burada yaşatmam” biçiminde sözler de söylemiştir. Mahkemenin olayın bu oluş şekline göre şantaj suçu nedeniyle sanığı cezalandırması hukuka aykırıdır. Sanığın kendisine veya başkasına yarar sağlamaya yönelik hareket ettiğine dair delil mevcut olmadığından, sanık, 5237 sayılı TCK’nın 107/2. maddesinde tanımlanan şantaj suçu ile değil, genel kast ile işlenebilen ve TCK’nın 106/1-1. cümlesinde düzenlenen tehdit suçu ile cezalandırılmalıdır (Yargıtay 12. Ceza Dairesi – 2012/18222 karar).

Yağma suçu işlenirken, daha fazla para almak ve olayı polise bildirmemesi amacıyla, mağdurun çıplak görüntülerini içeren resim ve videonun internette yayınlanacağı yönünde tehdit edilmesi halinde, yağma suçu ile cezalandırılan sanıklar ayrıca şantaj suçu nedeniyle cezalandırılamaz. Sanıklar, başından beri yağma suçu işleme iradesiyle hareket etmiştir. Sanıkların fiilleri de yağma suçunun devamı niteliğinde fillerdir. Bu durumda şantaj suçu nedeniyle ileri sürülen tehdit, yağma suçunun unsuru olarak kalmıştır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2011/213 karar).

Sanık kendisini başka bir isimle tanıtıp mağdurları aramış, mağdurlardan para istemiş, para verilmediği takdirde mağdurlara ait özel çıplak fotoğrafları yayınlayacağı tehdidinde bulunmuştur. Sanığın davranışları bir bütün olarak değerlendirildiğinde TCK 107. maddede düzenlenen şantaj suçu hükümleri değil, yağma suçuna teşebbüs hükümleri uygulanmalıdır (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – 2010/7967 karar).

Günümüzde şantaj suçu daha çok teknolojik araçlar kullanılarak işlenmektedir. Bu nedenle, şantaj suçuna dair soruşturma ve kovuşturmada ceza avukatı vasıtasıyla savunma yapılması maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından önemlidir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat | Ceza Avukatı

En iyi avukat gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukat tır.

En iyi ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ağır ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi boşanma avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi icra avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi miras avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ticaret avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

Avukat Fatmanur Toprak SAYGINER

 

Yağma Suçu (Gasp Suçu) Nedir? (TCK 148-149)

Yağma Suçu, diğer adıyla gasp suçu, başkasına ait bir malın “cebir” veya “tehdit” kullanılarak alınmasıyla oluşur. Yağma suçu, TCK’nın 148. ve 150. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Yağma suçu, mağdurun malvarlığına yönelik gerçekleştirilen haksız bir eylemdir. Bu nedenle, suçun konusu belli bir ekonomik değeri olan herhangi bir menkul maldır. Yargıtay içtihatlarına göre gayrimenkul mal yağma suçunun konusu olamaz.

Hırsızlık suçu ile gasp suçu arasında ortak olan fiil, “başkasına ait olan malın alınması” fiilidir. Yağma suçu, hırsızlık suçunun unsuru olan “başkasına ait olan malın alınması” fiilinin, “cebir” ve “tehdit” ile işlenmesi sonucu meydana gelir.

Yağma Suçunun (Gasp Suçunun) Şartları

Başkasına Ait Olan Malın Alınması

Gasp (Yağma) suçu ile hırsızlık suçunun en önemli ortak unsuru başkasına ait malın alınmasıdır. Başkasının malın zilyedi olması yeterlidir, zilyedin elinden malın alınmasıyla her iki suç oluşur. Zilyedlik, bir mal üzerinde fiili hakimiyete sahip olma anlamına gelmektedir. Bu nedenle mülkiyet kavramından daha geniş bir kavramdır. Aynı ev içerisinde yaşayanlar ev eşyaları üzerinde birlikte zilyetlik hakkına sahip olduklarından, aynı ev içerisinde yaşayan kişilerin ortak ev eşyalarını alması halinde hırsızlık veya gasp suçu oluşmaz. Doktrinde ve uygulamada yalnız taşınır malların alınmasının yağma ve hırsızlık suçuna vücut verebileceği kabul edilmektedir.

Senet yağması da ayrı bir fıkra ile TCK md.148’de düzenlendiğinden, bir borç senedinin cebir veya tehdit kullanılarak alınması veya borç senedini hükümsüz kılacak makbuzun mağdurun elinden alınması da yağma suçunu oluşturur.

Yağma Suçunda Cebir ve Tehdit

Tehdit, bir kimsenin iç huzuruna, karar verme hürriyetine ve serbest hareket etme özgürlüğüne yönelik bir müdahale olup suç teşkil eder. Cebir ise bir kimseye bir şeyi yapması veya yapmaması için zor kullanmak olarak tarif edilebilir.

Hırsızlık suçunda, cebir ve tehdit uygulanmadan mağdurun zilyedi olduğu mal rızası dışında alınmaktadır. Oysa gasp suçunda mağdurun zilyedi olduğu mal, cebir ve tehdit kullanılarak alınmaktadır. Cebir ve tehdit, iki suç arasındaki ayrım çizgisidir.

Yağma suçunda mağdur tehdit edilmekte veya mağdura cebir uygulanmaktadır. Mağdur, kendisinin veya başkasının hayatı, vücut veya cinsel dokunulmazlığına karşı saldırı yapılacağı yönünde tehdit edilebileceği gibi malvarlığı yönünden büyük bir zarara uğratılacağı yönünden de tehdit edilebilir. Örneğin, failin sokakta mağdurun yolunu keserek “cebindeki parayı vermezsen seni bıçaklarım” şeklindeki tehditi üzerine korkususundan cebindeki parayı veren mağdura karşı yağma suçu işlenmiş sayılır.

Yağma Suçunun (Gasp Suçunun) Cezası

Basit Gasp Suçu (TCK 148)

Suçun basit şeklinden kasıt, bir kişinin gündüz vakti hiçbir silah veya alet kullanmadan, kendisini tanınmayacak hale koymadan, bir suç örgütü üyesi olmadan, beden ve ruh bakımından kendisini savunamayacak bir kişiye karşı olmaksızın, başkasına ait bir malı cebir ve tehdit kullanarak almasıdır. Senet yağması da suçun basit şekli olarak nitelendirilmektedir.

Yağma suçunun en basit şeklinin cezası 6 yıl ile 10 yıl arasıdır.

Nitelikli Yağma Suçu (TCK 149)

Suçun nitelikli halinden kasıt suçun daha ağır cezayı gerektiren şeklidir, suçun aşağıdaki hallerden biriyle işlenmesi gasp suçunun nitelikli bir şekilde işlenmesidir:

a) Yağma Suçunun Silahla İşlenmesi: TCK uygulamasında silah çok geniş bir kavramdır. Her şey silah olabilir. Örneğin, sopa, tırnak makası, kalem, taş veya başkaca silah olarak kullanılmaya elverişli her türlü alet.

b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle işlenmesi: Örneğin, kişinin gasp suçunu işlerken maske takması cebir ve tehdidin gerçekleşmesini kolaylaştırır.

c) Birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi: Failin yağma suçunu işlerken kendisi dışında en az bir kişiyle daha birlikte hareket ederek suçu işlemesi halinde suç, birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmiş sayılır.

d) Yol kesmek suretiyle ya da konutta, işyerinde veya bunların eklentilerinde işlenmesi: Yol kesmek, seyahat özgürlüğü gibi hakları da ihlal eder. Yağma suçunun kapalı mekanlarda işlenmesi, insanların konut ve işyerlerinin daha dokunulmaz bir alan olması nedeniyle ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmiştir.

e) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi: Akıl zayıflığı veya hastalığı bulunan kişiler, çocuklar, yaşlılar gibi kendisini savunamayacak durumda olan kişilere karşı işlenen yağma suçları açısından daha ağır ceza öngörülmüştür.

f) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi,

g) Suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla,

h) Gece vaktinde.

Bu hallerde, gasp suçunun nitelikli şekli işlendiğinden suçun cezası da artmaktadır.

Yağma suçunun nitelikli hallerinden birinin işlenmesi halinde suçun cezası, 10 yıldan – 15 yıla kadar hapis cezasıdır. Yargıç birden fazla nitelikli halin işlendiğini görürse suçun cezasını alt sınırdan ayrılarak belirler. Örneğin, mağdura karşı birden fazla kişi tarafından gece vakti silahla gasp suçu işlendiğinde yargıç alt sınır olan 10 yıl değil, alt sınırdan ayrılarak 12 yıl ceza verebilecektir. Yargıç, hangi oranda alt sınırdan ayrılacağını belirlerken bazı kriterlere dikkat etmek zorundadır. Suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun konusunun önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı, failin kastının yoğunluğu, failin amacı ve saiki ceza miktarının belirlenmesinde ölçü olarak alınacaktır.

Yağma suçu, ceza miktarı açısından en vahim suçlardan olduğundan iddia ve savunmanın mutlaka bir Ceza avukatı aracılığıyla yapılması gerekir.

Nitelikli Yağma Suçu Cezası
Yağma Suçu ve Malın Değerinin Azlığı Hali (TCK 150)

Yağma suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı söz konusu ise suçu işleyen kişiye verilecek cezada 1/3 ile 1/2 arasında değişen bir oranda indirim uygulanır. Malın değerinin azlığından kastedilen şey, ekonomik değerinin çok az olmasıdır. Örneğin, bir ekmek, birkaç elma, 1 TL para gibi mal veya paranın gasp edilmesi halinde malın değerinin azlığı nedeniyle indirim uygulanabilir. Yargıtay tarafından belirlenen kritere göre, suçu işleyen kişinin daha fazlasını alma imkanı varken daha azını alması halinde “Malın Değerinin Azlığı” gerekçesiyle ceza indirimi uygulanmaktadır. Yoksa mağdurdan tüm parası cebir ve tehditle istenmesine rağmen mağdur yalnızca 1 TL’si olduğunu söylerse ve bu para kendisinden alınırsa suçu işleyen lehine indirim yapılmaz.

Bir Hukuki İlişkiye Dayanan Alacağı Tahsil Amacıyla Yağma Suçu

Yağma suçu, bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenirse, işlediği fiilin niteliğine göre faile tehdit veya kasten yaralama suçlarından ceza verilir (TCK 150/1).

TCK md. 150/1’de düzenlenen bir hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla yağma suçu hükümlerinin uygulanabilmesi için, fail ile mağdur arasında gerçek bir hukuki ilişkiye dayanan bir alacak söz konusu olmalıdır. Alacak, sözleşme ilişkisinden kaynaklanabileceği gibi, haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme sebeplerine de dayanabilir. Fail ile mağdur arasında hukuki bir ilişki olmadan alacak iddiasında bulunulsa dahi yağma suçuna özgü olan bu madde hükümleri uygulanamaz.

Hırsızlık Suçunun Yağma Suçuna Dönüşmesi Hali

Fail, mağdura ait bir malı almak için mağdura cebir ve tehdit uyguladığı anda hırsızlık suçu yağma suçuna dönüşür. Failin uyguladığı cebir ve tehdit, ancak hırsızlık suçu tamamlanmadan işlenirse suç yağma suçuna dönüşür.

Fail, mağdurun zilyetliğine son vererek mağdurun malını elinden alıp fiili hakimiyetine ve zilyedliğine son verdikten belli bir süre sonra mağdurun malı geri almak istemesi üzerine, failin cebir ve tehdit uygulaması halinde artık yağma suçu oluşmaz. Fail, ilk eyleminden dolayı hırsızlık suçundan, mağdurun malını geri almak istemesi üzerine, mağdura cebir ve tehdit uygulaması halinde ikinci eyleminden dolayı da fiilin niteliğine göre tehdit veya yaralama suçundan cezalandırılır. Örneğin, A şahsı B şahsına ait bilgisayarı dükkanından çalmış, B şahsı A’yı bir gün sonra caddede bilgisayarıyla yürürken tesadüfen görmüş, bilgisayarını geri almak isteyince A, B’ye şiddet uygulayarak yaralamış ve kaçmış, birkaç saat sonra şikayet üzerine yakalanmıştır. Bu olayda A’nın bilgisayarı çalması şeklindeki ilk eylem ile hırsızlık suç, A’nın ikinci eylemi ise kasten adam yaralama suçu olarak nitelendirilebilir. Bu olayda yağma suçu hükümleri uygulanamaz.

Ancak hemen belirtmek gerekir ki; hırsızlık suçunun gerçekleşmesinin hemen akabinde mağdurun faili takip ederek, olayın sıcaklığı içerisinde malını geri istemesi üzerine failin tehdit ve cebir uygulaması halinde suç, hırsızlık suçundan yağma suçuna dönüşür.

Yağma Suçu ve Etkin Pişmanlık Halinde Ceza İndirimi

Etkin Pişmanlık, kişinin işlediği fiilden dolayı hiçbir baskı ve zorlama olmadan pişmanlık duyması ve ortaya çıkan haksızlığı telafi edecek davranışlar sergilemesidir.

Yağma suçunda etkin pişmanlık mümkündür. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen kişi suçu işleyen kişi, suç ortaklarını, azmettirenleri veya suça yardım edenlerin isimlerini verirse etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilir. Mağdurun uğradığı zararın aynen iade veya tazmin suretiyle giderilmesi de etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için yeterlidir.

Gasp suçunda suç işlendikten sonra fakat dava açılmadan önce etkin pişmanlıkta bulunursa verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Dava açıldıktan sonra fakat hüküm verilmeden önce etkin pişmanlıkta bulunulursa verilecek ceza 1/3’üne kadarı indirilebilir.

Yani, silahla yağma suçu işleyen kişi dava açılmadan önce mağdurun zararını karşılarsa, 10 yıl olan cezada en fazla ½ oranında indirim yapılarak 5 yıl ceza verilebilir. Kanunda belirtilen indirim oranları maksimum indirim oranlarıdır. Yargıç bu örnekte ½ oranında değil de ¼ oranında da indirim yapabilir, ama yapacağı indirimin üst sınırı ½ oranıdır.

Yağma Suçunun Şikayet Süresi ve Zamanaşımı

Yağma suçu şikayete tabi bir suç değildir. Bu nedenle, şikayetten vazgeçme ceza davasının düşmesine veya daha az cezaya hükmedilmesine yol açmaz. Herhangi bir şekilde suçun işlendiği savcılık tarafından öğrenildiğinde kendiliğinden soruşturma başlatılmalıdır. Yağma suçu açısından herhangi bir şikayet süresi yoktur. Ancak, suçun dava zamanaşımı süresi 15 yıl olup, suçun işlendiği tarihten itibaren 15 yıl geçmeden işlenen suç savcılığa bildirilmelidir. Aksi takdirde, dava zamanaşımı süresi dolacağından suç ile ilgili soruşturma yapılamayacaktır.

Gasp suçu nedeniyle yargılama görevi ağır ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir.

Yağma (Gasp) Suçu Yargıtay Kararları
Yağma Suçu Yargıtay Kararları

Fail konuta girerek nitelikli yağma suçu işlemiş ve mağduru da öldürmüştür. Faile hem nitelikli yağma suçundan hem de konut dokunulmazlığını ihlal suçundan ceza verilmiştir. Konut dokunulmazlığını ihlal suçu gasp suçunun nitelikli halinin unsurudur. Bu nedenle faile yalnızca nitelikli gasp suçundan ceza verilmesi gerekir, konut dokunulmazlığını ihlal suçundan fail ayrıca cezalandırılamaz (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Esas No: 2014/6186, Karar No: 2015/1738, Tarih: 24.3.2015).

Faile ait araç vergi borcu nedeniyle haczedilmiş ve trafik ekiplerince yakalanarak otoparka teslim edilmiştir. Fail kendisine ait aracın yedek anahtarıyla aracı çaılıştırmış, “ne olursa olsun kapıyı kırıp çıkacağım” diyerek otopark görevlisi mağdurun kapıyı açmasını sağlamıştır. Bu durumda TCK 290/2 maddesi yollamasıyla 149/1-d gereği failin nitelikli yağma suçu hükümleriyle cezalandırılması gerekir (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2012/20739, Karar No: 2015/38014, Tarih: 4.3.2015).

Başkasına ait alacağın tahsili amacıyla yağma suçu işlenmesi halinde TCK 150/1 hükümleri uygulanamaz. TCK 150/1 maddesi hükümlerinin uygulanabilmesi kişinin kendi alacağını tahsil amacıyla hareket etmesi gerekir. Başkasının alacağını tahsil etmek için cebir ve tehdit kullanan kişi gasp suçu hükümleri gereği cezalandırılması gerekir (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2012/13894, Karar No: 2015/1055, Tarih: 4.2.2015).

Sanığın mağdurdan alacağı mevcuttur. Sanık, mağduru zorla kendi evine sokarak zorla senet imzalatmıştır. Sanığın mağdura zorla imzalattırdığı senetteki miktar, alacaklı olduğu gerçek alacak miktarından fazladır. Kendi alacağından daha fazla miktarda senet imzalattıran mağdur hakkında yağma suçu ve kişi hürriyetinin kısıtlanması hükümleri uygulanmalıdır, TCK 150/1 maddesinin kendi alacağını tahsil amacıyla gasp suçu hükümleri bu olayda uygulanamaz (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2011/21386, Karar No: 2014/14108, Tarih: 8.7.2014).

Yağma suçu esnasından basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek bir yaralanma meydana gelmiştir. Basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek yaralanma gasp suçunun unsurudur. Bu nedenle fail sadece nitelikli gasp suçundan cezalandırılmalıdır, failin yaralama suçu nedeniyle ayrıca cezalandırılması hukuka aykırıdır (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2014/6315, Karar No: 2014/14071, Tarih: 7.7.2014).

Mağdurun eşyaları, bir miktar parası sanıklar tarafından alınmış, ayrıca toplam 2000 TL daha ödememesi halinde ellerinde mağdura ait cinsel içerikli görüntülerin de internet ortamında yayınlanacağı tehdidinde bulunulmuştur. Bu olaydan sonra mağdurdan talep edilen 2000 TL’nin ödenmesi için mağdur ve ailesiyle irtibata geçen sanıklar tehdide devam etmiştir. Mağdur şikayetçi olmuş ve sanıklar ilk olaydan 21 gün sonra yakalanmıştır. Bu olayda iki farklı zaman diliminde iki yağma suçu işlendiği yönündeki görüş kabul edilemez. Sanıkların fiilleri aynı nitelikli gasp suçunun parçası olan tek fiil olarak kabul edilerek, sadece bir gasp suçundan ceza verilmesi gerekir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Esas No: 2013/6-617, Karar No: 2014/271, Tarih: 20.5.2014).

Sanığın mağdurdan aldığı senetler, mağdurun beyanı üzerine sanık tarafından olay anında polise teslim edilmiştir. Fakat sanığın olay anında zaten kaçma imkanı yoktur, polis basit bir üst aramasıyla senetlere ulaşabilecek durumdadır. Mağdurun soruşturma aşamasında şikayetten vazgeçmesi halinin de etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması açısından bir önemi yoktur. Bu nedenle, yağma suçu nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerini de düzenleyen TCK 168 maddesi bu olayda uygulanamaz (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Esas No: 2013/6-628, Karar No: 2014/258, Tarih: 13.5.2014).

Sanık ve yakalanamayan suç ortağı, motosikletle mağdur kadına yaklaşarak çantasını çekmiş, mağdur direndiğinde zarar göreceğini anladığından çantayı bırakmıştır. Bu olayda hırsızlık suçu hükümleri değil, TCK 149/1-c maddesi gereği nitelikli yağma suçu hükümleri uygulanmalıdır (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2011/9048, Karar No: 2013/23509, Tarih: 26.11.2013).

Sanık mağdurdan 5 TL istemiş, mağdurun cebinden çok para çıkarması üzerine, sanığın “20 TL ver, benzin alacağımm, ancak yeter” demesi, mağdurun itirazı üzerine sanığın bıçak çıkartıp “seni keserim” şeklinde beyanı nedeniyle mağdurun 20 TL’yi vermek zorunda kaldığı olayda, yağma suçunda uygulanabilecek TCK 150/2 maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı mahkemece araştırılmalıdır. Çünkü sanık daha çoğunu alma imkanı varken daha azını almışsa cezası 1/3’ten 1/2’ye kadar ceza indirimi uygulanacaktır (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2013/3909, Karar No: 2013/8874, Tarih: 24.4.2013).

Müşteki, para vermesi için tehdit edilmesi üzerine polise başvurmuş, polis tarafından hazırlanan seri nosu alınmış paralar müştekiye verilmiş, müşteki tarafından sanık çağrılarak tehditle istediği para kendisine verildiği sırada polis tarafından yakalanmıştır. Somut olayda yağma suçu tamamlanmadığı gibi tamamalanma ihtimali de yoktur. Bu nedenle failin yağma suçuna teşebbüsten cezalandırılması gerekir (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2012/9022, Karar No: 2013/1320, Tarih: 4.2.2013).

Müştekinin işyerine girerek tehditle 4 bira ve 1 sigara alan sanıklar, daha fazlasını alma imkanları olduğu halde almamışlardır. Bu halde yağma suçunda malın değerinin azlığı nedeniyle ceza indirimini düzenleyen TCK 150. maddesi uygulanmalıdır (Yargıtay 6. Ceza Dairesi – Esas No: 2010/31393, Karar No: 2011/7086, Tarih: 25.5.2011).

Yağma suçu, suçun niteliği ve cezası itibariyle mutlaka bir ceza avukatı vasıtasıyla savunma yapılması gereken bir suçtur. Yağma suçu, malvarlığı değerlerini koruyan temel suçlardan biridir. Gasp suçu, giğer malvarlığı suçları olan Dolandırıcılık Suçu, Mala Zarar Verme Suçu, Güveni Kötüye Kullanma Suçu, Hırsızlık Suçu, gibi birçok suç ile benzeşen eylemler içermesi nedeniyle suç vasfının belirlenmesi noktasında uygulamada karışıklıklar meydana gelmektedir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Ceza Avukatı

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) Nedir? (CMK md.231)

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, sanık hakkında hükmolunan cezanın belli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi boyunca kasıtlı bir suç işlenmez ve yükümlülüklere uygun davranılırsa ceza kararının ortadan kaldırılması ve davanın düşmesine yol açan bir cezanın bireyselleştirilmesi kurumudur (CMK md.231). Erteleme, takdiri indirim gibi bireyselleştirme kurumlarında mahkeme kararı birtakım hukuki sonuçlar doğrururken, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunda ortada sonuç doğuracak bir mahkeme hükmü yoktur. Mahkeme, hukuk sisteminde sonuç doğuracak şekilde kararını henüz açıklamamış, açıklamayı geri bırakmıştır. HAGB kararı, kişinin medeni, siyasi veya özel yaşamına hiçbir kısıtlama getirmeden adeta sanığa ikinci bir şans tanır. HAGB kararı, suç işleyen kişinin hayatına ceza hukuku müdahalesini adeta askıya almaktadır.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Şartları

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması için birtakım şartların bir arada bulunması gerekir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun HAGB kararı için aradığı tüm şartlar vücut bulmadan, hakim, HAGB kararı verme yetkisine sahip değildir. Bu şartlar şunlardır:

HAGB Kararı için Suça Dair Şartlar Nelerdir?

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Verilemeyecek Suçlar

Bazı suçlar açısından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemeyeceğine dair özel kanunlarda düzenlemeler vardır. Aşağıdaki hallerde sanık hakkında HAGB kararı verilemez:

477 sayılı Disiplin Mahkemeleri Kanunu md. 63/2 gereği, bu kanun kapsamındaki disiplin suçlarının ceza miktarı ne olursa olsun hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Ancak, disiplin suçu 26.02.2008 tarihinden önce işlenmişse hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümleri uygulanabilir.
Karşılıksız çek keşide etme suçu (5491 sayılı Çek Kanunu md.5/10),
İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu,
Disiplin veya tazyik hapsi gerektiren fiiller (Örneğin, taahhüdü ihlal veya nafaka borcunun ödenmemesi suçu nedeniyle hükmedilen tazyik hapsi; duruşma disiplinine aykırılık nedeniyle hakim tarafından hükmedilen disiplin hapsi).
Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar (CMK md.231/14).
Özellikle belirtelim ki, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar bakımından 6352 sayılı Kanun m.105/2-b maddesi ile yapılan değişiklikle birlikte HAGB hükümleri uygulanabilmektedir. Örneğin, propaganda, örgüte yardım etme suçu vs. gibi suçları işleyenler diğer şartlar varsa hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumundan faydalanabilirler.

Hapis Cezasında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

HAGB kararı verilebilmesi için mahkemenin yaptığı yargılama neticesinde hükmettiği ceza hapis cezası ise, 2 yıl veya daha az süreli hapis cezası olmalıdır. 18 yaşından küçük çocuklar açısından da aynı ceza miktarı geçerlidir. Suçun niteliğinin (yukarıda açıkladığımız istisnalar hariç), taksirle veya kasten işlenmesinin hiçbir önemi yoktur, önemli olan cezanın miktarıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu, 2 yıl veya daha az ceza miktarını mutlak nitelikte bir ölçü olarak kabul etmiştir. Bu yüzden, örneğin, kasten adam yaralama, taksirle adam yaralama, hırsızlık suçu, dolandırıcılık suçu, hakaret suçu, mala zarar verme suçu, tehdit suçu, şantaj suçu, uyuşturucu madde kullanma gibi suçlar nedeniyle hükmedilen hapis cezaları süre koşulunu sağladığı takdirde sanık hakkında HAGB kararı verilebilir.

Adli Para Cezasında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Adli Para Cezası, doğrudan verilebileceği gibi hapis cezasından da çevrilebilen bir ceza yaptırımıdır. Mahkeme yargılama neticesinde sanık hakkında doğrudan sadece adli para cezasına veya hapis cezası ile birlikte doğrudan adli para cezasına hükmetmiş ise, bu para cezası hakkında da HAGB kararı verilebilir. Burda dikkat edilmesi gereken husus, adli para cezasının doğrudan verilen bir adli para cezası olmasıdır. Hapis cezasından çevrilen adli para cezaları için hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, hakaret suçunda mahkeme sanığa 3 ay ile 2 yıl arası hapis cezası veya adli para cezası verebilir. Mahkeme hapis cezası vermek yerine doğrudan adli para cezası verirse hükmedilen adli para cezası hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Fakat, mahkeme adli para cezası vermek yerine önce 4 ay hapis cezası verip daha sonra verdiği hapis cezasını adli para cezasına çevirirse, artık bu adli para cezası açısından HAGB kararı verilemez.

HAGB Kararı için Sanığa Dair Şartlar Nelerdir?

Hakkında HAGB Kararı Verilecek Sanığın Daha Önce Kasıtlı Bir Suçtan Mahkum Olmaması

Sanığın daha önce kasten işlediği bir suçtan dolayı kesinleşmiş mahkumiyeti varsa hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez. Önceki mahkumiyetinin hapis cezası veya adli para cezası olmasının veya cezanın miktarının hiçbir önemi yoktur. Sanığın önceki mahkumiyetine esas suç kasten işlenmişse hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi mümkün değildir.

Taksirle işlenen suçlar bakımından sanık hakkında önceden kesinleşmiş mahkumiyet kararı olsa bile hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir. Örnek vermek gerekirse, trafik kazası, iş kazası veya başka bir taksirli fiil ile ölüm veya yaralama suçlarından mahkum olmuş bir kişi hakkında sonraki kasıtlı suçu nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir.

Sanık kasıtlı bir suçtan mahkum olmadığı halde adli sicil kaydında denetimli serbestlik tedbiri varsa, HAGB kurumundan faydalanabilir. Örneğin, sanığın adli sicil kaydında uyuşturucu madde kullanma suçundan tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri yer alsa bile, bu tedbir hukuki niteliği itibarıyle ceza olmadığı için sanık hakkında HAGB kararı verilebilir.

Suç Nedeniyle Mağdurun Uğradığı Zararın Giderilmesi

İşlenen suç nedeniyle mağdur veya kamu bir zarara uğramışsa, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için uğranılan bu zararın giderilmesi gerekir. Suç nedeniyle oluşan zarardan kasıt, doğrudan suçun neden olduğu maddi zararlardır. Manevi zararlar uğranılan zarar kapsamında değildir. Zararın giderilmesi, zararın konusu olan şey aynen verilebiliyorsa aynen iade yoluyla, aynen iade edilemeyecek bir şey ise tazmin suretiyle giderilmesi yoluyla mümkün olur. Örnek vermek gerekirse, cep telefonu çalınan kişiye cep telefonunun aynen iade edilmesi veya bedelinin ödenmesi zararın giderilmesi olarak kabul edilir. Suç nedeniyle oluşan dolaylı zararlar, CMK md. 231’deki “uğranılan zarar” kapsamına dahil değildir. Örneğin, işlenen suç nedeniyle mağdurun çalışamaması, iş güç kaybı “uğranılan zarar” kavramına dahil olmayan dolaylı zararlar olarak kabul edilmektedir.

Zararın Tespiti ve Bilirkişi İncelemesi: Ceza hakimi, zararı basit bir şekilde araştırmalı ve yaklaşık bir miktar belirlemelidir. Zarar miktarı açık değilse zararın belirlenmesinin tarafların subjektif adaletine terkedilmemesi gerekir. Ceza mahkemesi, suç nedeniyle oluşan zararı yaklaşık olarak tespit ederek ceza uyuşmazlığını çözmelidir. Bazen zararın yaklaşık olarak tespit edilmesi dahi hakimin bilgisini aşan bir teknik bilgi gerektirebilir. Bu durumda da mahkeme, zararın yaklaşık olarak tespiti için bilirkişi incelemesi yaptırarak zararı tespit etmelidir.

Mağdurun Uğradığı Zararın Kısmen Giderilmesi: Mağdurun uğradığı zarar tamamen değil, kısmen giderildiği takdirde HAGB kararı verilebilmesi için mağdurun HAGB kararı verilmesine rıza göstermesi gerekir. Mağdur veya müştekinin, zarar kısmen karşılandığında onayı yoksa sanık hakkında HAGB hükümleri uygulanamaz. Mağdur veya müştekinin zararın kısmen ödenmesini kabul etmesi, HAGB kararı verilmesine rıza gösterdikleri anlamına gelmez. Zararın kısmen tazmini halinde HAGB hükümlerinin uygulanması için mağdur veya müştekinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine ayrıca ve açıkça rıza göstermesi gerekir.

Ceza hakiminin yaptığı bu tespit kesin nitelikte bir tespit olmayıp ayrıca hukuk mahkemesinde tazminat davası açmaya engel değildir.

Kamunun veya mağdurun uğradığı zararın denetim süresi içinde taksitlerle ödenmesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir.

Bazı suçların özelliği gereği, kamunun veya kişilerin suç nedeniyle uğradığı bir zarar olmayabilir. Bu durumda uğranılan zararın giderilmesi koşulu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi için şart olmaktan çıkar.

“Uğranılan Zarar” kavramının iyi anlaşılabilmesi için örnekler;

Mühür Bozma (Fekki) Suçu: Dükkanı mühürlendiği halde mührü söken kişi, mühür fekki suçunu işlediği halde bu suçta hiç kimsenin suçtan dolayı maddi zararı oluşmaz (Yargıtay 10.Ceza Dairesi 2014/919 karar).

İmar Kirliliği Suçu: İmar kirliliğine neden olma suçunda ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirerek 184/5. maddesindeki özel düzenlemeden yararlanma imkanı bulunan fail hakkında 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi mümkün değildir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Karar: 2015/167).

Hakaret suçu: Hakaret suçunda müşteki belgeye dayalı bir zararı olduğunu ispatlayamazsa, manevi zarar “uğranılan zarar” olarak kabul edilemez. Bu nedenle giderilecek zarar olmadığından HAGB kararı verilmelidir. (Yargıta 2. Ceza Dairesi-2012/42821).

Mahkemece Sanığın Tekrar Suç İşlemeyeceği Kanaatine Varılması

Mahkeme, sanığın duruşmadaki tutum ve davranışlarını, kişilik özelliklerini göz önüne alarak yeniden suç işlemeyeceği kanaatine varırsa hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verir. Hemen belirtelim ki, yargıç, sanığın davranışlarını ve kişiliğini sübjektif kriterlere göre değerlendiremez. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre sanığın duruşma tutanaklarına yansıyan olumsuz bir davranışı ve bilinen olumsuz bir kişilik özelliği yoksa, yargıç HAGB kararı vermelidir.

Sanığın Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmasına Onay Vermesi

Sanık, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararını kabul etmediğini beyan ederse yargıç, HAGB kararı veremez. Çoğu sanığın “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmeli miyim” şeklindeki sorusu ile karşılaşılır. HAGB kararı verilmesini kabul edip etmemeyi somut olaya göre değerlendirmek gerekirse de, davaların büyük bir çoğunluğunda HAGB kararı verilmesini kabul etmek sanığın lehinedir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Nedir
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması ve Denetim Süresi İçinde Yeniden Suç İşlenmesi

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde sanık 5 yıl süreyle denetime tabi tutulur. 18 yaşından küçük çocuklar için denetim süresi 3 yıldır. Sanığın bu denetim süresi içinde kasten bir suç işleyip işlememesine göre iki sonuç ortaya çıkar:

Sanık denetim süresi içinde kasten bir suç işlemez ve yargıcın belirlediği diğer yükümlülüklere uygun hareket ederse açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verilir. Dava düştükten sonra yargılanan kişi davadan önceki hukuki durumuna geri döner.

Sanık, denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işler veya hakimin belirlediği yükümlülüklere aykırı hareket ederse açıklanması geri bırakılan hüküm mahkeme tarafından açıklanır.

Denetim süresi içerisinde yeniden kasıtlı suç işleyen sanık hakkında açıklanması geri bırakılan hüküm aynen açıklanır. Suç işleyen sanık hakkında daha önce verilen ceza seçenek yaptırımlara çevrilemez, ertelenemez.

Denetim süresi içinde suç işlemediği halde hakimin belirlediği denetimli serbestlik yükümlülüklerini yerine getirmeyen sanık hakkındaki hükmün de açıklanmasına karar verilir. Ancak, bu durumda hükmü açıklayan mahkeme sanığın cezasının yarısına kadar olan bir kısmının infaz edilmemesine karar verebilir. Mahkeme, koşulları varsa suç işlemeyen ancak yükümlülüklere aykırı davranan sanık aleyhine hükmedilen hapis cezasını erteleyebilir veya adli para cezası gibi seçenek bir yaptırıma çevirerek yeni bir mahkumiyet hükmü de kurabilir.

Denetim süresi içinde yeniden suç işlenmesi halinde, işlendiği iddia edilen ikinci suçun mahkumiyetle kesinleşmesinden sonra işlenen ilk suç nedeniyle verilen HAGB kararı açıklanabilir. Nitekim, Yargıtay işlendiği iddia edilen ikinci suç kesinleşmediği halde, birinci suç nedeniyle verilen HAGB kararının açıklanmasını hukuka aykırı bulmuştur (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2008/25 karar, Yargıtay 15. Ceza Dairesi- 2012/45113 karar).

Önemle belirtmek gerekir ki; 28.06.2014 tarihine kadar işlenen suçlarda birden fazla kere hükmün açıklanmasının geri bırakılması verilebilir. Bu tarihten sonra işlenen suçlarda birden fazla kere HAGB kararı verilmesi kanuni düzenleme nedeniyle mümkün değildir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararına Nasıl İtiraz Edilir?

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı, kararın duruşmada öğrenilmesinden veya tebliğ edilmesinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. Hagb kararına karşı istinaf veya temyiz başvurusu yapılamaz.

Kararı veren mahkeme hangisi ise o mahkemeye dilekçe verilerek HAGB kararına itiraz edilebilir. Kararı veren mahkeme itirazı önce kendisi değerlendirir ve itiraz üzerine yapacağı inceleme ile kendi verdiği kararı düzeltebilir. Hagb kararı veren mahkeme, kararına yapılan itirazı yerinde görmezse itiraz dilekçesini itirazı incelemeye yetkili mahkemeye gönderir.

HAGB kararına itirazı incelemeye yetkili mahkemeler şu şekilde belirlenir (CMK md. 268):

1- Asliye Ceza Mahkemesi’nin Hükmettiği HAGB Kararına Yapılan İtirazı İncelemeye Yetkili Mahkeme: HAGB kararı, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilmişse, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itirazı incelemeye yetkili mahkeme, o adliyedeki Ağır Ceza Mahkemesi’dir. Aynı adliyede Ağır Ceza Mahkemesi yoksa, Asliye Ceza Mahkemesi’nin yargı çevresinde bulunduğu Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz edilebilir.

Hemen belirtmek gerkir ki, Çocuk Mahkemeleri ve Fikri Sınai Ceza Mahkemeleri, Asliye Ceza Mahkemesi derecesinde kabul edilir.

Asliye Ceza Mahkemesi’nin HAGB Kararına İtirazı İncelemeye Yetkili Mahkemeler İçin Örnekler: Örnek-1: İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği HAGB kararına yapılan itiraz, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılmalıdır. Örnek 2: Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği HAGB kararına itirazı incelemeye yetkili mahkeme, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’dir. Çünkü, Büyükçekmece Adliyesi’nde Ağır Ceza Mahkemesi yoktur, bu nedenle Büyükçekmece Adliyesi’nin yargı çevresinde bulunduğu Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, HAGB kararına yapılan itirazı incelemeye yetkilidir.
2- Ağır Ceza Mahkemesi’nin Hükmettiği HAGB Kararına İtiraz: Herhangi bir Ağır Ceza Mahkemesi’nin hükmettiği HAGB kararına itirazı incelemeye yetkili mahkeme, HAGB kararını veren mahkemeyi sıra numarası olarak izleyen Ağır Ceza Mahkemesi’dir.

Ağır Ceza Mahkemesi’nin HAGB Kararına İtirazı İncelemeye Yetkili Mahkemeler İçin Örnekler: Örnek-1: Bakırköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği HAGB kararına karşı yapılan itiraz, Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından incelenir. HAGB kararı veren Ağır Ceza Mahkemesi o adliyedeki tek Ağır Ceza Mahkemesi ise, HAGB karına itirazı incelemeye yetkili mahkeme o adliyeye en yakın Ağır Ceza Mahkemesi’dir. Örnek-2: Silivri Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği HAGB kararına karşı itirazı incelemeye yetkili mahkeme Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’dir. Silivri Adliyesinde tek Ağır Ceza Mahkemesi mevcut olduğundan en yakın Ağır Ceza Mahkemesi Bakırköy Adliyesi’ndedir.
Yargıtay kararlarına göre HAGB itiraz dilekçesi incelemek üzere kendisine gönderilen mahkeme, itiraz edilen kararı hem usul hem esas açısından denetimden geçirecektir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına itiraz, henüz etkin bir kanun yoluna dönüşmüş değildir. Yapılan itirazlar hakkında dosya üzerinden inceleme yapılarak karar verilmektedir.

HAGB Kararına İtiraz Halinde Aleyhe Bozma/Değiştirme Yasağı

Aleyhe bozma/değiştirme yasağı, yalnızca sanık lehine temyiz veya istinaf başvurusu yapıldığında, hükmün sanık aleyhine sonuç doğuracak şekilde değiştirilememesidir. Örneğin, şantaj suçu nedeniyle sanık 1 yıl hapis cezasına mahkum edilmiş ve yalnızca sanık lehine istinaf başvurusu yapılmışsa; istinaf mahkemesi, sanığa az ceza verildiği kanaatinde olsa bile aleyhe bozma/değiştirme yasağı nedeniyle hükmü bozamayacaktır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz halinde, aleyhe bozma/değiştirme yasağı ilkesi uygulanmaz. Yani, hagb kararına itiraz sanık lehine yapılmış olsa dahi, itiraz mercii hükmü sanık aleyhine de bozabilir (Yargıtay 1.CD – 2012/5844 karar).

Yargıtay, aleyhe bozma yasağı ilkesinin sadece temyiz (CMK md.307/4) ve istinaf (CMK md.283) kanun yolları için açıkça düzenlendiğini, hagb kararına itiraz halinde ilkenin uygulanabileceğine dair açık bir yasal hüküm olmadığından ilkenin itiraz kanun yolunda uygulanamayacağını belirtmektedir.

HAGB Kararı Aleyhine Kanun Yararına Bozma Başvurusu

Kanun yararına bozma, istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşen mahkeme kararları aleyhine gidilebilen bir kanun yoludur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, itiraz edilmeyerek veya itiraz edildiğinde itirazı incelemeye yetkili merciinin red kararı ile kesinleşir. Kesinleşen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı “kanun yararına bozma” yoluna başvurulabilir. Ancak, hagb kararı aleyhine yasa yararına bozma kanun yoluna gidildiğinde, kanun yararına bozma konusu edilen kararın içeriği (esası) denetlenemez. Kanun yararına bozma talebi üzerine Yargıtay tarafından yapılacak inceleme, Hagb kararının biçimsel şartlarının oluşup oluşmadığının denetlenmesinden ibaret olacaktır. Yargıtay, kanun yararına bozma başvurusu üzerine hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararında aşağıdaki noktaların kararda hukuka uygun tatbik edilip edilmediğini denetleyecektir:

Hükmedilen ceza miktarının hagb uygulaması için uygun olup olmadığı,
Sanığın daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkumiyetinin olup olmadığı,
Zararın giderilip giderilmediği,
Suçun hagb uygulanamayacak istisnai bir suç olup olmadığı,
Denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği
Hakimin kararda hagb koşullarını değerlendirip değerlendirmediği.
Yargıtay kanun yararına bozma başvurusu üzerine yukarıdaki noktalarda hukuka aykırılık tespit ederse, hukuka aykırılık yeni bir yargılamayı gerektirdiği takdirde yeniden yargılama yapılarak karardaki hukuka aykırılığın giderilmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verir. Yargılama yapılmasını gerektirmeyen hallerde ise hukuka aykırılık Yargıtay ilgili ceza dairesince veya Ceza Genel Kurulunca doğrudan karar verilerek giderilir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması ve Tutuklama Nedeniyle Tazminat

Kural olarak, haksız bir şekilde uygulanan arama, elkoyma, yakalama, gözaltı ve tutuklama gibi koruma tedbirlerinin mağduru, devletten maddi ve manevi tazminat talep edebilir (CMK md.141). Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde; 5 yıllık deneme süresini iyi halli geçirip hakkındaki davanın düşmesine karar verilen sanıklar, haksız tutuklama vb. gibi kişi özgürlüğünü sınırlayan koruma tedbirleri nedeniyle maddi ve manevi tazminat talep edebilirler. Ancak, bu kişilerin tazminat talep edebilecekleri süre; HAGB kararı ile hükmedilen hapis veya adli para cezası infaz edilmiş olsaydı, infaz kanunu gereği cezaevinde geçirilecek süreyi aşan kısma denk gelen tutukluluk süresidir (Yargıtay 12. CD – Karar: 2016/5571, Karar: 2014/16397).

Örneğin, 1 yıl 8 ay hapis cezası verilen davada 6 ay tutuklu kalan sanık hakkında hagb kararı verilmiş olsun. Bu sanık, 5 yıllık deneme süresini iyi halli geçirip davanın düşmesine karar verilse bile, hakkında hükmedilen ceza infaz edilmiş olsaydı tutuklu kaldığı süreden daha fazla cezaevinde kalacağından tutukluluk nedeniyle tazminat isteyemez.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararının Memurluğa Etkisi Nedir?

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, yargılanan kişiye verilen ikinci bir şanstır. HAGB kararı, kişinin mevcut hukuki statüsünde olumsuz bir değişiklik olmaması için düzenlenmiş bir kurumdur. Hakkında HAGB kararı verilen kişinin devlet memurluğu, milletvekilliği, avukatlık veya başkaca bir kamu hizmeti ifa etmesinin önünde hiçbir yasal engel yoktur. Hakkında HAGB kararı verilen kişinin mahkumiyete esas cezası ne olursa olsun memuriyetten veya başkaca bir kamu görevinden atılması mümkün değildir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması mı Cezanın Ertelenmesi Kararı mı Sanık Lehinedir?

Hapis Cezasının Ertelenmesi kararında mahkemenin verdiği karar, hukuk sisteminde derhal sonuç doğurmaya başlar. Ceza erteleme kararı bir cezanın infazı şeklidir. Halbuki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararında ortada hukuki sonuç meydana getirecek bir mahkeme kararı mevcut değildir. Bu nedenle hapis cezasının ertelenmesi halinde sanığın cezası infaz edildiğinden infaz aşamasında birtakım kısıtlamalarla karşılaşacaktır, hatta bazı haklarını kullanmayacaktır. Örneğin, yargılama neticesinde hükmedilen 2 yıl hapis cezası ertelenen sanık deneme süresi içinde milletvekili veya devlet memuru olamaz. Ama HAGB kararı verilmişse milletvekilliği veya devlet memurluğu önünde hiçbir engel yoktur.

Her iki kavramı karşılaştırmak için bir Ceza avukatı ile görüşünüz veya hapis cezasının ertelenmesi hakkında yazdığımız yazıyı inceleyiniz.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Adli Sicil Kaydına İşler mi? (Sabıka Kaydına İşlenir mi?)

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, Adli Sicil Kaydı (Sabıka Kaydı) kayıtlarında görünmez. HAGB kararları, adli sicil kaydında bu hükümlere özgü bir sisteme kaydedilir. Bu nedenle e-devlet üzerinden alınan sabıka kaydında veya adliyeden alınan adli sicil kaydında HAGB kararı gözükmez. Bu kayıtlar, hakim veya savcı tarafından bir soruşturma veya kovuşturma ile bağlantılı olarak CMK 231. maddede belirtilen yukarıda açıkladığımız hususların tespiti amacıyla kullanılabilir.

HAGB Yargıtay Kararları
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Yargıtay Kararları

Sanık, mağdurun zararını gidermek istemiş, ancak mağdur zararın karşılığı olan parayı almayı kabul etmemiştir. Mahkemenin sanığa ödeme yeri göstermesi gerekir. Sanığın zararı ödemesi halinde ceza indirimi uygulanmalıdır (Yargıtay 2. Ceza Dairesi – 2014/20956 karar).

Suç nedeniyle oluşan zarar tam olarak bilinmiyorsa, hakim zararı yaklaşık olarak belirleyip sanığın belirlenen zarar miktarını ödeyip ödememesine göre, sanığın HAGB kararı verilmesi talebi hakkında karar vermelidir. Bazen zararın tespiti, hakimin genel bilgisini aşan teknik inceleme gerektirebilir. Bu durumda hakim, yaklaşık zararın tespit edilmesi için bilirkişi incelemesi yaptırmalı, sonucuna göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verip vermeyeceğini kararlaştırmalıdır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Esas No: 2008/11-250, Karar No: 2009/13; Yargıtay 2. Ceza Dairesi – Esas No:2009/2119, Karar No: 2009/17270).

Sanığın önceki mahkumiyetine esas sabıka kaydının (adli sicil kaydının) adli sicil kaydından silinmesi koşulları oluşmuşsa, artık sanığın sabıkası olduğu gerekçesiyle, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmemesi hukuka aykırıdır. Önceki mahkumiyete esas adli sicil kaydının silinmesi koşulları oluşmuşsa, sabıka kaydında mahkumiyet bilgilerinin yer almasının önemi yoktur, sanık hakkında HAGB kararı verilmelidir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Esas No: 2011/3-479, Karar No: 2012/145).

Denetim süresi içerisinde yeni bir suç işlenmesi halinde açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanır. Yeni bir suç işlenmesi nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılarak hükmün açıklanmasına karar verildiğinde, bu yeni verilen hükümde ceza seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez. Cezanın ertelenmesi veya seçenek yaptırımlara çevrilmesi ihtimali, sadece sanığın denetim süresi içinde suç işlememesi ancak belirlenen yükümlülüklere aykırı davranması halinde mümkündür (Yargıtay 7. Ceza Dairesi – 2015/1330 / Yargıtay 2. Ceza Dairesi -2014/25119 karar).

Ceza Muhakamesi Kanunu (CMK) 231/6-c maddesi gereği giderilmesi gereken zarar basit bir yöntemle tespit edilmesi mümkün olan zarardır. Mevcut olayda vergi inceleme raporu ve benzeri delillerle ortaya çıkan kamunun uğradığı zararı ödeyip ödemeyecekleri sanıklardan sorulmalı, ödedikleri takdirde HAGB kararı verilmelidir (Yargıtay 5. Ceza Dairesi – 2014/10013 karar).

HAGB kararına karşı temyiz yolu kapalı olup bu kararlara ancak itiraz edilebilir. Fakat, sanığın temyiz dilekçesi itiraz dilekçesi olarak kabul edilmeli ve itirazı incelemeye yetkili mahkemeye gönderilmelidir (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – 2014/16494 karar).

Somut olayda hükümlü denetim süresi içerisinde yükümlülüklere aykırı davrandığından hükmün açıklanmasına karar verilmiştir. Açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanırken hüküm fıkrası değiştirilemez. Ancak, hüküm açıklandıktan sonra hakim cezanın yarısına kadar olan kısmının infaz edilmemesine veya cezanın ertelenmesine veya adli para cezasına çevrilmesine karar verebilir (Yargıtay 13. Ceza Dairesi – 2014/27800 kararı).

Sanık yararına 62. madde gereği 1/6 indirim yapılırken ve TCK 51. madde gereği erteleme kararı verilirken sanık hakkında mahkemenin olumlu düşünceleri esas alınmış, aynı kararda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmemesinin gerekçesi olarak sanığın olumsuz davranışları gösterilmiştir. Mahkeme, sanık hakkında HAGB kararı verilmemesine yol açan olumsuz davranışın ne olduğunu açık açık göstermelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – 2014/15637 karar).

Tehdit ve hakaret suçunun somut olarak meydana getirdiği maddi bir zarar somut olayda mevcut değildir. Bu nedenle sanıktan zararın giderilmesini istemek mümkün değildir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmelidir (Yargıtay 5. Ceza Dairesi – 2014/8473).

Uyuşturucu madde kullanma suçu nedeniyle sanık hakkında daha önce denetimli serbestlik ve tedavi tedbiri uygulanmamışsa, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi zorunludur (Yargıtay 10 Ceza Dairesi – 2014/5249 karar).

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi halinde, ancak deneme süresi sonunda davanın düşmesine karar verilmesi durumunda fazladan tutuklu kalınan süreler için tazminat talebinin değerlendirilebilir (Yargıtay 12. CD – Karar: 2016/5571).

HAGB Kararından Sonra Suç İşlenmesi ve Dava Zamanaşımı

Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun 01.03.2016 tarih 2015/3-599 esas, 2016/99 karar sayılı ilamında da; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin davalarda dava zaman aşımı süresinin ne zaman duracağı ve ne zaman işlemeye başlayacağını tartışmıştır. Anılan kararda; “Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi durumunda dava zaman aşımı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleştiği tarihte durmaya başlayıp denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde denetim süresi sonunda, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması halinde ise yeni suçun işlendiği veya denetimli serbestlik tedbiri yükümlülüklerine aykırı davranıldığı tarihte dava zaman aşımı süresi yeniden işlemeye başlar” hükmüne yer verilmiştir.

Olayımızda, sanık Umut’un eylemine uyan kasten yaralama suçunun TCK’nın 66/1-e maddesi uyarınca 8 yıllık dava zaman aşımına tabi olduğu, aynı maddenin 2. fıkrasına göre de 12-15 yaş grubunda olan sanık hakkındaki dava zamanaşımının bu sürenin yarısı olan (4) yıllık süreye karşılık geldiği, Aynı Kanunun 67/4. maddesi uyarınca da dava zaman aşımını kesen sebeplerin varlığı halinde bu sürenin (6) yıla kadar uzayacağı, bu duruma göre; suçun işlendiği 12.01.2009 tarihinde başlayan dava zaman aşımı süresinin 12.01.2015 tarihinde dolduğu, ancak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun anılan kararı nazara alındığında, sanık hakkında verilen ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına’ ilişkin kararın kesinleştiği 08.06.2009 tarihi ile 2. suçu işlediği 15.01.2010 tarihleri arasında dava zaman aşımı süresinin 7 ay 13 gün süreyle durduğunun kabulü gerektiği, bu sürenin olağanüstü zaman aşımı süresine eklenmesi halinde sanık hakkında açılmış bulunan kamu davasının 25.08.2015 tarihinde, zamanaşımına uğradığı anlaşılmıştır (Yargıtay 6.Ceza Dairesi – Karar: 2016/5922).

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı ve Zarar Kavramı

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken, 5271 Sayılı CMK’nın 231. maddesinde sayılan nesnel ve öznel koşulların değerlendirilip buna dair gerekçelerin gösterilmesi gerektiği, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmadığı, bu sebeple hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi için aranan 5271 Sayılı CMK’nın 231/6-a. maddesinde gösterilen, “kasıtlı suçtan mahkum olmama” nesnel koşulunun bulunduğu, aynı Kanun’un 231/6-c. maddesinde gösterilen ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair nesnel koşullardan bir diğeri olan suçun işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesinde esas alınacak zararın, kanaat verici basit bir araştırmayla belirlenecek maddi zararlar olduğu, ancak herhangi bir zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli bulunmayan suçlar yönünden bu koşulun aranmayacağı, mühür bozma suçunun da zarar doğurmaya elverişli suçlardan olmadığı gözetilerek, 5271 Sayılı CMK’nın 231/6. maddesinin ( b ) bendinde belirtilen, “kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması” öznel koşulunun oluşup oluşmadığı değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, “kurumun zararının giderilmediği” biçimindeki yeterli olmayan gerekçeye dayanılarak sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 13. Ceza Dairesi – Karar: 2016/11729).

HAGB Kararının Memuriyete Etkisi İle İlgili Danıştay Kararları

İnfaz koruma memuru olarak atanması gereken davacının Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği’nin 15. maddesi gereği memurluğa atanmasının uygun olmayacağına ilişkin davalı idare tarafından işlem tesis edilmiştir. Memur Sınav, Atama ve Nakil Yönetmeliği’nin “Özel şartlar” başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasının 5/d bendinde; koruma güvenlik görevlisi ile infaz ve koruma memuru kadrolarına atanabilmek için “Güvenlik soruşturması olumlu olmak” şartı vardır. Davacı hakkında 11 yıl önce 18 yaşından küçük olduğu bir dönemde işlediği görevli memura mukavemet suçu nedeniyle 1 yıl hapis cezası ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir. Davacı hakkında hagb kararı verilmiş olması, denetim süresinin geçmiş olması, söz konusu fiilin niteliği ve aradan geçen süre göz önüne alındığında hakkında yapılan “güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması” gerekçesi ileri sürülemez. Davacının memuriyet atamasının yapılması gerekir (Danıştay 12. Daire – Karar: 2015/4853).

657 sayılı Yasa’nın 48/A-5, 98/b maddeleri uyarınca tesis edilecek işlemlerin tamamen ceza yargılamasının sonucuna bağlı olması ve işlem tarihinde davacı hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunması nedeniyle dava konusu hukuka uygun olarak tesis edilmiş ise de; mahkumiyet hükmü davacının başvurusu üzerine uyarlanmış ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca davacı hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir. Hagb kararı verilmesi nedeniyle davacının memuriyet görevine son verilmesi hukuka aykırıdır (Danıştay 12. Daire – Karar: 2013/439).

Polis Meslek Yüksekokulları Giriş Yönetmeliği’nin 8. maddesinin (h) bendinde; TCK 53. maddede belirtilen süreler geçmiş olsa bile; üst sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezası öngörülen kasten işlenmiş suçlar ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48/A-5 maddesinde sayılan suçlardan dolayı, a-) affa uğramış veya yasaklanmış haklar geri verilmiş olsa dahi mahkûmiyeti bulunmamak, b-) hükmün açıklamasının geri bırakılmasına karar verilmemiş olmak, c-) devam etmekte olan bir kovuşturma bulunmamak veya kovuşturması uzlaşma ile neticelenmemiş olmak şartları aranmaktadır. Somut olayda; kullanmak için uyuşturucu ve uyarıcı madde satın almak, kullanmak veya bulundurmak suçundan yargılanan davacının “güvenlik soruşturmasının olumsuz olması” gerekçe gösterilerek Polis Meslek Yüksek Okulundan ilişiği kesilmiştir. Davacı yargılama neticesinde beraat ettiğine göre, hakkındaki güvenlik soruşturmasının olumsuz neticelendiğinden bahisle ilişik kesme işlemi hukuka aykırıdır (Danıştay 8. Daire – KARAR: 2013/3154).

Disiplin cezaları ve ceza verilmesine neden olan eylemler memurların çalıştıkları kurumun düzenine aykırı fiilleri nedeniyle kendilerine uygulanan zorlayıcı önlemler niteliğindedir. Disiplin cezasını gerektiren fiilin niteliğine göre ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olması disiplin hukuku yönünden ortada bir ceza mahkumiyeti bulunmadığından bahisle disiplin cezası uygulanmaması sonucunu doğurmayacaktır. 1702 sayılı ilk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanunun “meslekten çıkarma” cezasının uygulanacağı halleri düzenleyen 27 nci maddesinde “Gerek talebeye karşı ve gerek hariçte muallimlik sıfatı ile telif edilmeyen iffetsizliğin sabit olması” hali sayılmıştır. İşlenen fiilin niteliğinin yürütülen görevin gerektirdiği niteliklerin kaybedilmesi mahiyetinde olduğu hallerde fiilin karşılığı disiplin cezasının uygulanması yargı kararıyla suçun sabit olması hususu dikkate alınarak kamu görevlisinin tabi olduğu mevzuat yönünden değerlendirilmelidir. 17 yaşındaki öğrencisiyle cebir, tehdit ve hile olmaksızın cinsel ilişikte bulunan öğretmenin 1702 sayılı Yasada karşılığını bulan fiilinin sübut bulduğu sonucuna varılmakta olup, anılan Yasanın 27/1 maddesi uyarınca tesis edilen işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir (Danıştay 12. Daire – Karar: 2012/3553).

Davacı polis memuru iken, dolandırıcılık suçundan kesinleşmiş mahkumiyeti nedeniyle görevine son verilmiştir. Davacının uyarlama talebiyle yaptığı başvuru üzerine hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir. Devlet memurlarının 657 sayılı Yasanın 98/b maddesi uyarınca görevlerine son verilmesi işleminin sebep unsurunu 48. maddede sayılan ve memuriyete engel kabul edilen bir suçtan mahkumiyet ve bu mahkumiyete ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararı oluşturmaktadır. Bu durumda davacının memuriyetine engel olacak nitelikte bir suçtan mahkum olduğundan söz edilemeyeceğinden, polis memuru davacı hakkındaki göreve son verme işleminin iptali istemiyle açılan davanın reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır (Danıştay 12. Daire – Karar No: 2008/4502).

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmasının Avantajları

HAGB kararıyla ortada bir mahkumiyet hükmü olmadığı için kişi masumiyet karinesinden yararlanmaya devam eder. Bu nedenle HAGB kararı, kişinin hayatına hiçbir şekilde olumsuz etkide bulunmaz.

HAGB kararı adli sicil kaydında özel bir bölüme kaydedildiğinden normal sabıka kaydında gözükmez.

HAGB kararı ileride suç işlenmesi nedeniyle açıklanır, HAGB kararı açıklandığında kişinin kararı temyiz hakkı mevcuttur. Yani, kararın Yargıtay’da bozulması için kişiye yeni bir şans tanınır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, bir kereye mahsus olmak üzere yargılanan şahsın kişisel ve sosyal hayatını bozmadan sürdürebilmesi için imkan tanıyan önemli bir ceza usul kurumudur.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Ceza Avukatı

Resmi Belgeyi Yok Etme, Bozma ve Gizleme Suçu Nedir? (TCK 205)

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu; hak sahibinin içeriğinden yararlanmasını önlemek için gerçek resmi bir belgenin yok edilmesi, bozulması veya gizlenmesi ile oluşur (TCK md.205).

Resmi belgeyi bozma, yok etme ve gizleme suçu, “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen sahtecilik suçlarındandır. Suç, bünyesinde yer alan üç seçimlik hareketle işlenmektedir:

Resmi belgeyi yok etme suçu,
Resmi belgeyi bozma suçu,
Resmi belgeyi gizleme suçu.
Resmi Belgeyi Yok Etme, Bozma ve Gizleme Suçunun Unsurları

Resmi belge (evrak), kamu görevlisi tarafından düzenlenen ve hukuki açıdan delil değeri olan yazılı bir belgedir. Örneğin, ehliyet, nüfus cüzdanı, nüfus kayıt sureti, düzenleme biçimindeki noter senetleri gibi evraklar resmi evrak olarak kabul edilir. Ayrıca kamu görevlisi tarafından tarafından tanzim edilmese bile resmi belge olarak kabul edilen evraklar şunlardır: Bono veya çek gibi kambiyo senetleri, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil, vasiyetname (TCK 210).

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçunda hak sahibinin belgeden yararlanmasının engellenmesi amaçlanmaktadır. Belge üzerinde tasarruf yetkisi bulunan bir kimsenin o resmi evrakı yok etmesi, bozması veya gizlemesi suç değildir. Örneğin, kendisine verilen bir görevlendirme yazısını yırtarak yok eden kişinin fiili resmi evrakı yok etme suçunu oluşturmaz. Çünkü, görevlendirme yazısını ancak kendisi kullanabilir, başka bir kimsenin o belgeden yararlanması mümkün değildir.

Resmi bir belgenin içeriğindeki bilgilerin anlaşılmaz, kullanılamaz hale getirilmekle birlikte maddi varlığına dokunulmaksızın ondan faydalanma olanağının imkansız hale getirilmesi suretiyle bozulması veya belgenin maddi varlığına son verilerek yok edilmesi ya da belgenin bütünlüğüne dokunmaksızın hak sahibinin ondan yararlanmasını engelleyecek şekilde gizlenmesi gerekmektedir. Failin bir belgeyi ortadan kaldırmak, bozmak veya gizlemekle elde etmek istediği sonuç, hak sahibinin o belgeden yararlanmasını engellemekten ibarettir. Nitekim, belge ortadan kalkınca veya bozulunca bu yararlanma olanağı kalmayacağından failin elde etmek istediği sonuç da gerçekleşecektir. Gerçek belgenin aslı ortadan kaldırılarak veya bozularak sonuç elde edildiğinde suç da tamamlanmış olur. Belgenin bozulması, yok edilmesi veya gizlenmesinin amacı hak sahibinin suça konu belgeden yararlanmasının önlenmesidir. Diğer bir anlatımla anılan suç, hak sahibinin o belgeden yararlanmasını engellemek amacıyla kanıt değeri taşıyan belgelerin ortadan kaldırılması bozulması ya da gizlenmesi suretiyle oluşacaktır. Belge üzerinde tasarruf yetkisi bulunan bir kimsenin belgeyi bozması, yok etmesi veya gizlemesi halinde ise hak sahibinin suça konu belgeden yararlanmasının engellenmesi söz konusu olmadığından 205. maddesindeki resmi evrakı bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu da gerçekleşmeyecektir. (Yargıtay 11. CD – Karar: 2013/10512).

Bu suçun konusu olan resmi belge, aynı zamanda farklı hareketlerle işlenen bir suç tipi olan resmi evrakta sahtecilik suçunun da maddi konusu olabilmektedir. Resmi evrakta sahtecilik suçu ile resmi belgeyi bozma suçu çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. Resmi belgeyi bozma suçunda fail, doğrudan bir hakkın kullanılmasını engellemektedir. Resmi evrakta sahtecilik suçunda hakkın kullanılmasının engellenmesi değil, doğrudan belgenin içeriği, değeri, belgelediği durum, ispat gücü ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Örneğin, başkasına ait bir nüfus cüzdanına kendi fotoğrafını yapıştırarak kullanan kişi resmi belgeyi bozma suçunu değil, resmi evrakta sahtecilik suçunu işlemektedir. Çünkü, resmi belgeyi bozma suçunun oluşabilmesi için bir kişinin sahip olduğu hakkın kullanılmasının engellenmesi gerekir. Halbuki hak sahibi her zaman nüfus cüzdanı çıkarabilir. Yani, belge her zaman tekrar tanzim edilebilir. Bu durumda, başkasının nüfus cüzdanına kendi foroğrafını yapıştırarak kullanan fail belgenin içeriğini değiştirdiği için TCK md.204/1 gereği resmi belgede sahtecilik suçu nedeniyle cezalandırılır.

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçunun başka bir suç ile birlikte işlenmesi halinde, bu suçtan dolayı faile ayrıca ceza verilemez. Çünkü, sahtecilik suçlarında içtima hükümlerini düzenleyen TCK md.212’de bu suçun başka suçlarla birlikte işlendiğinde ayrıca cezalandırılacağına dair bir hükme yer verilmemiştir. Örneğin, fail, resmi evrakı gizlemek suretiyle dolandırıcılık suçu işlediğinde, sadece dolandırıcılık suçu nedeniyle cezalandırılacaktır.

Resmi Belgeyi Yok Etmek, Bozmak veya Gizlemek Suçunun Cezası (TCK 205)

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçunun cezası şu şekildedir:

Gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Kamu görevlisi; TCK md.6’da tanımlanmıştır. Kamu görevlisi kavramı ile devlet memuru kavramı birbirine karıştırılmalıdır. Kamu görevlisi devlet memuru kavramını da içine alan çok daha geniş bir kavramdır. Kamusal faaliyetin yürütülmesine atama, seçilme veya başka bir şekilde sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi kamu görevlisi olarak kabul edilmektedir. Örneğin, devlet memurları, bazı idari kurumlar veya mahkemelerce atanan bilirkişiler, bir davada dinlenen tanıklar, avukatlar, noterler gibi işleri yapanlar kamu görevlisidir.

Adli Para Cezasına Çevirme, Erteleme ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Adli para cezası, işlenen bir suça karşılık hapis cezasıyla birlikte veya tek başına uygulanabilen bir yaptırım türüdür. Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu nedeniyle verilen hapis cezası ceza miktarı adli para cezasına çevrilemez.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması sanık hakkında hükmolunan cezanın belli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi içerisinde belli koşullar yerine getirildiğinde ceza kararının hiçbir sonuç doğurmayacak şekilde ortadan kaldırılması davanın düşmesine neden olan bir ceza muhakemesi kurumudur. Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezası hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (hagb) kararı verilmesi imkanı doğar.

Ceza ertelenmesi, mahkeme tarafından belirlenen cezanın cezaevinde infaz edilmesinden şartlı olarak vazgeçilmesidir. Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezası etkin pişmanlık uygulandığında ceza miktarı düşeceğinden erteleme hükümlerinin uygulanması mümkündür.

Suçun Şikayet Süresi, Zamanaşımı ve Uzlaşma, Görevli Mahkeme

Uzlaşma, suç isnadı altındaki şahıs ile suçun mağduru olan şahsın bir uzlaştırmacı aracılığıyla iletişim kurarak anlaşmasıdır. Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu, uzlaşma kapsamında olan suçlardan değildir.

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu, şikayete tabi suçlar arasında yer almadığından savcılık tarafından resen soruşturulur, bu suçlara dair herhangi bir şikayet süresi yoktur. Şikayetten vazgeçme ceza davasının düşmesi sonucunu doğurmaz. Suç, dava zamanaşımı süresine riayet edilmek kaydıyla her zaman soruşturulabilir. Dava zamanaşımı, suçun işlendiği tarihten itibaren belli bir süre geçtiği halde dava açılmamış veya dava açılmasına rağmen kanuni süre içinde sonuçlandırılmamış ise ceza davasının düşmesi sonucunu doğuran bir ceza hukuku kurumudur. TCK md.205 gereği resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu yargılamalarında olağan dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suç, bu zamanaşımı süreleri içerisinde her zaman soruşturulabilir, bu zamanaşımı süreleri geçtikten sonra soruşturma yapılamaz.

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu hakkında yargılama yapma görevi asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir.

Resmi belgeyi yok etme, bozma veya gizleme suçu Yargıtay Kararları
Resmi Belgeyi Yok Etmek, Bozmak veya Gizleme Suçu Yargıtay Kararları

Resmi Belgede Sahtecilik ve Belgenin Özel Şekil Koşulları

Belge üzerinde tasarruf yetkisi bulunan bir kimsenin belgeyi bozması, yok etmesi veya gizlemesi halinde ise hak sahibinin suça konu belgeden yararlanmasının engellenmesi söz konusu olmadığından TCK’nın 205. maddesindeki suç da gerçekleşmeyecektir. Bu açıklamalar karşısında somut olayda; sanığın Şanlıurfa 2. İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı tarafından 29 Mart 2009 mahalli idareler seçiminde sandık kurulu başkanı olarak atandığına ilişkin görev belgesini yırtarak ortadan kaldırmak suretiyle işlediği iddia ve kabul olunan eyleminde bir başka hak sahibinin o belgeden yararlanma olanağını ortadan kaldırdığından söz edilemeyeceği ve bu halde TCK’nın 205. maddesindeki suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine eylemin resmi belgeyi bozma suçunu oluşturduğundan bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2013/3815).

5237 sayılı TCK’nun 205. maddesinde düzenlenen “resmi belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek” suçunun, hak sahibinin o belgelerden yararlanmasını engellemek amacıyla kanıt değeri taşıyan belgelerin ortadan kaldırılması, bozulması ya da gizlenmesi suretiyle oluşacağı, sanığın, kardeşi olan H. adına düzenlenmiş gerçek nüfus cüzdanında ve yeşil kart, R. G. adına düzenlenmiş sürücü belgesi üzerindeki fotoğrafları çıkartıp kendi fotoğrafını yapıştırmak, R.’a ait gözüken nüfus cüzdanındaki resmi ise değiştiremeden yakalandığı olayda, bir hakkın kullanımının engellenmediği gibi suçun konusunu oluşturan ve fotoğraf değişikliği yoluyla sahteleştirilen belgelerin hak sahiplerince talep halinde her zaman yenisi düzenlenebileceği cihetle, suçun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyet hükmü tesisi (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2013/8474).

Resmi Belgeyi Yok Etme, Bozma veya Gizleme Suçunun Başka Bir Suçla Birlikte İşlenmesi

TCK’nın 212. maddesinde bir suçun işlenmesi sırasında resmi belgeleri yok etme veya gizleme suçunun da işlenmesi halinde bu suçtan da ayrıca hüküm kurulacağına dair bir düzenleme bulunmaması karşısında sanığın yevmiye defterinin bir sayfasını yok etme eyleminin zimmetin unsuru olarak kabul edilmesi gerekeceği ayrıca TCK’nın 205. maddesiyle resmi belgeyi yok etme ve gizleme suçundan cezalandırılmasının mümkün olmadığı; yapılan işlemleri kendi bilgisayarında yüklü vezne programı aracılığı ile yevmiye defterine kayıt ederken niteliklerini değiştirmek veya değerlerini düşük göstermek suretiyle aradaki farkı mal edinme şeklindeki eylemlerinin ise, suça konu işlemlerin yapıldığı program üzerinden temin edilebilen yevmiye defteri değişiklik raporları ile anlaşılabildiği, bu nedenle söz konusu işlemlerde iğfal kabiliyetinin bulunmadığı nazara alınmadan beraati yerine yazılı şekilde sanığın mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 5. Ceza Dairesi – Karar: 2014/509)

Tarih Değiştirme Suretiyle Resmi Belgeyi Bozma

Sanığın katılana verdiği borç para karşılığında aldığı 05.02.2008 vade tarihli senet üzerinde zamanaşımı süresini uzatmaya yönelik tahrifat yapmak şeklinde gerçekleşen eyleminde; sanığın kastının gerçek bir resmi belgeyi bozmak olmayıp, tarih değişikliği suretiyle belgenin içindeki gerçeği değiştirmek olduğu ve herhangi bir hakkın kullanılmasının engellenmemesi sebebiyle de TCK’nın 205. maddesindeki resmi belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek suçu unsurlarının oluşmadığı, suça konu belgede gerçekleştirilen sahteciliğin iğfal kabiliyetini taşıması halinde eylemin TCK’nın 204/1. maddesinde düzenlenen resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı, bu bağlamda Adli Tıp Kurumundan söz konusu belgedeki tahrifatın iğfal kabiliyetinin bulunup bulunmadığıyla ilgili rapor alınmasından sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı şekilde resmi belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek suçundan mahkumiyetine hükmolunması hukuka aykırıdır (Yargıtay 5. Ceza Dairesi – Karar: 2016/5912).

Hileyle Alınan Senedin Geri Verilmemesi Suretiyle Resmi Belgeyi Gizleme Suçu

Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 01.12.1998 gün ve 1998/6-301 E. 1998/366 K. sayılı kararında da açıklandığı üzere; gerçek bir belgeyi ortadan kaldırmak veya bozmak eylemi, neticesi harekete bitişik, şekli olmayan bir suçtur. Zira bu suçta netice kanuni tarifte yer almıştır. Failin bir belgeyi ortadan kaldırmak veya bozmakla elde etmek istediği sonuç, hak sahibinin o belgeden yararlanmasını engellemekten ibarettir ki belge ortadan kalkınca veya bozulunca bu yararlanma olanağı kalmayacağından failin elde etmek istediği sonuç da gerçekleşecektir. Ceza Genel Kurulunun 28.09.1987 gün ve 124-406 Sayılı kararında da vurgulandığı üzere; maddi unsurun konusu olan hareketlerin tamamlanması durumuna ve sonucun elde edilmiş olup olmamasına göre, suç tamamlanmış ya da teşebbüs aşamasında kalmış olur. Bir başka deyişle TCY.nın düzenlenen, gerçek belgeyi ortadan kaldırmak veya bozmak suretiyle sahtecilik suçunda gerek eksik, gerekse tam teşebbüs hali görülebilir. Somut olayda; sanığın, adres kısmının doldurulduktan sonra iade edilmesi şartıyla müşteki tarafından kendisine gönderilen suça konu bonoyu, müştekiye iade etmeyip, ancak müştekinin şikayeti üzerine soruşturma başlatıldıktan sonra kolluk görevlilerine teslim etmek şeklinde gerçekleşen eyleminin, suça konu bononun Türk Ticaret Kanununda sayılan zorunlu unsurlardan olan ‘tanzim yeri’ni ihtiva ettiği, ayrıca borçlunun açık adresinin yazılıp yazılmamasının belgenin niteliğini değiştirmediği, zorunlu unsurların tamamını ihtiva etmesi sebebiyle resmi belge hükmünde olduğu, ayrıca sanığın ‘resmi belgeyi gizleme’ suçunun icrai hareketlerine başladığı, ancak soruşturma aşamasında suça konu bonoyu kolluk görevlilerine teslim ettiği cihetle, hak sahibinin bu belgeden yararlanma olanağının ortadan kalkmadığı da gözetildiğinde, eylemin teşebbüs aşamasında kaldığı, 5237 Sayılı ile eksik teşebbüs-tam teşebbüs ayrımına son verildiği, eylemin ulaştığı aşamanın teşebbüs sebebiyle cezada yapılacak indirim oranının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği de dikkate alınıp, sanığın ‘resmi belgeyi gizlemeye teşebbüs’ suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi yerine, yazılı şekilde suç tamamlanmış gibi ‘özel belgeyi gizlemek’ suçundan mahkumiyet hükmü tesisi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2389).

Nüfus Cüzdanı Üzerine Kendi Fotoğrafını Yapıştırma

Resmi belgeyi bozma suçu yönünden sanığın, müştekiye ait nüfus cüzdanı belge üzerindeki mevcut fotoğrafı söküp, kendi fotoğrafını yapıştırdığı eylemle ilgili resmi belgeyi bozma suçundan açılan kamu davasında, sanığın kastının gerçek bir resmi belgeyi bozmak olmayıp, fotoğraf değişikliği suretiyle belgenin içindeki gerçeği değiştirmek olduğu ve herhangi bir hakkın kullanılmasının engellenmemesi sebebiyle de 205. maddesindeki resmi belgeyi bozma veya yok etme suçunun unsurlarının oluşmadığı, suça konu belgede gerçekleştirilen sahteciliğin iğfal kabiliyetini taşıması halinde eylemin 204/1. maddesindeki resmi evrakta sahtecilik suçu oluşturacağı kabul edilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/941).

Fotoğraf Tahrifatı Suretiyle Resmi Belgeyi Bozma

5237 sayılı TCK’nun 205. maddesindeki “resmi belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek” suçunun oluşabilmesi için belgenin içeriğindeki bilgilerin anlaşılmaz, kullanılamaz hale getirilmekle birlikte belgenin maddi varlığına dokunulmaksızın ondan faydalanma olanaklarının ortadan kaldırılması ya da belgenin tamamen yok edilmesi gerekeceği, somut olayda sanığın kardeşine ait nüfus cüzdanındaki kimlik bilgileri üzerinde herhangi bir kazıntı ya da silinti yapmadan belgedeki orjinal fotoğraf üzerine kendi fotoğrafını yapıştırmak suretiyle tahrifat yaptığı belgeyi kullanmaktan ibaret eyleminde; 5237 sayılı TCK’nun 205. maddesinde düzenlenen suçun değil, unsurlarının oluşması halinde aynı Yasanın 204/1. maddesindeki suçun oluşacağı cihetle, 29.05.2012 tarihli duruşmada nüfus cüzdanının incelendiği, fotoğraf üzerinde mühür izi bulunmadığının tespit edildiği, ancak kararın gerekçe kısmında, fotoğraf değişikliği yoluyla yapılan sahteciliğin aldatma kabiliyeti taşıyıp taşımadığının tartışılmadığı görülmekle, sahtecilik suçlarında aldatıcılık özelliğinin tespitinin hakime ait olduğu da gözetilip, suça konu belgede yapılan sahteciliğin aldatma kabiliyeti taşıyıp taşımadığı kararın gerekçe kısmında tartışılarak, aldatma kabiliyeti taşımadığının tespiti halinde ‘resmi belgede sahtecilik’ suçundan beraati yerine, unsurları oluşmayan ‘resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek’ suçundan yazılı şekilde mahkumiyetine hükmolunması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/8531).

Bononun Üzerine İptal Yazma Suretiyle Resmi Belgeyi Bozma Suçu

Somut olayda; sanıklar ……… arasında alacak verecek meselesi olduğu, bu alacak nedeni ile sanıkların katılan lehine bono düzenledikleri, olay tarihinde katılanın alacağını almak amacı ile sanıkların işyerine gittiği, sanıkların F..’nin kasadan para çıkararak katılana verecekmiş gibi saymaya başladığı, bu sırada diğer sanık A….. de katılana “senedi ver bizim defterle karşılaştırayım” diyerek bonoyu katılandan aldığı ve hızlıca senedin üzerine “iptal” yazdığı, sanık ……. parayı tekrar kasaya koyduğu, katılana herhangi bir ödemede bulunmadığı, sanıkların eyleminin TCK’nın düzenlenen resmi belgeyi bozmak suçunu oluşturduğu anlaşılmakla yerel mahkemenin kararı yerindedir (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – Karar: 2015/30725)

Senetlerin Yırtılması Suretiyle Resmi Evrakı Yok Etme Suçu

Sanık tarafından yırtılan suça konu senetlerin parçaları bir araya getirildiğinde Türk Ticaret Kanununda yazılı unsurlarının tam olması durumunda eylemin 205. maddesindeki “resmi belgeyi bozma, yok etme veya gizleme”, unsurlarının tam olmaması durumunda ise 208. maddesindeki “özel belgeyi bozma, yok etme veya gizleme” suçunu oluşturacağı cihetle, savcılık ifadesinde yırtılan senet parçalarının kendisinde olduğunu beyan etmesi karşısında, mümkün olduğu takdirde suça konu senet parçalarının katılandan temin edilip incelenerek, yasal unsurlarının tam olup olmadığının değerlendirilmemesi, Sanığın yırttığı senedin parçaları bir araya getirilip yapıştırıldığında hak sahibinin bu senetten yararlanma olanağının bulunup bulunmadığı saptanarak sonucuna göre eylemin teşebbüs aşamasında kalıp kalmadığının karar yerinde tartışılmaması nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2015/1161).

Sanığın Kendi Tasarrufundaki Resmi Belgeyi Yırtmak Suretiyle Yok Etmesi

Sanığın, suça konu senetleri R.. B.. aleyhine yapılan icra takibindeki borcun tamamı için müştekiye verdiği, ancak borcun alacaklısı M.. A..’nun yalnızca senet bedeli karşılığında borcun tamamının ödenmiş sayılmasını kabul etmediği için anlaşma sağlanamaması nedeniyle senetler üzerinde herhangi bir işlem yapılmadığı, sanığın belgeler üzerindeki tasarruf hakkı devam ettiğinden senetleri alarak yırtması şeklinde gerçekleşen eyleminde 205. maddesindeki “resmi belgeyi yok etme” suçun unsurlarının oluşmadığı cihetle, sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, Kabule göre; Suça konu bonoların aynı anda yırtılmış olması karşısında; eylemin tek suç olacağı gözetilmeden 5237 sayılı TCK’nun 43. maddesi gereğince zincirleme suç hükümleri uygulanmak sureti ile fazla ceza tayini,

Kabule göre; Sanığın yırttığı senedin parçaları bir araya getirilip yapıştırıldığında hak sahibinin bu senetten yararlanma olanağının bulunup bulunmadığı saptanarak sonucuna göre eylemin teşebbüs aşamasında kalıp kalmadığının karar yerinde tartışılmaması, bozma nedenidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/1140).

Pasaport Sayfasını Yırtma Suretiyle Resmi Belgeyi Yok Etme

5237 sayılı TCK’nun 205. maddesinde düzenlenen resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçunun hak sahibinin o belgelerden yararlanmasını engellemek amacıyla kanıt değeri taşıyan belgelerin ortadan kaldırılması, bozulması ya da gizlenmesi suretiyle oluşacağı, yeni bir pasaport almak için başvuruda bulunan sanığın önceden almış olduğu ve kullanım süresi de dolmuş bulunan suça konu pasaportu teslim ettiğinde üçüncü sayfasının olmadığının belirlendiği somut olayda bu suçun unsurlarının oluşmadığı ve beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/19251).

İcra Müdürünün Resmi Belgeyi Yok Etme Suçu

İcra müdür yardımcısı olan sanığa yüklenen ve mahkemece sübutu kabul edilip “resmi belgeyi yok etmek” suçunu oluşturduğu kabul olunan eylem; T… A.Ş tarafından borçlu A. İ. hakkında başlatılan ilamsız icra takibinde borcun bir kısmına itiraz edilmesine rağmen sehven takibin tamamının durdurulmasına dair verdiği bilahare hatalı durumu fark edip karar resmen taraflara tebliğ olunmadan önce dosyadan çıkartıp imha ederek itiraz edilen miktar yönünden takibin durdurulmasına, kabul olunan miktar üzerinden takibe devam olunmasına dair usulüne uygun yeni bir tutanak hazırlamaktan ibarettir.

İcra ve İflas Yasası’nın 8. maddesi uyarınca icra ve iflas daireleri yaptıkları muamelelerle kendilerine vaki talep ve beyanlar hakkında bir tutanak düzenlerler. Sözlü itirazlar ile talep ve beyanların altları ilgililer ve icra memuru veya muavini veya kâtibi tarafından imzalanır. İlgililer bu tutanakları görebilir ve bunların örneğini alabilir. İcra ve iflas dairelerinin tutanakları, aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir. Tutanak düzenlenmesinin amacı icra işlemlerinin aleniliğini ve denetlenebilmesini sağlamaktır. İcra ve iflas dairelerinin görevlerini yaparken somut olayda olduğu gibi kanuna muhalif veya hadiseye uygun olmayan işlem yapmaları mümkündür. İcra ve İflas Kanununun 16. maddesinde İcra ve İflas dairelerinin yaptığı yasaya uygun olmadığı düşünülen işlemlerine karşı icra mahkemesine şikâyet imkânı tanınmıştır. Buna göre; icra ve iflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikâyet olunabilir. Şikâyet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır. Yasa icra ve iflas dairelerine kendi işlemi aleyhine şikâyet yoluna başvurma hakkı tanımamıştır. Ancak genel kabule göre icra dairesi yapmış olduğu bir işlemin sonradan yanlış olduğu kanısına varırsa şikâyet süresi içinde yapmış olduğu işlemi değiştirebilir veya iptal edebilir. Haksızlığın bir an önce giderilmesini sağlayacak yorum da budur.

Bu açıklamalar doğrultusunda; icra müdür yardımcısı olan sanığın İcra ve İflas Kanunu’nun 66. maddesi uyarınca sadece itiraz olunan kısmı bakımından takibin durdurulmasına karar vermesi gerekirken yasal olmayan biçimde tamamının durdurulmasına dair verdiği kararı, karar resmen taraflara tebliğ olunmadan, şikâyet süresi içinde iptal edip, usulüne uygun yeni bir tutanak düzenlemesi eyleminde haksız olarak resmi belgeyi yok etme ve hak sahibinin belgeyi kullanma imkânını ortadan kaldırma kastının bulunduğundan söz edilemeyeceği ancak iptal edilen işlemin dosyada aynen muhafaza edilmeyerek kanuna aykırı biçimde yok edilmesinin görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçunu oluşturup oluşturmayacağının karar yerinde tartışılıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden “resmi belgeyi yok etmek suçundan” yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/1675).

Görevi Kötüye Kullanma ve Resmi Evrakı Bozmak, Yok Etmek veya Gizlemek

Sanığın tüm aşamalardaki savunmasında, 23.05.2007 tarihinde … Unlu Mamuller isimli iş yerinde yaptığı denetimde çalışanlara dair portör evrakının eksik olduğunu tespit etmesi üzerine tutanak düzenlediğini ancak Tarım İl Müdürlüğünde görevli ve tanık olarak dinlenen U.K.ve H.E.’ın 19.06.2007 tarihinde aynı iş yerine giderek iş yeri sahibine imza attırmak suretiyle aldıkları boş bir denetim tutanağının daha sonra bu kişiler tarafından eksikliklerin giderilmediğine dair usulsüz bir şekilde müdürlükte doldurulduğunu, bu sebeple hatalı olan usulsüz tutulmuş bir tutanakla cezai işlem başlatılması istenince aynı gün yani 20.06.2007 tarihinde denetim yapılan iş yeri muhasebecisinin müdürlüğe gelip işçilerden birinin portör kaydını getirdiğini ve kendisine, bir işçinin portör kaydını iş yerine götürülmesinin istendiği için bir tane getirdiğini diğer işçinin portör kaydının ise iş yerinde bulunduğunu beyan edince eksikliğin giderildiğine dair 20.6.2007 tarihli olarak tutması gereken tutanağı sehven 17.06.2007 tarihli olarak tuttuğuna yönelik anlatımlarının, beyanda adı geçen iş yeri muhasebecisi tanık M.Ç. ve 19.06.2007 tarihli tutanağı boş olarak imzalattıklarını kabul eden ve tutanakta imzası bulunan tanık H.E. tarafından da doğrulandığı, Tarım İl Müdürlüğü görevlisi tanık H.E.’un da tuttukları tutanaklarla ilgili, iş yeri sahiplerinin boş olarak imzalarını alıp daha sonradan doldurulması gibi bir durumun söz konusu olamayacağına yönelik beyanı ile 19.06.2007 tarihli olup tanık beyanlarından boş olarak temin edildiği ve 20.6.2007 tarihinde müdürlükte tutulduğu anlaşılan ve sanık tarafından yırtılan ve içeriğinde “23.05.2007 tarihli eksikliklerin giderilmediği sağlık muayene kartlarının olmadığı görüldü” şeklinde yazılan tutanağın tanık M.Ç. ‘nin bir işçiye ait muayene kartını getirmesi sebebiyle ve tanıkların beyanlarına göre 19.06.2007 tarihinde boş olarak usulüne uygun düzenlenmeyen bir tutanağın bir gün sonra sanki denetim sırasında tutulmuş gibi gerçekte müdürlükte düzenlenen ve gerçek durumla da çelişen tutanağı usulsüz olduğundan bahisle yırtan ve tanık M.’in diğer işçinin kartının da iş yerinde olduğuna yönelik beyanına itibar ederek eksikliklerin giderildiğini düşünerek gerçekte 20.6.2007 olması gereken tutanağı 17.6.2007 olarak düzenleyen sanığın eylemlerinde sahte belge düzenlemek ve resmi bir belgeyi bozmak kastıyla hareket ettiğinden söz edilemeyeceği cihetle: sanığın eylemlerinin kül halinde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet hükümleri kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2013/9490).

Resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu; kamu güvenine karşı suçlar arasında yer alan en önemli sahtecilik suçlarından biri olduğundan savunmanın bir ceza avukatı tarafından yapılmasında yarar vardır.

Avukat Fatmanur Toprak | Ceza Avukatı

Banka veya Kredi Kartının Kötüye Kullanılması Suçu Nedir? (TCK 245)

Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu, başkasına ait banka veya kredi kartlarının hukuka aykırı bir şekilde kullanılması veya başkası adına sahte olarak kart üretilmesi, satılması, devredilmesi, sahte kartın kabul edilmesiyle oluşan bir bilişim suçudur (TCK md.245). Bu suça halk arasında “kredi kartı dolandırıcılığı suçu” da denilmektedir.

Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu, TCK’da “Bilişim Alanında Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bilişim suçları, bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi çağdaş iletişim araçları veya pos makinası gibi alışveriş araçları kullanılarak elektronik ortamda işlenen suçlardır.

Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçu üç farklı biçimde işlenebilir:

Başkasına ait gerçek bir banka veya kredi kartının kötüye kullanılması (TCK md.245/1),
Sahte banka veya kredi kartı üretmek, satmak, devretmek, satın almak veya kabul etmek (TCK md.245/2),
Sahte bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlamak (TCK md.245/3).
Banka veya Kredi Kartlarının Kötüye Kullanılması Suçunun Unsurları

Başkasına Ait Gerçek Bir Banka veya Kredi Kartının Kullanarak Yarar Sağlama (TCK 245/1): Başkasına ait kart herhangi bir şekilde ele geçirilip kart sahibinin rızası dışında fail tarafından kullanılarak kendisine veya başkasına yarar sağlanması ile suçun bu şekli oluşur. Banka veya kredi kartının failin eline ne şekilde geçtiğinin bir önemi yoktur. Kartın kart sahibinden izinli elde edilmesi halinde dahi bu fıkradaki suç işlenebilir. Aşağıdaki tüm hallerde suçun bu şekli işlenmiş olur:

Banka veya kredi kartı sahibinin rızası ile (izinli) elde edilmesine rağmen rızasına aykırı bir şekilde iade edilmeyerek kullanılması,
Banka veya kredi kartının hırsızlık suçu işlenerek çalınarak kullanılması,
Banka veya kredi kartının herhangi bir yerde bulunması ve kullanılması,
ATM cihazına düzenek kurarak kartı elde ettikten sonra kullanılması.
Hemen belirtelim ki, hırsızlık suçu işleyerek banka veya kredi kartını ele geçiren fail kartı kullandığında, hem hırsızlık suçu nedeniyle hem de TCK md.245/1’de düzenlenen banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu nedeniyle ayrı ayrı cezalandırılmalıdır.

Sahte Banka veya Kredi Kartı Üretmek, Satmak, Devretmek, Satın Almak veya Kabul Etmek (TCK md.245/2): Ceza hukukunda bu tarz seçimlik hareketler “bağlı seçimlik hareketler” olarak nitelendirilmektedir. Fail seçimlik hareketlerden herhangi birini işlediğinde banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu işlenmiş olur. Bu seçimlik hareketle suçun işlenebilmesi için sahte olarak üretilen, satılan, devredilen, satın alınan ya da kabul edilen kartın başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilmesi gerekir. Yani, sahte kart ile gerçek bir hesap arasında bağlantı kurulmalıdır. Çünkü, kartın kullanılması ve yarar sağlanması ancak kartın bir hesap ile ilişkilendirilmesine bağlıdır. Kartın bağlı olduğu gerçek bir hesap yoksa suçun vücut bulması mümkün değildir.

Sahte Banka veya Kredi Kartını Kullanarak Yarar Sağlama (TCK md.245/3): Failin bu seçimlik hareket nedeniyle cezalandırılabilmesi için sahte banka veya kredi kartını kullanması yeterli değildir. Failin kartı kullanarak kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekir. Fail sahte banka veya kredi kartını kullanmasına rağmen hiçbir yarar elde edememişse, fiil teşebbüs aşamasında kalır, fail suça teşebbüs nedeniyle cezalandırılır. Suçun tamamlanmış sayılması için bir zarar doğmasını arayan bu tarz suçlara ceza hukukunda “zarar suçları” denilmektedir.

Banka veya Kredi Kartının Kötüye Kullanılması Suçunun Cezası (TCK 245/1-2-3)

Başkasına ait bir banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunun cezası 3 yıldan 6 yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezasıdır (TCK md.245/1).

Başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üretmek, satmak, devretmek, satın almak veya kabul etmek suçunun cezası 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası ve 10 bin güne kadar adli para cezasıdır (TCK md.245/2).

Sahte bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlama suçun cezası 4 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası ve 5000 güne kadar adli para cezasıdır (TCK md.245/3).

Başkasına Ait Kartın Kötüye Kullanılması Suçunda Şahsi Cezasızlık Hali (TCK 245/4)

Bazı yakın akrabalara ait gerçek bir kartın izinsiz bir şekilde kötüye kullanılması halinde faile ceza verilmez. Başkasına ait bir banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunun;

Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin,

Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlatlığın,

Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin,

zararına olarak işlenmesi halinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz.

Başkasına Ait Kartın Kötüye Kullanılması Suçunda Etkin Pişmanlık (TCK 245/5)

Etkin pişmanlık, failin suçu işlemesinden sonra, suçun neden olduğu olumsuz sonuçları gidererek pişmanlığını göstermesidir.

Başkasına ait bir banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlanmasını düzenleyen TCK 245. maddesinin 1. fıkrası açısından etkin pişmanlık ceza indirimi hükümleri uygulanabilir (TCK md.245/5). Sahte kart üretilmesi veya kullanılması gibi suç konusu kartın sahte olduğu TCK 245. maddenin 1. ve 2. fıkralarında yer alan suçlarda etkin pişmanlık ceza indirimi hükümleri uygulanamaz.

Başkasına ait bir banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlanması suçu açısından da malvarlığı suçlarında etkin pişmanlığı düzenleyen (TCK 168/1-2) hükümleri aynen uygulanacaktır.

Başkasına ait banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu nedeniyle oluşan zarar giderildiğinde ceza indirimi aşağıdaki gibi uygulanır:

Fail, mahkemede dava açılmadan önce yani savcılık aşamasında, suça ilişkin bilgi verir ve suçu birlikte işlediği kişileri, azmettireni, yardım edeni açıklarsa veya mağdurun uğradığı zararı tazmin ederse, suça ilişkin cezada 2/3 oranına kadar ceza indirimi yapılır.

Fail, mahkemede dava açıldıktan sonra, fakat hüküm verilmeden önce suça ilişkin bilgi verir veya mağdurun uğradığı zararı tazmin ederse kendisi hakkında 1/2 oranına kadar ceza indirimi yapılır.

Adli Para Cezasına Çevirme, Erteleme ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Adli para cezası, işlenen bir suça karşılık hapis cezasıyla birlikte veya tek başına uygulanabilen bir yaptırım türüdür. Banka veya kredi kartının hukuka aykırı bir şekilde kötüye kullanılması suçu nedeniyle verilen hapis cezası ceza miktarı adli para cezasına çevrilemez.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması sanık hakkında hükmolunan cezanın belli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi içerisinde belli koşullar yerine getirildiğinde ceza kararının hiçbir sonuç doğurmayacak şekilde ortadan kaldırılması davanın düşmesine neden olan bir ceza muhakemesi kurumudur. Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçunda etkin pişmanlık hükümleri uygulandığından hükmedilen hapis cezası hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (hagb) kararı verilmesi imkanı doğar.

Ceza ertelenmesi, mahkeme tarafından belirlenen cezanın cezaevinde infaz edilmesinden şartlı olarak vazgeçilmesidir. Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezası etkin pişmanlık uygulandığında ceza miktarı düşeceğinden erteleme hükümlerinin uygulanması mümkündür.

Suçun Şikayet Süresi, Zamanaşımı ve Uzlaşma

Uzlaşma, suç isnadı altındaki şahıs ile suçun mağduru olan şahsın bir uzlaştırmacı aracılığıyla iletişim kurarak anlaşmasıdır. Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu, uzlaşma kapsamında olan suçlardan değildir.

Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçu, şikayete tabi suçlar arasında yer almadığından savcılık tarafından resen soruşturulur, bu suçlara dair herhangi bir şikayet süresi yoktur. Şikayetten vazgeçme ceza davasının düşmesi sonucunu doğurmaz. Suç, dava zamanaşımı süresine riayet edilmek kaydıyla her zaman soruşturulabilir. Dava zamanaşımı, suçun işlendiği tarihten itibaren belli bir süre geçtiği halde dava açılmamış veya dava açılmasına rağmen kanuni süre içinde sonuçlandırılmamış ise ceza davasının düşmesi sonucunu doğuran bir ceza hukuku kurumudur. TCK md.245/1-2 fıkralarına göre yapılan yargılamalarda olağan dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suç, bu zamanaşımı süreleri içerisinde her zaman soruşturulabilir, bu zamanaşımı süreleri geçtikten sonra soruşturma yapılamaz.

Banka veya Kredi Kartının Kötüye Suçunda Yetkili veya Görevli Mahkeme

Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması nedeniyle TCK md.245 gereği yargılama yapma görevi, asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir.

Yetkili mahkeme, bilişim sisteminin bulunduğu yer mahkemesidir. Örneğin, ATM cihazından para çekilmiş ise ATM cihazının bulunduğu yer mahkemesi veya banka şubesinden çekilmişse banka şubesinin bulunduğu yer mahkemesi yetkili mahkemedir.

Başkasına Ait Banka veya Kredi Kartının Kötüye Kullanılması Yargıtay Kararları
Banka veya Kredi Kartının Kötüye Kullanılması Suçu Yargıtay Kararları

Kredi Kartının Sahte Olarak Üretilmesi ve Nitelikli Dolandırıcılık

Mağdur İ. T.’in önceden kaybettiği nüfus cüzdanını bir şekilde ele geçiren sanığın kendi fotoğrafını yapıştırarak oluşturduğu sahte nüfus cüzdanıyla mağdur HSBC Bankası Mersin Şubesine kredi kartı talebiyle başvurup, başvuru formu ve sözleşmeler imzalayıp suça konu kredi kartını teslim alması eyleminin bütün halinde mağdur HSBC Bankasına karşı “kredi kartının sahte olarak üretilmesi” suçunu oluşturduğu, sanık hakkında TCK.nun 245/2. madde ve fıkrasıyla uygulama yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması,

Mağdur İ. T.’in Finansbank Şanlıurfa Şubesindeki hesabına bağlı kredi kartının bulunduğu, bu kartın suç tarihinde de fiziken kendisinde olduğu, mağdurun önceden kaybettiği nüfus cüzdanını bir şekilde ele geçiren sanığın, kendi fotoğrafını yapıştırarak, anılan banka şubesine 11.11.2008 tarihinde giderek kendisini mağdur İ. T. olarak tanıttığı, akabinde mağdurun kredi kartı hesabına tanımlattığı kolay avanstan 1000 TL parayı çektiği, sanığın bu eyleminin TCK.nun 158/1-d madde, fıkra ve bendinde tanımlanan nitelikli dolandırıcılık suçu oluşturduğu gözetildiğinde, yargılama yapmanın 5235 Sayılı Adlı Yargı İlk Derece Mahkemeleriyle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 12. maddesi uyarınca ağır ceza mahkemesinin görevinde bulunduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı biçimde hüküm kurulması hukuka aykırı olup hükmün bozulması gerekir (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/15294).

Sahte Banka veya Kredi Kartı Üretme ve Zincirleme Şekilde Kullanma Suçu

Sahte banka veya kredi kartı üretme, kabul etme ve sahte oluşturulmuş banka veya kredi kartı ile ATM cihazından para çekme ya da alış veriş yapma eylemlerinin mağduru, kredi ya da banka kartını üreten banka veya finans kuruluşu olması nedeniyle; sanığın, F. K.’ya ait nüfus cüzdanı fotokopisiyle katılan F…Bank’tan sahte kredi kartı çıkartmak eyleminin bir bütün halinde TCK.nun 245/2., 43. maddelerine uyan suçu (başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üretme suçu) oluşturduğu ve bu kartlarla değişik zamanlarda harcama yapmaktan ibaret eyleminin ise yine TCK.nun 245/3. ve 43. maddesine uyan suçu (zincirleme şekilde sahte kredi veya banka kartını kullanma suçu) oluşturduğu gözetilmeden, eylem kül halinde değerlendirilerek sadece TCK.nun 245/1. maddesinden hüküm kurulması suretiyle eksik ceza tayini hukuka aykırı olup hükmün bozulması gerekir (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/4706).

Banka Hesabının Kullanılması ve Hırsızlık Suçu

5237 Sayılı TCK.nın 245/1. maddesinde, failin başkasına ait bir banka veya kredi kartını, haksız olarak kullanılması suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlaması yaptırıma bağlanmış olup, incelemeye konu olayda, katılanın banka veya kredi kartı kullanmadan ATM aracılığıyla, bir başkasına havale yapmak için, ATM cihazının yanında bulunan sanıktan yardım istemesi üzerine, sanığın katılandan aldığı parayı, katılanın belirttiği hesap numarası yerine kendi hesabına aktarıp daha sonra çekmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın, suçu işlerken başkasına ait bir banka veya kredi kartını kullanmadığı anlaşıldığından TCK.nın 245/1. maddesinde belirtili suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ancak sanığın, katılan tarafından başka birinin hesabına havale edilmek üzere zilyetliği devredilmeksizin verilen parayı, kendi hesabına aktarması eylemi hırsızlık suçu oluşturur (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/12389).

Farklı Bankalara Ait Sahte Kredi Kartlarının Kullanılması ve Cezası

Sahte oluşturulan aynı bankaya ait birden fazla kredi kartının kullanılması halinde eylemin TCK. nın 245/3. maddesinde düzenlenen ve teselsül eden sahte kredi kartı kullanarak haksız yarar sağlamak suçunu oluşturacağı cihetle; sanıkların farklı bankalara ait sahte kredi kartları ile değişik zamanlarda nakit para çektikleri ve alışveriş yaptıkları da gözetilerek, faillerin banka sayısınca TCK.nın 245/3 madde ve fıkrası uyarınca cezalandırılmaları ve tayin edilen cezalarının da TCK.nın 43. maddesi ile arttırılması gerekir (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/2496).

Sahte Kredi Kartı Kullanılması/ Resmi ve Özel Evrakta Sahtecilik Suçu

Sanığın üzerinde İ. B. adına kullanılan özellikleri kollukça tutulan tutanakta yazılı ve dosyada mevcut kriminal rapora göre iğfal kabiliyeti bulunan kimlik ve İ. B. adına alınmış kredi kartıyla yakalandığı olayda başkasına ait kimlik bilgileri kullanılarak sahte kredi kartı alınması ve kullanılması eyleminin TCK.nun 245/2 ve 245/3. maddelerinde düzenlenen suçları ayrı ayrı oluşturacağı, başka suçlardan aranan sanığın yakalanmamak amacıyla sahte kimlik kullanmasının ise TCK.nun 204/1. maddesinde yazılı resmi evrakta sahtecilik suçu oluşturacağı ve TCK.nun 207. maddesinde düzenlenen özel belgede sahtecilik suçu somut olayda uygulanamaz (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/2265).

Sahte Banka veya Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçunda İçtima

Başkasına ait banka hesabıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üretilmesi, satılması, devredilmesi, satın alınması veya kabul edilmesi 5237 Sayılı T.C.K.nun 245/2. maddesinde, sahte banka veya kredi kartını kullanarak kendisine veya bir başkasına yarar sağlanması ise anılan maddenin 3. fıkrasında birbirinden bağımsız ve ayrı ayrı suçlar olarak düzenlenmiştir. Üçüncü fıkrada yazılı sahte kartın kullanılarak çıkar sağlanması suçunun oluşması için, 2. fıkrada kabul edilen suçun işlenmesi zorunlu olmayıp üretme, satın alma veya kabul etmenin dışında bir başka yolla kartın edinilmesi, örneğin sahte kartın bulunması üzerine kullanımı suretiyle çıkar sağlanması olanaklıdır. Bu durumda, 2. fıkrada yazılı suçun oluştuğundan sözedilemeyeceği için, kullanma suçunun 2. fıkrada yazılı suçu da kapsadığı kabul edilemez. Ayrıca sahte kartı satan veya devreden kişinin kartı kullandığı, satın alanın kullanmasına iştirak ettiği ve 3. fıkradaki suçu işlediği de kabul edilemez. Sahte banka veya kredi kartının kullanmak amacıyla üretilmesi zorunlu olmayıp satmak, devretmek amacıyla da üretilebilir. Dolayısıyla sahte kartı üreten kişinin, bu kartı mutlaka kullanacağı, kullanmaya kalkışacağı kabul edilemez. 5237 Sayılı T.C.K.nun 245. maddesinin 2 ve 3. fıkralarının geçitli suç kabulü halinde, kullanmaya teşebbüs durumunda hükmolunacak asgari hapis cezası, 2. fıkrada düzenlenen sahte banka veya kredi kartını satın alma veya kabul etmenin asgari cezasının üçte biri olacaktır. Diğer bir anlatımla sahte kartı kullanmayan, kullanmaya teşebbüs etmeyen sadece bulunduran fail en az üç yıl hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılırken, satın aldığı veya ürettiği sahte kartı kullanmaya teşebbüs eden sanığın ise 1 yıl hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilecek ve bu durum yasa koyucunun amacına, kanunun ruhuna, cezada orantılılık ilkesine aykırı olacaktır. Öte yandan geçitli suç olduğunun kabulü halinde kullanmaya yönelik fiilden, hiçbir engel neden olmaksızın gönüllü vazgeçme halinde bu kez 2. fıkrada yazılı suçun oluştuğu ( toplu nitelikli cinsel saldırıya teşebbüsten gönüllü vazgeçme halinde cinsel saldırı suçunun oluştuğunun kabulü gibi ) kabul edilerek bu fıkradan hüküm kurulacaktır. Bu durumda gönüllü vazgeçen faile: kullanma suçuna teşebbüs halinde hükmolunacak bir yıl hapis cezasının üç katı ceza tayini, gönüllü vazgeçme kurumunun amacıyla bağdaşmayacaktır.

Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu malvarlığı aleyhine işlenen suçlardan olup, yasada “bilişim alanında suçlar” bölümünde düzenlenmesi niteliğini değiştirmeyecektir. T.C.K.nun 245. maddesinin 2. fıkrası banka ve kredi kartlarında sahteciliği, 3. fıkrası ise sahte belgenin kullanılmak suretiyle çıkar elde edilmesini düzenlemiştir. 5237 Sayılı T.C.K.nun 212. maddesi gözetildiğinde, bu şekilde düzenleme ve her iki fiili işleyen failin, T.C.K.nun 245. maddesinin 2. ve 3. fıkralarıyla ayrı ayrı cezalandırılmaları yasada düzenlenen benzer suçlarla ( T.C.K.nun 212. maddesi uyarınca 204, 207 ve 157, 158. maddelerin tatbiki gibi ) uyumlu ve yasa koyucunun amacına uygun olacaktır. Ayrıca 2. fıkrada yazılı fiillerle 3. fıkrada yazılı suçun unsurlarını oluşturan fiiller farklı olup “işlenen bir fiil birden fazla farklı suçun oluşması” gerçekleşemeyeceğinden, farklı nev’iden fikri içtimayı düzenleyen T.C.K.nun 44. maddesinin uygulanması da mümkün değildir. T.C.K.nun 245/2. maddesinde belirtilen suç seçimlik hareketli bir suç olup, belirtilen hareketlerden birinin yapılması suçun oluşumu için yeterli olup, suçun oluşması için üretme zorunlu olmayıp, sahte kart fail tarafından üretilmese de kabul edilmesi suçun oluşumu için yeterlidir ve kullanma zorunluluğu bulunmamaktadır.

Somut olayda sanığın, katılanın rızası ve bilgisi olmaksızın kimlik bilgilerine göre düzenlenmiş kredi kartını alıp harcama yaparak T.C.K.nun 245/3. maddesinde belirtilen sahte banka veya kredi kartını kullanmak suçunun yanında, T.C.K.nun 245/2. maddesinde düzenlenen sahte banka veya kredi kartını ürettirme suçu da oluştuğu halde, her iki suçtan ayrı ayrı ceza verilmesi gerekirken fikri içtimadan bahisle yazılı şekilde tek suçtan hüküm kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2015/12123)

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Maraş Avukat

Uzlaştırma ve Uzlaşma Nedir?

Ceza hukukunda uzlaştırma, ceza soruşturması ve davasında tarafsız bir kimsenin arabuluculuğuyla uyuşmazlığın çözülmesi için suçun mağduru ve failinin iletişim kurduğu süreçtir (CMK md. 253/1). Daha önce, başlığı ‘uzlaşma’ olan kanun maddesinin hem başlığı hem de içeriği 6763 sayılı yasa ile 24.11.2016 tarihinde değiştirilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre uzlaşma, iletişim süreci sonunda varılan anlaşmayı ifade ederken, uzlaştırma tarafların katıldığı sürecin bizzat kendisini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Uzlaştırma müzakereleri ve uzlaşma anlaşması, şartları varsa hem soruşturma aşamasında hem de kovuşturma aşamasında yapılabilir (CMK md.253, md.254).

Herhangi bir suç ile bağlantısı olmayan özel hukuk uyuşmazlıklarının mahkeme dışı çözüm yöntemine “arabuluculuk” denilmektedir (Arabuluculuk Kanunu md.2).

Uzlaşma / Uzlaştırma Şartları Nelerdir?

Ceza Muhakemesi Kanunu md.253’e göre; ‘uzlaştırma şartları’ şunlardır:

Mağdurun gerçek kişi veya suçtan zarar görenin özel hukuk tüzel kişisi (şirket, vakıf, dernek vs.) olduğu suçlar uzlaştırma kapsamındadır. Kamu tüzel kişileri (Valilik, Belediye, Bakanlık, SGK, Vergi Dairesi vs.) aleyhine işlenen suçun vasfı ve cezası ne olursa olsun uzlaştırma hükümlerinin uygulanması mümkün değildir (CMK md.253/1).

Kural olarak soruşturulması ve kovuşturulması şikayete tabi suçlar uzlaştırma kapsamındadır (CMK md.253/1-a).

Şikayete tabi suçlar hariç olmak üzere; TCK dışındaki özel kanunlarda düzenlenen suçlara uzlaştırma hükümlerinin uygulanabilmesi için, ilgili özel kanunda uzlaştıma yoluna gidilebileceğine dair açık hüküm olmalıdır (CMK md.253/2).

Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda (cinsel taciz suçu, cinsel saldırı suçu vs.) uzlaştırma yoluna gidilemez.

Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, uzlaştırma kapsamına girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz (CMK md.253/3).

Suçun birden fazla faili varsa; aralarında iştirak ilişkisi olsun veya olmasın, ancak uzlaşan kişi uzlaşma hükümlerinden yararlanır.

Suçun birden fazla mağduru varsa; şüpheli veya sanık tüm mağdurlarla uzlaşmak zorundadır. Şüpheli veya sanık tüm mağdurlarla uzlaşma ise uzlaştırma hükümlerinden yararlanamaz. Örneğin; iki kişiye karşı dolandırıcılık suçu işlediği iddia edilen fail, her iki mağdur ile uzlaşmalıdır. Failin sadece mağdurlardan biriyle uzlaşması halinde, CMK md.253’te düzenlenen uzlaştırma hükümleri uygulanmaz.

Çocuklara Özel Uzlaşma Şartı

Suça sürüklenen 18 yaşından küçük çocuklar bakımından; suçun kamu tüzel kişisi aleyhine işlenmemesi kaydıyla, üst sınırı 3 yılı geçmeyen hapis veya adli para cezası gerektiren suçlar uzlaştırma kapsamındadır (CMK md.253/1-c). Örneğin, üst sınırı 3 yıl olan şantaj suçu 18 yaşından büyükler için uzlaşma kapsamında olmamasına rağmen suça sürüklenen çocuklar (SSÇ) açısından uzlaşmaya tabi suçlardandır.

Uzlaşma uygulamasında çocukların işlediği suçun şikayete tabi suçlardan olup olmamasının bir önemi yoktur. Önemli olan suçun kamu tüzel kişisine karşı işlenmemiş olması ve üst sınırının uzlaşmaya elverişli olmasıdır.

Özellikle belirtelim ki, çocukların işlediği suçların mağduru veya zarar göreni kamu tüzel kişisi ise, çocuklar açısından uzlaşma hükümlerinin uygulanması mümkün değildir.

Soruşturma Aşamasında Uzlaşma / Uzlaştırma Nasıl Yapılır?

Ceza muhakemesi hukukunda uzlaştırma usulü, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı (genel soruşturma savcısı) tarafından kendiliğinden başlatılmalıdır.

Genel soruşturma savcılığı, soruşturma konusu suçun işlenip işlenmediğini araştırmalı, soruşturmayı yaparak tüm delilleri toplamalıdır. Mağdur, şüpheli ve tanıkların ifadesi alınmalı; keşif, bilirkişi raporu vs. gibi her türlü soruşturma işlemi tamamlanmalıdır. Soruşturma neticesinde bir iddianame ile kamu davası açmak için yeterli şüphe olduğu anlaşılırsa, savcılık dava açmadan önce uzlaştırma prosedürünü başlatmak zorundadır. Soruşturma savcısı, kamu davası açmak için yeterli şüphe olduğu kanaatinde ise, soruşturma dosyasını uzlaştırma bürosuna göndermelidir (CMK md. 253/4).

Genel soruşturma savcısı tarafından dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesinden itibaren, diğer işlemler uzlaştırma bürosu görevlileri ve büro savcıları tarafından yapılır. Örneğin; dolandırıcılık suçu nedeniyle kamu davası açmak üzere yeterli şüphe olduğunu düşünen savcılık dosyayı uzlaştırma bürosuna gönderdikten sonra, uzlaşma gerçekleşmediği takdirde, uzlaştırma bürosu savcılığı tarafından iddianame düzenlenerek kamu davası açılacaktır.

Uzlaştırma, sosyal ilişkileri de tamir eden bir kurum olarak öne çıktığından savcılığın kamu davası açmadan önce uzlaştırma yoluna gitmesi zorunlu hale getirilmiştir. Örneğin; Fail ile mağdur arasında yakın ilişki varsa veya birbirlerine yakın bir yerde yaşıyorlarsa, uzlaştırma usulünün uygulanması özellikle önemli hale gelir.

Fail, mağdur veya suçtan zarar gören kişi de müşteki sıfatıyla yer aldıkları soruşturmada Cumhuriyet savcılığına uzlaştırma prosedürünün başlatılması talebinde bulunabilir.

Uzlaştırma bürosu cumhuriyet savcısı, tarafların soruşturma aşamasında uzlaşması halinde şu şekilde hareket edecektir:

Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini bir kerede yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde,şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Bu halde, kamu davasının açılmasının ertelenmesi için CMK md.171’de aranan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılmaz. Erteleme süresince suça dair dava zamanaşımı süresi işlemez.

Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun md.38 gereği yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden sayılır.

Mahkemede Uzlaştırma Nasıl Yapılır?

Ceza mahkemesi, yargılama sırasında ceza davasının konusu olan suçun uzlaştırma kapsamında olduğunu görürse, sanık ve suçun mağduru arasında yukarıda anlattığımız savcılık tarafından işletilen prosedürü işletir (CMK md. 254). Uygulamada mahkemeler uzun bir duruşma günü vererek bir nevi duruşmaya ara vermekte, dosyayı uzlaştırma girişiminde bulunmak üzere uzlaştırma bürosuna göndermektedir. Uzlaştırma bürosu da uzlaştırmacı görevlendirip tarafların uzlaşma müzakeresi yapması için girişimde bulunmaktadır.

Taraflar arasında uzlaşma sağlanmadığı takdirde, mahkeme yargılamaya kaldığı yerden devam eder. Uzlaştırma girişiminin bir uzlaşma anlaşmasıyla sonuçlanması halinde ceza mahkemesi şu şekilde karar verir:

Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, anlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayandığını ve hukuka uygun olduğunu tespit eder ve uzlaşma konusu yükümlülükler de yerine getirilirse, ceza davasının düşmesine karar verir.

Uzlaştırma görüşmeleri neticesinde hazırlanan uzlaşma anlaşması şartlarının yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. Geri bırakma süresi boyunca dava zamanaşımı süresi işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması için CMK md. 231’de düzenlenen şartların oluşup oluşmadığı araştırılmaz. Uzlaşma gerçekleşmişse, diğer koşullar aranmadan sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşma anlaşmasının gerekleri yerine getirilmediği takdirde, mahkeme tarafından hüküm açıklanır (CMK md.254/2).

Uzlaşma / Uzlaştırma Kapsamına Giren Suçlar Nelerdir?

Basit kasten adam yaralama (m. 86/1-2).

TCK md. 86/1-2 kapsamında kalan kasten yaralama suçunun ihmali davranışla işlenmesi (m. 88).

Taksirle adam yaralama suçu (m.89). Taksirle yaralama suçu bilinçli taksirle işlense dahi uzlaştırma kapsamında olan suçlar arasındadır.

Tehdit suçu (m. 106/1).
Konut dokunulmazlığını ihlal Suçu (m. 116/).

İş ve çalışma hürriyetini ihlal suçu (m. 117/1).

Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu (m. 123/1).

Hakaret Suçu (m. 125/1-2-3). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçu ve cumhurbaşkanına hakaret suçu uzlaştırma kapsamında olan suçlardan değildir.

Kişinin hatırasına hakaret suçu (m. 130/1, 2). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hatırasına hakaret suçu uzlaşma tabi olan suçlardan değildir.

Haberleşmenin gizliliğini ihlal Suçu (m. 132/1, 2, 3).

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu (m. 133/1, 2, 3).

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu (m. 134/1, 2).
Hırsızlık Suçu (m. 141) ve nitelikli hırsızlık suçu (m. 142/1, 2, 3) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırmaya tabi olan suçlardandır. Hırsızlık suçlarında daha az cezayı gerektiren haller de uzlaşma kapsamına giren suçlardandır (m. 144/1).

Kullanma hırsızlığı suçu (m. 146/1).

Mala zarar verme suçu (m. 151/1, 2). Mala zarar verme suçunun nitelikli halleri de (m. 152/1,2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişilerin zararına işlendiği takdirde uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

İbadethanelere ve mezarlıklara zarar verme suçu TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır (m. 153/1).

Hakkı olmayan yere tecavüz suçu TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır (m. 154/1, 2, 3).

Güveni kötüye kullanma suçu (m. 155/1).

Bedelsiz senedi kullanma suçu (m. 156/1).

Dolandırıcılık suçu (m. 157/1) ve Nitelikli dolandırıcılık suçu (m. 158/1,2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlendiği takdirde uzlaşmaya tabi olan suçlardandır.

Dolandırıcılıkta daha az cezayı gerektiren hal uzlaştırma kapsamındadır (m. 159/1).

Kaybolmuş veya hata sonucu ele geçmiş eşya üzerinde tasarruf suçu (m. 160/1).

Hileli iflas suçu (m. 161/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

Taksirli iflas (m. 162/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

Karşılıksız yararlanma suçu (m. 163/1,2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır..

Şirket veya kooperatifler hakkında yanlış bilgi (m. 164/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu (m. 165/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

Bilgi vermeme suçu (m. 166/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse uzlaştırma kapsamında olan suçlardandır.

Açığa imzanın kötüye kullanılması suçu (m. 209/1).

Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu (m. 233/1).

Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçu (m. 234/3).

Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239)

Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234)
Hükümlüler (Cezası Kesinleşenler) Hakkında Uzlaştırma/Uzlaşma Yasası Nasıl Uygulanır?

Hükümlüler, yani yapılan yargılama neticesinde cezası kesinleşenler de uzlaşma/uzlaştırma yasası hükümlerinden yararlanabilirler. Yasadan yararlanabilmek için hükümlünün cezaevinde olması da şart değildir. Mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının kesinleşmesi halinde, cezası cezaevinde infaz edilsin veya edilmesin, hükümlünün dava dosyası uzlaştırma yasası prosedürünün uygulanması için uzlaştırma bürosuna gönderilir. Ancak, uzlaştırmaya tabi suçlardan hükümlü olanlara daha önce uzlaşma teklifi yapılmış ve uzlaşma sağlanamamış ise yeniden uzlaştırma prosedürünün uygulanması mümkün değildir. İstinaf veya temyiz aşamasında bulunan davalarda yerel mahkeme aşamasında uzlaşma teklif edilmiş ve uzlaşma gerçekleşmemişse, yeniden uzlaştırma girişiminde bulunulmaz.

Suçun uzlaştırmaya tabi suçlardan olduğu anlaşıldığında, hükümlüler açısından uzlaşma/uzlaştırma prosedürü şu şekilde uygulanır:

Mahkeme tarafından hükümlü hakkındaki ilamın (mahkeme kararı) İNFAZI durdurulur, tüm ilamat evraklarının bila infaz (infaz edilmeden) mahkemesine iade edilmesine ve hükümlünün TAHLİYESİNE karar verilir.
Hükümlü tahliye edildikten sonra, ilamat evrakları dosyaya geri geldiğinde, uzlaştırma işlemlerinin yürütülmesi için dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir.
Uzlaştırma bürosu taraflar arasında uzlaşmanın sağlanması için gerekli girişimlerde bulunur. Uzlaşma sağlanırsa, kamu davasının düşmesine karar verilir. Uzlaşma sağlanmazsa hükmün aynı şekilde infaz edilmesine karar verilir.
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması ve Uzlaşma/Uzlaştırma

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilen sanıklar hakkında, denetim süresi içinde suç işlenmesi veya yükümlülüklere aykırı hareket edilmesi halinde hükmün açıklanmasına karar verilmektedir.

HAGB kararının kaldırılarak hükmün açıklanması için mahkeme tarafından bir tensip zaptıyla duruşma günü tayin edilmektedir. Mahkeme duruşma günü tayin etmeden önce, HAGB kararının konusunu teşkil eden suçun uzlaşma/uzlaştırma yasası kapsamında kaldığını tespit ederse kamu davasını öncelikle uzlaştırma bürosuna gönderir. Uzlaştırma bürosunun girişimiyle uzlaşma sağlanırsa mahkemece kamu davasının düşmesine karar verilir. Uzlaşma sağlanamazsa, mahkeme bir duruşma günü belirleyerek tarafları davet eder ve duruşmada hükmün açıklanmasına karar verir.

Cezası İnfaz Edilen Hükümlülere Uzlaşma/Uzlaştırma Yasası Uygulanır mı?

Uzlaşma/uzlaştırma yasası, kamu davasının düşmesine yol açtığı için bir ceza usul hukuku kurumu; devlet ile birey arasındaki ceza ilişkisine son verdiği için de bir maddi ceza hukuku kurumudur. Maddi ceza hukukunda, her zaman hükümlünün lehine olan kanunun uygulanması temel kuraldır (TCK md.7/2).

Cezası infaz edilse bile, mahkumiyete bağlı bazı hak yoksunluklarından kurtulmak isteyen hükümlü her zaman lehe olan kanunun uygulanmasını talep edebilir. Hükümlü, hakkındaki mahkumiyet kararının yeni kanuni düzenlemeye uyarlanmasını talep ederse; infaz edilen karara dair ceza dosyası uzlaştırma hükümleri uygulanmak üzere uzlaştırma bürosuna gönderilir. Uzlaşma sağlanırsa, mahkumiyet kararı veren mahkeme davanın düşmesi kararı verir. Düşme kararı ile birlikte adli sicil kaydının silinmesi gerekir.

Uzlaştırmacı Görevlendirilmesi ve Uzlaştırma Bürosu

Uzlaştırma usulünün uygulanması kararlaştırılınca, soruşturma dosyası ‘uzlaştırma bürosu’na gönderilir. Uzlaştırma bürosu soruşturma dosyasını ele alması için bir uzlaştırmacı görevlendirir (CMK md. 253/4).

Görevlendirilen uzlaştırmacıya verilmesi uygun görülen soruşturma evrakları tevdi edilir, soruşturmanın gizliliği ilkesine riayet etmesi gerektiği kendisine hatırlatılır.

Uzlaştırma bürosu işlemlerini denetlemek ve gerekli hukuki işlemleri yapmak üzere her adliyede yeteri kadar “uzlaştırma bürosu savcısı” vardır. Uzlaştırma bürosu, uzlaştırma anlaşmasının yerine getirilip getirilmediğini takip etmek zorundadır. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren üç gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır (CMK 253/4).

Uzlaştırma Müzakerelerinin Süresi Nedir? Müzakere Nasıl Yürütülür?

Uzlaşma teklifi, uzlaştırmacı tarafından yapılmalıdır. Uzlaştırmacı tarafların da görüşlerini alarak bir uzlaştırma teklifinde bulunur. Uzlaştırmacı, uzlaştırma müzakerelerinin güvenli bir ortamda yürütülmesinden ve görüşmelerin taraflar dışındaki kişiler tarafından öğrenilmemesi için gerekli tedbirleri almaktan sorumludur.

Uzlaştırma görüşmeleri belli bir süre içinde sonuçlandırılmalıdır. Uzlaştırmacı, dosyanın kendisine tevdi edilmesinden itibaren 30 gün içinde uzlaştırma müzakere ve işlemlerini sonuçlandırmalıdır. Uzlaştırma bürosu, bu süreyi en fazla 20 gün daha uzatabilir (CMK md. 253/12).

Uzlaştırma müzakerelerine şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve vekil katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisi ya da vekilinin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi halinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır (CMK md.253/13).

Uzlaştırma müzakeresinin en önemli özelliği gizli olmasıdır. Uzlaştırmacı, cumhuriyet savcısı veya taraflar uzlaştırma görüşmelerinin içeriğini hiçbir şekilde açıklayamaz. Uzlaştırma müzakereleri, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da hukuk davasında delil olarak kullanılamaz (CMK md. 253/20).

Uzlaşma Anlaşması Gerçekleşirse Ne Olur?

Uzlaştırma görüşmeleri sonunda uzlaştırmacı, Cumhuriyet savcılığı tarafından verilen belgelerle birlikte hazırladığı raporu uzlaştırma bürosuna verir. Fail ve mağdurun uzlaşması durumunda, uzlaştırmaya ilişkin rapora uzlaşma anlaşması da eklenir. Uzlaştırma bürosuna verilen belgeler, uzlaştırma müzakerelerine ilişkin rapor, soruşturma dosyası ve varsa uzlaşma anlaşması derhal uzlaştırma bürosundan sorumlu Cumhuriyet savcısına tevdi edilmelidir (CMK md. 253/15).

Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar uzlaştırma bürosu Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler (CMK md.253/16).

Uzlaştırma bürosu Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın, tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza eder (CMK md.253/17).

Uzlaşma anlaşması yapıldığı takdirde, uzlaştırma bürosu Cumhuriyet savcısı, anlaşmanın şüpheli ve mağdurun özgür iradelerine dayandığını ve hukuka uygun olduğunu tespit ederse, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verir. (CMK md. 253/19)

Uzlaşma Anlaşması Gerçekleşmezse Ne Olur?

Uzlaşma anlaşması gerçekleşmezse, uzlaştırma bürosu savcılığı bir iddianame ile kamu davası açar. Kovuşturma aşamasında uzlaştırma yoluna gidilmiş ve uzlaşma sağlanamamışsa, ceza davasını gören mahkeme de yargılamaya kaldığı yerden devam eder.

Soruşturma dosyası uzlaştırmaya gönderilmemiş veya uzlaştırma girişimi başarısız olmasına rağmen, fail ve mağdur bir uzlaşma anlaşması yaparak iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar, uzlaştırma bürosu Cumhuriyet savcısına uzlaşmanın gerçekleştiğini beyan edebilirler. Bu halde, suçun uzlaştırma kapsamında suçlardan olduğu anlaşılırsa savcılık tarafından kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir.

Mahkeme tarafından dava dosyasının uzlaştırma bürosuna gönderilmesinden sonra uzlaşma gerçekleşmezse; yani kovuşturma aşamasında, tarafların aralarında anlaşarak daha sonra uzlaşma gerçekleştirmeleri kabul edilmemiştir.

Uzlaştırma / Uzlaşma Prosedürü Uygulanırken Deliller Toplanır mı?

Uzlaştırma prosedürü başlatılmadan önce, araştırma işlemlerine, delillerin toplanmasına, yakalama, gözaltı, tutuklama, el koyma vb. gibi koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel olmamakla birlikte; delil toplama dışındaki işlemlerin, özellikle koruma tedbiri niteliğindeki işlemlerinden kişi özgürlüğünü kısıtlayanlara uzlaşma yasasının uygulandığı süreç boyunca son verilmelidir.

Uzlaştırma / Uzlaşma Yasası Uygulanırken Zamanaşımı İşler mi?

Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç, uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek uzlaştırma bürosuna verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez (CMK md.253/21).

Uzlaşma anlaşması şarta bağlı yapılmışsa, ister savcılık aşamasında olsun isterse mahkeme aşamasında olsun, uzlaşma anlaşması şartları gerçekleşene kadar dava zamanaşımı süreleri durur.

Uzlaştırma / Uzlaşma Konuları Nelerdir?

Suç işlenmesi ile hem kamu düzeni bozulur hem de kişisel haklar ihlal edilir. Ceza muhakemesi hukukunda uzlaştırma, suçun yol açtığı tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve tarafları da tatmin edecek şekilde kamu düzenini yeniden tesis etmeyi amaçlayan bir kurumudur.

Tarafların üzerinde uzlaşma anlaşması yapabilecekleri uzlaştırma/uzlaşma konuları şunlardır:

Taraflar, soruşturma konusu fiilin sebep olduğu maddi ve manevi zararın tazmin edilmesi veya eski hale getirilmesi konusunda uzlaşabilirler.
Şüpheli veya sanığın kamu yararına bir kurumda çalışması konusunda uzlaştırma müzakeresi yürütülebilir.
Suçun nedenlerini ortadan kaldırmak, şüpheli veya sanığın sağlıklı bir birey olarak hayata uyumunu sağlamak için bir programa katılması konusunda uzlaşma anlaşması yapılabilir.
Şüpheli veya sanığın herhangi bir kurum veya kişiye bağış yapması istenebilir.
Şüpheli veya sanığın, mağdurdan özür dileyerek suçun neden olduğu itibar kaybı, isme veya markaya verilen zarar vs. gibi olumsuzlukları gidermesi konusunda uzlaşma sözleşmesi yapılabilir.
Uzlaştırma sürecinde taraflar, yukarıda belirttiğimiz tüm konular veya hukuka aykırı olmayan sınırsız sayıda konu üzerinde uzlaşabilirler.

Uzlaştırma Neticesinde Verilen Kararlar Adli Sicil/Sabıka Kaydına İşlenir mi?

Uzlaştırma sonucunda verilen kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından görülebilir. İş başvurusu veya başka bir başvuru için sabık kaydı istenildiğinde bu bilgiler kesinlikle alınan sabık kaydında gözükmez.

Ceza hukukunda uzlaştırma, muhakeme sistemine henüz yeni giren bir kurum olduğundan şüpheli veya sanık haklarının zarar görmemesi için gerek savcılık aşamasında gerekse mahkeme aşamasında sürecin bir ceza avukatı ile takip edilmesi gerekir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat

1 2 3 8