Fatmanur Toprak Saygıner

En iyi avukat gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukat tır.

En iyi ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ağır ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi boşanma avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi icra avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi miras avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ticaret avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

Avukat Fatmanur Toprak SAYGINER

 

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ

Esas No.2011/8260

Karar No.2011/10559

Taraflar arasında görülen davada:

Davacı, davalının haklı nedeni olmaksızın taşınmazına yapılandığını ileri sürerek el atmanın önlenmesine ve yıkıma karar verilmesini istemiştir. Davalı, birleştirilen karşı davasıyla temliken tescil isteğinde bulunmuştur.

Davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair karar Dairece, karşı dava yönünden taşınmazın diğer maliklerinin de davada yer alması gerektiğine değinilerek bozulmuş; mahkemece bozmaya uyularak tamamlanan yargılama sonunda her iki davanın da reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı-karşı davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla: Tetkik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve yıkım; karşı dava, temliken tescil isteklerine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davaya konu taşınmazın 1974 yılındaki kadastro tespitinde tapu kaydına dayalı olarak 37 parsel numarasıyla davacının murisi Ahmet Ç.’la başka birçok kişi adlarına iştirak halinde mülkiyet şeklinde tespit edildiği, Hazinenin açtığı tespite itiraz davası da reddedilerek tespitin 27.2.1990 tarihinde kesinleştiği; bunun yanında, taşınmazın bir kısmının 3 katlı ev inşa edilmek suretiyle davalı tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kayıt maliklerinden Ahmet Ç.’ın mirasçısı Hasan Ç., eldeki dava ile el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuştur.

Davalı ise, taşınmazdaki evi 1990 yılında davacının annesi Cennet’in izni ve yer göstermesiyle yaptığını savunmuş; birleştirilen 2003/55 esas, davası ile de, T.M.K.nun 724 üncü maddesine dayanarak temliken tescile karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, her iki davanın da reddine karar verilmiş; hüküm, asıl davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere, başkasının taşınmazına temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, T.M.K.684. ve 718 inci maddelerinin hükümleri gereğince yapı, üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası ( mütemmim cüzü ) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur.Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz malikiyle yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724 üncü maddelerinin özel hükümleriyle düzenlemeyi uygun bulmuştur.

Bir kimse kendi malzemesiyle başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı ( mütemmim cüz ) nitelikte yapı yapmışsa ve ( T.M.K.724 maddesine göre ) yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini istiyebilir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3 üncü maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını, ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak da yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar, varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar gözönünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.

Öte yandan, T.M.K.722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır.

Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi, arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması, taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgular da dikkate alınmalıdır.

Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine ( muhik ) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının levazımın en az kıymetini geçemiyeceği aynı Kanunun 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda. 4.3.1953 tarih 10/3 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar sebebiyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre haklı ( muhik ) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığında yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli, aksi halde yıkım istemi reddedilmelidir. Maddedeki “muhik tazminat” sözcüğünden salt inşaat bedeli değil, olayın özelliğine göre Medeni Kanunun 4 üncü maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel; “asgari levazım bedeli” sözcüğünden ise, taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif ( öznel ) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.

Somut olayda, el birliği mülkiyetine tabi taşınmazda ortaklardan birinin verdiği muvafakatin diğer ortaklar bakımından bağlayıcılık taşımayacağı ve davalının iyiniyetli sayılmasına yeterli olmayacağı kuşkusuzdur. Bu durumda. T.M.K.nun 724 üncü maddesindeki koşullardan öncelikli koşul olan iyiniyet koşulu gerçekleşmediğinden, karşı davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Ne varki, asıl dava bakımından hükme yeterli bir soruşturma yapılmış değildir.

Hal böyle olunca, asıl davada ileri sürülen el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerinin yukarda değinilen ilkeler çerçevesinde toplanacak delillerle değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturmayla hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Davacının, temyiz itirazı açıklanan sebepten ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün ( 6100 S. H.M.K.nın geçici 3 üncü maddesi yollamasıyla ) H.U.M.K.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 19.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
Esas No.2011/10723
Karar No.2011/13497

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kayden maliki olduğu 38 parsel sayılı taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek elatmanm önlenmesine ve 8.000,00 TL ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı H., dava konusu taşınmazın yarısını davacıdan haricen satın aldığını, 40 yıldır yeri kullandığını, yaşlı olduğu için kendi adına ekimi diğer davalının yaptığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı, yargılamaya katılmadığı gibi davaya cevap da vermemiştir.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazı ekim yapmak suretiyle davalıların haksız kullandıkları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı H. tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Emine Solmazlar’m raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanm önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 38 parsel sayılı taşınmazın kayden davacıya ait olduğu, davalıların kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir haklan bulunmadığı, ancak fen bilirkişi krokisinde ( A ) harfi ile gösterilen bölümün davalılar tarafından tasarruf edildiği anlaşılmaktadır.

Davacı, dava konusu taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Davalı H. ise savunmasında, çekişmeye konu edilen bölümü davacıdan haricen satın aldığını belirterek 08.11.1988 tarihli “senet” başlığını taşıyan belge ibraz etmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, Türk Medeni Kanununun 706, Borçlar Yasasının 213, 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddesi ve Noter Kanununun 60. maddeleri uyarınca, taşınmazların alım satımları resmi şekilde yapılmadıkça harici satın alma mülkiyetten kaynaklanan bir hak bahşetmez. Ancak, gerek Türk Medeni Yasasının 994. maddesi, gerekse 1940 tarih, 2/77 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, taşınmazı kullanma yönünden hak doğurur. Borçlar Kanununun 81. maddesi ve yukarıda değinilen içtihadı Birleştirme Kararı gereğince harici satış bedeli satın alana ödenmedikçe satış bedeli üzerinden satın alana kişisel hak sağlar, anılan bu kişisel hakkında alıkoyma hakkı ( hapis hakkı ) olacağı açıktır.

Ne var ki, mahkemece, 08.11.1998 tarihli satış senedi irdelenmemiş, değerlendirilmemiş ve gözetilmemiştir. Ayrıca, davacının anılan belge üzerindeki imzanın kendisine ait olmadığı yönündeki iddiası üzerinde de durulmamıştır.

O halde, anılan belgenin aslı temin edilerek, belge üzerinde bilirkişi tetkikatı yaptırılmak ve Adli Tıp Kurumu Fizik ihtisası Dairesinden rapor alınmak suretiyle imzanın davacıya ait olup olmadığının saptanması, davacının eli ürünü olduğunun belirlenmesi halinde, davalı H. fuzuli şagil sayılamayacağından taşınmazı haksız olarak elinde tutan kişinin taşınmaz malikine ödemekle yükümlü olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisilden sorumlu tutulamayacağı ve değinilen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere harici satış bedeli üzerinden davalı yararına alıkoyma ( hapis ) hakkı tanınmak üzere elatmanm önlenmesi isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmesi, aksi taktirde ecrimisil dahil olmak üzere davanın tümden kabulü gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Davalı H.’in bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesi aracılığıyla ) 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 22.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ile ilgili emsal teşkil edecek yargıtay kararı aşağıda sunulmuştur.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU,
Esas No.2013/18-682 Karar No.2014/376

Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedel tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 7.12.2010 gün ve 2009/126 E-2010/463 K. sayılı kararın incelenmesi davacı Belediye vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 24.11.2011 gün ve 2011/9673 E-2011/10536 K. sayılı ilamı ile;

( … Mahkemece yapılan araştırma ve incelemeyle alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki,

Kamulaştırma Yasası’nın 10. maddesiyle bedelin tespiti esaslarını düzenleyen 11. maddenin ( g ) bendi hükmüne göre; kamulaştırılacak taşınmazın arsa olarak kabulü halinde kamulaştırma ( değerlendirme ) gününden önceki özel amacı olmayan emsallerin satış değeri esas alınarak değerinin tespit edilmesi gerekir.

Bu esaslara göre gerçekçi ve doğru sonuçlara ulaşılabilmesi için ana amaç; emsal alınan taşınmazın satış tarihinin değerlendirme tarihinden önce ve değerlendirme tarihine yakın bulunması, davaya konu taşınmaza örnek teşkil edebilecek nitelikte, davaya konu taşınmazla aynı veya yakın semtlerde bulunması, topografik yapısı, manzarası, konumu, üzerinde yapılabilecek inşaat ve katlar için izin ve ruhsat sınırları, yüzölçümleri, imar uygulamasına konu edilmiş olup olmadıkları, sokak, cadde veya şehir alanlarına cepheleri ve mesafeleri gibi yönlerden benzer ya da yakın özelliklere sahip bulunması gereklidir. İzmir gibi büyük şehirlerde yukarda açıklanan bu özellikler itibarıyla davaya konu taşınmaza daha yakın konumda ve değerlendirme tarihine yakın satış tarihli taşınmaz satışlarının bulunması mümkün olduğu halde hükme esas alınan bilirkişi raporunda davaya konu taşınmazla yukarda açıklanan özellikler itibarıyla benzer özellikler taşımayan ve satış tarihinin 1993 olması sebebiyle aradan geçen uzun sürenin yanıltıcı sonuçlara götürebileceği de dikkate alınmadan 1242 ada 24 parselin satışının somut emsal alınmış olması doğru görülmemiştir.

Mahkemece tarafların vereceği ya da re’sen getirtilecek kayıtlar üzerinden yukarda açıklanan ilkelere uygun taşınmaz satışları araştırılarak emsal olabilme niteliklerine uygun bulunanlar tespit edilip bu emsallerin 11. maddenin ( d ) bendinde öngörülen vergiye esas olmak üzere ilgili belediyelerce bulundukları cadde veya sokak için değerlendirme tarihindeki asgari m2 değerleri getirtilip, davaya konu taşınmazın değerlendirme, emsal taşınmazların ise değerlendirmeye esas alınan satış tarihleri itibarıyla imar düzenlemesi sonucu meydana gelen imar parsellen olup olmadıkları da belediye imar müdürlüğü ve tapu müdürlüklerinden araştırılıp bu emsallere göre ve ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmelidir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlatıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, 4650 Sayılı Kanun’la değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, afete maruz bölgede kalması sebebiyle kamulaştırma kararı verilen 12005 ada 7 parsel sayılı taşınmazın malikleri olan davalıların uzlaşmaya davet edilmelerine rağmen anlaşamadıklarını, bu hususun anlaşmazlık tutanağı düzenlenerek belirlendiğini ileri sürerek, kamulaştırma bedelinin tespitiyle taşınmazın davacı Belediye adına tescilini istemiştir.

Davalılardan bir kısmı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Sultaniye Mahallesi 1242 ada 24 parsel sayılı taşınmazı emsal alan bilirkişi raporu doğrultusunda kamulaştırma bedeli belirlenerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya metni aynen alman ilamla bozulmuştur. yerel mahkemece önceki gerekçeyle direnilmiştir. Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir.

H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; Kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde; mahkemece 24 numaralı parseli emsal kabul eden bilirkişi raporuna göre hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı, buna göre, bozma ilamında değinilen şekilde yeniden emsal araştırması yapılması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Dosya içeriği, toplanan delillere göre ve özellikle Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçelerle bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır. ( Nitekim Yargıtay H.G.K.’nun 26.6.2013 gün, 2013/18-32 E., 2013/885 K. sayılı ilamının da aynı yönde olduğu görülmüştür. )

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı kanunun 440. maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

Trafik kazası geçirdiyseniz aklınıza gelebilecek soruları cevaplamaya çalışalım kısaca:

1 – Aracınız var ve hasar gördüyse ne yapabilirsiniz?
Aracınızın KASKO’ su varsa müracaat edersiniz. Hasarı ekspertiz raporu ile tespit eder ve size ödeme yapar. Karşı tarafın kusur varsa o kusur oranında karşı tarafa ve sigortasına ( zorunlu mali mesuliyet sigortasına ) müracaat ederek tahsilât yapar. Sonuçta siz karşı tarafla uğraşmak yerine alacağınıza fazla uğraşmadan ulaşmış olursunuz.

2 – Trafik kazasında yaralanmışsanız ne yaparsınız?
Karşı tarafın kusuru oranında karşı tarafa ve sigortasına müracaat edebilirsiniz. Sizin aralanmanıza sebep olan, ödeme yapmaktan çekinecektir. Ancak karşı tarafın sigortası (zorunlu mali mesuliyet sigortası ) epey bir evrak ve formaliteden sonra size bir miktar ödeme yapacaktır. Bu ödemeyi sigortalısının kusuru oranında yapacaktır. Bu gibi durumlarda sigorta şirketleri, ödeme yapmamak ve az ödeme yapmak için elinden geleni yapacaktır. Tecrübelerimiz maalesef bunu göstermektedir.

Sigortadan bir ödeme aldığınızda muhtemelen bu ödeme az olacağından, sigortaya ibra vermiş olsanız bile sigorta firmasına ve sizin yaralanmanıza sebep olana bir tazminat davası açabilirsiniz. Bu tazminat sigorta için maddi tazminattır; karşı yan için ise ( sigortalı için ) maddi ve manevi tazminattır.

3 – Trafik kazasında yakınınız ölmüşse ne yapabilirsiniz?
Karşı tarafın kusuru oranında, sigortasından talepte bulunabilirsiniz. Yukarıda yazdıklarım burada da geçerlidir.

4 – Trafik kazasında yaralanmış ya da yakınınızı kaybetmişseniz yapmanız gerekenler nelerdir?
Yapılacak ilk iş karşı tarafın sigorta şirketine usulüne uygun bir müracaatta bulunmaktır. Bunu gecikmeden, birkaç gün içinde yapmanızı tavsiye ederiz. Bu müracaat birçok formaliteyi gerektirdiğinden ve hesaplamalar, özellikle de avukat yerine bir vatandaşın müracaat etmesi halinde mağdur aleyhine yapılabileceğinden, bir avukat vasıtasıyla yapılmalıdır kanaatindeyiz.

Sigorta ödeme yaptıktan sonra da az ödeme yapacağı için dava açmanız gerekir.
Deneyimli bir avukatın açacağı dava sizin daha fazla tazminat ve faiz almanızı sağlayabilecektir.

Görmekteyiz ki kazanın hemen ardından, bir takım yollardan kazazedenin bilgilerine ulaşan bazı şahıs ve hatta firmalar, bu işleri takip etmek için sizi arayabilecektir. Cazip tekliflerde bulunabilecekleridir. Dava açılması gerektiğinde işinizi bir avukata yönlendireceklerdir. Bu çalışmalar yasal değildir. Bu gibi teklifleri kabul edip etmemek size kalmıştır. Bu tür firmalar ya da şahıslar sizi kandırmaya yönelik bir tavır içine girerlerse şikâyetçi olabileceğiniz bir merci pek bulunmamaktadır. Oysa işinizi bir avukat takip ediyorsa cezai ve hukuki sorumluluğu büyük olduğu gibi meslek birliği sebebiyle de disiplin sorumluluğu söz konusu olacaktır ve bir avukatın izini kaybettirmesi, kaçması söz konusu olamayacaktır. Neticede hayatını bu işten kazanan bir meslek erbabının işlerinde daha özenli ve güvenilir olması da doğaldır. Eğer işinizi böyle bir firmanın ya da şahsın değil de konusunda deneyimli bir avukatın takip etmesini isterseniz, elinizdeki mevcut belgelerle ( en azından kaza tespit tutanağı ile ) bir avukata başvurabilirsiniz. Trafik kazası tazminat davalarında deneyimli bir avukat, sizin dava açarken ne kadarlık bir dava açmanız gerektiğini de hesaplayabilecek ve böylece maksimum tazminatı, en çok faizle ve en kısa zamanda almanızı temin edebilecektir.

5 – Trafik kazasından sonra dava açmak isterseniz ya da sigortaya başvurmak isterseniz nereye müracaat etmelisiniz?
Trafik kazalarında çok büyük bir oranda karşı tarafın sigortası bulunmaktadır. Sigortası yoksa güvence hesabına ( garanti fonuna ) müracaat edilebilir. Her iki durumda da bu sigorta firmalarının merkezleri genelde İstanbul’ dur. Ancak ikamet ettiğiniz şehirde veya İstanbul’da bu davayı açabilirsiniz.

6 – Kazda yaralanmışsanız özetle ne yapmalısınız?
Öncelikle trafik kaza tespit tutanağını edinin.
Sonrasında bu davalarda tecrübeli olduğuna ve başarılı olacağına inandığınız bir avukata gidin.
Avukatınızın sigorta firmasına müracaat ederek tahsilât yapmasını ve sonrasında da bakiye için dava açmasını isteyin.
Bu sırada hastane işlemlerinizi de yapın. Elinizde mevcut hastane evrakını ve varsa savcılık evrakını avukatınıza verin.

7 – Kazadan sonra dava açmam için ne kadar süre var?
Bu süre genelde şöyledir:
Ölümlü trafik kazalarında 15 yıl

Yaralamalı trafik kazasında 8 yıl

Hem ölü hem yaralı varsa 15 yıl

Yukarıdaki zamanaşımları TCK md. 66’ ya göre belirlenmiştir. Eğer bu uzamış ceza zamanaşımı süreleri içerisinde zarar ya da tazminattan sorumlu olan öğrenilememişse öğrenme tarihinden itibaren 2 yıl içinde de dava açılabilir ancak hiçbir şekilde kaza tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra dava açılamaz. Bu durum sadece yaralamalı kazalarda önem ifade etmektedir. Yaralanmalı trafik kazasında süre 8 yıl olup bu süre geçirildikten sonra sorumlu öğrenildiğinde 2 yıllık süre başlar ancak süre kazadan itibaren 10 yılı geçemez.
Bazı istisnai durumlarda yukarıda sayılan süreler değil 2 yıllık süre uygulanmaktadır.

8 – Tek taraflı trafik kazasında tazminat alınabilir mi?
Bir arkadaşınızın arabası ile yolculuk yaparken örneğin arkadaşınız şarampole yuvarlandı. Bu durumda arkadaşınızın sigortasından ve arkadaşınızdan davacı olabilirsiniz.

9 – Trafik kazası tazminat davaları ne kadar sürer?
Genelde yaralanma yani maluliyet varsa iyi bir çalışma ile dava 1 – 1.5 yılda bitirilebilir. Tabi bundan sonra 1 yıl kadar sürebilecek olan temyiz safhası da söz konusu olabilir. Maluliyetin kapsamı, devam edip etmesi vb. sebeplerden dolayı dava daha fazla da sürebilecektir. Genel olarak ortalama temyiz hariç 2 yıl normal bir süredir. Ölüm halinde ise dava daha kısa sürecektir.

Şartları oluşmuşsa tahkime başvurmak mümkündür. Bu halde dava 3-4 ayda sonuçlanabilmektedir. Tahkime mi mahkemeye mi başvurulabileceğini avukatınız değerlendirecektir.

10 – Kazaya sebep olanı affettiyseniz, ibra ettiyseniz ne olur?
Dava açmak istediğiniz kişiyi daha önce ibra ettiyseniz artık o kişiden de sigortasından da tazminat talep edemezsiniz. Yani karşı tarafa yazılı olarak “ ibra ettim, tazminat talebim yok “ vb. bir yazı verirseniz tazminat alamazsınız. Ancak ceza davasında savcılıkta, karakolda, şikâyetçi değilim derseniz, tazminat hakkınız devam eder.

Sigorta şirketlerine verilen ibralar ( para alındığında sizi mecbur tutuyorlar ) genelde makbuz hükmünde olup sadece size yapılan ödeme kadar sigortayı borçtan kurtarır. Ancak yine de bazı riskleri vardır. Avukatınız, bu konuda gereken önlemleri alabilir.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak Saygıner

SİGORTASIZ ARAÇ SİZE ÇARPARSA TAZMİNATINIZ GÜVENCEDEDİR.
Size çarpan ve yaralanmanıza ya da ölümünüze neden olan araç, trafiğe sigortasız çıkmış bir araç ise ya da bir şekilde plakasını alamamışsanız, ölüm ve yaralanmadan doğan tazminatınızı Güvence Hesabı’ ndan alabilirsiniz.

Yapılan istatistiklere göre Türkiye’ de en çok ( traktör – motosiklet hariç ) sigortasız araç bulunan iller ve sigortasız araç oranları şöyle:

Şırnak’ ta sigortasız araç oranı % 25,89
Hakkâri’ de sigortasız araç oranı % 21,26
Afyon’ da sigortasız araç oranı % 17,82
Yozgat’ ta sigortasız araç oranı % 17,80
Niğde’ de sigortasız araç oranı % 17,24
Burdur’ da sigortasız araç oranı % 16,76
Artvin’ de sigortasız araç oranı % 16,69
Kars’ ta sigortasız araç oranı % 16,53
Kastamonu’ da sigortasız araç oranı % 16,44
Bayburt’ ta sigortasız araç oranı % 16,25

Sigortalılık oranı en yüksek illerin başında ise İstanbul, Bingöl, Trabzon, Ankara, Ordu, Tunceli, Rize, Kocaeli, Siirt ve Giresun geliyor.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak SAYGINER

Özellikle bedelli askerlik konusunun gündemde olduğu zamanlarda sıkça karşılaşılan problem yaş değişikliğinin gerçekleşmesiyle bedelli askerliğe hak kazanılıp kazanılmayacağıdır. Yaş değiştirmenin bedelli askerliğe veya askerliğe herhangi bir etkisi YOKTUR. Askerlik Kanunu’nun 81. maddesi bu hususu düzenlemektedir. Bu maddeye göre; Askerlik çağına girdikten sonra yapılan yaş değişiklikleri (mahkemece resmi hastane doğum kayıtları esas alınarak yapılanlar hariç) askerlik işlemlerinde dikkate alınmaz. 

Ancak; yoklamalar sırasında aile kütüğünde yazılı yaşları ile görünümleri uyumlu olmayanlardan kayden yaş düzeltmelerine engel bulunmayanların yaşlarının düzeltilmesi için askerlik şubesi başkanı tarafından Cumhuriyet savcısına müracaat olunur ve yargılama sonucuna göre askerlikleri yaptırılır. Görüldüğü üzere ancak resmi hastane kayıtları olan ve nüfusta bu kayıtlardan farklı bir şekilde tahsis edilen yaşlarda değişiklik yapılırsa Türk Silahlı Kuvvetleri kabul etmektedir.

Yaş Büyütme – Yaş Küçültme Davaları

Günümüzde pek çok kişi, nüfusa geç kaydedilmekte veya erken kaydedilerek gerçek kayıtlarda gerçek yaşlarını görememektedirler. Bu husus kişileri yaşantılarında dönem dönem zorluklar çıkarabilmektedir. Nitekim yakın geçmişte bedelli askerlik imkanın verilmesiyle birlikte gerçek yaşı nüfusta yazmayan kişiler sorun yaşamış ve bedelli askerlik imkanından faydalanamamıştır. İşte bu nedenle yaş değişikliği davaları önem arzetmektedir. Gerek eğitim ve öğretim hayatı bakımından gerekse de devlete bağlı kurumlarda yer alma bakımından yaş hususu önem taşımaktadır. Yaş küçültme ve yaş büyütme hususlarını aynı başlık altında incelememizin sebebi ikisinin de aynı kurallara tabi olması ve yargının her iki dava çeşidini de birlikte ele almasıdır.

Yaş Değişikliği Davasında Hukuki Düzenleme

İsim değişikliğine yönelik hukuki düzenleme Türk Medeni Kanunu’nda yer alsa da yaşın değiştirilmesi, küçültülmesi ve büyütülmesine yönelik düzenleme Nüfus Kanunu’nda yer almaktadır. Bu maddeye göre :

“Yaş, ad, soyadı ve diğer kayıt düzeltme davaları ilgilinin oturduğu yer asliye hukuk mahkemesinde Cumhuriyet savcısı ve nüfus başmemuru veya nüfus memuru huzuruyla görülür ve karara bağlanır. Bu davalar düzeltmeyi isteyenlerle, ilgili resmi dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından açılabilir ve dinlenecek tanıklar, resmi kayıt örnekleri ve belgelerle ispat olunur. Şu kadar ki; ilgilinin görünüşü davayı yalanlayıcı olmaması şarttır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre ceza mahkemelerinde yapılacak yaş düzeltmesi işlerinde de nüfus başmemuru veya nüfus memuru taraf olarak bulunurlar. Mahkeme kararına karşı taraflar Yargıtay’a başvurabilirler, yaş, ad, soyadı ve kayıt düzeltmesi hakkındaki mahkemeden verilen kararlar kesinleştikten sonra ilgilinin aile kütüne geçirilir. Ad ve soyadının değiştirilmesi, din değiştirme suretiyle de olsa mahkeme kararıyla yapılır. Adlarını değiştirenlerin aile kütüğünde yazılı çocukların baba veya ana adları, soyadlarını değiştirenlerin yalnız eşiyle reşit olmayan çocuklarının soyadları birlikte değiştirilir. Yaş düzeltme davası ancak bir defa açılabilir. Yaş, ad, soyadı değiştirenler askerlik ödevliliği içinde iseler yapılan düzeltmeler nüfus idarelerince on beş gün içinde askerlik şubelerine de bildirilir. ” denilmiştir. Hukuki düzenleme bu olmakla beraber yerleşmiş içtihatlar doğrultusunda mahkemelerin dikkat edeceği kurallar söz konusudur. Bunlara aşağıda değineceğiz.

Yaş Değişikliği Davasında Mahkemenin Aradığı Şartlar

Mahkemece yaş değişikliğine karar verilebilmesi sıkı şartlara tabi tutulmuştur. Bu şartları kısaca sayacak olursak :

Hastanede veya doğum evinde doğmuş olmamalı
Dış görünüş, beyan edilen yaşa uygun olmalı
Beyan edilen yaşta bir kardeş bulunmamalıdır.
Kanunun ve mahkemelerin aradığı şartlar bunlar olup bu şartları değerlendirmek gerekirse;

Hastane – Doğumevi: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, herhangi bir hastane veya doğumevinde doğmuş olmamalıdır. Buaradaki şart, şahsın doğumunu belgeleyen herhangi bir resmi evrakın olmaması halidir. Şayet doğuma ilişkin resmi bir evrak söz konusu ise mahkeme bu evraka bağlı kalıp davanın reddine karar verecektir. O nedenle yaş değişikliği için resmi bir kurum veya kuruluşta doğmuş olmama ilk şarttır.

Dış Görünüş: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, beyan ettiği asıl yaşın görüntüsüne uygun olmalıdır. Şayet o yaştaki birisinin dış görünüşüne sahip olmayan birisini beyanını mahkeme dikkate almayacak ve yalan beyan dolayısıyla kanaat oluşturamayacaktır. Böylelikle açılmış olan dava reddedilecektir. Beyan edilen yaş şayet 1-2 yaş büyük veya küçük ise mahkeme açısından pek bir sorun teşkil etmeyecektir.

Kardeş Şartı: Şayet, davacının beyan ettiği yaşta bir başka kardeşinin mevcut olması davanın reddini gerektirecektir. Nitekim annenin gebe kalma ve gebelik süresi dikkate alınacağından aynı süreç içerisinde iki kişinin doğumunun gerçekleşmesi mantık kurallarıyla bağdaşmayacağından ötürü davanın reddine karar verilecektir. İşbu nedenle beyan edilen yaşta bir kardeşin bulunmaması gerekmektedir.

Yaş Değişikliği Davasında Kemik Radyolojisi

Yaş değiştirme davaları görülürken ilgili mahkeme, davacının kemik yaşının tespitini isteyebilir. Adli Tıp Kurumu aracılığıyla şahsın kemik yaşının tespiti gerçekleştirilir ve kemik yaşına göre mahkeme davacının talebini red veya kabul eder. Fakat kemik yaşı tespiti yalnızca 22-25 yaşa kadar gerçekleştirilebilmekte, bu yaştan sonra kemiklerin gelişim göstermemesi nedeniyle yaş tespiti imkanı kalmamaktadır.

Yaş Değişikliği Davasında Dava Süreci

Yaş değiştirme ( Yaş düzeltme, yaş küçültme, yaş büyütme) davalarında dava süreci şu şekilde ilerlemektedir :

Talep sahibinin yaş değişikliği şartlarını taşıyıp taşımadığının tespiti
Şartların varlığı halinde avukata vekaletname çıkarılması
Bildirilen 2 tanıkla birlikte davanın açılması
Duruşma günü tanıkların beyanı ve mevcut delillerle birlikte Mahkemenin yaş değişikliğine hükmetmesi
Gerekçi kararın yazımı
Kararın mahalli bir gazetede ilanı
Mahkeme kararının kesinleşmesi.
Yaş değiştirme davalarında süreç bu şekilde ilerlemekte olup dava süresi 2-4 ay arasıdır. Nitekim bu süre mahkemenin yoğunluğuna göre değişebilmektedir. Bunun yanı sıra şayet mahkeme kemik yaşı tespiti talep ederse dosyanın Adli Tıp Kurumuna gitmesi dolayısıyla süreç daha da uzayacaktır.

Yaş değişikliği davaları sadece bir kez açılabilir Bu davalar doğru yerde ve doğru mahkemede açılmalıdır. Nitekim yetkisiz ve/veya görevsiz bir mahkeme açılmış olan dava, mahkeme hakimi tarafından reddedilecek, davacı taraf için maddi külfet ve zaman kaybına yol açacaktır. İşte bu nedenle uzman bir avukat ile işlerinizi yüretmeniz bu riskleri ortadan kaldıracaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Aile Avukatı

Kişinin Adı ve Soyadı toplumdaki bireyleri birbirinden ayırmaya yaradığı için, genel kural kişinin adını ve soyadını istediği şekilde ve istediği zaman değiştirememesidir. Fakat bu genel kuralın sıkı sıkıya uygulanması, gerek toplumda karışıklık doğurması, gerekse kişilik haklarına saygısızlık olacağı için, Medeni Kanunumuz, bazı özel durumlar ve koşullar dahilinde kişinin ad ve soyadının değiştirilmesine izin vermektedir.

Medeni Kanun’un İzin Verdiği Koşullar Nelerdir?

Ad ve Soyadını değiştirebilecek, yeni bir ad alabilecek, kullandığı ada başkaca bir ekleme yapabilecek veya çıkarabilecektir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus , ad ve soyadın değiştirilmesi ile, ad ve soyadın düzeltilmesi davaları arasındaki farktır. Ad ve soyadın değiştirilmesi davasında, kişi tamamen yeni bir ad veya soyada kavuşurken, düzeltme davasında Örneğin, kişinin aslında Ahmet olması gereken adı yanlışlıkla Mehmed olarak yazıldığından bahisle, doğrusu olan Mehmet’e çevrilmesidir.

Ad Soyad Değişikliği İçin Haklı Bir Sebebiniz Var mı?

Medeni Kanun ad ve soyad değişikliği için “haklı bir sebep” olması gerektiğini belirtmiş fakat hangi sebeplerin haklı sebep olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmemiştir. Bu yüzden ad ve soyad değişikliği için dava açarken haklı sebep olarak Nüfus Kanunu’nun 21. Maddesi ve Soyadı Kanunu’nun 3. Maddeleri göz önünde bulundurulacaktır. Bu maddeleri incelediğimizde;

Milli kültüre,
Örf ve adetlere uygun olmayan,
Gülünç ve çirkin anlamları olan,
Kişisel ilişkilerde veya meslek ve sanatın icrasında yanlış anlamalar doğurabilecek hususlar haklı sebep olarak sayılacaktır.
Yukarıda sayılanların dışında, özellikle ad (isim) değişikliği davaları için uygulamada ayrıca kullanılan haklı sebep ise, kişinin gerek sosyal, gerekse iş çevresinde kimlikte yazan isimden başkaca bir isimle tanınması, kimlikte yazan ismini sadece resmi işlemlerinde mecburiyet dolayısı ile kullanmasıdır.

Ad ve Soyad Değiştirme Başvurusu Nasıl Yapılır?

Ad ve soyad değiştirme davaları sadece 1 defa açılabileceği için yapılacak başvurunun, hazırlanacak dilekçenin uzman bir avukat tarafından yapılması gereklidir. Evli kadınlar, evlilik devam ettiği sürece soyadı değiştirme davası açamazlar.
Adın ve Soyadın Değişmesine Nasıl İtiraz Edilir?

Ad veya soyad değişimi nedeniyle zarar gören kişiler var ise, bu değişikliğin öğrenilmesinden itibaren 1 yıl içerisinde ad ve soyad değişikliğine dair kararın kaldırılmasını talep edebilir.

İsim Değiştirme Davası İçin Tanık Gerekli Midir?
Evet en az iki tanık gereklidir.
Tanıkların ad soyad T.C kimlik no ve adreslerinin belirtilmesi gerekir.
Tanıklardan en az bir tanesinin (aile dışından) iş arkadaşı veya sosyal yaşantısından arkadaşı olması faydalıdır.

İsim Değiştirme Davası ne kadar sürede sonuçlanır?

Mahkeme yoğunluğuna göre 2-4 ay arasında.

İsim Değiştirme İçin Vekaletname Çıkarırken Dikkat Edilecek Önemli Husus Nedir?

Avukatınıza noterden Vekalet çıkarırken (Nüfus davaları açmaya, isim , soyisim değiştirmek için dava açmaya) şeklinde ibarenin MUTLAKA eklenmesi gereklidir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Aile Avukatı

Boşanma süreci içerisinde açılacak boşanma davası türleri vardır. Usul ve şekil yönünden birbirinden farklı olan boşanma davaları, eşlerin tüm konularda uzlaşmaları ya da uzlaşmamış olmaları durumuna göre farklılık gösterir. Bu noktada anlaşmalı boşanma davası açılabileceği gibi çekişmeli boşanma davası da açılabilir. Çekişmeli Boşanma, eşlerden birisinin boşanmak istememesi ya da her iki eşinde boşanmak istese dahi boşanmanın hukuki sonuçları üzerinde uzlaşma sağlayamaması durumunda açılan boşanma davası türüdür. Çekişmeli boşanma süreci ile ilgili merak edilen konulara ve çözüm yollarına bu makalemizde yer vermekteyiz.
Çekişmeli Boşanma Davası Nasıl Açılır?
Boşanma istemiyle dava açacak kişiler açısından ister anlaşmalı boşanma olsun isterse de çekişmeli boşanma, davanın görüleceği mahkeme Aile Mahkemeleridir. Aile Mahkemeleri olmayan yerlerde ise boşanma davası Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılabilir. Çekişmeli boşanma davası nasıl açılır diye merak eden kişiler açısından bu süreçte bireylerin hukuki anlamda doğru hazırlanmış ve eksiksiz olan bir boşanma dilekçesi ile birlikte yetkili Aile Mahkemesine başvuru yapmaları gerekir.

Boşanma davalarında görevli mahkemelerin hangisi olduğunu söyledik, yetkili mahkemeler ise eşlerin son altı ay içerisinde birlikte ikamet ettikleri yerde bulunun Aile Mahkemeleridir. Boşanma davası nerede açılır diye merak edenler açısından örnek vermek gerekirse Kahramanmaraş’ta ikamet eden çiftler açısından boşanma davasının açılacağı yer Kahramanmaraş adliyesidir.”

Boşanma davası açarken üzerinde durulması gereken ilk unsur davanın hukuki altyapısı olmalıdır. Zira boşanma sonrası hak kaybı sıklıkla yaşanan durumlardır. Yani çocuğun velayeti, mal paylaşımının nasıl yapılacağı, tazminat ya da nafaka ödenip ödenmeyeceği gibi bir çok hususta hak kaybı yaşanması olasılığı oldukça yüksektir. Bu nedenle çekişmeli boşanma davası açarken mutlaka uzman bir boşanma avukatı tarafından destek alınması önerilir.

Çekişmeli Boşanma Davası Ne Kadar Sürer?
Çekişmeli boşanmalar, anlaşmalı boşanma ile kıyaslandığında daha uzun sürmektedir. Bunun bir çok sebebi vardır. Öne sürülen boşanma nedenlerinin araştırılması, delillerin toplanması, bilirkişi raporlarının gelmesi, tanıkların dinlenmesi… gibi bir çok unsur çekişmeli boşanma davası süresini arttırmaktadır. Doğru bir şekilde çekişmeli boşanma süreci takip edilirse ortalama 4 5 celsede boşanma sağlanabilir. Bu da ortalama 1-2 yıl arasında bir süreye denk gelir. Fakat boşanma davası takip edilmez ve gerekli hukuki prosedürler doğru bir şekilde yerine getirilmez ise çekişmeli boşanma davası 3-4 yıl sürebilir.

Çekişmeli Boşanma Dilekçesi Nasıl Yazılır?
Boşanma sürecinin hukuki boyutu son derece zor ve karmaşıktır. Bu süreçte gerekli prosedürlerin doğru uygulanması gerekir. Çekişmeli boşanma davalarında dilekçe bu süreci başlatan ve sürecin nasıl işleyeceğini belirleyen noktadır. Çekişmeli boşanma dilekçesi davanın nasıl bir süreç olacağını belirler. Her boşanma gerekçesi boşanma sürecini farklı kılacaktır. Örneğin terk nedeniyle boşanma davalarında izlenecek yok ile aldatma nedeniyle boşanma davalarında izlenecek yol aynı olmamaktadır. Bu yüzden boşanma dilekçesi nasıl yazılır diyen kişiler süreç hakkında hukuki bilgiye ihtiyaç duyacaklardır. Çekişmeli boşanma dilekçesi yazılırken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Öncelikle belirtmekte fayda var, boşanma dilekçesi boşanma sürecinin iskeletini oluşturacaktır Boşanma dilekçesi yazılırken bireyler mutlaka “çekişmeli boşanma dilekçesi örneği” gibi internet üzerinde kolay ulaşılabilen ve hukuki anlamda bir getirisi olmayacak uygulamalardan uzak durmalıdırlar. Çekişmeli boşanma davası dilekçesi örneği olarak bulabileceğiniz dilekçeler hukuki altyapıdan uzak ve gelişi güzel hazırlanmış belgelerdir. Bu şekilde açılacak boşanma davaları da bireylere yarardan çok zarar getirecektir.

Her evlilik içerisinde boşanmayı getiren tutum ve davranışlar farklıdır. O yüzden boşanma davası dilekçesi hazırlanırken, kişiye ya da evliliğe özel bir boşanma dilekçesi konusunda uzman bir avukat tarafından hazırlanmalıdır.

Çekişmeli Boşanma Davalarında Sebep?
Boşanma süreci açısından en önemli unsurlardan birisi de hukuki boşanma sebepleri olmaktadır. Boşanma davası açılırken öne sürülecek boşanma nedenleri doğru seçilmelidir. Örneğin aldatılan bir kişi boşanma davası açarken belirli prosedürlerin uygulanması gerekir. Nedir bu prosedürler? Aldatma nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için aldatma olayının öğrenilmesini takiben 6 ay içerisinde boşanma davası açılmalıdır. Aksi durumda aldatma nedeniyle boşanma davası açma hakkı düşer. Ya da farklı bir örnek verirsek, ilgisizlik nedeniyle boşanma davası açacak bireyler açısından Medeni Kanun ilgisizlik nedeniyle boşanma davası açılabileceğine yönelik bir boşanma sebebini vurgulamamıştır. Onun yerine ilgisizliği boşanma sebebi olarak öne sürecek kişilerin Kanunun “166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelden sarsılması” durumunu öne sürmeleri gerekir.

Boşanma davalarında sebep, doğru seçilmediği ve öne sürülen boşanma nedeni ispat edilemediği zaman boşanma davası reddedilir. Boşanma nedenleri ispat yükümlülüğü davayı açan kişiye aittir ve gerekli ispatın yapılamadığı durumda boşanma davası reddedilir.

Tek Taraflı Boşanma Davası
Boşanma süreci içerisinde eşlerden birisinin boşanmayı reddetmesi ya da her iki eşin boşanmayı istemesine rağmen boşanmanın maddi ve manevi sonuçlarında uzlaşamamaları durumunda tek taraflı boşanma davası açılmaktadır. Çekişmeli boşanma olarak da adlandırılan tek taraflı boşanma davası içerisinde davayı hukuki bir sebebe dayandırarak açtan davacı, bu hukuki sebebi ispatla yükümlüdür. Diğer yandan tek taraflı boşanma davası açılan kişi de boşanmayı getiren olayların farklı şekilde geliştiğine dair, karşı dava açabilmektedir.

Çekişmeli Boşanma Davası Reddedilirse Ne Olur?
Boşanma davasının reddi gibi bir durum söz konusu olduğunda bireylerin 3 yıl boyunca aynı hukuki gerekçe ile boşanma davası açmaları engellenir. Yukarıda vermiş olduğumuz örnekten devam edersek aldatma nedeniyle boşanma davası açıp, aldatma olayını ispat edemeyen kişi bu süreçte dava reddedilirse tekrar aldatma nedeniyle boşanma davası açamaz. Bunun için 3 yıl beklemesi gerekir. Bu da çekişmeli boşanma davası açacak kişilerin dava süre ve kaybedeceği 3 yıl düşünüldüğünde 5-6 yıllık bir zaman kaybına sebep olur.

Çekişmeli Boşanmalarda İspat Nasıl Yapılır?
Çekişmeli boşanma davası açarak evliliğini noktalamak isteyen kişiler açısından öne sürülen boşanma sebebinin ispatı, farklı argümanlar ve tanıklar ile yapılabilir. Burada ispat yapılırken delillerin hukuki şekilde elde edilmiş olması gerekir. Örneğin eve gizli kamera yerleştirilmesi, ve bu gizli kamera görüntülerinin mahkemeye sunulması, delilin hukuki olarak elde edilmediği göz önünde bulundurularak işleme konulmayabilir.

Çekişmeli boşanmalarda ispat için kullanılabilecek argümanlara bir kaç örnek vermek gerekirse, kredi kartı ekstreleri, otel kayıtları, doktor raporu, hastane kayıtları, karakol ya da polis merkezinden alınacak kayıtlar, mesaj içerikleri, sosyal medya paylaşımları, fotoğraflar…

Çekişmeli Boşanmalarda Velayet Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanmalarda tarafların en fazla fikir ayrılığına düştüğü nokta çocukların velayeti olmaktadır. Çocuğun velayeti ile ilgili karar verilirken esas unsur çocuğun menfaati olmaktadır. Hakimler de çocuğun velayetine karar verirken çocuğun menfaatlerini göz önünde bulundurarak karar verirler. Bu noktada çocuğun velayeti için etkili bir savunma yapılması gerekir. Taraflar çocuğun velayetini alma noktasında hakim kanaati oluşturmalıdırlar. O yüzden çocuğun kendisi ile yaşamasının çocuğun menfaatleri doğrultusunda olduğu yönünde bir savunma yapılmalıdır.

Çekişmeli Boşanmalarda Nafaka Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanma davası açarak evliliğin yasal olarak bitirilmesi sürecinde alınabilecek üç farklı nafaka türü bulunmaktadır. Bunlar tedbir nafakası, yoksulluk nafakası ve iştirak nafakası (çocuk bakım nafakası) olmaktadır. Tedbir nafakası boşanma davası sürerken maddi yokluğa düşecek tarafa ödenmesi gereken nafaka türüdür. Boşanma davalarında tedbir nafakası ödenmesine yönelik talep hakime iletilir ve hakim boşanma davası sürerken taraflardan birisinin diğer eşe tedbir nafakası ödemesine karar verir.

Yoksulluk nafakası almak için boşanma davasının neticelenmesi gerekir. Yoksulluk nafakası alabilmek için bazı şartlar vardır. Yoksulluk nafakalarında nafaka talebinde bulunacak kiş, boşanmayı getiren olaylarda eşinden daha az kusura sahip olmalıdır. Örneğin aldatma nedeniyle açılacak boşanma davalarında aldatan kişiye yoksulluk nafakası bağlanmaz. Yoksulluk nafakası alabilmenin esas koşulu eşinden daha az kusura sahip olmaktadır. Fakat kimi zaman hakimler eşi ile eşit kusura sahip kişilere nafaka bağlayabilmektedir. Bu durum az da olsa görülen bir hadise olup çok sık yaşanmamaktadır.

Çekişmeli boşanma davalarında çocuk nafakası, çocuğun velayetini alan kişiye her ay ödenen nafaka türüdür. İştirak nafakası diğer adıyla çocuk bakım nafakası yalnızca çocuğun ihtiyaçları için kullanılabilir. Çocuğun eğitim masrafları, beslenme ve diğer temel ihtiyaçlarının sağlanması amacıyla hakim velayeti verdiği kişiye çocuk bakım nafakası bağlamaktadır.

Çekişmeli Boşanma Davalarında Tazminat Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanmalarda tazminat ile ilgili talep edilebilecek 2 farklı tazminat türü vardır. Boşanmalarda maddi tazminat almak isteyen kişiler boşanma sonrası maddi standartlarında düşme olması nedeniyle tazminat talebinde bulunabilirler. Maddi tazminatlarda boşanmayı getiren olaylar üzerinde eşinden daha az kusura sahip ya da kusursuz olan kişiler maddi tazminat talep edebilirler. Çekişmeli boşanma davasında maddi tazminat talep edilirken karşı tarafın ödeme gücü göz önüne alınarak bir tazminat miktarı talep edilmelidir. Hakim de karşı tarafında ödeme gücü oranında bir tazminata hükmeder. Bilinmelidir ki tazminat istenirken hakim istenilen tutar üzerinde bir tazminata karar vermez. Örneğin 300.000 TL tazminat isteyen bir kişiye hakim karşı tarafında daha fazla ödeme gücü var diyerek 350.000 TL tazminat ödenmesi yönünde karara hükmetmez. O yüzden boşanmalarda maddi tazminat talep edilirken gerçekçi ve doğru bir talepte bulunulması gerekir.

Boşanmalarda manevi tazminat ise kişilik hakları saldırıya uğramış kişiler tarafından talep edilebilir. Örneğin aldatma nedeniyle boşanma davası açacak kişi aldatma unsurunun kişilik haklarını zedelediği gerekçesi ile manevi tazminat talep edebilir. Manevi tazminat maddi tazminata göre daha düşük bir miktarda olmaktadır. Ayrıca verdiğimiz örnekten yola çıkarsak aldatma olayında olayın gerçekleştiği 3. kişiye de manevi tazminat davası açılabilir. Aldatma olayındaki 3. kişiye açılacak manevi tazminat davasında, 3. kişinin evli olunduğundan haberinin olması gerekir.

Çekişmeli Boşanmalarda Mal Pal Paylaşımı Nasıl Yapılır?
Çekişmeli boşanmalarda mal paylaşımı mal paylaşımı esası, bulunulan mal rejimine göre yapılır. Mal paylaşımı davası boşanma davalarından farklıdır ve boşanma gerçekleştikten sonra açılabilir. 2002 yılında yürütlüğe giren yasaya göre edinilmiş mallara katılma rejimi aksi bir sözleşme olmaması durumunda geçerli olacak mal rejimidir. 2002 yılından önce gerçekleşen evliliklerde mal ayrılığı rejimi bulunmaktadır. Mal ayrılığı rejimine göre evlilik içerisinde alınan her mal alan kişiye aittir. Bu durum kadının çalışmadığı varsayımında kadının mallardan hak iddia edememesine neden olduğundan dolayı 2002 yılında edinilmiş mallara katılma rejimi gelmiştir. Edinilmiş mallara katılma rejiminde ise evlilik içerisinde alınan her mal üzerinde iki taraf da hak sahibidir. 2002 yılından önce yapılan evliliklerde malların hangi tarihte alındığı önemlidir. Bu tarihten önce alınmış mallar mal ayrılığı rejimine göre bu tarihten sonra alınan mallar ise edinilmiş mallara katılma rejimine göre paylaştırılmaktadır.

Çekişmeli Boşanma Ücretleri 2017 ne kadardır?
Çekişmeli boşanma ücreti belirlenirken bir çok husus bu hesaplamaya dahil edilmektedir. Avukat tutulması durumunda çekişmeli boşanma avukatlık ücreti ödenecektir. Bunun dışında dava açılması için ödenecek ücretler, yargılama giderleri, bilirkişi ücretleri… gibi bir çok kalem çekişmeli boşanma ücretleri içerisinde yer alır. Çekişmeli boşanma masrafları ile ilgili tam ödenecek tutarlar, davanın içeriğine göre farklılık gösterecektir. O yüzden ücret hakkında kesin bilgi almak adına uzman bir boşanma avukatına danışılması önerilir.

Çekişmeli Boşanma Avukatı
Çekişmeli boşanma davalarında avukat tutulması son derece önemlidir. Yaşanabilecek hak kayıpları ve boşanma davası süresi düşünüldüğünde en kolay şekilde boşanma süreci atlatmak ancak uzman bir boşanma avukatı ile mümkün olacaktır.
Çekişmeli Boşanma Davası Hangi Mahkemede Açılır?
Boşanma davalarının açılabileceği görevli mahkeme Aile Mahkemesidir. Aile Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise boşanma davası Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılabilir.

Çekişmeli Boşanma Davasında Hakim Ne Sorar?
Hakimin görevi dava için öne sürülen boşanma nedeninin gerçeği yansıtıp yansıtmadığıdır. Bu noktada hakim boşanma davasında taraflara, boşanmayı getiren olayların nasıl geliştiği ve tarafların bu olaylar karşısındaki tutum ve davranışlarının ne olduğu ile ilgili sorular yöneltir.

Boşanma Davasında Kaç Tane Tanık Gösterilmelidir?
Boşanmalarda tanık göstermek için belirli bir sayı olmamaktadır. Burada tanık göstermek isteyen kişiler açısından tanığın az olması ya da tanık sayısının çok olmasından ziyade tanıkların boşanmayı getiren olaylara üzerindeki şahitliğinin hakim nezdinde ne kadar etkili olacağı önemlidir.

Boşanma Davasında Hakim Çocuğu Kime Verir?
Boşanmalarda çocuğun velayeti ile ilgili olarak esas unsur çocuğun menfaatleri olması nedeniyle hakim, çocuğa kimin hangi şartlarda bakacağı, çocuğun gelişimine hangi bireyin daha fazla katkı sağlayacağı, çocuğa hangi ebeveynin daha iyi bir gelecek hazırlayacağı gibi hususları inceleyerek velayete karar verir.

Boşanma Davasını Nasıl Açmalıyım?
Boşanma süreci içerisinde boşanma davası açılmasından daha önemli olan boşanma davasının nasıl yürütüleceğidir. Bu noktada çekişmeli boşanma davası açacak kişilerin uzman bir boşanma avukatı tutmaları önerilir. Zira boşanma davasının reddi gibi bir durumda bireyler aynı nedenle tekrar boşanma davası açmak için 3 yıl beklemek zorundadırlar.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner – Boşanma Avukatı

MİRAS HUKUKU VE VASİYETNAME: VASİYETNAMENİN HAZIRLANIŞ ŞEKLİ VE VASİYET YOLUYLA

MİRASIN PLANLANMASI
Ölene ait mallar, ölüme bağlı bir tasarruf olmadığı sürece Medeni Kanun’da düzenlenmiş oranlara göre mirasçılara intikal eder.

Bazı durumlarda kişi, öldüğünde mallarının bir kısmının bu oranlar dahilinde değil, kendi arzu ettiği şekilde mirasçılara veya üçüncü kişilere geçmesini arzu edebilir. Böyle bir arzu içindeki kişinin önünde iki seçenek vardır. Birincisi vasiyetname hazırlamak, diğeri ise miras sözleşmesi yapmaktır.

Ölümünden sonra mallarının kendi istediği kişilere kendi tayin ettiği cins ve miktarlar itibariyle verilmesini arzu eden biri için ölüme bağlı tasarruflardan en yaygın olan vasiyetnamenin nasıl hazırlanması gerektiği, şekil şartları, çeşitleri ve vasiyetname ile yapılabilecek tasarrufların sınırları bu yazımızın konusunu oluşturmaktadır.

Son zamanlarda günlük hayatta vasiyetname ile ilgili soruların çoğalması sebebiyle Medeni Kanunda ve sonuçları itibariyle kısmen Borçlar Kanununda düzenlenmiş bu müesseseyi mümkün olduğu ölçüde kanun lafzına ve teknik ayrıntıya girmeden bu yazıda anlatmak niyetindeyiz.

1. VASİYETNAMENİN MAHİYETİ:

Mali anlamı ile vasiyetnameyi, mirasbırakanın ölümünden sonra geçerli olmak üzere ve tek taraflı iradesiyle, hangi mallarının kimlere kalacağını belirlemesi olarak tanımlamak mümkündür.

Burada miras bırakacak olan kişi dilediği bir kişiye hatta kendisinin haberi dahi olmadan terekesinin tamamını, terekesinden belirli bir veya birkaç malı, belirli bir hisse veya belirli bir iradı bırakabilir. Vasiyetnamenin miras sözleşmesinden farkı, tek taraflı irade beyanı ile vücut bulması ve istendiği an bundan vazgeçilebilmesidir. Miras sözleşmesi ise iki taraflı hukuki bir işlem olup taraflardan birinin istemesi ile sözleşmeden hemen dönülemez.

2. VASİYETNAME HAZIRLAYABİLMESİ İÇİN KİŞİDE ARANAN ŞARTLAR :

Vasiyetname yapacak kişinin en başta ayırt etme gücüne sahip olması gerekir. Ayırt etme gücü, kişinin hukuki bir işlemi ve sonuçlarını anlayabilme ve bu sonuca uygun hareket edebilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Eski dilde mümeyyiz olma olarak ifade edilen bu husus, vasiyetnamenin düzenlendiği anda kişide aranan en önemli özelliktir.

Kanun koyucu burada kişinin iradesinin mantığa uygun bir şekilde oluşup oluşmadığının belli olmasını aramakta ancak ayırt etme gücünün olmadığının ispatını ise bunu iddia edenlere yüklemektedir. Buradaki ayırt etme gücü kısıtlılık hali ile karıştırılmamalıdır. Örneğin aşırı kumar düşkünü olan bir kişi için ailesi tarafından alınan kısıtlılık kararına rağmen bu kişi vasiyetname hazırlayabilir ve bu vasiyetname emredici diğer bir şart olan kişinin vasiyetname yazdığı anda en az onbeş yaşını doldurmuş olması şartı ile geçerlidir.[1]

Kısaca vasiyetnameye ehil olabilmek için ayırt etme gücüne sahip olmak ve en az 15 yaşını doldurmuş olmak yasal olarak gerekli ve yeterlidir.

3. VASİYETNAME ÇEŞİTLERİ :

Vasiyetname üç şekilde hazırlanabilir. Birincisi kişinin kendi el yazısı ile, açık bir şekilde tarih belirterek ve imzalayarak hazırladığı “El Yazısı ile Vasiyetname” dir. İkincisi resmi memurun nezaretinde ve iki tanığın katılımıyla hazırlanan “Resmi Vasiyetname” dir. Üçüncüsü ise zaruret halinde iki tanığa son arzuların sözle ifade edildiği “Sözlü Vasiyet” dir.

El Yazısı İle Vasiyetname :

El yazısı ile vasiyetname mirasbırakanın ölümünden sonra terekesinin nasıl paylaşılması istediğini kendi el yazısı ile anlattığı kolay ve vasiyetin gizli tutulabildiği bir yöntemdir. Vasiyetnamenin kişinin kendi el yazısı ile hazırlanmış olması şarttır. Ancak bu şekilde iradesinin doğruluğu tespit edilebilmektedir. Mirasbırakan vasiyetini hazırlarken arzularını açık ve anlaşılır biçimde anlatması gerekir. Birisini mirasçı atadığını veya bir kişiye belirli bir mal bıraktığını açık bir şekilde ifade etmelidir. Kullanılan malzemenin (kağıdın, kalemin vs. niteliğinin) önemi yoktur.

El yazısı ile vasiyetnamenin geçerli olabilmesi için el yazısının dışında mirasbırakanın imzası olmalı ve yine kendi el yazısı ile vasiyetnamenin yazıldığı tarihi belirtmesi gerekmektedir. İmza veya tarihin bulunmadığı vasiyetname geçersizdir. Çünkü atılan tarih bundan başka ortaya çıkabilecek ve bir öncekini bertaraf edecek başka bir vasiyetnamenin varlığı açısından ve vasiyetnamenin yazıldığı anda kişinin ehil olup olmadığının tespiti açısından önem arz etmektedir. İmza kişinin elyazısı ile olmalı mühürle veya aletle veya parmak basılarak atılmış olmamalıdır.

El yazısı vasiyetnamenin belirli bir yere teslimi şart değildir. Ancak istenirse sulh hakimine, notere teslim edilebilir. Vasiyetnameyi bulan kişinin bunu sulh hakimine teslim etmesi zorunludur.

Resmi Vasiyetname :

Resmi vasiyetnamenin, el yazısına göre daha sağlıklı bir yöntem olduğunu en başta ifade etmek gerekir. Çünkü el yazısı vasiyetname kaybolabilir, yırtılabilir, okunmaz hale gelebilir ve en önemlisi vasiyetin yazıldığı anda mirasbırakanın ehil olmadığı iddialarına maruz kalabilir.

Resmi vasiyetname çoğunlukla noter, sulh hakimi veya kanunla belirlenmiş yetkili memur (konsolos gibi) önünde hazırlanır. Kişi kendi el yazısı ile hazırladığı vasiyetini bu makamlara ibraz edip tasdik ettirebileceği gibi bu kişilerin huzurunda arzularını açık bir şekilde ifade edebilir. Hal böyle olunca kişinin okuma yazma bilmesi de gerekmez. Bu şekilde hazırlanan vasiyetnamelerde kişinin iradesi açık bir şekilde ifade edildiği için vasiyetin içeriğinin anlaşılamaması gibi bir husus da çoğu zaman söz konusu olmaz.

Resmi vasiyetname yönteminde, resmi memurdan başka iki tanığın bulunması şarttır. Bu tanıkların fiil ehliyetlerinin olması, okur yazar olması ve mirasbırakanın akrabası olmaması gerekir. Tanıkların esas fonksiyonu mirasbırakanın arzularının içeriğine tanıklık etmek değil, vasiyetin noter huzurunda okunduğunu ve metnin mirasbırakanın arzularına uygun olduğunu kendilerine beyan etmesine ve bu kişinin ölüme bağlı tasarruf yapmaya ehil gördüklerine tanıklık etmeleridir. Bu sebeple vasiyet tanıklara okunmaz. Ancak mirasbırakanın âmâ olması veya felçli olması gibi hallerde okuyamayacağı veya yazamayacağı için vasiyet tanıklar önünde okunur.

Sözlü Vasiyet:

Sözlü vasiyet sadece olağanüstü durumlarda ve diğer iki yöntemin uygulamasının imkansız olduğu hallerde yapılabilmektedir. Kanun olağanüstü durumlara örnek olarak ölüm tehlikesi, savaş, hastalık, ulaşımın kesilmesi gibi halleri örnek vermiştir. Sözlü vasiyet yapacak kişi son arzularını iki tanık önünde anlatır. Tanıklardan biri, kendilerine anlatılanı yer ve tarih belirtmek suretiyle yazar ve iki tanığın imzası ile en kısa sürede ve en yakın sulh veya asliye mahkemesine verirler. Elbette bu tanıkların yukarıda belirtilen (okur yazarlık dışındaki) özellikleri taşıması ve mirastan yararlanacak kişilerden olmaması gerekir. Tanıklar kendilerine anlatılanı yazmayıp, en yakın sulh hakimine sözlü olarak da ifade edebilirler. Bu takdirde tanıkların ifadeleri zapta geçirilir. Sözlü vasiyet diğer yöntemlerden farklı olarak mirasbırakanın bir ay içinde ölmesi halinde geçerli olur.

4. VASİYETNAMENİN GEÇERSİZ OLDUĞU HALLER :

Vasiyetnameyi geçersiz kılan hallerin başında irade yokluğu gelmektedir. Örneğin birisi başkasının yerine vasiyetname hazırlamış ise mirasbırakanın iradesini yansıtmadığı için yok sayılır. Keza vasiyetin anlatmak istediği hususun anlaşılamaması, kanunda aranan şekil şartlarından yoksun olması, içeriğinin gerçekleşmesinin imkansız olması, ahlaka ve kanuna aykırı olması hallerinde de geçersizdir. Benzer şekilde vasiyetnamenin sonraki bir vasiyetname ile ortadan kalkmış olması, lehine tasarrufta bulunulan kişinin mirasbırakandan önce ölmesi, yine bu kişinin mirastan mahrum bir kişi olması hallerinde de vasiyetname geçersizdir. Ayrıca irade sakatlığının varlığı (hata, hile, korkutma) halinde de vasiyetnamenin iptali istenebilir.

5. VASİYET İLE YAPILABİLECEK TASARRUFLARIN SINIRI :

Kişinin kendi malına istediği şekilde tasarruf etmesi en doğal hakkıdır. Ancak ölüme bağlı bir tasarrufla kendisinden mirasçılarına kalacak olan malların tamamının, bazı yasal mirasçılar aleyhine başkalarına verilmesine (bu malların elde edilişinde kısmen yakın aile üyelerinin doğrudan veya dolaylı bir katkısı olduğu düşüncesi ile ve kalanların mağdur olmasını önlemek maksadıyla) Kanun müsaade etmemiştir. Bu sebeple Medeni Kanun saklı pay veya eski adıyla mahfuz hisse adı verilen ve bazı mirasçıların tereke üzerinde Medeni Kanunla düzenlenen miras paylarının belirli bir kısmının her halde hakları olduğu kabul edilen bir müesseseye yer vermiştir.

Mahfuz hisseye (saklı paya) sahip olan mirasçılar, ölenin eşi, çocukları ve bunların altsoyu, ana ve babası ve bunların çocukları yani ölenin kardeşleridir. Bunun dışındaki kimselerin örneğin kardeş çocuklarının (yeğenlerin) veya büyük ana ve büyükbabanın saklı payları yoktur. Medenî Kanunun 506 ncı maddesindeki düzenlemeye göre kanunî mirasçılar değişik oranlarda mahfuz hisselere sahiptirler.

Saklı pay oranı;

1. Altsoy için yasal miras payının yarısı,
2. Ana ve babadan her biri için yasal miras payının dörtte biri,
3. Kardeşlerden her biri için yasal miras payının sekizde biri,
4. Sağ kalan eş için, altsoy veya ana ve baba zümresiyle birlikte mirasçı olması hâlinde yasal miras payının tamamı, diğer hâllerde yasal miras payının dörtte üçüdür.

Sağ kalan eş çocukları ile mirasçı olduğunda eşin saklı payı, normal miras hakkının %100’ü yani kendisine kalan ¼ lük payıdır. Sağ kalan eş, üçüncü zümre başı yani büyük ana ve/veya büyükbaba ile birlikte mirasçı olduğunda miras hakkı ve aynı zamanda mahfuz hissesi dörtte üçün dörtte üçüdür yani dokuzda onaltısıdır. Üçüncü zümredekilerin ve bunların altsoylarının mahfuz hissesi yoktur.

Mahfuz hissenin ne anlama geldiğini daha net anlatabilmek için şu şekilde örnekler verilebilir. Sağ kalan eş iki çocuğuyla beraber mirasçı olduğunda murisin tasarruf hakkı şu şekilde hesaplanır: Eşin miras hakkı 2/8, her iki çocuğun toplam miras hakkı ise 6/8’dir. Bu durumda saklı pay toplamı: (1/4 + 3/8) =5/8 olarak hesaplanır. Murisin tasarruf hakkı da kalan (8/8 – 5/8 =) 3/8 olur. Yani miras bırakan kişi bu örnekte tüm servetinin sekizde üçünü vasiyet yoluyla istediği kişilere veya kuruluşlara bırakabilir. Bunun üzerinde bir tasarruf hakkı yoktur.

Bir başka örnek verelim. Murisin geride bıraktığı mirasçıları sadece iki kardeşi olsun. Bu durumda murisin iki kardeşinin her birinin miras hakkı 1/2, saklı payları ise bunun 1/8’i ve neticede her bir kardeşin saklı payı 1/16 dır. Toplam mahfuz hisse, 1/16+1/16 = 2/16 dir. Bu durumda muris saklı paylardan arta kalan 14/16 oranındaki mallarını vasiyet yoluyla istediği kişi ve kuruluşlara bırakabilir.

Murisin bu mahfuz hisseleri aşan tutarlarda yani kanunî mirasçıların haklarını çiğneyecek şekilde vasiyette bulunması veya mansup mirasçı tayin etmesi mümkün değildir. Muris iradî bir tasarruf ile mahfuz hisseli mirasçıların haklarını ihlal edecek şekilde çeşitli tevcihlerde bulunduğu takdirde mirasçıların kendi mahfuz hisselerini geri almak için tenkis davası açmaları söz konusu olabilir.

Değerinde azalma meydana gelmeksizin bölünmesine olanak bulunmayan belirli bir mal vasiyeti tenkise tâbi olursa veya mal paylaştırmaya elverişli değilse vasiyet alacaklısı, dilerse, tenkisi gereken kısmın değerini ödeyerek malın verilmesini, dilerse malı terk ederek tasarruf edilebilir kısmın değerini karşılayan parayı isteyebilir. Mirasbırakanın 2 oğlu ve bir karısı olduğunu varsayalım. Baba bir kısım gayrimenkullerini eşine, antika tabloyu ise oğullarına bırakabilir. Terekedeki gayrimenkuller eşin saklı payını karşılamıyor ise mirasbırakanın karısı tenkis davası açabilir. Bu durumda oğulların önünde iki seçimlik hak vardır. Vasiyet alacaklısı olarak oğullar vasiyet edilen tabloyu muhafaza ederek saklı payı tamamlamak için annelerine ödeme yapabilirler veya tabloyu annelerine vererek kendi haklarını annelerinden para olarak isteyebilirler. Burada seçimlik hak sadece vasiyet alacaklısına bırakıldığından annenin doğrudan tabloyu isteme hakkı yoktur. Başka bir anlatımla Tablo’nun vasiyete rağmen anneye geçmesi oğulların rızasına bağlıdır.

Medeni Kanun’un bu kuralının emredici olmadığını tasarruf serbestliği karşısında miras bırakanın saklı paya ilişkin ifanın nasıl yapılacağını vasiyetinde belirlemesinin de mümkün olduğunu ifade etmek gerekir.

Yine örnek vermek gerekirse baba, vasiyetnamesini hazırlarken, mallarına kendi anlayışına göre değer biçmiş ve bu malları miras haklarını ve saklı paylarını gözeterek paylaştırmak suretiyle eşine, kızına ve oğluna vasiyet etmiş olsun. Baba, vasiyete konu mallar arasında bulunan bir grup anonim şirket hisse senedinin oğluna kalmasını vasiyet ederken, hisselerin değerinin oğulun miras payını çok aştığını görerek, oğulun hakkını aşan hisse kısmına tekabül eden parayı annesine ve kızkardeşine vermesini vasiyet edebilir ve vasiyet bu yönü ile de geçerlidir. Ancak baba bu paylaşımda değer tesbitlerini yanlış şekilde veya yanılarak, saklı payları ihlal edecek şekilde yapmışsa, saklı payından mahrum kalan mirasçının tenkis davası açması mümkündür.

6. MİRAS KALACAK MALLARIN HAYATTA İKEN MURİS TARAFINDAN YÖNLENDİRİLMESİ :

Yukarıda açıkladığımız gibi, miras kalacak malların, murisin ölümünden sonra ve Medeni Kanunla belirlenmiş olan miras paylarından farklı bir dağılıma tabi olabilmesi, vasiyetname ile ve mahfuz hisselere dokunulmamak şartıyla sağlanabilmektedir.

Miras bırakacak olan kişinin kendi sağlığında, miras kalacak malları bağışlıyarak veya satmak suretiyle mirasın Medeni Kanunda belirtilene nazaran farklı şekilde dağılmasını sağlaması yazımızın konusu dışında kalmakta olup, bu maksatla yapılacak işlemler, gerek Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, yapılacak işlemlerin niteliğine göre ilgili sair mevzuat ve bilhassa vergi mevzuatı açısından birçok detay içermekte olduğundan, hayatta iken mirasını planlamak isteyenlerin hukukçulara danışmasını tavsiye ederiz.

Avukat Fatmanur Toprak | Miras Avukatı | 0544 488 7277