Fatmanur Toprak Saygıner

Bugünkü yazımızda yargılamanın amacından söz edeceğiz. Ayrıca genel konulardan da bahsedeceğiz.

Olan, olması gereken hukuk maddi hukukta yer alıyor. Bunun biz mahkemeler yoluyla hayata geçiriyoruz. Maddi hukuktaki hak talep kavramları maddi hukukta somutlaşıyor. Sizin bir dava prosedüründe, sonunda haklı ya da haksız olduğunu şeklinde bir hükme varıyor. Bunun da “bağımsız” mahkemeler aracılığıyla yerine getiriyor. Demek ki yargılama hukuku maddi hukukun hayata geçirilmesiyle alakalı. Ama bu arada tabi temel haklar da gündeme geliyor. Yani, yargılama hukukunda aynı zamanda anayasal hakların da somutlaştığını görüyoruz. Anayasadaki bazı temel esasları hak arayışında ileri sürüyoruz ve yine mahkeme bize, talebimiz haklı ise lehimize bir hüküm veriyor. Bunlar deme ki usul hukukunun çalışma sahası.

Bu yargılama hukuku dışında bir ceza yargılama hukuku var. O bizim alanımızın dışında ama bazı noktalarda orada alınan kararların buraya tesirinin ne olacağını ortaya çıkarıyor. Kurumlar ana hatlarıyla eski kanundaki kurumlardır. Yeni kanun pek bir değişiklik yapmamıştır. Yaptığı yerleri de anlatacağız. Onun dışında kanunun gerekçesinde dahi şu ifade geçiyor; ‘eski kanunla da devam edilebilirdi’ diyor.

Hukukun temel esaslarıyla ilgili bir bilgi sahibisiniz. Bunların önde geleni, özel hukukta bir ilke var. Özel hukuk alanında temel ilkeler; serbestlik ilkesi, sözleşme serbestisi, irade serbestisidir. Yazımıza buradan giriş yapacağız. Şimdi, bu irade serbestisiyle yaşadığınız bir dünyada; karşınızdaki kişi taahhüdünü yerine getirmezse ya da sizin hakkınızı ihlal ederse bu halde siz, ya akde aykırılıktan ya da haksız fiilden ona karşı bir talepte bulunacaksınız. Bu talebi ileri sürdüğünüz yargılama yeri olan mahkeme olacak. Dava açacaksınız. Böylece kişi ya da kişiler veya kurumlar arasındaki ihtilaflar yargı yerine gelecek.

Burada önemli bir parantez açalım, moda olan şeyler var uzlaşma, uzlaşma kültürü gibi sloganlar da var. Tabi bunlar toplumun kültürü ve yaşadıklarıyla de pek örtüşmüyor. O yüzden Türkiye açısından uzlaşmak ve arabuluculuk, gibi konularda biraz mesafeli duruyoruz. Arabuluculuk, uzlaşma ve buna benzer hak arama yerleri olsa da bireyin son olarak başvuracağı yer olarak devlet yargısının bulunduğunu görüyoruz.

Bizim aklımıza devlet yargısı dışında ilk olarak zor kullanma geliyor. Birey gücünü kullanıyor alacağını fazlasıyla alıyor. Ancak bu durum bugünkü hukuk sistemine uymuyor. Hukuk devleti, bireyin ihkak-hak yolunu kullanmasını yasaklıyor. Yani zor kullanarak hak elde etme yolunu yasaklıyor. Bu da doğal olarak devlet yargısının kolay ulaşılabilir, mümkün olduğu kadar ucuz, çabuk ve doğru karara götüren bir yargılama yapmasını gerektiriyor. Kısa adıyla AİHS’ de adli yargılama hakkı var. Adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılamanın yapılmasını ve doğru sonuca ulaşmasını öngörmektedir. Bugünkü hukukun geldiği noktada bireye hukuki korunma sağlanır.

Hukuki himaye, usul hukukunun temel kavramlarından biridir. Birey devletten himaye talep eder. Bunun diğer adı; adaleti temin talebidir. Bunlar usul hukukunun kavramlarıdır. Birey diyorum dikkat edin vatandaş demiyorum. Vatandaş olamayana da bu dava yolunu açıyoruz, vatandaş dersek bireye dava yolunu engellemiş oluyoruz. Barı kültürünün temel taşı bireye dayanır.

Bu size gayet normal gelebilir ama bu geçmişte böyle olmuyor. Almanya’da Hitler döneminde totaliter rejimin olduğu bir dönemde hukuki himaye ihtiyacından söz ediliyor. Fakat öyle çok söz ediliyor ki ihtiyaç var diye, bu sefer; ‘Acaba bu ihtiyacı kim belirleyecek? Yani bu ihtiyaçta kimin ihtiyacı var?’ noktasına gelmiştir. Mesela; Çingenelere veya Yahudilere bir işlem yapılıyorsa, doktrinde deniyor ki; bunların hukuki himayeye ihtiyacı yoktur. Yahudi bir işçinin villası kamulaştırılıyor, devlet el koyuyor. Dava açacak kamulaştırmanın haksız olduğunu belirtecek ya da bedelin ödenmesini isteyecek. Diyorlar ki; Yahudi’nin hukuki himaye ihtiyacı yoktur. Yani bu ihtiyacı belirleyen bir organ oluşuyor. Meclis olur, yürütme olur, hepsi olur yani totaliter rejim artık hukuki himaye ihtiyacından değil, hukuki himaye talebinden söz ediliyor. Bu talep, devlete karşı yönetilen bir talep oluyor.

Birey, doğrudan devlete yönelik hakkının korunmasını talebinde bulunabilir. O hak arayışı engellenmemeli, zorlaştırmamalıdır. Bunu da sağlayacak olan devlettir. Bu mahkeme kararlarının alınacak olmasıyla da sınırlı değildir. Mahkeme kararı alındıktan sonra yeri gelir bunun icrası gerekir. Mesela; aldınız kararı ancak borçlu borcunu yine de ödemiyor. Devlet o aşamada da icra hukukuyla devreye girer ve bu mekanizmalar da adaletin teminine hizmet etmelidir.

Mahkemelerin bağımsız olması önemlidir. Kararların doğru ve tarafsız çıkması önemlidir. Ama onun dışında verilen kararların, ilamların devlet tarafından kurulan mekanizma da bir engelle karşılaşmaması da gerekir.

Bu bağlamda mesela; karar verilmiş, işçi açtığı davayı kazanmış fakat mahkeme diyor ki: ‘Bu kararın sana ve karşı tarafa tebliğ bir masrafı gerektiriyor. Senin bu karar harçlarını yatırman lazım. ‘İşçi de diyor ki; ben zaten işten atılmıştım, param da yok. Bu konuda yine problem teşkil ediyor sistem. Birey yıllarca süren davayı kazanmış ama parasını alamıyor. Bütün bunlar sistemin aksayan yönleriyle alakalıdır.

Genel olarak bakıldığında birey hukuki himaye talebine sahiptir. Bunu da devlet yargısı usulüne göre yerine getirmelidir. Dava açıldığında bunun belli bir prosedür içinde yürütülmesi lazım. Çok acele yargılama da marifet değildir, başka sorunlar yaratabilir. Halbuki hukukun beklediği hukuksal barışı, toplumsal barışı sağlamaktadır.

Usulün amacında bir gerçek üzerinde dururuz. Acaba bu nihai amaç mıdır? Nihai amaçtır dediğimiz zaman hakimin de güçlenmesi ve birçok şeyi resen araştırması gerekebilir. Çünkü taraflar, konuyu kendilerine göre getirirler; yanlıdırlar, bilgileri sınırlıdır ya da kasten eksik verirler. Bütün bunlar dava malzemesinin tam toplanmasına engel olur. Böyle bir ortamda yargılamanın amacı gerçeğe ulaşmaktadır dersek çoğu zaman buna varamayız, şartlar buna imkan vermez.

Buna karşın; şeklin gerçekten söz edilebilir. Fakat bu da işi başka yere götürür. Gerçek derken bir maddi hakikate ulaşmak bir de şekli hakikate ulaşmak ayrımı yapılabilir. Şekli hakikate ulaşmak ya da adli gerçek ile sınırlı tutmak bizi tatmin etmez. Bizim burada kabul ettiğimiz görüş şudur; yargılama tabi ki gerçeklik temeline oturacaktır. Yargılama, gerçeklik temeli üzerinde hakkın korunmasının, tanınmasının tespitidir. Hakkın korunması dediğimiz hukuki himayeden gelir. Bireye hukuki korunma sağlanıyor. İşte bu bir gerçeklik temeli üzerinde olursa bir anlam taşır.

Toparlayacak olursak; hedef gerçeğe ulaşmak. Karar gerçeklik temelinde oluşursa, vakalarımız yaşanmış olaylar üzerine gidilir orada hukukun tespiti sağlanırsa usul amacına olur.

Usulün amacının birden fazla olduğu söylenebilir. Hukuki barış sağlamak, toplumsal barışı sağlamak, onun dışında objektif hukuku tesis etmek ( kanunlarda olan hukuku hayata geçirmek ), hukuk düzenini sağlamak. Bunlar usulün amacı olarak bir arada yer alabilir. Ancak ilk söylediğimiz; gerçeklik temeline dayalı olmak kavramı bize yeterli olur. Ama bütün bunlar birey kaynaklıdır, birey in korunması esasına yöneliktir. Bireysel korunma esastır.

*Yargılanmanın amacıyla niye meşgul oluruz ?

Şunu söyleyebiliriz, yargılamanın anlaşılması için amacın sorgulanması gerekir diyebiliriz. Yaptığımız yargılamanın neye yaradığını neyin peşinde olduğumuzu anlayabilmemiz için bunun sorgulamalıyız. Böylece şekli hukukla maddi hukuk arasındaki işlevsel bağlantıda saptanmış olur. Böyle bir amaç tespiti bütün problemleri çözeceği anlamına gelmez. Maddi hukukla ilgili işlevsel anlamak dahi bizim için önem taşıyor.

Yargılama, kamu hukuku özelliği taşıyan bir şeydir. Yani yargılamaya girdiğimiz zaman davada artık keyfi davranamazsınız çünkü tasarruf ilkesi var. Maddi hukukta olan bir başka ilkedir tasarruf ilkesi. Aldınız, verdiniz, davayı açtınız. Davayı geri alayım. Şimdi davayı geri alayım dediğiniz zaman karşı tarafa sorulur. ‘Sen buna razı gösteriyor musun?’ Çünkü geri alan davayı yine açabilir. Davadan feragat ediyorum derse o ayrı. Feragat ederse o davayı bir daha açamaz. Yani sizin yapabilecekleriniz davadan sonra sınırlıdır taraf olarak. O dava yolu kamu hukukuyla alakalı, kamusal bir alana giriyorsunuz. Ve yargılama hukukunun emredici kuralları devreye giriyor. Bir yanda maddi hukuk, sizin hak arayışınız ama dava açmakla talepte bulunmakla artık konu tek başına sizin konunuz olmaktan çıkıyor. Hakime düşen görev, bu yargılamayı tamamlamak hükme varmaktadır.

Usulün amacında sadece toplumu korumak yoktur, bu anlamda hukuk birliğini sağlamak, hukuku geliştirmek tek başına ölçü değildir. Çünkü neticede dava, bireyin davasıdır. Yani onun; hukuk gelişecek, bu karar millete emsal olacak, herkes buradan ders çıkaracak gibi bir amacı yoktur. O işini görmeye bakar, hükmünü almaya bakar. Hedeflenen, doğru bir karara varmaktır. Medeni yargılama hukuku günümüzde giderek hakimin rolünü güçlendirmektedir. Hakim, liberal dünya dönemindeki hakim değildir. Buna karşı bizim usul hukukumuz, liberal dönemin sonlarından modern bir kanun olan İsviçre Kanton Kanunundan alınmıştır. Ama yine de hakim çok da güçlü değildir.

Alman hukuku ve Avusturya hukukuna baktığımızda hakim güçlendirilmiştir. Hakim güçlü olduğunda sadece tarafların getirdiği malzeme statik bir şekilde kalmıyor. Bunun detayları işlenirken hakimin gücü ortaya çıkıyor. Ayrıca taraflara birtakım ödevler de getirmiştir. Bu bilgiler mukayeseli hukukta vardır. Bizim hukukumuzda isim olarak söyleyebiliriz ama içerik olarak alman veya Avusturya’daki gibi değildir. Yeni kanunumuzda o kadar radikal bir duruma girmemiştir, modern hukuklara paralel bir durum getirmemiştir. Kanun liberal anlayışla hazırlanmış bir kanundur. Fakat giderek; yargılama yabancı hukukta hakimin güçlü kılındığı ve böylece dava, temelde bireyin davası olmakla birlikte sonuçta gerçeklik temeline dayalı olması noktasına gelmiştir. Yargılama hukuku bittiği zaman bu hüküm alınıp icraya konulur. İcra organları da kararı uygular. Avukat Fatmanur Toprak Saygıner 

KAMULAŞTIRMA KANUNU
Kanun Numarası : 2942
Kabul Tarihi : 4/11/1983
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 8/11/1983 Sayı : 18215
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 22 Sayfa : 843
*
* *
Bu Kanun ile ilgili olarak Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe giren
yönetmelik için, “Yönetmelikler Külliyatı” nın kanunlara göre
düzenlenen nümerik fihristine bakınız.
*
* *
BİRİNCİ KISIM
Genel Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Amaç ve kapsam
Madde 1 – Bu Kanun; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde
bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin
hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını,
idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların
çözüm usul ve yöntemlerini düzenler.
Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun
hükümleri uygulanır.
Tanımlar
Madde 2 – Bu Kanunun uygulanmasında;
a) İdare: Yararına kamulaştırma hak ve yetkisi tanınan kamu tüzelkişilerini, kamu kurum ve kuruluşlarını, gerçek ve
özel hukuk tüzelkişilerini,
b) Taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yer: Taşınmaz malın tapuda kayıtlı olduğu, değilse tapu siciline kayıtlı
olması gereken il veya ilçeyi,
İfade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırmanın Oluşturulması
Kamulaştırma şartları
Madde 3 – İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin
yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya
aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.
6204
Bakanlar Kurulunca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların
yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda, bir gerçek veya özel hukuk tüzelkişisine ödenecek
kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin
altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde
faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere, peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren, Devlet borçları için
öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır.
Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanların bedeli, her halde peşin ödenir.
(Ek : 24/4/2001 – 4650/1 md.) İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz.
İrtifak hakkı kurulması
Madde 4 – Taşınmaz malın mülkiyetinin kamulaştırılması yerine, amaç için yeterli olduğu takdirde taşınmaz malın belirli kesimi,
yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerinde kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı kurulabilir.
(Ek fıkra : 10/9/2014 – 6552/99 md.) Ancak, maliklerinin mülkiyet hakkının kullanılmasının engellenmemesi, can ve mal güvenliği
bakımından gerekli önlemlerin alınması kaydıyla, kamu yararına dayalı olarak taşınmazların üstünde teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile
her türlü köprü, taşınmazların altında metro ve benzeri raylı taşıma sistemleri ile tünel yapılabilir. Taşınmazların mülkiyet hakkının
kullanımının engellenmemesi hâlinde, taşınmazlara ilişkin herhangi bir kamulaştırma yapılmaz. (İptal üçüncü cümle: Anayasa
Mahkemesi’nin 14/5/2015 tarihli ve E.: 2014/177, K.: 2015/49 sayılı Kararı ile.) (…) Yapılan yatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden
değer artış bedeli alınamaz.(1)
Kamu yararı kararı verecek merciler
Madde 5 – Kamu yararı kararı verecek merciler şunlardır:
a) Kamu idareleri ve kamu tüzelkişileri;
1. 3 üncü maddenin ikinci fıkrasında sayılan amaçlarla yapılacak kamulaştırmalarda ilgili bakanlık,
2. Köy yararına kamulaştırmalarda köy ihtiyar kurulu,
3. Belediye yararına kamulaştırmalarda belediye encümeni,
4. İl özel idaresi yararına kamulaştırmalarda il daimi encümeni,
5. Devlet yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu,
6. Yükseköğretim Kurulu yararına kamulaştırmalarda Yükseköğretim Kurulu,
7. Üniversite, Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yararına kamulaştırmalarda
yönetim kurulları,
8. Aynı ilçe sınırları içinde birden çok köy ve belediye yararına kamulaştırmalarda ilçe idare kurulu,
9. Bir il sınırları içindeki birden çok ilçeye bağlı köyler ve belediyeler yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu,
10. Ayrı illere bağlı birden çok kamu tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda Bakanlar Kurulu,
11. Birden çok il sınırları içindeki Devlet yararına kamulaştırmalarda Bakanlar Kurulu.
b) Kamu kurumları yararına kamulaştırmalarda yönetim kurulu veya idare meclisi, bunların olmaması halinde yetkili idare
organları,
c) Gerçek kişiler yararına kamulaştırmalarda bu kişilerin, özel hukuk tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda ise; yönetim kurulları
veya idare meclislerinin, yoksa yetkili yönetim organlarının başvuruları üzerine gördükleri hizmet bakımından denetimine bağlı oldukları
köy, belediye, özel idare veya bakanlık.
Onay mercii
Madde 6 – Kamu yararı kararı;
a) Köy ihtiyar kurulları ve belediye encümenleri kararları, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde valinin,
b) İlçe idare kurulları, il daimi encümenleri ve il idare kurulları kararları, valinin,
_________
(1) 27/3/2015 tarihli ve 6639 sayılı kanunun 28 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “raylı taşıma sistemleri” ibaresinden sonra gelmek
üzere “ile tünel” ibaresi eklenmiştir.
6205
c) Üniversite yönetim kurulu kararları, rektörün,
d) Yükseköğretim Kurulu kararları, Kurul başkanının,
e) Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu yönetim kurulu kararları, genel müdürün,
f) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu kararları, Yüksek Kurum Başkanının,
g) Kamu kurumları yönetim kurulu veya idare meclisleri veya yetkili idare organları kararları, denetimine bağlı
oldukları bakanın,
h) Gerçek kişiler veya özel hukuk tüzelkişileri yararına; köy, belediye veya özel idarece verilen kararlar, valinin,
Onayı ile tamamlanır.
Bakanlıklar veya Bakanlar Kurulu tarafından verilen kamu yararı kararlarının ayrıca onaylanması gerekmez.
Onaylı imar planına veya ilgili bakanlıklarca onaylı özel plan ve projesine göre yapılacak hizmetler için ayrıca kamu
yararı kararı alınmasına ve onaylanmasına gerek yoktur. Bu durumlarda yetkili icra organınca kamulaştırma işlemine
başlanıldığını gösteren bir karar alınır.
Kamulaştırmada önce yapılacak işlemler ve idari şerh
Madde 7 – Kamulaştırmayı yapacak idare, kamulaştırma veya kamulaştırma yolu ile üzerinde irtifak hakkı kurulacak
taşınmaz malların veya kaynakların sınırını, yüzölçümünü ve cinsini gösterir ölçekli planını yapar veya yaptırır;
kamulaştırılan taşınmaz malın sahiplerini, tapu kaydı yoksa zilyetlerini ve bunların adreslerini, tapu, vergi ve nüfus kayıtları
üzerinden veya ayrıca haricen yaptıracağı araştırma ile belgelere bağlamak suretiyle tespit ettirir.
İlgili vergi dairesi idarenin isteği üzerine taşınmaz mal ve kaynakların vergi beyan ve değerlerini, vergi beyanı
bulunmadığı hallerde beyan yerine geçecek takdir edilecek değeri en geç bir ay içerisinde verir.
İdare kamulaştırma kararı verdikten sonra kamulaştırmanın tapu siciline şerh verilmesini kamulaştırmaya konu
taşınmaz malın kayıtlı bulunduğu tapu idaresine bildirir. Bildirim tarihinden itibaren malik değiştiği takdirde, mülkiyette
veya mülkiyetten gayri ayni haklarda meydana gelecek değişiklikleri tapu idaresi kamulaştırmayı yapan idareye bildirmek
zorundadır. (Değişik cümle: 24/4/2001 – 4650/2 md.) İdare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10 uncu
maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespitiyle idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belge
tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde, bu şerh tapu idaresince resen sicilden silinir.
Satın alma usulü
Madde 8 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/3 md.)
İdarelerin, bu Kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma
usulünü öncelikle uygulamaları esastır.
Kamulaştırma kararının alınmasından sonra kamulaştırmayı yapacak idare, bu Kanunun 11 inci maddesindeki
esaslara göre ve konuyla ilgili uzman kişi, kurum veya kuruluşlardan da rapor alarak, gerektiğinde Sanayi ve Ticaret
Odalarından ve mahalli emlak alım satım bürolarından alacağı bilgilerden de faydalanarak taşınmaz malın tahmini bedelini
tepit etmek üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla kıymet takdir komisyonunu
görevlendirir.
6206
Ayrıca idare, tahmin edilen bedel üzerinden pazarlıkla satın alma ve trampa işlemlerini yürütmek ve sonuçlandırmak
üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla uzlaşma komisyonunu görevlendirir.
İdare, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin, kamulaştırılması kararlaştırılan
taşınmaz mal, kaynak veya bunların üzerindeki irtifak haklarının bedelinin peşin veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci
fıkrasına göre yapılıyor ise, bu fıkradaki usullere göre taksitle ödenmesi suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya idareye ait
bir başka taşınmaz malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü bir yazıyla malike bildirir.
(Değişik beşinci fıkra: 20/8/2016-6745/31 md.) Malik veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ
tarihinden itibaren on beş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak satmak veya trampa isteği
ile birlikte idareye başvurulması hâlinde; komisyonca tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahminî
değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması hâlinde, yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak
düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini, malikin kimlik
bilgilerini ve taşınmazların tapuda tesciline veya terkinine dair kabul beyanlarını da ihtiva eden tutanak, malik veya yetkili
temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından imzalanır. Bu tutanak malikin ferağ beyanı ve tapuda idare adına yapılacak tescilin
hukuki sebebi sayılır.
(Değişik altıncı fıkra: 20/8/2016-6745/31 md.) İdarece, anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırk
beş gün içinde, tutanakta belirtilen bedel hazır edilerek, idarenin anlaşma tutanağı ve kamulaştırma öncesi taşınmaz
üzerindeki tüm takyidat ve haklardan arındırıldığını bildiren yazıya istinaden idare adına tapuya resen tescil veya terkin edilir.
Tapuya resen tescil veya terkinden sonra kamulaştırma bedeli kendilerine ödenir.
Bu madde uyarınca satın alınan veya trampa edilen taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkı, sahibinden
kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve bu şekilde yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz.
Anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre işlem yapılır.
Kadastro görmemiş yerlerde tespit işlemi
Madde 9 – İdare, tapulama veya kadastrosu yapılmamış yerlerin durumunun tespiti için mahallin mülki amirine
müracaatla, kamulaştırma yapılacak yerde iki asıl ve iki yedek olmak üzere dört bilirkişinin seçilmesini ister. Mülki amir
idarenin bu istemi üzerine sekiz gün içerisinde bilirkişilerin seçilmesini ve sulh hukuk mahkemesinde yeminlerinin
yaptırılarak isimlerinin kamulaştırmayı yapacak idareye bildirilmesini sağlar.
Tespit sırasında muhtar veya vekili, ihtiyar kurulundan iki üye ve iki bilirkişi birlikte görev yaparlar.
Bu tespitte görev yapan muhtar veya vekili, ihtiyar kurulu üyeleri ile bilirkişilere çalıştıkları günler için 29 uncu
maddeye göre ödeme yapılır.
6206-1
İKİNCİ KISIM
Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti, İdare Adına Tescil ve
Bedelin Tespiti Esasları, Dava Hakkı ve Bilirkişiler (1)
BİRİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti ve İdare Adına Tescil,
Bedelin Tespiti Esasları (2)
Kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili (3)
Madde 10 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/5 md.)
Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8
inci madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz
malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu
bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare
adına tesciline karar verilmesini ister.
Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava
dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile
veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11.2.1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun
28 inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de
tebliğ olunur.
Mahkemece malike doğrudan çıkarılacak meşruhatlı davetiyede veya ilan yolu ile yapılacak tebligatta;
a)Kamulaştırılacak taşınmaz malın tapuda kayıtlı bulunduğu yer, mevkii, pafta, ada, parsel numarası, vasfı,
yüzölçümü.
b)Malik veya maliklerin ad ve soyadları,
c) Kamulaştırmayı yapan idarenin adı,
d) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, tebligat veya ilan tarihinden itibaren kamulaştırma işlemine idari
yargıda iptal veya adli yargıda maddi hatalara karşı düzeltim davası açabilecekleri,
e) Açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği,
f) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal davası açanların, dava
açtıklarını ve yürütmenin durdurulması kararı aldıklarını belgelendirmedikleri takdirde, kamulaştırma işleminin kesinleşeceği
ve mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedeli üzerinden taşınmaz malın kamulaştırma yapan idare adına tescil edileceği,
g) Mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına hangi bankaya yatırılacağı,
–––––––––––––––––
(1) Bu kısım başlığı; “Kamulaştırma Bedeli, Tebligat, Dava Hakkı ve Bilirkişiler” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(2) Bu bölüm başlığı; “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
(3) Bu madde başlığı; “Kıymet takdiri komisyonları” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
6206-2
h) Konuya ve taşınmaz malın değerine ilişkin tüm savunma ve delilleri, tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde
mahkemeye yazılı olarak bildirmeleri gerektiği,
Belirtilir.
Mahkemece, kamulaştırılacak taşınmaz malın bulunduğu yerde mahalli gazete çıkıyor ise, bu mahalli gazetelerden
birisinde ve Türkiye genelinde yayımlanan gazetelerin birisinde kamulaştırmanın ve belgelerin özeti en az bir defa
yayımlanır.
Mahkemece belirlenen günde yapılacak duruşmada hakim, taşınmaz malın bedeli konusunda tarafları anlaşmaya
davet eder. Tarafların bedelde anlaşması halinde hakim, taraflarca anlaşılan bu bedeli kamulaştırma bedeli olarak kabul eder
ve sekizinci fıkrının ikinci ve devamı cümleleri uyarınca işlem yapar.
Mahkemece yapılan duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hakim, en geç on gün içinde keşif ve otuz
gün sonrası için de duruşma günü tayin ederek, 15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin huzurunda
taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar. Yapılacak keşifte, taşınmaz malın bulunduğu yerin bağlı olduğu
köy veya mahalle muhtarının da hazır bulunması amacıyla, muhtara da davetiye çıkartılır ve keşifte hazır bulunması temin
edilerek, muhtarın beyanı da alınır.
Bilirkişiler, taraflar ve diğer ilgililerin beyanını da dikkate alarak, 11 inci maddedeki esaslar doğrultusunda taşınmaz
malın değerini belirten raporlarını onbeş gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü beklenmeksizin
taraflara tebliğ eder. Yapılacak duruşmaya hakim, taraflar veya vekillerini ve bilirkişileri çağırır. Bu duruşmada tarafların
bilirkişi raporlarına varsa itirazları dinlenir ve bilirkişilerin bu itirazlara karşı beyanları alınır.
Tarafların bedelde anlaşamamaları halinde gerektiğinde hakim tarafından onbeş gün içinde sonuçlandırılmak üzere
yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve hakim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından yararlanarak
adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit eder. Mahkemece tespit edilen bu bedel, taşınmaz mal, kaynak veya
irtifak hakkının kamulaştırılma bedelidir. Tarafların anlaştığı veya tarafların anlaşamaması halinde hakim tarafından
kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise
ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen
bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu
süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına
veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair
makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine
ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup
tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.
6206-3
(Ek fıkra: 11/4/2013-6459/6 md.) Kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde
sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.
Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.
Hak sahibinin tespit edilemediği durmlarda mahkemece, kamulaştırma bedelinin üçer aylık vadeli hesaba
dönüştürülerek nemalandırılması amacıyla gerekli tedbirler alınır.
Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal, tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe
dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.
Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişiksi aranmaz. Ancak, tapu
dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.
14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal davası
açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari yargıda açılan
dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.
Kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim
davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin davetiye ve ilanda açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş olması
nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.
6207
Kamulaştırma bedelinin tespiti esasları: (1)(4)
Madde 11 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/6 md.)
15 inci madde uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırılacak taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yere
mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz mal veya kaynağın;
a)Cins ve nevini,
b) Yüzölçümünü.
c) Kıymetini ektileyebilecek bütün nitelik ve unsarlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini,
d)Varsa vergi beyanını,
e)Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini,
f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın (…) (2) mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde
getireceği net gelirini. (2)
g) Arsalarda, kamulaştırılma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini,
h) Yapılarda, (…)(3)
resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını,
ı) Bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,
Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin
beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir
değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler. (4)
Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer
artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kâr dikkate alınmaz.
Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana
gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.
Kısmen kamulaştırma
Madde 12 – Kısmen kamulaştırılan taşınmaz malın değeri;
a) Kamulaştırılmayan kısmın değerinde, kamulaştırma sebebiyle bir değişiklik olmadığı takdirde, o malın 11 inci
maddede belirtilen esaslara göre takdir edilen bedelinden kamulaştırılan kısma düşen miktarıdır.
b) Kamulaştırma dışında kalan kısmın kıymetinde, kamulaştırma nedeniyle eksilme meydana geldiği takdirde; bu
eksilen değer miktarı tespit edilerek, kamulaştırılan kısmın (a) bendinde belirtilen esaslar dairesinde tayin olunan
kamulaştırma bedeline eksilen değerin eklenmesiyle bulunan miktardır.
——————————
(1) Bu madde başlığı; “Kıymet takdiri esasları” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle metne işlendiği şekilde
değiştirilmiştir.
(2) Bu bentte yer alan “kamulaştırma tarihindeki” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26/5/2016 tarihli ve E.: 2015/55, K.: 2016/45 sayılı
Kararı ile iptal edilmiştir
(3) Bu arada yer alan “kamulaştırma tarihindeki” ibaresi, Anayasa Mahkemesi’nin 9/4/2003 tarihli ve E.:2002/79, K.:2003/29 sayılı Kararı
ile iptal edildiğinden metinden çıkarılmıştır.
(4) 3/11/2016 tarihli ve 6754 sayılı Kanunun 38 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasına “ilgililerin beyanını da dikkate alarak”
ibaresinden sonra gelmek üzere “Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun,” ibaresi eklenmiştir.
6208
c) Kamulaştırma dışında kalan kısmın bedelinde kamulaştırma nedeniyle artış meydana geldiği takdirde ise, artış
miktarı tespit edilerek, kamulaştırılan kısmın (a) bendinde belirtilen esaslar dairesinde tayin edilen bedelinden artan değerin
çıkarılmasıyla bulunan miktardır.
Şu kadar ki, (c) bendi gereğince yapılacak indirme, kamulaştırma bedelinin yüzde ellisinden fazla olamaz.
(b) ve (c) bentlerinde sözü edilen bedelin düşüş ve artış miktarları, 11 inci maddede belirtilen esaslara göre bedel
takdiri suretiyle tespit olunur.
Kamulaştırma dışında kalan kısım, imar mevzuatına göre yararlanmaya elverişli olduğu takdirde;kesilen bina, ihata
duvarı, kanalizasyon, su, elektrik, havagazı kanalları, makine gibi tesislerden mal sahiplerine kalacak olanlarının eski
nitelikleri dairesinde kullanılabilecek duruma getirilebilmeleri için gereken gider ve bedel, belirlenerek kamulaştırma
bedeline ilave olunur. Bu masraf ve bedeller (b) bendinde yazılı kıymet düşüklüğü miktarının belirlenmesinde gözönünde
tutulmaz.
Bir kısmı kamulaştırılan taşınmaz maldan artan kısmı yararlanmaya elverişli bir durumda değil ise, kamulaştırma
işlemine karşı idari yargıda dava açılmayan hallerde mal sahibinin en geç kamulaştırma kararının tebliğinden itibaren otuz
gün içinde yazılı başvurusu üzerine, bu kısmın da kamulaştırılması zorunludur.
Baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mallar, çevrenin sosyal,
ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulması, ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmaması
hallerinde, sahiplarinin yazılı başvurusu üzerine kamulaştırmaya tabi tutulur. Bu hususları düzenleyen yönetmelik, Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığınca; İçişleri, Maliye, Bayındırlık, Tarım ve Orman, Köyişleri ve Kooperatifler bakanlıklarının
görüşü de alınmak suretiyle hazırlanır. Bu yönetmelik, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Bakanlar
Kurulu kararıyla yürürlüğe konulur ve Resmi Gazete’de yayımlanır. Bu suretle kamulaştırılan mücavir taşınmaz mallar
hakkında 22 ve 23 üncü maddeler hükmü uygulanmaz. İdare, bu taşınmaz mallar üzerinde imar mevzuatı hükümlerini de
gözönünde tutarak dilediği gibi tasarrufta bulunabilir ve gerektiğinde Hazineye bedelsiz olarak devredebilir.
Kısmen kamulaştırılan paylı mülkiyete konu taşınmaz mal, evvelce paydaşlar arasında fiilen bölünerek bir veya
birkaç paydaşın tasarruf ve yararlanmasına bırakılmış ve yapılan kısmi kamulaştırma bu yerin tamamını veya bir kısmını
kapsıyor ise, bu durumda kamulaştırmaya ilişkin işlemler sadece bu paydaş veya paydaşlar hakkında yürütülerek
kamulaştırma bedeli payları oranında kendilerine ödenir. Pay veya paydaşların sadece bu kısım için dava hakları vardır.
Taşınmaz malın kamulaştırılmayan kısmı üzerinde hakları kalmaz ve adları paydaşlar arasından çıkarılır. Kamulaştırılan bu
yerler tapu sicilinde idare adına tescil olunur.
Bu maddenin uygulanmasından doğacak anlaşmazlıklar adli yargıda çözümlenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Dava Hakkı ve Bilirkişiler (1)
Tebligat
Madde 13 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
——————————
(1) Bu bölüm başlığı; “Tebliğ İşlemleri, Dava Hakkı ve Bilirkişiler” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle
metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
6209
Dava hakkı
Madde 14 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/7 md.)
Kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece yapılan tebligat
gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden
itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim
davası açılabilir.
İdari yargıda açılan davalar öncelikle görülür.
İştirak halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları vardır.
İdare, kamulaştırma belgelerinin mahkemeye verildiği günden itibaren otuz gün içinde maddi hatalara karşı adli
yargıda düzeltim davası açabilir.
İdare tarafından, bu Kanun hükümlerine göre tespit olunan malike ve zilyede karşı açılan davaların görülmesi
sırasında, taşınmaz malın gerçek malikinin başka bir şahıs olduğu anlaşıldığı takdirde, davaya bu gerçek malik, tapu
malikinin daha önce öldüğü sabit olursa mirasçıları da dahil edilmek suretiyle devam olunur.
Açılan davaların sonuçları dava açmayanları etkilemez.
Bilirkişiler
Madde 15 – (Değişik: 3/11/2016-6754/39 md.)
Bu Kanun uyarınca mahkemelerce görevlendirilen bilirkişiler, bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan
listelerden seçilir ve bunlar hakkında Bilirkişilik Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanununun ilgili maddeleri uygulanır.
Kamulaştırmaya konu olan yerin cins ve niteliğine göre en az üç kişilik bilirkişi kurulunun oluşturulması zorunludur.
Bilirkişilerden birinin taşınmaz geliştirme konusunda yüksek lisans veya doktora yapmış uzmanlar ya da 6/12/2012 tarihli ve
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa göre yetkilendirilen gayrimenkul değerleme uzmanları arasından seçilmesi
zorunludur. Gayrimenkul değerleme uzmanları bakımından, bilirkişiliğe kabul için aranan temel eğitim alma ve fiilen beş yıl
görev yapma şartları; yüksek lisans veya doktora yapmış uzmanlar bakımından ise fiilen beş yıl görev yapma şartı aranmaz
ve bu uzmanlar kayıtlı oldukları bilirkişilik bölge kurulunun yargı çevresiyle sınırlı olmaksızın görevlendirilir.
Bilirkişilerin uzmanlık alanları, kamulaştırılacak taşınmazın niteliği göz önüne alınarak belirlenir.
Bilirkişi kurulu, taşınmaz malın değerini 11 inci ve 12 nci maddelerde yer alan hükümlere göre tayin ve takdir ederek
gerekçeli raporunu on beş gün içinde mahkemeye verir.
Bilirkişilerce yapılan değer tespitinde, idare tarafından belgelerin mahkemeye verildiği gün esas tutulur.
6211
ÜÇÜNCÜ KISIM
Aynın İhtilaflı Bulanması Tescil ve Tapuda Kayıtlı Olmayan Taşınmaz
Malın Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti ve
Zilyedin Hakları (1)
BİRİNCİ BÖLÜM
Elkoyma
Acele işlerde elkoyma ve tescil
Madde 16 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
İKİNCİ BÖLÜM
Aynın İhtilaflı Olması ve Tescil (2)
Tapulu taşınmaz mallarda tescil
Madde 17 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
Aynın ihtilaflı bulunması (3)
Madde 18 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/10 md.)
İdare, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz malın mülkiyeti üzerinde ihtilaf olup olmadığını, taşınmaz malın
bulunduğu yerdeki tapu idaresi, kadastro müdürlüğü ve hukuk mahkemelerinden sorarak ve mahallinde araştırma yaparak
tespit eder.
Yapılan araştırmalar sonucunda, taşnımaz malın tapuda kayıtlı olmakla birlikte mahkemede mülkiyeti üzerinde ihtilaf
olduğu veya kadastrosu yapılmasına rağmen kadastro mahkemesinde davalı olduğunun tespit edilmesi halide idarece, 10
uncu madde uyarınca hazırlanan belgelerin tamamı, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine verilerek,
taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin mülkiyet ihtilafıyla ilgili uyuşmazlığın sonucunda belli olacak
hak sahibine peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare
adına tesciline karar verilmesi istenir.
Mahkemece, taşınmaz mal hakkındaki mülkiyet ihtilafı ile ilgili davanın tüm taraflarına, 10 uncu madde uyarınca
tebligatların ve ilanların yapılması, taşınmazın kamulaştırma bedelinin yine bu maddedeki usule göre tespit edilmesi ve bu
bedelin mülkiyet ihtilafıyla ilgili davanın sonucunda belli olacak hak sahibine ödenmek üzere idarece mahkemenin belirttiği
bankaya 10 uncu madde uyarnıca ve üçer aylık vadeli hesaba yatırılmasından sonra, bu bedelin ileride belli olacak hak
sahibine ödenmesine ve taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilir ve bu karar tapu dairesine ve paranın yatırıldığı
bankaya bildirilir. 3 üncü maddenin 2 nci fıkrasına göre yapılan kamulaştırmalarda mahkemece belirlenecek kamulaştırma
bedelinin ilk ve takibeden taksitleri de mahkemenin belirlediği bankadaki üçer aylık vadeli hesaplara yatırılır.
Mülkiyet ihtilafı ile ilgili davanın sonucunda, hak sahibi olduğuna mahkemece karar verilen kişinin müracaatı
üzerine kamulaştırma bedelini tespit eden mahkemenin, paranın bu hak sahibine ödenmesi için bankaya yazacağı talimat
üzerine para hak sahibine ödenir.
——————————
(1) Bu kısım başlığı; “Acele Elkoyma, Tescil İşlemleri ve Aynın Çekişmeli Olması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(2) Bu bölüm başlığı; “Tescil Aynın Çekişmeli Olması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
(3) Bu madde başlığı; “Aynın çekişmeli bulunması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
6212
Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.
Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe
dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.
Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişkisi aranmaz. Ancak, tapu
dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.
Mahkemece tespit edilen bu bedel taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkının kamulaştırma bedelidir.
14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal
davası açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari
yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.
Kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim
davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin tebligat ve ilan belgelerinde açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş
olması nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.
Tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malların tescili ve zilyedin hakları
Madde 19 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/11 md.)
İdare öncelikle, kamulaştırılması kararlaştırılan tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malın, 21/6/1987 tarihli ve 3402
sayılı Kadastro Kanununun 16 ncı maddesinde sayılan kamu mallarından olup olmadığını ilgili yerlerden sormak suretiyle
tespit eder.
İdarece yapılan bu araştırma sonucunda, kamulaştırılması kararlaştırılan tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malın, 3402
sayılı Kadastro Kanununun 16 ncı maddesinde sayılan kamu mallarından olmadığının, taşınmaz malın zilyedi mevcut olup da
zilyetlikle iktisap iddiasında bulunulduğunun tespiti halinde, 9 uncu madde gereğince seçilen bilirkişiler marifetiyle
mahallinde tahkikat yapar, delilleri toplar ve keyfiyeti bir tutanakla belirtir. Bu tutanakta, taşınmazın yüzölçümü, zilyedin
kimliği, vergi kaydı, zilyetliğin başlangıç tarihi ve süresi, mülkiyeti kazanma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği
belirtilir.
İdarece hazırlanan ve 10 uncu madde uyarınca toplanılan belgelerin tamamı, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye
hukuk mahkemesine verilerek, taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin peşin veya kamulaştırma bu
Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare adına tesciline karar
verilmesi istenir.
Mahkeme, taşnımaz malın kamulaştırma bedelini 10 uncu maddede belirtilen usulde ve sürede tespit eder. Mahkeme,
idarece verilen bilgi ve belgelerden, zilyedin kamulaştırma tarihinde taşınmaz malı TürkKanunu Medenisi hükümleri
dairesinde ve zilyetlikle iktisap etmiş olduğunu belirtmeye yeterli gördüğü takdirde, kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin
bilirkişi raporunu idareye, bu raporla birlikte idarece verilen diğer belgeleri tespit edilen zilyede tebliğ eder.
Ayrıca taşınmaz malın durumu, o yerine en büyük mal memuruna bildirilmekle beraber, taşınmaz malın bulunduğu
yerde çıkan mahalli gazetede ve Türkiye genelinde yayımlanan bir gazetede en az bir defa ilan edilir.
İlanda:
a) Taşınmaz malın bulunduğu yeri, mevkii, sınırı, miktarı,
b) Zilyedin kimliği,
c) Kamulaştırma bedelinin yatırılacağı banka,
6212-1
d) Konuya ve taşınmaz malın değerine ilişkin tüm savunma ve delillerin, ilan tarihinden itibaren on gün içinde
mahkemeye yazılı olarak bildirmeleri gerektiği,
e) Hak sahiplerinin son ilandan itibaren bir ay içinde itiraz etmedikleri takdirde, kamulaştırma bedelinin zilyede
ödeneceğine karar verileceği,
Belirtilir.
Son ilandan itibaren otuz gün içinde Hazine veya üçüncü bir kimse tarafından itiraz edilmediği takdirde, mahkemece
kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına
göre taksitle kamulaştırma yapılmış ise, ilk taksidin yine peşin ve nakit olarak zilyet adına ilanda belirtilen bankaya
yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir
defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdare tarafından kamulaştırma bedelinin zilyet adına yatırıldığına dair
makbuzun mahkemeye ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin zilyede
ödenmesine karar verilir ve bu karar tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir.
Bu müddet içinde Hazine veya üçüncü şahıslar tarafından itiraz edilmesi halinde ise, mahkemece, tespit edilen
kamulaştırma bedelinin ileride hak sahipliğini ispat edecek kişiye ödenmek üzere idarece ilanda belirtilen bankada açılacak
üçer aylık vadeli hesaba yatırılmasından sonra, taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilir.
Kamulaştırma bedelinin zilyede verilmiş olması, o taşınmaz malda hak iddia edenlerin genel hükümler dairesinde
zilyet aleyhine, bedele istihkak davası açmak hakkını düşürmez.
(Ek fıkra: 26/5/2004-5177/35 md.) Başkası adına tapulu, sahipsiz ve/veya zilyedi tarafından iktisap edilmemiş yerin
kamulaştırmasında binaların asgarî levazım bedeli, ağaçların ise 11 inci madde çerçevesinde takdir olunan bedeli zilyedine
ödenir.
6213
DÖRDÜNCÜ KISIM
Kamulaştırmada Boşaltma, Vazgeçme ve Geri Alma
BİRİNCİ BÖLÜM
Boşaltma
Taşınmaz malın boşaltılması
Madde 20 – (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/12 md.) Bu Kanun uyarınca lehine kamulaştırma yapılan idare adına tapu dairesince
tescil edilen taşınmaz malın boşaltılması idarece icra memurundan istenir. İcra memuru taşınmaz malı onbeş gün içinde boşaltmalarını
içindekilere tebliğ eder. Bu süre içinde taşınmaz mal boşaltılmazsa icraca boşaltılır. İtiraz ve şikayet boşaltmayı durdurmaz ve mahkemece
ihtiyati tedbir kararı verilemez. (1)
Taşınmaz malın boşaltılması sebebiyle mal sahibi ve idare tazminat ile sorumlu tutulamaz.
Ekili arazinin boşaltılması hasat sonuna bırakılır. Hasat zamanının beklenmesi mümkün olmadığı hallerde kamulaştırmayı yapan
idare, mahkemece takdir edilecek ekin bedelini tazmin etmek şartıyla, arazinin boşaltılmasını talep edebilir. Ekin bedeli 11 ve 12 nci
maddeler uyarınca yapılan kamulaştırma değerinin tespitinde nazara alınmış ise, taşınmaz malın boşaltılması için tekrar bu bedelin tespit ve
ödenmesi gerekmez.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırmadan Vazgeçme ve Geri Alma
İdarenin tek taraflı vazgeçmesi
Madde 21 – İdare kamulaştırmanın her safhasında kamulaştırma kararı veren ve onaylayan yetkili merciin kararı ile
kamulaştırmadan tek taraflı olarak kısmen veya tamamen vazgeçebilir. Şu kadar ki, dava sırasında vazgeçme halinde dava giderleri ile harç,
harcanan emek ve işin önemi gözetilerek mahkemece maktuen takdir olunacak avukatlık ücreti idareye yükletilir.
Vazgeçme, iade ve devir (2)
Madde 22 – (Değişik birinci fıkra: 24/4/2001 – 4650/13 md.) Kamulaştırmanın (…)(3) kesinleşmesinden sonra taşınmaz malların
kamulaştırma amacına veya kamu yararına yönelik herhangi bir ihtiyaca tahsisi lüzumu kalmaması halinde, keyfiyet idarece mal sahibi veya
mirasçılarına 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre duyurulur. (Değişik ikinci ve üçüncü cümleler: 10/9/2014 – 6552/100 md.) Bu
duyurma üzerine mal sahibi veya mirasçıları, kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte üç ay içinde
ödeyerek taşınmaz malı geri alabilir. İade işleminin kamulaştırmanın ve bedelinin kesinleşmesinden sonra bir yıl içinde gerçekleşmesi
hâlinde kamulaştırma bedelinin faizi alınmaz. (Mülga dördüncü cümle: 10/9/2014-6552/100 md.)
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Bu madde hükümlerine göre taşınmaz malı geri almayı kabul etmeyen mal sahibi veya
mirasçılarının 23 üncü maddeye göre geri alma hakları da düşer.
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Bu madde hükümleri, kamulaştırmanın kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl geçmiş olması
hâlinde uygulanmaz.
Ancak, kamulaştırılan taşınmaz mala kamulaştırmayı yapan idare dışında başka bir idare, kamulaştırma yoluyla
gerçekleştirebileceği bir kamu hizmeti amacıyla istekli olduğu takdirde, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmayarak bu Kanunun 30 uncu veya
1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununun 23 üncü maddesine göre işlem yapılır.
Mal sahibinin geri alma hakkı
Madde 23 – Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22 nci
maddenin dördüncü fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat
yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, mal sahibi veya mirasçıları
kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir.(4)
——————————
(1) Bu fıkrada yer alan; “16, 17 ve 19 uncu maddelere dayanılarak” ibaresi, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 12 nci maddesiyle
“Bu Kanun uyarınca” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
(2) Bu madde başlığı “Tarafların anlaşmasıyla vazgeçme ve devir”iken, 12/7/2013 tarihli ve 6495 sayılı Kanunun 26 ncı maddesiyle metne
işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(3) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 100 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan; “ve bedelinin” ibaresi metinden çıkarılmıştır.
(4) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 100 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan; “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde değiştirilmiştir.
6214
Doğmasından itibaren bir yıl içinde kullanılmayan geri alma hakkı düşer.
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Birinci ve ikinci fıkrada belirtilen süreler geçtikten sonra kamulaştırılan
taşınmaz malda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafından idareden herhangi bir sebeple hak,
bedel veya tazminat talebinde bulunulamaz ve dava açılamaz.
Aynı amacın gerçekleşmesi için birden fazla taşınmaz mal birlikte kamulaştırıldığı takdirde bu taşınmaz malların
durumunun bir bütün oluşturduğu kabul edilerek yukarıdaki fıkralar buna göre uygulanır.
Özel kanunlarda bu maddenin uygulanmayacağına ilişkin hükümler saklıdır. 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununa
dayanılarak yapılan kamulaştırmalarda ve bu Kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak
kamulaştırmalarda bu madde hükmü uygulanmaz.
BEŞİNCİ KISIM
Hasar, Doğacak Hak ve Borçlar, Trampa Yolu ile ve Acele Kamulaştırma
BİRİNCİ BÖLÜM
Hasar
Kamulaştırma bedelinden düşülebilecek hasar
Madde 24 – 21, 22 ve 23 üncü maddeler uyarınca kamulaştırılmasından vazgeçilen veya geri alınan taşınmaz mal
üzerindeki bina, sabit tesisler ve ekili dikili şeyler yıkılmış, sökülmüş veya harap olmuş ise, taşınmaz malın geri alınmasında
mal sahibi veya mirasçısı, kamulaştırma tarihindeki değerine göre farkının, ödeyeceği kamulaştırma bedelinden düşülmesini
isteyebilir.
Bu madde ile 21, 22 ve 23 üncü maddelerin uygulamasından doğacak anlaşmazlıklar adli yargıda çözümlenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Tebliğ ile Doğacak Haklar ve Borçlar
Hakların sınırlandırılması ve mülkiyetin idareye geçmesi
Madde 25 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/14 md.)
Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi, mal sahibi için 10 uncu madde
uyarınca mahkemece yapılan tebligatla başlar. Mülkiyetin idareye geçmesi, mahkemece verilen tescil kararı ile olur.
Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz
malda yeni inşaat veya ekim yapmak veya mevcut inşaatta esaslı değişiklikler meydana getirmek gibi kullanma hakları
kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz.
(Ek fıkra: 12/7/2013-6495/27 md.) Baraj, sulama şebekeleri ve boru hatları, karayolu, demiryolu, liman ve havaalanı
gibi gelecek yıllara sari büyük projelerde kamu yararı kararı kamulaştırılacak taşınmazların bulunduğu mahalle ve/veya köy
muhtarlığında on beş gün süre ile asılmak suretiyle ilan edilir. Kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren,
kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedeli, kamulaştırma bedelinin tespitinde
dikkate alınmaz. Taşınmazlardaki bu sınırlama ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Trampa Yolu ve Acele Kamulaştırma
Trampa yolu ile kamulaştırma
Madde 26 – Mal sahibinin kabul etmesi halinde kamulaştırma bedeli yerine, idarenin kamu hizmetine tahsis
edilmemiş olan taşınmaz mallarından, bu bedeli kısmen veya tamamen karşılayacak miktarı verilebilir.
Kamulaştırma bedeli yerine verilecek taşınmaz malın değeri, idarenin ihale komisyonunca yoksa bu amaçla kuracağı
bir komisyonca tespit edilir. Taşınmaz mal bedelleri arasındaki fark taraflarca nakit olarak karşılanır. Ancak idarenin vereceği
taşınmaz malın değeri, kamulaştırma bedelinin yüzde yüzyirmisini aşamaz.
6215
Acele kamulaştırma
Madde 27 – 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya
aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan
taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi
ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu madde esasları
dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (Değişik
ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o
taşınmaz mala el konulabilir. (1)
Bu Kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar,
ödenecek ilk taksit bedelidir.
ALTINCI KISIM
Bedelsiz Kullanma, Giderlerin Ödenmesi ve
İdareler Arasında Taşınmaz Mal Devri
BİRİNCİ BÖLÜM
Bedelsiz Kullanma ve Giderler
Bedelsiz kullanma yetkisi
Madde 28 – Milli savunma inşaat ve tesisatı için gerekli görülen gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyet ve
tasarrufunda veya ruhsatname ile intifaları altında bulunmayan kireç, taş ve kum ocaklarını, hiç bir resim ve ücrete tabi
olmadan kullanmaya Milli Savunma Bakanlığı yetkilidir.
Bayındırlık, Köy İşleri ve Kooperatifler bakanlıkları ile T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü,
Karayolları Genel Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü de aynı sebep ve şartlarla, demiryolu hattının veya
karayolunun veya su tesislerinin her yönündeki, gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyet ve tasarrufunda veya
ruhsatname ile intifaları altında bulunmayan kireç, taş ve kum ocaklarını hiç bir resim ve ücrete tabi olmadan kullanabilirler.
Giderlerin ödenmesi
Madde 29 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/16 md.)
10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan
bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile, tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği
diğer giderler kamulaştırmayı yapan idarece ödenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamu Kurumları ve Tüzelkişileri Arasında Taşınmaz Mal Devri
Bir idareye ait taşınmaz malın diğer idareye devri
Madde 30 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/17 md.)
Kamu tüzelkişilerinin ve kurumlarının sahip oldukları taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakları diğer bir kamu
tüzelkişisi veya kurumu tarafından kamulaştırılamaz.
——————————
(1) Bu fıkrada yer alan; sırasıyla, “11 ve 12 nci” ve “milli bir bankaya” ibareleri; “10 uncu” ve “10 uncu maddeye göre yapılacak
davetiye ve ilanda belirtilen bankaya” şeklinde 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle değiştirilmiş ve metne
işlenmiştir.
6216
Taşınmaz mala; kaynak veya irtifak hakkına ihtiyacı olan idare, 8 inci madde uyarınca bedeli tespit eder. Bu bedel
esas alınarak ödeyeceği bedeli de belirterek mal sahibi idareye yazılı olarak başvurur. Mal sahibi idare devire muvafakat
etmez veya altmış gün içinde cevap vermez ise anlaşmazlık, alıcı idarenin başvurusu üzerine Danıştay ilgili idari dairesince
incelenerek iki ay içinde kesin karara bağlanır.
Taraflar bedelde anlaşamadıkları takdirde; alıcı idare, devirde anlaşma tarihinden veya Danıştay kararının tebliği
tarihinden itibaran otuz gün içinde, 10 uncu maddede yazılı usule göre mahkemeye başvurarak, kamulaştırma bedelinin
tespitini ister. Bu durumda yapılacak yargılamada mahkemece, 29/6/1938 tarihli ve 3533 sayılı Kanun hükümleri
uygulanmaz.
Mahkemece, 10 uncu maddede öngörülen usule göre kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit
olarak mal sahibi idareye verilmek üzere belirleyeceği bir bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi
için alıcı idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Alıcı idare
tarafından kamulaştırma bedelinin mal sahibi idare adına bankaya yatırıldığına dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece,
taşınmaz malın alıcı idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin mal sahibi idareye ödenmesine karar verilir ve bu karar,
tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları
saklıdır.
Bu suretle devir alınan taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkı, sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve
devir amacı veya devreden idarenin izni dışında başkaca bir kamusal amaçla kullanılamaz. Aksi takdirde devreden idare, 23
üncü madde uyarınca taşınmaz malı geri alabilir. Bu husus tapu kütüğünün beyanlar hanesine şerh verilir.
(Ek fıkra: 20/8/2016-6745/32 md.) İçişleri Bakanlığının güvenlik gerekçesiyle ihtiyaç duyduğu, kamu kurum ve
kuruluşları, belediyeler ve il özel idareleri dâhil mahalli idareler ve diğer kamu tüzel kişilerine ait taşınmazlar, kaynak veya
irtifak hakları, Bakanlar Kurulu kararıyla resen Hazine adına tescil ve İçişleri Bakanlığına tahsis edilir. Taşınmazın bedeli,
tescil işleminden itibaren altmış gün içinde bu Kanunun 11 inci maddesinde belirtilen kriterler de dikkate alınmak suretiyle
valiliklerce resen tespit edilir. Bedele ilişkin itirazlar Danıştaya yapılır. İtirazlar tescil işlemini durdurmaz. Mahkemelerce
ihtiyati tedbir ve yürütmenin durdurulması kararları verilemez, 3533 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz. Bu taşınmazlara
ilişkin olarak ihtiyaç duyulan imar planı değişiklikleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca resen yapılır veya yaptırılır.
YEDİNCİ KISIM
Yasak İşler ve Ceza Hükümleri
BİRİNCİ BÖLÜM
Yasak İşler
Yasak işler ve eylemler
Madde 31 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/18 md.)
Aşağıda yazılı işler ve eylemler yasaktır.
a) 15 inci madde uyarınca oluşturulan bilirkişilerin, kendilerine mahkemece takdir edilen ücret dışında herhangi bir
suretle çıkar sağlamaları,
b) Mahkemece 10 uncu madde uyarınca yapılan tebligat, davet veya ilanen tebliğden sonra taşınmaz malın başkasına
devir ve ferağ veya temliki.
c) Dava giderlerinin avukat veya dava vekilleri veya onlar adına hareket edenler tarafından kabullenilmesi.
d) Kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının nakden veya başka bir şekilde, avukat veya dava vekili veya
onlar adına hareket edenler tarafından mal sahibine önceden ödenmesi.
e) Kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının avukat veya dava vekili veya onlar adına hareket edenlere ait
olacağının kararlaştırılması.
f)Yukarıda yazılı bentlerde yasaklanan fiillerin avukat veya dava vekillerince bizzat veya aracı ile mal sahibine teklif
edilmesi veya bunlara yardımcı olunması.
6217
İKİNCİ BÖLÜM
Görevli Kişilerin Suçları ve Ceza Hükümleri
Görevli kişilerin suçları
Madde 32 – Bu Kanuna göre görevlendirilenlerden suç işleyenler, Devlet memuru gibi cezalandırılırlar. Şu kadar ki
verilecek cezalar; o suç için muayyen olan cezanın yarısından az olmamak üzere iki katına kadar artırılır.
Cezalar
Madde 33 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/19 md.)
Fiilleri daha ağır cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, bu Kanunun 31 inci maddesinin (a) bendine
aykırı hareket edenler iki yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve iki milyar liradan dört milyar liraya kadar; (d), (e) ve (f)
bentlerine aykırı hareket edenler ise, bir yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve beşyüz milyon liradan bir milyar liraya kadar
ağır para cezasıyla, (b) ve (c) bentlerine aykırı hareket edenler, altı aydan iki yıla kadar hapis ve ikiyüz milyon liradan
dörtyüz milyon liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Bu maddedeki para cezaları her yıl 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı TürkCeza Kanununun ek 2 nci maddesi hükümleri uyarınca artırılır.
SEKİZİNCİ KISIM
Çeşitli Hükümler
Mal sahibinin sağladığı yararları geri alma hakkı
Madde 34 – Mal sahiplerinin 31 inci maddedeki yasaklara rağmen avukat veya dava vekillerine veya bu Kanuna göre
görevlendirilenlere veya üçüncü şahıslara verdikleri paraları veya sağladıkları yararlar karşılığını bir yıl içinde geri almaya
hakları vardır.
İmar mevzuatı uygulanan veya özel parselasyon yapılan yerler:
Madde 35 – İmar mevzuatı gereğince düzenlemeye tabi tutulan parsellerden düzenleme ortaklık payı karşılığı olarak
bir defaya mahsus alınan yol, yeşil saha ve bunun gibi kamu hizmet ve tesislerine ayrılan yerlerle, özel parselasyon sonunda
malikinin muvafakatı ile kamu hizmet ve tesisleri için ayrılmış bulunan yerler için eski malikleri tarafından mülkiyet
iddiasında bulunulamaz ve karşılığı istenemez.
Kamulaştırmadan sonra alınan tapu kaydının iptali
Madde 36 – Kamulaştırma kanunları uyarınca gerekli işlemler tamamlanıp tapuda kayıtlı olanların idare adına
intikallerinin yapılmasından, tapuda kayıtlı olmayanların tescillerinin sağlanmasından sonra, kamulaştırılan yer için herhangi
bir nedenle gerçek ve tüzelkişiler adına yeniden tapu tesis edildiği takdirde, idarenin isteği üzerine hakim, evrak üzerinde ve
lüzum gördüğü takdirde mahallinde inceleme yaparak sonraki kaydın iptali hakkında bir karar verir.
Bu işlemler harca ve resme bağlı değildir.
Yetkili ve görevli mahkeme ve yargılama usulü
Madde 37 – Bu Kanundan doğan tüm anlaşmazlıkların adli yargıda çözümlenmesi gerekenleri, taşınmaz malın
bulunduğu yer asliye hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü ile görülür.
Hak düşürücü süre
Madde 38 – (İptal:Ana.Mah.’nin 10/4/2003 tarih ve E.2002/112, K.2003/33 sayılı kararı ile)
Vergilendirme
Madde 39 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/20 md.)
Kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırıldığı yıla ait emlak vergisi tarhına esas olan vergi değeri, kesinleşen
kamulaştırma bedelinden az olduğu takdirde, kamulaştırma bedeli ile vergi değeri arasındaki fark üzerinden, cezalı emlak
vergisi tarh olunur.
6218
Emlak vergisi beyannamesinin ek süreye rağmen verilmemiş olması halinde, kesinleşen kamulaştırma bedeli,
kamulaştırmanın yapıldığı yıla ait vergi değeri yerine geçer ve bu değer üzerinden cezalı emlak vergisi tarhiyatı yapılır.
Kaldırılan ve saklı tutulan hükümler
Madde 40 – 31/8/1956 tarih ve 6830 sayılı İstimlak Kanunu ile ek ve değişiklikleri, 8/7/1981 tarih ve 2487 sayılı
Toplu Konut Kanununun 5 inci maddesi ile 21/1/1982 tarih ve 2587 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesinin kamulaştırılan
taşınmaz malın değerinin tespitine ilişkin hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.
7/3/1954 tarih ve 6326 sayılı Petrol Kanunu ve değişiklikleri, 15/4/1955 tarih ve 6538 sayılı İstanbul Kapalıçarşısının
Tamir ve İhyası Hakkında Kanun hükümleri ile diğer özel kanunlardaki kamulaştırmaya ilişkin hükümler saklıdır.
İstimlak Kanununa yapılan atıflar
Madde 41 – Diğer kanunlarda İstimlak Kanununa veya belli maddelerine yapılan atıflar bu Kanuna veya bu
Kanunun aynı konuları düzenleyen madde veya maddelerine yapılmış sayılır.
Ek Madde 1- (Ek: 20/8/2016-6745/33 md.)
Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne
dokunacak şekilde tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden
itibaren beş yıllık süre içerisinde imar programları veya imar uygulamaları yapılır ve bütçe imkânları dâhilinde bu
taşınmazlar ilgili idarelerce kamulaştırılır veya her hâlde mülkiyet hakkını kullanmasına engel teşkil edecek kısıtlılığı
kaldıracak şekilde imar planı değişikliği yapılır/yaptırılır. Bu süre içerisinde belirtilen işlemlerin yapılmaması hâlinde
taşınmazların malikleri tarafından, bu Kanunun geçici 6 ncı maddesindeki uzlaşma sürecini ve 3194 sayılı İmar Kanununda
öngörülen idari başvuru ve işlemleri tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari
yargıda dava açılabilir.
Birinci fıkra uyarınca dava açılması hâlinde taşınmazın ya da üzerinde tesis edilen irtifak hakkının dava tarihindeki
değeri, mahkemece; bu Kanunun 15 inci maddesine göre bilirkişi incelemesi yapılarak, taşınmazın hukuken tasarrufunun
kısıtlandığı veya fiilen el konulduğu tarihteki nitelikleri esas alınmak suretiyle tespit edilir ve taşınmazın veya hakkın idare
adına tesciline veya terkinine hükmedilir.
Bu madde kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılacak dava ve takiplerde, bu Kanunun geçici 6 ncı maddesinin
üçüncü, yedinci, sekizinci ve on birinci fıkra hükümleri, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz
karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara bu madde hükümleri, kesinleşen ancak henüz ödemesi yapılmayan
kararlar hakkında ise geçici 6 ncı maddenin üçüncü, sekizinci ve on birinci fıkra hükümleri uygulanır.
Bu Kanunun geçici 6 ncı maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca ayrılması gereken yüzde iki oranındaki ödenekler,
yüzde dört olarak ayrılır. İlave olarak ayrılan yüzde iki oranındaki ödenekler, münhasıran bu ek madde ile geçici 11 inci ve
geçici 12 nci maddeler kapsamında yapılacak ödemelerde kullanılır. Yapılacak ödemelerin toplam tutarının ilave olarak
ayrılan ödeneğin toplamını aşması hâlinde, ödemeler, en fazla on yılda ve geçici 6 ncı maddenin sekizinci fıkrası hükmüne
göre yapılır.
6218-1
Geçici Madde 1 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce verilmiş olan kamu yararı ve kamulaştırma kararları
geçerlidir. Ancak, idarece henüz kıymet takdir edilmemiş olan işlerde, kıymet takdir işlemleri ile sonraki işlemler bu Kanun
hükümlerine göre yapılır.
Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümleri
uygulanır. Ancak bu Kanunla getirilen değişik hükümlerin uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa harç, yargılama gideri
ve avukatlık ücreti yükletilemez.
Geçici Madde 2 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılan davalarda, davanın açıldığı günde yürürlükte olan
kanunlara göre işlemeye başlamış olan dava süreleri, o kanunlara göre tespit edilir.
Geçici Madde 3 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kamulaştırılmış ve kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi
dört yılı tamamlamış taşınmaz mal hakkında 22 nci madde hükmüne göre işlem yapılmış veya yapılacak olması halinde,
idarelere bu Kanunun yürürlüğünden itibaren 2 yıllık ek süre hakkı tanınır.
Mal sahibinin geri alma hakkı ancak bu sürenin tamamlanmasından sonra doğar.
Geçici Madde 4 – 5 Ocak 1961 tarih ve 221 sayılı Kanunun kapsamına girmeleri nedeniyle kamu tüzelkişileri veya
kurumları adına kamulaştırılmış sayılan taşınmaz malların eski malik, zilyed veya bunların halefleri tarafından açılmış ve
kesin hükme bağlanmamış davalarda sözü edilen 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır.
Geçici Madde 5 – (Ek: 24/4/2001 – 4650/21 md.) Bu Kanunun değişik 15 inci maddesinde öngörülen yönetmelik
çıkarılıncaya kadar bilirkişiler önceki hükme göre seçilir.
Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti(1)
Geçici Madde 6 – (Ek: 18/6/2010-5999/1 md.; Değişik: 24/5/2013-6487/ 21 md.)
Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile
4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis
yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası
olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti
ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün
uygulanması dava şartıdır.
İdarenin daveti veya malikin müracaatı üzerine, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak
hakkının idarenin daveti veya malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri; bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına
göre teşkil edilen kıymet takdir komisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak ve bu
Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmak suretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci
maddesinin üçüncü fıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veya malikin müracaat tarihinden
itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılı Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değer bildirilmeksizin,
talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir.
–––––––––––––
(1) 24/52013 tarihli ve 6487 sayılı Kanunun 21 inci maddesi ile bu maddenin başlığı “Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin” iken
metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

 

MEDENİ HUKUKUN ANLAMI VE KAPSAMIKAVRAM VE TERİM OLARAK MEDENİ HUKUK

Medeni Hukuk, vatandaşların birbirleriyle aralarındaki ilişkileri bakımından uygulanan hukuk anlamına gelmek üzere kullanılan bir tamlamadır. Yabancı dillerde “Civil Law” (İngilizce), “Bürgerliches Recht” ya da “Zivilrecht” (Almanca), “Droit Civil” (Fransızca), olarak geçen “Medeni Hukuk” sözcüğü, Roma Hukuku’nda “Jus Civile” terimiyle ifade edilmekteydi.

MEDENİ HUKUK’UN HUKUKTAKİ ANLAM VE ÖNEMİ

Bir insanı doğduğu ilk günden son nefesine kadar takip eden ve hatta ölümünden sonra bile önem taşıyabilen bu ihtiyaçlar ve ilişkiler yumağı içinde düşündüğümüzde, Medeni Hukuk’un önemini anlayabiliriz. Hiçbir insan Medeni Hukuk’un kapsama alanından dışarı yaşamı boyunca çıkamaz.

MEDENİ HUKUK’UN DÜZENLENMESİ BAKIMINDAN HUKUK SİSTEMLERİ

Bugüne dek tüm dünya üzerinde Medeni Hukuk kurallarının düzenlenmesi bakımından dört sistemin egemen olduğu söylenebilir: Kara Avrupası Hukuk Sistemi, Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, İslam Hukuk Sistemi ve Sosyalist Hukuk Sistemi.

1926 YILINDA KARA AVRUPA HUKUK SİSTEMİ: Ülkemiz 1926 yılından bu yana Kara Avrupası Hukuk Sistemi’ne dâhildir .Bu sistemin temeli Romalılar tarafından geliştirilip yüzyıllar boyunca uygulanmıştır.Medeni Hukuk kuralları, Corpus Juris Civilis adı altında bir külliyatta yazıya dökülmüştür. Bu gelenek hâlen devam etmektedir.1 Ocak 2002’de Türk Medeni Kanunu’na ve 1 Temmuz 2012’de de Türk Borçlar Kanunu’na bırakmışlardır.

ANGLO -AMERİKAN HUKUK SİSTEMİ:Bugün İngiltere, ABD, Yeni Zelanda gibi ülkelerde egemendir. Bu hukuk kuralları yazılıdır.Ve mahkemelere dayalıdır.Mahkeme kararları örf ve adet’in etkisiyle şekillenir.

İSLAM HUKUKU:İslâm Hukuk Sistemi, İslam ülkelerinde etkili olan hukuk sistemidir. Ülkemiz de 1926 yılında Medeni Kanun yürürlüğe girene dek bu sistemin etkisi altındaydı. Bu sistemde hukuk kaynakları Kur’an-ı Kerim, sünnet, icma ve kıyastır. Bu hukuk sistemi daha çok kazuistik yönteme uygun olarak gelişmiştir.

SOSYALİST HUKUK SİSTEMİ:Sosyalist rejimi benimseyen ülkelerde uygulanmıştır.İrade özgürlüğü, hukuki ilişkilerde tarafların eşitliği gibi ilkeler yerine, toplum çıkarının ön planda tutulması ilkesi belirginlik kazanmıştır.

MEDENİ HUKUK ALANINDA KANUNLAŞTIRMA HAREKETLERİ

Medeni Hukuk alanında kanunlaştırma denilince, bu alandaki hukuk kurallarının kanun koyucu tarafından yazılı hâle getirilmesi anlaşılır .Kanunlaştırma denilince iki yöntem akla gelebilir: Kazuistik yöntem ve soyut yöntem.

KAZAUİSTİK YÖNTEM:Kanun genel hükümler ve ilkeler içermez. Karşılaşılabilecek her sorun öngörülüp o soruna özel kurallar konulmaya çalışılır

SOYUT YÖNTEM:Modern kanunlaştırma yöntemi, soyut yöntemdir. Kanunlar genel ilkeler koyar, tanımlar getirir. Böylece zaman içinde ortaya çıkabilecek; ama şimdiden tam olarak kestirilemeyen hukuki ilişkiler ve sorunlar da çoğunlukla çözümsüz kalmamış olur.

MEDENİ HUKUKUN ALT DALLARI

Medeni Hukuk’un alt dalları denilince geleneksel olarak anlaşılan, Medeni Kanun’un ve Borçlar Kanunu’nun düzenlediği ilişkilere uygulanan hukuk kurallarıdır. Bunlar sırasıyla Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku, Eşya Hukuku ve Borçlar Hukuku olmak üzere beş grupta ele alınabilir.

MEDENİ HUKUKUN MADDELERİ

maddede, Medeni Hukuk’un temel ve yardımcı kaynaklarını ortaya koymuş ve hukuku uygulayan hâkimin bu kaynaklara hangi sırayla ve hangi koşullar altında başvurabileceğini belirtmiştir. 2. madde, Dürüstlük kuralı 3.madde,İyi niyet 4.madde,Hakimin Taktir Yetkisi 5. maddesi, Borçlar Kanunu.6. ve 7. maddeleri, ispata yönelik hükümler içerir.
KİŞİLER HUKUKU:Medeni Hukukun 1.kitabıdır.Hangi koşullar altında da kişiliğini kaybettiğini, kişilerin ehliyetlerini, isim, hısımlık, yerleşim yeri gibi onları diğer kişilerden ayıran birtakım niteliklerini ve kişiliğe giren değerleri korumanın hukuki yollarını düzenleyen hukuk dalını anlıyoruz.

AİLE HUKUKU:2. kitabıdır.Aile ilişkilerinin kurulması, işleyişi ve sona ermesini kurallara bağlayan Medeni Hukuk dalına Aile Hukuku diyoruz.

MİRAS HUKUKU:3.kitabıdır.Bir kişi öldüğü zaman, son arzularının nasıl ve ne kapsamda yerine getirileceği ve özellikle de sağlığında sahip olduğu mal varlığının –ölümüyle ‘tereke’ adını alacaktır- akıbetini düzenleyen hukuk dalı, Miras Hukuku’dur.

EŞYA HUKUKU: 4. kitabıdır.Medeni Hukuk’un tam anlamıyla mal varlıksal nitelik taşıyan bir alt dalıdır.

BORÇLAR HUKUKU:5.kitabıdır.Kişiler arasındaki borç ilişkilerini düzenleyen hukuk dalına Borçlar Hukuku denir. (İSVİÇRE)

MEDENİ HUKUKUMUZUN TEMEL İLKELERİ

Medeni Hukukumuz laiklik ilkesini ve demokratik esasları benimsemiş, birey özgürlüğüne büyük önem veren ama kişi çıkarıyla sosyal çıkarlar arasında da uygun bir denge kuran, ulusumuza özgü kurallarla düzenlenmiş, devrimci ve ilerici bir nitelik taşır.

MEDENİ HUKUK’UN KAYNAKLARI

MEDENİ HUKUKUN YARATICI KAYNAKLARI: Kural olarak yasama organıdır .Ama zaman zaman yürütme organı tarafından hazırlanan düzenleyici kurallar da söz konusu olur. Medeni Hukuk alanında bazı koşullar altında hâkimin dahi hukuk kuralı yaratabilmesi mümkündür. Örf ve âdet hukuku dediğimiz kuralların ise kaynağı aslında bu kuralların bireylerine uygulanacağı toplumun ta kendisidir.

MEDENİ HUKUK’UN YÜRÜRLÜK KAYNAKLARI: Yürürlükte bulunan hukuk kurallarının tümü anlaşılır.İlk gelen kaynaklar Türk Borçlar Kanunu’dur Örf ve âdet hukukunda da boşluk söz konusuysa, hâkim kendisini kanun koyucu yerine koyarak hukuk yaratmak zorunda kalır .

KANUN

Yasama organı tarafından kabul edilip Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, Anayasa’ya aykırı olamayan, genel ve soyut kurallar içeren yazılı hukuk metinleri anlaşılır.Oysa Medeni Kanun’un 1. maddesinin birinci fıkrasındaki ifadeden, yürürlükte bulunan ve yazılı olan hukuk kurallarının tümü, mevzuat, anlaşılır. O hâlde hâkim teknik anlamda kanunların yanı sıra kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, tebliğ gibi önündeki çözüm bekleyen hukuki soruna ilişkin düzenleme içeren yazılı hukuk metinlerinin hepsini göz önünde bulundurmak zorundadır.

KANUN BOŞLUĞU: Eğer tüm yazılı Medeni Hukuk kuralları arasında, hâkimin önüne gelmiş somut olaya uygulamaya elverişli emredici veya tamamlayıcı hiçbir hüküm yoksa, o zaman ortada bir kanun boşluğu bulunduğundan söz etmek gerekir.

BOŞLUK SAYILMAYAN DURUMLAR: Boşluk sayılamayan durumlarda hâkim kanun koyucu yetkisini kullanarak örf ve adet hukukuna göre karar verecektir. Örneğin; Amca dayı çocukları birbiriyle evlenemeyecekleri hakkında bir hüküm yoktur. Fakat ebeveynler tarafından dava açıldığı takdirde hakim örf ve adet hukukuna göre karar verebilir yani boşluk sayılmaz.

BİLİNÇLİ BOŞLUK-BİLİNÇSİZ BOŞLUK: Kanun koyucu bir konuyu bilerek ve isteyerek hükme bağlamamışsa, bu durumda bilinçli boşluktan söz edilebilir.

KANUNDA BOŞLUK -KURAL İÇİ BOŞLUK: Hukuki sorun hakkında kanunda hiçbir hüküm yoksa kanunda boşluktan söz edilir. Hâkime takdir yetkisi tanınarak olayın oluş biçimini göz önünde bulundurması, hakkaniyete göre karar vermesi istenir .

Açık Boşluk-Örtülü Boşluk: İster bilinçli olsun ister bilinçsiz, eğer somut olaya uygulamaya elverişli hiçbir kural bulunamıyorsa açık boşluktan söz edilir. Örtülü boşluk ise ortada konuya ilişkin bir hüküm bulunmakla birlikte hükmün özü ile sözünün birbirine ters düşmesi veya aynı değerde ve güçte birbiriyle çatışan iki ayrı kuralın aynı anda yürürlükte bulunması durumlarında görülür.

Gerçek Boşluk-Gerçek Olmayan Boşluk: Gerçek boşlukları doldurmak gerektiğinde örf ve âdet hukuku kurallarına bakar, orada da kural bulamazsa kendisi hukuk yaratma yoluna gider. Gerçek olmayan boşluk söz konusu olduğunda, hakkın kötüye kullanılması yasağı gözetilerek adil bulunmayan kuralın düzeltilmesi yoluna gidilir

Örf ve Âdet Hukuku

Medeni Hukuk’un yazılı hukuk kurallarından sonra gelen ikinci yürürlük kaynağı örf ve âdet hukukudur .

UNSURLARI;

Maddi Unsur (Süreklilik Niteliği ):Örf ve âdet kuralının uzun zamandan beri kesintisiz olarak uygulanıyor olması, yani süreklilik niteliği anlaşılır.
Manevi Unsur (Uyma Zorunluluğu Konusunda Genel İnanış) Toplumda bu kurala uymanın zorunlu olduğu konusunda bir inanışın mevcut olması da gerekir ki, bu özellik örf ve âdet hukuku kuralının manevi unsuru olarak da adlandırılır.
Hukuki Unsur :Örf ve âdet kuralının Devlet desteğine sahip olmasıdır. Devlet tarafından bir yaptırıma tâbi tutulması ve bu kurala uymanın zorunlu olduğuna ilişkin bir kanun emrinin, mahkeme kararının ya da idari makamların bir kararının bulunması gerekir.
Hâkimin Yarattığı Hukuk :Hâkimin hukuk yaratmasından kasıt, kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar vermesi demektir.

MEDENİ HUKUKUN BİLGİ KAYNAKLARI

Hukuk alanındaki bilimsel eserler ve yargı kararlarıdır. Bilgi kaynaklarına yargıç hukuk kurallarını yorumlarken de takdir yetkisini kullanırken de hukuk yaratırken de başvurabilir.

MEDENİ HUKUKUN UYGULANMASI

Medeni Hukuk’un uygulanması denilince, Medeni Hukuk kurallarının anlam, nitelik, yer ve zaman bakımından uygulanması anlaşılır.

Hukuk Kurallarının Yorumlanması :Hukuku uygulayan hâkim, önündeki olayı çözmeye elverişli yazılı hukuk kuralını arar. Kuralı yorumlamak, onun sözünden ve özünden anlam çıkarmak demektir.

Yorum Yöntemleri :Medeni Kanunu’nun 1. maddesinin birinci fıkrasında, Kanunun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanacağı kuralı yer alır.

SÖZEL YORUM:Hukuku uygulayacak olan hâkim kuralın sözünden yola çıkacaktır; ama herhâlde kuralın kanundaki diğer kurallarla ilişkisi, hangi başlık altında ele alındığı ve dolayısıyla hangi amacı koruyan kurallar arasında bulunduğunu göz önünde bulunduracaktır.
SOSYAMATİK VE MANTIKSAL YÖNTEM:Hem kuralın özüne hemde de sözüne göre yorumlamak
AMAÇSAL YORUM YÖNTEMİ:Bazen kuralın sözünden çıkan anlama göre daha geniş bir uygulama olanağına sahip olur. Bu durumda genişletici yorum yapılmış olur. Kuralın amacına göre yorumu, sözünden çıkan anlamdan daha dar bir uygulama olanağına sahipse de daraltıcı yorum yapılmış demektir.
Yorum Araçları :Yorumlanacak olan kural, sadece düzden değil, tersten de okunmalıdır. Hak sahibinin ölümüyle son bulacağına ilişkin kuralın ters kavramından, bu hakkın hak sahibi yaşadığı sürece devam edeceği, o ölmediği sürece bu hakkın da sona eremeyeceği sonucu çıkarılamaz.

HAKİMİN TAKTİR YETKİSİ

Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.Kural içi boşluk taşıyan hükümlerdir, hâkime açıkça takdir yetkisini verir ya da biraz daha örtülü bir ifadeyle hâkimin takdir yetkisini kullanmasını ister. Hâkim takdir yetkisini kullanırken hukuka ve hakkaniyete göre hareket etmek zorundadır .Hakim kanun koyucu gibi hareket ederken, adalet düşüncesini göz önünde tutar. Takdir yetkisinin kullanımı da üst yargı denetimine tabidir .

MEDENİ HUKUK’UN NİTELİK BAKIMINDAN UYGULANMASI

Emredici Kurallar:Birtakım yasaklar koyan veya emirler veren bir ifade taşır..Örnek küçük, yasal temsilcinin izni olmadıkça evlenemez.
Emredici Olmayan (Yedek) Kurallar :Hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin iradesinde olmakla birlikte böyle bir iradenin hiç ya da yeterince açık bir biçimde tespit edilemediği durumlarda devreye girdikleri için bu kurallar, yedek kurallar olarak nitelendirilirler.
Tamamlayıcı Kurallar :Özellikle Borçlar Hukuku alanında görülürler. Bir kuralın tamamlayıcı kural olduğu da çoğu zaman, kanun koyucunun o kuralda kullandığı ifadelerden anlaşılır.
Yorumlayıcı Kurallar :Yorumlayıcı kuralın aksi yönünde net bir irade açıklamasının varlığını iddia eden kişi, ispat yükü altındadır. Yorumlayıcı kurallar, belli bir konuda karine(Belli bir olaydan belli olmayan bir olaya ilişkin çıkarılan sonuç) öngören kurallara da benzerler.
Tanımlayıcı Kurallar :Herhangi bir emir veya yasak içermezler; ama belli bir hukuki ilişkiyi, kurumu veya durumu tanımlarlar.
MEDENİ HUKUK KURALININ ZAMAN BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kanunların yürürlükte oldukları sürece uygulanabileceklerinden ve kanunların ne zaman yürürlüğe girip ne zaman yürürlükten kalkacağından söz edilir.

MEDENİ HUKUKUN YER BAKIMINDAN UYGULANMASI

Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Bu Kanuna göre, bazı Medeni hukuk ilişkileri bakımından kanunların kişiselliği ön plana çıkarken, bazı Medeni Hukuk ilişkileri bakımından kanunların yerelliği ilkesi benimsenmiştir.

MEDENİ HUKUK’A İLİŞKİN BAZI TEMEL BİLGİLER

Mutlak Haklar ve Nispi Haklar

Hak, genel olarak, kullanılması sahibinin veya yetkili temsilcisinin iradesine bağlı olup hukuk düzenince korunan menfaat olarak tanımlanır. Hak sahibinin üstünlüğü, eğer sadece belli bir hukuki ilişkiyle bağlı olduğu diğer bir kişiye yönelikse, bu duruma nispi (kişisel-şahsi) hak denir. Eğer hak, kendisiyle hiçbir hukuki ilişki içinde bulunmadığımız kişilere karşı bile bize bir üstünlük sağlıyorsa o zaman da mutlak hak denir.

Kişilik hakkı, velayet hakkı, fikrî haklar veya ayni haklar mutlak haklardır. Çünkü hak sahibi bu haklarını herkese karşı ileri sürebilir.Nispi hakların bir kısmı, kişi varlığı değerlerine ilişkindir; ama nispi hakların önemli bir kısmı mal varlıksal değerleri ilgilendirir.

Yararlanma Hakları ve Düzenleme Hakları

Kişilik hakkı, ayni haklar, alacak hakları yararlanma haklarıdır. Tüm bu haklar, sahibine belli bir davranıştan veya hukuki değerden yararlanma olanağı sağlar ve başkasına karşı ileri sürülebilecek bir talep yetkisi verir. Düzenleme hakları ise, sahibine herhangi bir davranıştan veya hukuki değerden doğrudan doğruya yararlanma olanağı sağlamaz ve bir talep yetkisi de vermez.

Yararlanma Hakları ve Özellikle Talep Yetkisi

Yararlanma hakları arasında bulunan ayni haklar, sahibine konusu olan eşyayı kullanma, bu eşyanın ürünlerini elde etme, bu eşyanın biçimini değiştirme, hatta onu bozup yok etme gibi fiilî yetkiler sağlar. Ayni haklar, hak sahibine, ayni hakkın konusu olan eşya üzerinde başkalarına da haklar kurma veya bu eşya üzerindeki hakkı başkasına devretme, başkası tarafından elinden uzaklaştırılan eşyayı geri isteme, eşyadan yararlanmasına herhangi bir şekilde engel olan kişiye karşı el atmasını önleme ve tazminat davası açma gibi hukuki yetkiler de bahşeder Yine yararlanma hakları arasında bulunan alacak hakları, alacaklının borçludan belli bir davranışta bulunmasını isteme yetkisini verir. Buna talep yetksi de denilir.

Düzenleme Hakları, Özellikle Yenilik Doğuran Haklar

Yenilik doğuran haklar, yönetim ve temsil hakları ile def’i (Zaman aşımı ile borçlının borcunun devam etmesi ile borçtan kaçınma hakkıdır)hakları, düzenleme haklarının alt türleridir. Yenilik doğuran haklar, hak sahibine, tek taraflı olarak yeni bir hukuki ilişki kurmak, mevcut bir hukuki ilişkinin içeriğini değiştirmek veya mevcut hukuki ilişkiyi sona erdirmek yetkisini verir. Yenilik doğuran haklar, hak sahibine, tek taraflı olarak yeni bir hukuki ilişki kurmak, mevcut bir hukuki ilişkinin içeriğini değiştirmek veya mevcut hukuki ilişkiyi sona erdirmek yetkisini verir.

Kişi Varlığına İlişkin Haklar – Kişiye Sıkı Sıkıya Bağlı Haklar Devredilebilen ve Devredilemeyen Haklar – Mal Varlığına İlişkin Haklar

Hakkın konusu olan menfaat birtakım kişisel değerlere ilişkinse, kişi varlığına ilişkin haklardan söz edilir. Örn;Kişilik hakları, velayet hakkı, nişanlanma vb. Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar, temsilci yoluyla kullanılamayan, başkasına da devredilemeyen, kişinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bizzat o kişi tarafından kullanılması gereken haklardır.Mal varlığı veya mal varlığı içindeki birtakım değerler başkalarına devredilmeye elverişlidir. Bu yüzden çoğu mal varlığı hakkı devredilebilen haklar arasında yer alır. Kişi varlığına ilişkin haklar, sadece kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar olmayıp aynı zamanda başkasına da devredilemeyen haklardır.

HAKLARI KAZANDIRAN, KAYBETTİREN VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ DOĞURAN VEYA ORTADAN KALDIRAN OLAYLAR (HUKUKİ OLAYLAR)

Medeni Hukuk alanında hakları kazandıran ve kaybettiren, yükümlülükleri doğuran veya sona erdiren birtakım olaylar vardır. Buna hukuki olaylar denir.Hukuki olgular ve hukuki eylemler olmak üzere ikiye ayrılır. Hukuki olay birtakım doğal olaylardır; ama hukuk düzenince kendilerine sonuç bağlanmıştır. Bir kişinin doğması, belli bir yaşa erişmesi veya ölmesi gibi. Hukuki eylemler ise doğanın gidişatına değil de insan iradesine bağlı olduğu için, hukuki olaylar arasında daha sık karşılaşabildiklerimizdir.Bir kişi borcuna veya hukuka aykırı bir davranışta bulunursa, hukuk düzenininin onaylamadığı ama hukuken sonuç doğuran bir eylem ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

HUKUKİ İŞLEMLER

Hukuk düzenince korunmuş bir amaca yönelik irade açıklamalarına hukuki işlem denilir.

Hukuki İşlemin Unsurları

Hukuk düzenince korunmuş belli bir hukuki sonuca yönelik irade açıklaması şeklindeki tanımdan iki temel unsur çıkar. Birincisi, irade açıklaması, ikincisi ise bu açıklamanın yöneldiği sonucun hukuk düzenine uygun olmasıdır.

İrade Açıklaması :Belli bir hukuki sonucu doğurmaya yönelik isteğin dış dünyaya aksettirilmesi, muhatabın bilgisine ulaştırılması anlaşılır. İrade beyanları açık yada örtülü olabilir.Söz, yazı ve işaretlerden net bir şekilde anlaşılıyorsa açık irade ,Taraflar arasında daha önce kurulmuş bir sözleşmede, susmanın kabul anlamına geleceği kararlaştırılmışsa, susma bile açık bir irade beyanı sayılır. Örtülü irade beyanları biri dar, diğeri geniş olmak üzere iki şekilde anlaşılır. Eğer sözleşmede açıkça kararlaştırılmadıysa, susma dar anlamda örtülü irade beyanı sayılır.

Hukuki İşlemin Etkinlik Unsurları

Hukuki işlemin etkinlik sayılabilmesi için o ilemin zamanının gelmiş olması lazım Örn,Vasiyeti şeklindeki irade etkisi vasiyetçinin sağlığında yapmıştır.Ama vasiyetçi ölene dek, kendisine bir mal vasiyet edilmiş olan kişi vasiyet alacaklısı mal üzerinde alacak hakkını kazanabilmesi için vasiyetçinin hukuki işlemi yapmış olması yetmez, ölmesi de gerekir.

Hukuki İşlemin Türleri

Hukuki işlemler, işlemi yapmak için irade açıklamasında bulunması gereken kişi sayısına göre tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olarak ikiye ayrılır .Vasiyet yapma, vakıf kurma tek taraflı hukuki işlem, Çok taraflı hukuki işlemler ise sözleşmeler ve kararlar olarak ortaya çıkar. Hukuki işlemler, hangi hukuk alanında sonuç yarattıklarına bağlı olarak nişanlanma, evlenme gibi aile hukuku işlemleri; miras sözleşmesi, vasiyet, mirası reddetme gibi miras hukuku işlemleri; zilyetliği devretme, taşınır veya taşınmaz eşya üzerinde rehin kurma gibi eşya hukuku işlemleri; satış, kira, bağış veya ibra sözleşmeleri gibi borçlar hukuku işlemleri olabilir.

Gerek borçlandırıcı işlemler gerekse de tasarruf işlemi yoluyla muhataba sağlanan kazandırmaların hukuki bir sebebi olmalıdır. Kazandırmaların sebebi kavramı, hukuki işlemdeki saik kavramıyla karıştırılmamalıdır. Hukuk düzeni kural olarak saiklerimizle ilgilenmez. Ancak aynı şeyi kazandırmaların hukuki sebebi için söyleyemeyiz. Öyle ki, bir kazandırmanın hukuki sebebi yoksa bazen yapılan kazandırma geçersiz sayılır (sebebe bağlılık ilkesi), bazen de kazandırma geçersiz sayılmaz (soyutluk görüşü); ama kazananın bu kazandığı şeyi sebepsiz zenginleşme kuralları çerçevesinde kazandırana iade etmesi gerekebilir. Kazandırıcı işlemler bakımından hukuk düzeninin önemli gördüğü sebeplerin belli başlıları alacak sebebi, ifa sebebi, bağışlama sebebi ve teminat sebebidir. Alacak sebebi de karşı edim (ivaz) alacağı, iade alacağı ve rücu alacağı sebebi olmak üzere üç alt gruba ayrılabilir.

Tasarruf işlemlerinin çoğu zaman temelde yatan bir borçlandırıcı işlemden doğan borcu ifa etmek amacıyla yapıldığını söyleyebiliriz. Öyle ki, taşınmazlara ilişkin bir tasarruf işleminin geçerli olması için, temelde geçerli bir borçlandırıcı işlemin (taahhüt işleminin) bulunması şarttır (sebebe bağlılık ilkesi). O hâlde taşınmaza ilişkin bir tasarruf işlemi ile yapılan kazandırmanın hukuki sebebi, yine bu taşınmaza ilişkin geçerli bir borçlandırıcı işlemin bulunmasıdır. Taşınırlara ilişkin tasarruf işlemlerinin geçerliliğinin temelde geçerli bir borçlandırıcı işlemin bulunmasına bağlı olup olmadığı ise tartışmalıdır .

İYİ NİYETİN KORUNMASI İLKESİ

İyiniyet, bir hakkın kazanılması, korunması veya bir hukuki durumun doğması ya da olumlu sonuçlarından yararlanılabilmesi için mevcut olan engeller veya sağlanamamış koşullar konusunda içinde bulunulan ve hoşgörülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma hâlidir. Örneğin iki genç, aslında kardeş olduklarını bilmeksizin evlenirlerse bu aslında iki kardeşin evlenmesinin yasak olduğunu bilmediklerinden değil; birbirlerinin kardeşi olduklarını bilmediklerindendir.

İyi niyet, bir hakkın kazanılması, korunması veya bir hukuki durumun doğması ya da olumlu sonuçlarından yararlanılabilmesi için mevcut olan engeller veya sağlanamamış koşullar konusunda içinde bulunulan ve hoşgörülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma hâlidi

MEDENİ KANUNDA İYİNİYETİN ELE ALINIŞI

Kanun koyucu Medeni Kanun’un 3. maddesinde iyi niyete ilişkin iki fıkradan oluşan genel bir hüküm öngörmüştür. Hüküm aynen şöyledir:

Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstemeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.Kanun iyi niyete her zaman sonuç bağlamaz.

İYİNİYETİN KORUNMASININ ŞARTLARI

Kanunun İyiniyete Sonuç Bağlamış Olması :

Kanunun iyi niyete sonuç bağlamadığı durumlarda, tek başına Medeni Kanun’un 3. maddesinden yola çıkarak veya kanunun iyi niyeti koruduğu hâllere kıyas yoluyla, iyi niyetli kişileri korumak mümkün değildir.

İyiniyetin Varlığı:

İyiniyetin varlığından veya yokluğundan söz edebilmek için üç hususa odaklanılır: Bunlardan birincisi kanunun sonuç bağladığı bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma durumunun konusu, ikincisi söz konusu bilgisizlik veya yanlış bilgi sahibi olma durumunun hoşgörülebilir olup olmadığı, üçüncüsü ise kanununun iyi niyete sonuç bağladığı hâllerde kimin ya da kimlerin iyi niyetli olmasının gerektiğidir.

Bilgisizliğin veya Yanlış Bilginin Konusu:Hukuki olayın kanunda aranan unsurlarının varlığı veya hakkı kazanmaya engel olan durumların yanlışlığına ilişkin olmalıdır. Yoksa kanunun belli bir hakkın kazanılması için hangi hususları aradığını veya ne gibi engeller koyduğunu bilmemek, iyi niyetli sayılmak anlamına gelmez. Bu durum, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz, ilkesiyle açıklanır. Kanunlar Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girerler. Böylece yürürlükteki her kanunun vatandaş tarafından bilinmesi sağlanmaya çalışılır. Kanun koyucu benzer düşüncelerle başka bazı hususların da resmen ilan edilmesini veya resmî sicillerde açıklanmasını emreder. İşte, bilinmediği iddia edilen hususlar, kanun gereği resmen ilan edilmişlerse veya bu hususlarla ilgili açıklamalar resmî sicillerde yer almışsa, söz konusu iyi niyet iddiası yine dinlenilmez. İyiniyetin varlığından söz edebilmek için bazı konularda bilgisiz veya yanlış bilgi sahibi olduğunu iddia eden kişinin bu durumunun hoşgörülebilmesi de gerekir. Bu husus, Medeni Kanunun 3. maddesinin ikinci fıkrasında, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyi niyet iddiasında bulunamayacağı ifadesiyle hükme bağlanmıştır. İyiniyetli olması gereken kişi, hak kazandırması veya hukuki bir başka sonuç doğurması beklenen hukuki işlemin taraflarından biridir. Bazen bu kişiler işlemi bizzat yaparlar; ama bazen onların adına yasal veya iradi temsilcileri hareket etmiş olabilir.

Bazen bir tüzel kişi adına işlem yapan bir organ söz konusu olur. İster temsilci ister organ olsun, bu sıfatla hareket eden kişi ya da kişilerin de geri planda temsil edilen kişi ya da kişilerin de tümünün iyi niyetli olması şarttır. Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı bazı durumlarda, iyi niyeti aranan kişinin, hak kazanmasını veya hukuki sonuçtan yararlanmasını sağlayacak hukuki olayın gerçekleşmesi anında iyi niyetli olması yeterli görülmüştür. Bazı durumlarda ise iyi niyetin uzunca bir süre devam etmesi aranmıştır.

İyiniyetli Olması Gereken Kişi ya da Kişiler

Birden fazla temsilcinin temsil yetkisini birlikte kullandığı durumlarda içlerinden birinin bile kötüniyetli olması, temsil olunanın iyi niyetini etkisiz kılar.
Bir tüzel kişinin organı sayılan kişinin veya kurul hâlinde faaliyet yapan bir organ söz konusuysa bu kurulun üyelerinin her birinin iyi niyetli olması gerekir.
Adi ortaklık veya miras ortaklığı gibi tüzel kişiliği olmayan topluluklar söz konusu olduğunda, bu topluluğu oluşturan herkesi ilgilendiren bir hukuki işlem söz konusuysa, içlerinden birine temsil yetkisi vermiş olsalar bile, ortakların her birinin iyi niyetli olması gerekir.
İYİNİYETİN İSPATI

İyiniyet, belli bir konuda bilgisiz veya yanlış bilgi sahibi olduğunu iddia eden kişinin tamamen kendi iç dünyasıyla ilgili bir durumdur.

Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı durumlarda asıl olan iyi niyetin varlığıdır .Buna iyi niyet karinesi denilir. İyiniyetli kişi hakkı kazanırsa kendi hakkını kaybedecek olan kişi, bu karineyi çürütme yükü altındadır. O da Medeni Kanunun 3. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen hükümden yararlanacaktır. Bu hükme göre, durumun gerektirdiği özeni göstermeyen kişi iyi niyet iddiasında bulunamaz. O hâlde, iyi niyet karinesini çürütmeye çalışan kişi, iyi niyetli olduğunu iddia eden kişinin şüphelenmesi gereken hususların varlığını ortaya koymaya çalışmalıdır ki, diğer tarafın bilgisizliğinin hoşgörülebilmesi koşulu sağlanamasın.

Kişiler Hukuku, Aile Hukuku ve Miras Hukuku Kapsamında İyiniyetin Korunduğu Bazı Durumlar

Kişiler Hukuku:Evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliliği mutlak butlan (GEÇERSİZİLİK,HÜKÜMSÜZLÜK)kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyi niyetli ise, bu evlenmenin butlanına karar verilemez.” burada iyi niyetin ikinci evliliğe ilişkin nikâhın kıyılması anında var olması yeterlidir.

Aile Hukuku’na ilişkin olup da işlem güvenliğini sağlamak amacına hizmet eden iki hüküm de evlilik birliğinin temsiline ilişkindir. eşlerden her biri, birliği temsil yetkisi bulunmaksızın yaptığı işlemlerden kişisel olarak sorumludur; ancak temsil yetkisinin üçüncü kişilerce anlaşılamayacak şekilde aşılması hâlinde eşler müteselsilen sorumludurlar.

Miras Hukuku’na ilişkin ölüme bağlı bir tasarrufun iptali için dava açma hakkı, kötüniyetli davalılara karşı, iyi niyetli davalılara göre daha uzun bir süre sonra düşer. Medeni Kanunun 639. maddesine göre, miras sebebiyle istihkak davasının tabi olduğu zaman aşımı süresi de kötüniyetli davalılara karşı, iyi niyetli davalılara göre daha uzundur.

DÜRÜSTLÜK KURALI VE HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI YASAĞI

Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır Bu hükümde, kişilere haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymaları yönünde bir emir verilmiştir; ama dürüstlük kurallarından ne anlaşılması gerektiğine ilişkin hiçbir tanım yapılmamıştır.

Dürüstlük: çeşitli hukuki ilişkiler söz konusu olduğunda, bu ilişkilerin birer tarafını oluşturup da mantıklı hareket edebilen, orta zekâlı ve namuslu bireylerin sergiledikleri, karşılıklı güven ihtiyacına, iş yaşamının gereklerine, genel ahlâk kurallarına, hatta geleneklere uygun davranış tarzıdır. Öyle ki, bu davranış tarzının gereği olarak oluşan ve herkesçe benimsenen kurallara dürüstlük kuralları denir.

Dürüstlük Kuralının Özelliği

Dürüstlük kuralı, iyiniyetten farklı olarak, subjektif değil, objektif bir nitelik taşır. Dürüstlük kuralına uyma zorunluluğu, sadece Medeni Hukuk alanında değil, Özel Hukuk’un tümünde geçerli bir ilkedir. Hatta Kamu Hukuku, özellikle İdare Hukuku, Medeni Yargılama Hukuku ve İcra ve İflas Hukuku alanında dürüstlük kuralının işlerlik kazandığı durumlar söz konusudur.

HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI YASAĞI

Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanımı hakkın kötüye kullanılması demektir ve Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasına göre, hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Hakkın kötüye kullanılmasından söz etmek için öncelikle ortada bir hakkın bulunması gerekir. Bu hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması gerekir. Hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılmasından bir zarar doğmalıdır.

Hakkın Varlığı

Kişiler bazen, belli bir yönde davranmak konusunda hukuk düzenince yetkilendirilmiş olmadıkları, yani hiçbir hakları olmadığı hâlde, o yönde davranmış olabilirler. Bazen de haklarını kullanırken hukuk düzeninin çizmiş olduğu sınırları aşabilirler. Örneğin;Kendi arsası üzerine, imar kurallarının izin verdiği yüksekliği aşmayacak şekilde ve tamamıyla kurallara uygun olarak bir bina yaparsa hakkını kullanmış olur. Bir kişi arsası üzerine bina yaparken, imar kurallarını ihlal ederse, hakkının sınırlarını aşmış olduğundan, davranışı haksızdır.

Hakkın Dürüstlük Kuralına Aykırı Olarak Kullanılması

Haklar, toplumdaki mantıklı düşünen, ortalama zekâya sahip, namuslu bireyler tarafından da kullanılabilecekleri şekilde kullanılmalıdır. Hakkın kötüye kullanımı, çoğu zaman, hakkın amacına aykırı bir şekilde kullanımı anlamına gelir .

Hakkın Kötüye Kullanılmasının Yaptırımı

Hak kötüye kullanıldıysa hukuk düzenince korunmaz. Bu bazen kanunda öngörülen bazı özel yaptırımların, bazen de genel anlamdaki yaptırımların uygulanması anlamına gelir. Genel anlamdaki yaptırımlar; hakkını kötüye kullanan kişi davacıysa davasını reddetmek, davalıysa, davayı kabul etmek, kötüye kullanılan hak nedeniyle oluşan durumun eski hâline getirilmesini sağlamak, ortaya çıkan zararı hakkını kötüye kullanan kişiye tazmin ettirmek olabilir.

Kanunun Yorumlanmasında Dürüstlük Kuralı

Hâkim, yorum yaparken öncelikle kanunun amacını tespit edecek ve bu amaca uygun bir yorum yapacaktır. Ancak bu yeterli değildir; hâkim yaptığı yorumun gerçekten de kanunun amacına uygun olup olmadığını dürüstlük kuralının ışığında denetlemelidir. Öyle ki, kanunun kullandığı kavramların içini doldururken, yani onları yorumlarken ulaştığı sonucu, toplumdaki mantıklı düşünen, orta zekâlı, namuslu vatandaşların da kanunun amacıyla bağdaştıracağından emin olmalıdır.

Kanunların Tamamlanmasında ve Düzeltilmesinde Dürüstlük Kuralı

Hukuk boşluğu söz konusu olduğunda, kendisini kanun koyucu yerine koyarak hukuk yaratmak zorunda olan hâkim, yine dürüstlük kuralından yararlanacaktır. Hatta kanunda kıyasa elverişli bir kuralı araması dahi dürüstlük kuralının bir gereğidir.

Kıyas yoluyla bile uygulanacak bir çözüm olmadığında, kendisini kanun koyucu yerine koyacak olan hâkim, toplumun değerlerine ters düşmeyen, toplum tarafından benimsenebilecek bir kural koymaya çalışmalıdır.

Sözleşmelerin Kurulmasında Dürüstlük Kuralı

Sözleşmeler karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulurlar Bu durumda güven teorisi devreye girerek, belli bir davranışın irade açıklaması olarak yorumlanıp yorumlanamayacağına karar verilir ki, güven teorisi, makul, orta zekâlı, namuslu bir muhatabın, bildiği ve bilmesi gereken verilerin ışığı altında, belli bir davranışı irade açıklaması olarak nitelendirmekte haklı görülüp görülemeyeceği sorusunun yanıtlanmasını gerektirir. Bu ise, dürüstlük kuralının bir uygulamasından başka bir şey değildir.

Sözleşmelerin Yorumlanmasında Dürüstlük Kuralı

Sözleşmeler de tıpkı yazılı hukuk kuralları gibi yorumlanmaya muhtaçtır tarafların kullandıkları ifadelerin yeterince açık olmaması, tarafların bazen deneyimsizlik veya bilgisizlik nedeniyle ulaşmak istedikleri hukuki sonuçları ifade etmeye elverişli olmayan sözcükler kullanmaları tehlikesi çok daha yüksektir.

Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.

Sözleşmelerin Yeni Şartlara Uydurulmasında Dürüstlük Kuralı

Taraflar sözleşme yaparken gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlarını ve değişiklikleri de hesaba katmaya çalışırlar. Bu yüzden yaptıkları bir sözleşmede birbirlerine verdikleri sözü ileride tutmak zor olmasın diye oldukça dikkatli davranırlar.

Tarafların sözleşmeyi kurarken birbirlerine verdikleri sözü tutmaları dürüstlük kuralının bir gereğidir.Türk Borçlar Kanununun 1 Temmuz 2012’de yürürlüğe GİRMİŞTİR.

Hukuki İşlemlerin Çevrilmesinde Dürüstlük Kuralı

Çevirme işleminde dürüstlük kuralı, orta zekâlı, mantıklı, namuslu kişilerin yaptıkları işlemin geçerli olmayacağını bilmeleri öteki işlemi yapmaya da razı olup olmadıklarını belirleme bakımından rol oynar .

Dürüstlük kuralı haklarımızı kullanırken ve borçlarımızı yerine getirirken uymamız gereken standartları belirler; ama gerek dürüstlük kuralının gerekse hakkın kötüye kullanılması yasağının işlevleri bununla sınırlı değildir.

Dürüstlük kuralına kanunların yorumlanmasında, tamamlanmasında, düzeltilmesinde; hukuki işlemlerin ve özellikle sözleşmelerin kurulmasında, yorumlanmasında; sözleşmelerin tamamlanmasında, yeni şartlara uyarlanmasında; hukuki işlemlerin çevrilmesinde, sözleşme öncesi ilişkilerin düzenlenmesinde ve yan yükümlülüklerin kabulünde de başvurulur .

HAKLARIN KORUNMASI

TALEP YETKİSİ

Talep yetkisi, ister alacak hakları bakımından söz konusu olsun ister diğer haklar, bu arada ayni haklar veya kişilik hakları bakımından söz konusu olsun, bu yetki hakkı korumaya hizmet eder ve hak sahibinin nispi haklarda belli bir kişiden mutlak haklar bakımından herkesten belli bir şekilde davranmasını isteyebilmesi anlamına gelir.

Medeni Hukuk alanında hakların korunması denilince akla ilk gelen yetki talep yetkisidir. Ancak çoğu olayda hakkın gereğini yerine getirmekle yükümlü olan veya hakkı ihlal eden kişi, kendisine yöneltilen talep yetkisine olumlu yanıt vermez. Bunun üzerine diğer hakkı koruyucu yetkilere başvurulması gerekecektir. Çok istisnai durumlarda hak sahibinin hakkını kuvvet kullanarak koruması da söz konusu olabilir. Yine yaygın olmayan bir koruma yolu, idari makamlara başvurmaktır. En yaygın olan yöntem ise dava açarak, hakkın korunması için Devletin yargı organlarından yardım istemektir

HAK SAHİBİNİN HAKKINI KUVVET KULLANARAK KORUMA YETKİSİ

Kişiler haklarını her durumda bizzat kuvvet kullanarak korumaya kalkışacak olurlarsa, kamu düzeni kısa sürede bozulacaktır. hakların bizzat kuvvet kullanarak korunmasının yasak olmasıdır. Buna bizzat ihkak-ı hak yasağı da denilir.

HAKLARIN İDARİ YOLDAN KORUNMASI

Kişilerin can ve mal güvenlikleri tehlike altında olduğu zaman, elbette ki, Devlet’in kolluk kuvvetlerine başvurma olanağı da vardır. Özellikle, kişilerin evlerinde veya iş yerlerinde huzur içinde yaşamalarını veya çalışmalarını engelleyecek şekilde taşkın davranışlarla karşılaştıkları durumlarda kolluk kuvvetlerine sıklıkla başvurdukları bilinmektedir. Biz burada, genel anlamda kolluk kuvvetlerine başvurmaktan öte, valilik ya da kaymakamlığa da başvurarak korunmanın istenebileceği bir duruma özel olarak değinmek istiyoruz. Bu da taşınmaz zilyetliğine yapılan tecavüzlerin önlenmesi için, illerde valilikten ilçelerde kaymakamlıktan koruma talep etmektir

DAVA

Dava, bir kişinin Devlet’in yargı organına, mahkemeye, başvurarak hukuki koruma istemesi demektir. Bu hukuki koruma bazen ihlal edilen veya ihlal edilme tehlikesi altında olan bir hakkın korunması, bazen varlığı tartışmalı hâle gelmiş olan bir hakkın veya hukuki ilişkinin tespiti, bazen de yenilik doğuran bir hakkın kullanılmasına mahkemenin de katılımı şeklinde ortaya çıkar.

Dava açarak mahkemeden hukuki koruma isteyen kişiye davacı, davacının hakkını tehlikeye attığı iddia edilen veya davacının hakkının olmadığını ileri süren yahut da ancak dava yoluyla kullanılabilecek olan yenilik doğuran hakkın muhatabı olan ve kendisine karşı dava açılmış olan kişiye de davalı denir.

Üç grupta ele alınabilir

Eda davaları, davacı, davalının bir şeyi yapmaya, yapmamaya veya vermeye mahkûm edilmesini ister. ÖRN;Bir eşyanın malikinden uzaklaştırılması söz konusu olmaksızın, malikin eşya üzerindeki yetkilerini kullanması zorlaştırıldığında malikin açabileceği dava da bir çeşit eda davasıdır .
Tespit davaları, belli bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığı konusundaki uyuşmazlık çözülür. Bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığını iddia eden kişi dava açmışsa olumlu (müspet) tespit davasından, bir hakkın veya hukuki ilişkinin mevcut olmadığını iddia eden kişi dava açmışsa olumsuz (menfi) tespit davasından söz edilir.
Yenilik doğuran davalar,davacının sahip olduğu ama kullanarak yeni bir hukuki durum yaratmak için mahkemelerin de katılımına ihtiyaç duyduğu yenilik doğuran hakların kullanılmasına hizmet ederler. Boşanma veya evliliğin iptali davası böyledir.
Davada Tarafların Karşılıklı Durumu

Çekişmeli yargı söz konusu olduğunda, davacı, davanın türüne göre, bir hakkının veya bir hukuki ilişkinin var olduğunu veya olmadığını, yenilik doğuran bir hakkı kullanması için gerekli koşulların oluştuğunu veya bir hakkın gereğinin yerine getirilmediğini, hakkının ihlal edildiğini veye ihlal edilme tehlikesi altında olduğunu iddia edecektir. Buna karşılık davalının kendisini savunması söz konusu olur. Bu savunma, davacının iddiasının yersiz olduğu yolunda ise, buna inkâr denilir.

Davalı bazen davacının iddiasını kısmen veya tamamen ikrar (davacının iddiasının haklı olduğunu ifade etmektir )eder.

Davalı tarafından başvurulabilecek savunma araçları itirazlar ve def’iler olmak üzere 2′ye ayrılırlar.

İtiraz, bir hakkın veya hukuki ilişkinin mevcut olmadığını, hiç doğmadığını, ya da çoktan sona erdiğini veya geçersiz olduğunu ileri sürerek yapılan bir savunmadır.
Def’i,
İspat :Tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve aralarındaki uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli olguların varlığı konusunda, karar verecek olan mahkemeyi usulüne uygun şekilde ikna etme faaliyetine ispat denir.

İspat Yükü

Temel Kural

Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesine göre, “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesine göre de, “ispat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir

İSTİSNALAR

Kanun Tarafından Öngörülen İstisnalar :Gerek haksız fiilden doğan sorumluluk gerekse borca aykırılıktan doğan sorumluluk bir kusur sorumluluğudur. Yani her iki hâlde de tazminat ödenmesinin temel koşulu haksız fiil failinin veya borca aykırı davranmış olan borçlunun kusurlu olmasıdır. O hâlde, bir başkasının haksız fiili nedeniyle zarar gören kişi, zarar verenden tazminat istiyorsa, sadece davalının hukuka aykırı olarak kendisine zarar verdiğini değil, davalının eyleminin kusurlu olduğunu da ispatlamalıdır ki, mahkeme tazminata hükmedebilsin.
Dürüstlük Kuralından Doğan İstisnalar:Dürüstlük kuralından doğan bir istisna, ispat yükünü, delillere daha kolay ulaşabilecek olan tarafa yüklemektir. Bunun sonucu, olumlu olguları iddia eden kişinin ispat yükü altında kalmasıdır.
Kanuni Karinelerden Doğan İstisnalar :Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.Karine bilinen bir durumdan bilinmeyen bir durum hakkında sonuç çıkarmak demektir. Zihinsel faaliyeti kanun koyucu yapar ve ürettiği karineyi bir kanun hükmü hâline getirirse, o zaman kanuni bir karine ile karşı karşıyayız demektir. Fiili karineler, davada, hâkimin, bilinen bir olgudan bilinmeyen bir olgu hakkında sonuç çıkarmasıdır kanun koyucu, bir tarafa bu karineden yararlanma olanağı verirken, diğer tarafa bu karineyi çürütebilme yetkisini verir. Bu gibi kanuni karinelere, adi karineler deriz Kanuni karinelerin bir kısmı kesin nitelik taşır. Kesin kanuni karinelerin aksi ispatlanamaz.
İspat Araçları ve İspat Güçleri

İspat aracı olarak çeşitli delilleri düzenlemiştir. Bunlar belge ve senetler, yemin, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif olarak sıralanabilir.

CEBRİ İCRA

Bir hakkın gereğini yerine getirmek zorunda olan kişi, daha hak sahibinin talep yetkisini kullanmasıyla, kendisine düşeni yapabilir. Bazı durumlarda kuvvet kullanılarak bazı durumlarda da idari makamlardan yardım alınarak da hakkın yerine getirilmesi sağlanabilir

Bu durumda cebri icra organlarına başvurmak gerekecektir. O hâlde cebri icra da hakkı korumanın bir yoludur. Bazı durumlarda cebri icraya başvurmak için önceden mahkemeye giderek dava açmak bile gerekmez. Bu yüzden bir mahkeme kararının yani ilamın gerekli olup olmamasına göre ilamlı icra ve ilamsız icradan söz edilir.

KİŞİLİĞİN BAŞLANGICI VE SONA ERMESİ

Medeni hukukun bölümlerinden biri de Kişiler Hukukudur. Medeni Kanun’un başlangıç hükümlerinden sonra gelen ilk kitabı da Kişiler hukuku kitabıdır. Kişiler hukuku gerçek ve tüzel kişilere ilişkin hükümler içermektedir.

GENEL HATLARIYLA KİŞİLER HUKUKU

Kişiler Hukukunun Medeni Kanunla İlişkisi ve Kapsamı

Kişiler hukukunun düzenlendiği temel kanun Medeni Kanun’dur. Medeni Kanunun başlangıç hükümlerinden sonra gelen ilk kitabı Kişiler hukukuna ayrılmıştır.

Kişi ve Kişilik Kavramları

Kişi Kavramı

Medeni Kanunun Kişiler hukuku kitabının ilk maddesi olan TMK m. 8, “Her insanın hak ehliyeti vardır” hükmü ile başlar. Bununla birlikte insan ve kişi kavramları özdeş kavramlar değildir. İnsanlar hukuktaki kişilerin sadece bir bölümünü oluştururlar.

Hukukta, kişi olmanın ölçüsü ya da anlamı insan olmak değil, haklara ve borçlara ehil olmak, yani haklara ve borçlara sahip olabilmektir. Bu bakımdan kişi, hukuk düzenince muhatap alınan, hak edinebilen ve borç altına da girebilen varlıkları ifade eder.

Gerçek ve Tüzel Kişiler

Hukukta kişiler gerçek ve tüzel kişiler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu ikisinin dışında kalan bir kişilik türü yoktur.

Gerçek kişiler (hakiki şahıslar) ile insanların kişiliği kastedilir. Kölelik düzeninin ortadan kalkmasıyla, modern toplumlarda her insan, insan olmasından dolayı kişi sıfatını taşır olmuştur. Tüzel kişiler ise insanların dışında kalan çeşitli varlıklara kişilik tanınması ile ortaya çıkmıştır. Bunlara hükmi şahıslar da denmektedir.

Kişilik Kavramı

Kişi, hakların ve borçların muhatabı olan özneyi ifade ederken; kişilik, kişinin ehliyetlerini, kişilik alanına giren değerleri ve kişisel durumların toplamını anlatan bir kavramdır. Böylece bir kişinin; hangi işlemleri tek başına yapıp yapamayacağı, amcası ile olan hısımlığının derecesi, evli olup olmaması, yaşam ilişkilerini yoğunlaştırdığı yer ile bağlantısı, şerefi, namusu ve sağlığı gibi merkezinde kendisinin olduğu çeşitli ilişki, değer ve durumların tamamı geniş anlamda kişiliğin kapsamı içinde yer alır.

GERÇEK KİŞİLER

Kişiliğin Başlangıcı ve Sona Ermesi

Kişiliğin Doğumla Başlaması

kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar. Sağ olarak tamamıyla doğumdan kasıt, anasından ayrıldıktan sonra çocuğun bir an dahi olsa yaşamsal fonksiyonlarının devam etmiş olmasıdır. Bu açıdan önemli olan, çocuğun hem ölü doğmamış hem de tamamıyla doğmuş, anasından ayrılmış olmasıdır.

Asıl kural, sağ olarak tamamıyla doğmak kişiliğin başlamasıdır. Bununla birlikte cenin için özel bir düzenlemeye gidilmiştir. Cenin, ana rahmine düşmüş çocuk demektir. Cenin hak ehliyetini ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder (TMK m. 28/II). Ancak bu durumda da kişiliğin kazanılmasında doğum önemlidir. Zira sağ olarak tamamıyla doğum gerçekleşmezse, yani çocuk düşer ya da ölü doğarsa kişilik kazanılmış olmaz.

Kişiliğin Ölümle Sona Ermesi

Sağ olarak tamamıyla doğmakla başlayan kişilik, kişi sağ olduğu müddetçe devam eder, ölümle de sona erer. Ölümle birlikte artık kişinin haklara ve borçlara sahip olmasından söz edilemez.

Sağ Olmanın ve Ölümün İspatı

Nüfus Sicillerine Dayanarak İspat

Bir kişinin menfaatleri belirli bir zamanda, bir kimsenin sağ ya da ölü olmasından etkilenebilir. Yahut da bir kişinin hakları, bir başkasının ölümü anında bir diğerinin sağ olup olmamasına bağlı olabilir.

TMK m. 29’a göre, bir hakkın kullanılması için bir kimsenin sağ ya da ölü olduğunu, belirli bir zamanda ya da başka bir kimsenin ölümünde sağ bulunduğunu ileri süren kimse, bu iddiasını ispat etmek zorundadır. İspatta en önemli araç, nüfus sicilindeki kayıtlardır. Bir kişinin doğduğu ya da ölü olduğunun ispatı için bu kayıtlara dayanmak yeter. Ancak nüfus sicilinde kayıt yoksa ya da bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa, gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir.

Kişiliğin sona erdiğinin ispatı için, doğal olarak, nüfusta sağ olarak gözüken bir kişinin artık ölü olduğunun ispatı gerekir. Bunun en kolay ve yaygın yolu ise bir kimsenin cansız bedeninin, yani cesedinin kanıt olarak ortaya konulmasıdır. Ancak öyle bazı durumlar olabilir ki, kişinin cesedine ulaşılamaz. Bazen de sorun, kişilerin ölü olduklarının ispatı ile değil, kimin kimden önce öldüğü ile ilgilidir. Tüm bunlar kişiliğin sona erip ermediğinde, miras ve diğer hakların kazanılması ve kaybedilmesinde önemlidir.

İşte bu gibi ispat sorunlarını aşmak üzere Kanun’da birtakım karineler öngörülmüştür. Bu karinelerden ilki kişiliğin sona ermesinin ispatında kolaylık sağlayan ölüm karinesidir. Gaiplik kararı da ölüme benzer sonuçlar doğurur ve kaybolan kişinin öldüğüne karine teşkil eder. Bir diğer karine ise birlikte ölüm karinesidir ki, birden fazla kişinin hangisinin önce hangisinin sonra öldüğünün belirlenmesinde yararlı olmaktadır.

Ölüm Karinesi

TMK m. 31’e göre, bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde kaybolursa, cesedi bulunamamış olsa bile gerçekten ölmüş sayılır. Ölüm karinesine dayanan tarafın artık ölümün varlığını ispatı gerekmez (Bu yolla ölümün varlığını ispatlamış olur).

Ölüm karinesine başvurulabildiği durumlarda, o yerin en büyük mülki amirinin emriyle kaybolan kişi hakkında nüfus kütüğüne ölü kaydı düşürülür. Kanun, ilgililere, bu kişinin ölü veya sağ olduğunun mahkemece tespitini isteyebilme hakkı da tanımıştır (TMK m. 44/I).

Gaiplik

Bazen kaybolmalar, kişinin ölümüne kesin gözle bakılmasını gerektirecek şekilde gerçekleşmez. Bu takdirde ölüm karinesinden yararlanılamaz. Ancak kanun koyucu, hakları ölüme bağlı olanlara bu gibi durumlarda da ispat kolaylığı tanımıştır.

Gaiplik hükümleri, cesedi bulunamayan bir kişinin ölüm tehlikesi içinde kaybolduğunun veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamadığının ispatlanması yoluyla onun hakkında gaiplik kararı alınmasını sağlar. Hakkında gaiplik kararı alınmış kimseye gaip denir.

Gaiplik Kararının Şartları

Gaiplik kararının alınabilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Öncelikle hakkında gaiplik kararı verilmesi istenen kişi ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamamış olmalıdır. İkinci olarak da bu kimsenin ölümü hakkında kuvvetli bir olasılığın varlığı gerekir.

Bir kimsenin ölümüne kuvvetli olasılık bulunsa da ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamamış olması tek başına gaipliğine karar verilmesine yetmez. Bu durumun belli bir süre devam etmiş olması da gerekir. Nitekim Kanun, gaiplik kararının istenebilmesi için, ölüm tehlikesinin üzerinden en az bir yıl veya son haber tarihinin üzerinden en az beş yıl geçmiş olmasını aramaktadır (TMK m. 33/I).

Gaipliğe Karar Verilmesinin Mahkemeden İstenmesi

Ölüm karinesine dayanılmasından farklı olarak, bir kimsenin kaybolması hâlinde gaipliğine karar verilebilmesi için mahkeme kararı gerekir. Bunun için, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer Türkiye’de hiç yerleşmemişse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı bulunduğu yer

mahkemesinde dava açılması gerekir (TMK m. 32/II). Davaya bakmakla görevli mahkeme ise sulh hukuk mahkemesidir Hakları kaybolanın ölüme bağlı olan herkes gaiplik kararı verilmesi için mahkemeye başvurabilir. Başvuruda bulunmaya hakkı olanlara, kaybolanın ölümü hâlinde kendilerine miras payı düşecek olanlar, kaybolanın alacaklıları örnek gösterilebilir. Diğer yandan, TMK m. 588’e göre, sağ olup olmadığı bilinmeyen bir kimsenin mal varlığı veya ona düşen miras payı on yıl resmen yönetilirse ya da mal varlığı böyle yönetilenin yüz yaşını dolduracağı süre geçerse, Hazinenin istemi üzerine o kimsenin gaipliğine karar verilir.

Gaiplik istemi üzerine mahkeme, hemen gaiplik kararı veremez. Önce, akabinde altı ay beklenmesi gereken bir ilanda bulunur.

İlandan sonuç alınmaz, altı aylık süre içerisinde de kaybolan kişinin durumunda bir değişiklik olmaz ise, mahkemece gaiplik kararı verilir. Bu karar, hâkimin bildirmesi ile de ölüm kütüğüne kaydolunur (TMK m.45).

Böylece, ilan süresi ile birlikte hesaplandığında, ölüm tehlikesi içinde kaybolan bir kişinin gaipliğine karar verilebilmesi için geçmesi gereken asgari süre, (olay tarihinden itibaren) bir yıl altı aydır. Bu asgari süre, kendisinden uzun zamandır haber alınamayanlar içinse beş yıl altı ay olmaktadır.

Gaiplik Kararının Sonuçları

Gaiplik kararının verilmesiyle birlikte, hakkında gaiplik kararı verilmesi istenen kişi gaip konumuna geçer ve kişiliği son bulur. Gaiplik kararının varlığı kişinin öldüğüne karine teşkil eder ve artık ölüme bağlı haklar, aynen gaibin ölümü ispatlanmış gibi kullanılır (TMK m. 35).

Gaiplik kararı da ölüm karinesi gibi, bir kişinin ölümünün ispatında kolaylık sağlamaktadır. Ancak sonuçları açısından ikisi arasında farklar vardır. Zira ölüm karinesine göre, gaiplik hâlinde, gaibin geri dönme ihtimali çok daha fazladır. Bu durumun etkileri özellikle miras hukukunda görülür: Gerçi ölüm ve ölüm karinesinin uygulandığı hâllerde olduğu gibi, gaiplikte de miras bırakanın (gaibin) mal varlığı mirasçılarına geçer. Ancak gaiplikte, gaibin mirasçıları veya mirasında hak sahibi olan kişiler, tereke malları kendilerine teslim edilmeden önce, bu malları geri döndüğünde gaibe vereceklerine ilişkin güvence göstermek zorundadırlar. Güvencenin süresi; ölüm tehlikesi içinde kaybolma durumunda beş yıl, uzun zamandan beri haber alınamama durumunda on beş yıl ve herhâlde en çok gaibin yüz yaşına varmasına kadardır TMK m. 584/II).

Gerek ölüm gerekse ölüm karinesine dayanıldığı durumlarda, ölenin evliliği kendiliğinden sona erer. Oysa gaiplik evliliği kendiliğinden sona erdirmez. Gaiplik hâlinde evliliğin sona ermesi için, gaibin eşinin evliliğin feshini istemesi gerekir. Bunun için, gaibin eşi ayrı bir dava açabileceği gibi, gaiplik başvurusu sırasında da istemde bulunabilir. Ayrı bir dava ile evliliğin feshi isteniyorsa yetkili mahkeme, davacının (gaibin eşinin) yerleşim yeri mahkemesidir (TMK m. 131). Feshedilmedikçe evliliklerinin devam ediyor olması, gaibin eşini, gaibin mirasından pay almaktan, yani ona mirasçı olmaktan mahrum etmez.

Gaiplik kararı ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden başlayarak hüküm doğurur (TMK m. 35/I). Yani bir kere gaiplik kararı verilmekle kişi, bu kararın verildiği andan değil, ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden itibaren gaip olmaktadır. Bunun anlamı, gaiplik kararının geriye etkili olarak hüküm ifade etmesidir. Dolayısıyla gaibin mirasçılarının belirlenmesi gibi zamanın geçmesinden etkilenebilecek tüm durumlarda başlangıca gidilerek bu ana göre bir değerlendirme yapılmalıdır.

Birlikte Ölüm Karinesi

Bir kimsenin sağ olup olmadığının ya da ölüp ölmediğinin belirlenmesi kadar, ne zamana kadar sağ olduğunun veya ne zaman öldüğünün bilinmesi de önemlidir. Zira ölümle kişilik sona ereceğinden, bu andan sonra artık ölen açısından bir hakkın elde edilmesinden ya da bir borcun yüklenilmesinden söz edilemeyecektir.

TMK m. 29/II’ye göre, birden fazla kişiden hangisinin önce veya sonra öldüğü ispat edilemezse, hepsi aynı anda ölmüş sayılır. Buna birlikte ölüm karinesi denir. Böylece haklarında birlikte ölüm karinesine başvurulanlar, birinin ölümü anında diğeri sağ olmadığı için, birbirlerinin mirasçısı olamazlar.

Gerek ölüm karinesi gerekse gaiplik kararı gibi, birlikte ölüm karinesi de kesin karine olmayıp adi karine niteliğindedir. Dolayısıyla bu karinenin aksi her türlü delille ispatlanabilir

Yerleşim Yeri

Kavram ve Önemi

Hukukumuzda bir kişiye karşı açılacak davalar, kural olarak onun yerleşim yerinde açılır (Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 6/I). Gaiplik kararının neredeki mahkemeden isteneceği sorunu, gene kaybolan kişinin yerleşim yeri esas alınarak çözümlenir (TMK m. 32/II).

Miras, miras bırakanın yerleşim yerinde açılır. Miras bırakanın tasarruflarının iptali, tenkisi, mirasın paylaştırılması, miras sebebiyle istihkak davaları hep bu yerleşim yeri mahkemesinde görülür. Daha birçok konuda ve birçok hukuk dalında kişilerin yerleşim yeri esas alınmıştır.

Hukuki açıdan bu denli önemli olan yerleşim yerini Medeni Kanun; bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olarak tanımlamaktadır (m. 19/I).

Yerleşim Yerine İlişkin Temel İlkeler

Yerleşim Yerinin Zorunluluğu İlkesi

TMK m. 19/I’de göre, bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerin yerleşim yeri olacağı hatırlandığında, yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin iradesinin, niyetinin önemi hemen göze çarpmaktadır. Ancak böyle bir irade ortaya koymayanlar ya da koyamayanlar için de Kanun bir yerleşim yerinin varlığının zorunlu tutmaktadır. Nitekim önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı hâlde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin hâlen oturduğu yer, yerleşim yeri sayılır (TMK m. 20/II). Böylece iradi bir yerleşim yeri olmayanların veya bu yer belirlenemeyenlerin oturdukları yer, yani konutlarının bulunduğu yer yerleşim yerleri sayılmaktadır. TMK m. 21/I C.1’e göre yerleşim yeri belirlenemeyen çocukların da oturma yerleri yerleşim yerleri sayılır. Öte yandan yine Kanun gereği bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır (TMK m. 20/I). Bu bakımdan kişinin sürekli kalma niyetiyle bir yerde oturmaktan vazgeçmesi her zaman mümkün olmakla birlikte, yenisini edinene kadar eski yerleşim yeri gene de yerleşim yeri olarak kabul edilecektir. Görüldüğü gibi, tüm bu hâllerde aslında kişinin yerleşim yeri olmayan bir yer böyle sayılmakta ve kimse yerleşim yersiz bırakılmamaktadır. Bu durum yerleşim yerinin zorunluluğu ilkesinin bir gereğidir.

Yerleşim Yerinin Tekliği İlkesi

Yerleşim yeri ilgili cevaplandırılması gereken bir başka nokta, acaba bir kişinin birden fazla yerleşim yerinin olup olamayacağıdır.

Yerleşim Yerini Edinme Şekilleri

İsteğe Bağlı Yerleşim Yeri

TMK m. 19/I’de yer alan kuraldır. Buna göre, bir yerde sürekli kalma niyetiyle oturmakla kişiler, kendi yerleşim yerlerini kendileri seçmiş olurlar.

Bir yerin isteğe bağlı yerleşim yeri, yani kişinin iradi yerleşim yeri olabilmesi için iki unsurun bir arada gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan biri sübjektif diğeri ise objektiftir.

Sübjektif unsur, kişinin bir yerde sürekli kalma niyetinin varlığıdır.

Objektif unsur ise, bir yerde oturuyor olmaktır. Dolayısıyla kişinin hiç oturmadığı bir yerin, örneğin Malatya’daki bir kimse için İstanbul’un isteğe bağlı yerleşim yeri olması mümkün değildir.

Yasal Yerleşim Yeri

Asıl olan kişilerin yerleşim yerlerini kendilerinin seçmesi olmakla birlikte, bazı kişiler için Kanun bu kuraldan ayrılmıştır. Nitekim velayet ve vesayet altında bulunanlar için isteğe bağlı yerleşim yeri söz konusu olmaz.

Velayet altında bulunan çocukların yerleşim yerleri, ana ve babaların yerleşim yeridir (TMK m. 21/I).

Eşlerin ayrı yaşadığı durumlarda çocuğun kendisine bırakıldığı tarafın yerleşim yeri çocuğun da yerleşim yeridir. Boşanma veya evliliğin iptalinde ise önemli olan velayet hakkının kime bırakıldığıdır. Velayet hakkı ana-babadan kimdeyse, çocuğun yerleşim yeri de onun yerleşim yeridir. Çocuğun üzerinde ana ve babanın velayeti yok ve çocuk bunlardan birinin korumasında da değilse, artık çocuğun oturma yeri onun yerleşim yeri sayılacaktır ki daha önce bu takdirde itibari yerleşim yerinden söz edileceği belirtilmiştir.

Yasal yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin iradesine bakılmamaktadır.

GERÇEK KİŞİLERİN HAK VE FİİL EHLİYETLERİ

Gerek gerçek gerekse tüzel kişiler olsun kişinin söz konusu olduğu yerde, hukukta hak ve fiil ehliyetleri gündeme gelir. Ehliyet burada bir iktidara, bir güce işaret eder; bir iktidara, bir güce sahip olmayı anlatır. Hak ve fiil ehliyetleri, gerçek ve tüzel kişiler açısından kavram olarak aynıdır fakat bu iki kişi türüne göre farklı özellikler gösterir.

HAK EHLİYETİ

Kişilerin ehliyetlerinden söz edildiğinde de akla, hak ve fiil ehliyetleri gelir. Bu ikisi kişilik kavramının içinde değerlendirilir.

Hak ehliyeti denince, kişilerin haklara ve borçlara sahip olabilme yeteneği ya da iktidarı anlaşır. Bu anlamda, “Ali’nin hak ehliyeti vardır” demek, Ali bir hakkın sahibi ve bir borcun borçlusu olabilir demektir.

“Her insanın hak ehliyeti vardır” (TMK m.8) kuralı gereği, hukukumuzda her gerçek kişinin hak ehliyeti de kendiliğinden var olmaktadır. Hukukumuzda, hak ehliyeti olmayan bir kişi düşünülemez.

Her insanın sahip olabilmesi dolayısıyla, hak ehliyeti genellik göstermektedir. Bunu “bütün insanlar” diye başlayan, TMK m.8/II de teyit eder. Keza aynı fıkrada insanların haklara ve borçlara sahip olmada eşitliği de zikredilmiştir ki, hak ehliyetine sahip olmada insanlar arasında eşitlik esastır. Kişinin cinsiyeti, mal varlığı, dini, etnik kökeni, yaşı vb. özellikleri hak ehliyetinin durdurulması, sınırlanması ya da ortadan kaldırılmasına neden olamaz.

Hukuktaki birçok ilke gibi, buradaki eşitlik ilkesinin de bazı istisnaları vardır. Durumun özelliklerinden kaynaklanan böyle istisnaların olabileceği zaten m. 8/II’de “hukuk düzeninin sınırları içinde” eşitliğin söz konusu olabileceği ifade edilerek hükme alınmıştır.

Hak ehliyetinde eşitlik ilkesinden ayrılmanın gözlendiği hâller, hak ehliyetinin sınırlandığı ya da kısıtlandığı hâller olarak nitelendirilir. Bu sınırlandırmalar farklı nedenlerden doğabilir.

-Yaş bu nedenlerden biridir

Bir başka neden cinsiyet farklılığıdır. Günümüzde de erkek ve kadın açısından hak ehliyetinin farklı düzenlendiği durumlar vardır. Örneğin, boşanan bir erkek hemen ertesi gün evlenme hakkına sahipken, kadının evliliğinin sona ermesinin üzerinden üç yüz gün geçmeden evlenmesi yasaklanmıştır.

-Kamu haklarından yararlanmada da vatandaşlarla yabancılar arasında, yabancıların aleyhine ciddi sınırlamalar söz konusudur.

FİİL EHLİYETİ

Fiil (eylem) ehliyetine sahip olmak, kişinin kendi fiilleriyle hak edinebilmesi ve borç altına girebilmesini sağlar. Bir başka deyişle fiil ehliyeti, kişide bu gücün, bu kudretin olduğunu gösterir. Görüldüğü gibi, hak ehliyeti ile fiil ehliyetinin konusu başkadır. Hak ehliyeti, kimin haklara ve borçlara sahip olabileceği ile ilgilenirken, fiil ehliyeti hak ehliyetine sahip olanların kendi fiilleriyle haklara ve borçlara sahip olup olamayacağı ile ilgilenir. Nitekim üç yaşındaki bir çocuğun mirasçı olabilmesi ile kendisine kalan evi kendi iradesiyle satabilmesi farklı şeylerdir.

Fiil ehliyetinin, hukuki işlemlerle ilgili bu görünümüne hukuki işlem ehliyeti denmektedir.

Fiil ehliyetinin kapsamına; hukuki işlem ehliyeti, hukuka aykırı fiillerden sorumlu olma ehliyeti ve dava ehliyeti girmektedir.

Fiil Ehliyetinin Şartları

TMK m. 10’a göre, “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır”. Buradan fiil ehliyetinin şartları çıkarılabilir. Bunlar:

-Ayırt etme gücüne sahip olmak,

- Ergin olmak ve

- Kısıtlı olmamaktır.

Ayırt etme gücüne sahip olmak (Sezgin olmak)

Bu maddeye göre, “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, ….. ayırt etme gücüne sahiptir.” Demek ki, ayırt etme gücünden (temyiz kudretinden) Kanun, akla uygun biçimde davranma yeteneğini anlamaktadır. Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi nedenler bu akla uygun biçimde davranma yeteneğini etkiler.

Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk, uyuşturucu düşkünlüğü vb. nedenler, herkeste akla uygun biçimde davranma yeteneğini aynı şekilde etkilemez. Dolayısıyla bunların muhakkak ayırt etme gücünü ortadan kaldırdığı söylenemez. Her olayda, kişinin durumuna, olayın özelliklerine göre ayırt etme gücünün olup olmadığı araştırılmalıdır.

Kişilerin, davranışlarının sonuçlarını kavrayabildikleri ve bu kavrayışa da uygun davranabildikleri durumlarda akla uygun biçimde davranma yeteneği vardır.

Diğer yandan, ayırt etme gücüne sahip olmak, akla uygun biçimde davranma yeteneğini gerektirir; yoksa gerçekten de ideal anlamda akla uygun biçimde davranılmasını şart koşmaz.

Ergin Olmak

Fiil ehliyetinin ikinci şartı ergin (reşit) olmaktır. Kişi on sekiz yaşını doldurmakla ergin olur (TMK m. 11/I). Burada dikkat edilmesi gereken, kişinin on sekiz yaşına girmesi ile değil, on sekiz yaşını doldurmasıyla ergin olduğudur. Görüldüğü gibi yaşla tam ehliyetli olmak arasında sıkı bir ilişki vardır. Bununla birlikte ergin olmanın tek yolu, belirli bir yaşın doldurulması değildir. Nitekim evlenme kişiyi ergin kılar (TMK m. 11/II). Evlenebilmek için on yedi yaşın doldurulması gerekir (TMK m. 124/I). Olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine de izin verebilir.

Kişi mahkeme kararı ile de ergin kılınabilir. Bunun için küçüğün isteği ve velisinin rızası gerekir. Veli yerine vasisi olan küçüklerde, vesayet dairelerinin izni de alınmalıdır (TMK m. 463). Vesayet daireleri vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ile denetim makamı olan asliye hukuk mahkemesidir. Ayrıca, ergin kılınma için, her halükârda küçüğün on beş yaşını doldurmuş olması gerekir.

Mahkeme kararı ile ergin kılınmada hâkimin takdir hakkı önem kazanır.

Görüldüğü gibi, iki durumda kişinin on sekiz yaşını doldurmadan önce erginlik kazanması mümkündür. Bu yüzden on sekiz yaşın doldurulması ile kazanılan erginliğe normal erginlik denirken, diğer iki durumu ifade etmek üzere erken erginlikten söz edilir. Erken erginlik de, hâliyle, kendi içinde evlenme ile erginlik ve yargısal erginlik (ergin kılınma) diye ikiye ayrılmaktadır.

Kısıtlı Olmamak

Kısıtlı (mahcur) olmak, yokluğu, yani gerçekleşmemiş olması aranan bir şarttır. Bundan dolayı da ilk ikisi fiil ehliyetinin olumlu şartları, kısıtlı olmamak ise bu ehliyet türünün olumsuz şartı olarak anılır.

Kısıtlama ergin gerçek kişilerde söz konusu olur. Dolayısıyla tüzel kişilerde veya ergin olmayan kişilerde kısıtlama söz konusu değildir. Kısıtlama kararı sulh hukuk mahkemesi tarafından Kanunun aradığı şartların varlığı hâlinde verilir. Kanunda kısıtlanma nedenleri dört başlık altında toplanmıştır

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı:
Maruz kaldığı akıl hastalığı veya akıl zayıflığı kişiyi, işlerini göremez ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokar hâle getirirse, o kişi hakkında kısıtlama kararı verilir. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle korunması ve bakımı için kendisine yardım gerekenler de kısıtlanır.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığından dolayı kişinin kısıtlanabilmesi için, iş göremezlik veya başkalarının güvenliğini tehlikeye sokma ya da yardıma muhtaç olma hâlinin süreklilik arz etmesi gerekir.

Görevlerini yaparlarken vesayet altına alınmayı gerekli kılan bir durumun varlığını öğrenen idari makamlar, noterler ve mahkemelerin, bu durumu hemen yetkili vesayet makamına (sulh hukuk mahkemesi) bildirmek zorunluluğu vardır. Yetkili vesayet makamı kısıtlanacak kişinin yerleşim yerindeki vesayet makamıdır (TMK m. 411).

Kısıtlamayı haklı gösterir resmî sağlık kurulu raporu alınmadan, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle bir kişinin kısıtlanmasına karar verilemez.

Savurganlık, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim:
Tıpkı akıl hastalığı veya akıl zayıflığı gibi, kişinin savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya mal varlığını kötü yönetmesi tek başına kısıtlılık nedeni değildir. Ancak bunlar dolayısıyla; kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu yüzden devamlı korunmaya ve bakıma muhtaç olan ya da başkalarının güvenliğini tehdit edenler kısıtlanır.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığında hâkimin kısıtlanması istenen kişiyi dinleyip dinlememe konusunda takdir hakkı varken, ikincisinde böyle bir hakkı yoktur, kişi mutlaka dinlenmelidir.

Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkûm olma:
Bu nedenle kişinin kısıtlanabilmesi için, hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekir. Yani, bu kısıtlanma tutuklular için değil, hükümlüler için öngörülmüş bir yoldur. Bu nedenle, ceza mahkemesinde yargılaması devam eden bir kişinin tutuklulukta kalma süresi bir yıldan fazla olsa dahi kısıtlama kararı verilmez.

İstekte bulunma
Hukukumuzda, isteğe bağlı kısıtlanma hâli de vardır. Nitekim yaşlılığı, sakatlığı, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle her kişi kısıtlanmasını isteyebilir. İspat gerektirir.

Fiil Ehliyetlerine Göre Kişilerin Sınıflandırılması

Fiil ehliyeti açısından kişiler dört gruba ayrılmaktadır. Fiil ehliyeti tam olanlara, tam ehliyetliler denilmektedir. Bu mükemmellikten ayrılışlarına göre fiil ehliyeti açısından üç gruptan daha söz edilir ki, bunlar; sınırlı ehliyetli, sınırlı ehliyetsiz ve tam ehliyetsizlerdir.

Tam Ehliyetliler

Bu grup üyelerinin fiil ehliyetleri tam olup her türlü hukuki işlemi tek başlarına yapabilirler. Hukuka aykırı olarak başkalarına verdikleri zararlardan da sorumlu tutulurlar. Keza bu kişilerin dava ehliyetleri de tamdır. Dolayısıyla tam ehliyetler, ergin ve sezgin olup kısıtlı olmayan kişilerden oluşur.

Sınırlı ehliyetliler

Sınırlı ehliyetliler de ayırt etme gücüne sahip ve ergindir. Haklarında kısıtlılık kararı da yoktur. Bundan dolayı sınırlı ehliyetliler kural olarak, hukuki işlemlerini tek başlarına yaparlar, hukuka aykırı eylemlerinden sorumlu tutulurlar ve dava ehliyetine sahiptirler. Ancak sınırlı ehliyetliler, tam ehliyetlilerden farklı olarak kendilerine yasal danışman atanan kişilerdir ve Kanunda yazılı işlemlerin yapılması açısından bu durum onların fiil ehliyetini tam ehliyetlilerden ayırır.

Kanunda yazılı işlemler şunlardır (TMK m. 429):

- Dava açma ve sulh olma,

- Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması,

- Kıymetli evrakın alımı, satımı ve rehnedilmesi,

- Olağan yönetim sınırları dışında kalan yapı işleri,

- Ödünç verme ve alma,

- Anaparayı alma,

- Bağışlama,

- Kambiyo taahhüdü altına girme,

- Kefil olma.

Bu işlemlerdeki rolleri açısından yasal danışmalar; oy danışmanı, yönetim danışmanı ve karma danışman olmak üzere üçe ayrılır.

Oy danışmanlığında, sınırlı ehliyetli yukarıdaki işlemleri yasal danışmanının görüşünü almadan yapamaz.

Yönetim danışmanlığında ise, aynı işlemler için bir kimsenin mal varlığını yönetme yetkisi, gelirlerinde dilediği gibi tasarruf hakkı saklı kalmak üzere kaldırılmaktadır. Yönetim danışmanlığında sınırlı ehliyetlinin bu işlemleri yapma yetkisi kalkmaktadır. Dolayısıyla işlemler yönetim danışmanı tarafından gerçekleştirilir.

Karma danışmanlık ise oy danışmanlığı ile yönetim danışmanlığının bir arada bulunduğu durumlarda söz konusu olmaktadır.

Sınırlı ehliyetlilere yasal danışman atanmasının nedeni onların menfaatlerinin korunmasıdır. Nitekim bu durum Kanunda “Kısıtlanması için yeterli sebep bulunmamakla beraber korunması bakımından fiil ehliyetinin sınırlanması gerekli görülen” ifadeleri ile anlatılmak istenmiştir.

Sınırlı Ehliyetsizler

Sınırlı ehliyetsizler, ayırt etme gücüne sahip olmakla birlikte, ergin olmayan ya da kısıtlı olan kişilerin bulunduğu gruptur(çocuk).

Sınırlı ehliyetsizlerin kanuni (yasal) temsilcileri bulunur. Ayırt etme gücüne sahip küçüklerin yasal temsilcileri velileridir, yani ana-babalarıdır. Velayet hakkı ana-babadan yalnız birinde de bulunabilir. Velisi bulunmayan küçüklerle, kısıtlılara ise vasi atanır. Ayrıca vesayette vasinin yanı sıra vesayet daireleri de devreye girer. Daha önce değinildiği gibi, bunlar; vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ile denetim makamı olan asliye hukuk mahkemeleridir.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Hukuki İşlem Ehliyeti

Sınırlı ehliyetsizlerin tek başlarına yapamayacakları işlemler

Kural olarak sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokan işlemleri yasal temsilcilerinin rızası olmaksızın yapamazlar. Rıza, yukarıda açıklandığı gibi, izin ya da icazet şeklinde olabilir. Eğer önceden izin alınarak işlem yapılıyorsa, işlem geçerli olup sözleşmenin iki tarafını da bağlar. Önceden izin alınmaksızın yapılan bir işlemle sınırlı ehliyetsiz kendini borç altına sokuyorsa, bu takdirde, işlem tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabi olur ve veli ya da vasiden icazet alınmadıkça sınırlı ehliyetsizi bağlamaz. İcazet verilmesi üzerine işlem geçerli hâle gelirken, aksi durumda geçersiz olur. Yasal temsilcilerinin icazetine kadar, sınırlı ehliyetsizlerin işlemleri askıda kalır. Bekleme süresi icazet verilmesi ya da verilmemesi ile sonuçlanır. Bekleme süresi sınırsız değildir: Gecikme hâlinde, yapılan işlem diğer tarafın belirlediği veya başvurusu üzerine hâkimin belirleyeceği uygun bir süre içinde onanmalıdır.

Vesayet altındaki kişi, fiil ehliyetine sahip olduğu hususunda işlem yaptığı kişiyi yanıltmış ise, onun bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olur.

Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokan işlemi doğrudan veli ya da vasi de yapmış olabilir. Bu durumda işlemin tarafı olarak haklar ve borçlar sınırlı ehliyetsize ait olur.

Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokacak bazı işlemlerin yapılması kesin olarak yasaklanmıştır. Bu işlemler, vakıf kurma, bağışlama ve kefalettir. Bir başka deyişle sınırlı ehliyetsiz yasal temsilcisinin rızası olsa da vakıf kuramaz, bağışlamada bulunamaz ve kefil olamaz (TMK m. 449).

Sınırlı ehliyetsizler adına bazı işlemlerin yapılabilmesi için ise, sadece vasinin değil vesayet dairelerinin de işleme dâhil olması gerekir.

Aşağıdaki hâllerde vasinin yanı sıra vesayet makamının da (yetkili sulh hukuk mahkemesinin de) izni gereklidir (TMK m. 462):

- Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması,

- Olağan yönetim ve işletme ihtiyaçları dışında kalan taşınır veya diğer hak ve değerlerin alımı, satımı, devri ve rehnedilmesi,

- Olağan yönetim sınırlarını aşan yapı işleri,

- Ödünç verme ve alma,

- Bir yıl veya daha uzun süreli ürün ve üç yıl veya daha uzun süreli taşınmaz kirası sözleşmeleri yapılması,

- Vesayet altındaki kişinin bir sanat veya meslekle uğraşması,

- Acele hâllerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılması,

- Mal rejimi sözleşmeleri, mirasın paylaştırılması ve miras payının devri sözleşmeleri yapılması,

- Borç ödemeden aciz beyanı,

- Vesayet altındaki kişi hakkında hayat sigortası yapılması,

- Çıraklık sözleşmesi yapılması,

- Vesayet altındaki kişinin bir eğitim, bakım veya sağlık kurumuna yerleştirilmesi,

- Vesayet altındaki kişinin yerleşim yerinin değiştirilmesi.

Aşağıdaki hâllerde ise vasi ve vesayet makamından başka denetim makamının da (yetkili asliye hukuk mahkemesinin de) izni gereklidir (TMK m. 463):

- Vesayet altındaki kişinin evlat edinmesi veya evlat edinilmesi,

- Vesayet altındaki kişinin vatandaşlığa girmesi veya çıkması,

- Bir işletmenin devralınması veya tasfiyesi, kişisel sorumluluğu gerektiren bir ortaklığa girilmesi veya önemli bir sermaye ile bir şirkete ortak olunması,

- Ömür boyu aylık veya gelir bağlama veya ölünceye kadar bakma sözleşmeleri yapılması,

- Mirasın kabulü, reddi veya miras sözleşmesi yapılması,

-Küçüğün ergin kılınması,

- Vesayet altındaki kişi ile vasi arasında sözleşme yapılması.

Vesayet dairelerinin izni alınmadan yapılan işlemlerin akıbeti, tıpkı vasinin rızası alınmadan yapılan işlemler gibidir (TMK m. 465).

Sınırlı ehliyetsizlerin tek başlarına yapabilecekleri işlemler

Sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokmayan işlemleri tek başlarına yapabilirler. Sınırlı ehliyetsizleri borç altına sokmayan işlemler, onlara karşılıksız kazandırma sağlayan işlemlerdir. Bu işlemlerin başlı çaları; bağışlama, ibra, kefalet alacaklısı olma, alacağın temliki yani alacağı devralmadır.

Ancak, kendilerine yapılan bağışları tek başlarına kabul edebilirler. Bunun için yasal temsilcilerinin rızasına gerek yoktur. Ancak, yasal temsilci bu durumda dahi sınırlı ehliyetsizi bağışlamayı kabulden men edebilir; eğer bağışlanan şeyi almışsa geri vermesini isteyebilir.

Bağışlama sözleşmedir. Tek taraflı bir işlem değildir. Sınırlı ehliyetsizlerin kendi başlarına yapabilecekleri tek taraflı işlemler de vardır. Kural aynıdır. Bu işlemin sınırlı ehliyetsize bir borç doğurmaması gerekir.

Sınırlı ehliyetsizler, serbest mallarını, yani kendi tasarruflarına bırakılmış olan mallar ile vasinin izniyle çalışarak kazandıkları malları serbestçe yönetir ve kullanırlar (TMK m. 455). Ana ve baba tarafından bir meslek veya sanat ile uğraşması için çocuğa kendi malından bir kısım verilirse bu malın yönetimi ve ondan yararlanma hakkı çocuğa (ayırt etme gücüne sahip küçüğe) ait olur. Yine çocuğun kendi kişisel kazancı üzerinde yönetim ve yararlanma hakkı vardır, kazancını dilediği gibi kullanabilir

Sınırlı ehliyetsizler kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kural olarak tek başlarına kullanırlar. Özelliklerinden dolayı yasal temsilcilerin bunlara müdahalesi kural olarak söz konusu olmaz. Böylece sınırlı ehliyetsiz; yargısal erginliğine karar verilmesini isteme, boşanma davası açma, eşinin zina fiilini affetme, kişilik haklarına aykırılıktan dolayı manevi tazminat

davası açma vb. kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını yasal temsilcinin rızasına ihtiyaç duymaksızın kullanabilecektir. Ancak evlenme gibi yine kişiye sıkı sıkıya bağlı bazı hakların kullanılmasında işlemin öneminden dolayı yasal temsilcinin rızasının alınması öngörülmüştür.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Hukuka Aykırı Fiillerinden Sorumlu Olma Ehliyeti

TMK m.16/II’ye göre, ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar. Başkalarına verdikleri zararlar sınırlı ehliyetsizin mal varlığından karşılanır.

Sınırlı Ehliyetsizlerin Dava Ehliyeti

Sınırlı ehliyetsizlerin dava ehliyeti ile hukuki işlem ehliyeti arasında sıkı bir ilişki vardır. Kendi yapabilecekleri işlemlerle ilgili dava ehliyetleri de vardır.

Haksız fiilleri ile ilgili olarak da dava ehliyetleri bulunmaktadır.

Tam Ehliyetsizler

Fiil ehliyetinin üç şartından en önemlisi ayırt etme gücüne sahip olmaktır. Ayırt etme gücüne sahip olmayanların fiilleri hukuki sonuç doğurmaz.

Tam Ehliyetsizlerin Hukuki İşlem ve Dava Ehliyeti

Tam ehliyetsizlerin hukuki işlem ehliyeti olmadığından, bunların adına işlemleri yasal temsilcileri yapar. Tam ehliyetsizlerin bizzat işlem yapması hâlinde ise işlemin herhangi bir geçerliliği olmaz; baştan itibaren geçersizdir, batıldır.

Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk durumlarında da kişilerin yaptığı işlemlerin geçerli olmayacağını burada önemine binaen belirtmek gerekir. Örneğin, aldığı alkolden dolayı geçici olarak ayırt etme gücünü kaybeden bir kişinin yaptığı sözleşmenin ya da vasiyetnamenin bir geçerliliği olmaz.

Tam ehliyetsizlerin dava ehliyeti de yoktur.

Tam Ehliyetsizlerin Hukuka Aykırı Fiillerinden Sorumlu Olma Ehliyeti

Ayırt etme gücü olmayanların hukuka aykırı fiillerinden kural olarak sorumluluğu olmaz. Zira hukuka aykırı fiillerden sorumluluk kusurlu olmayı gerektirir. Kendisine kusur isnat edilemeyen kişilere bu yüzden sorumluluk yüklenmemektedir. Bu kuralın bazı istisnaları vardır

-Hakkaniyet sorumluluğunun söz konusu olduğu durumlarda, tam ehliyetsiz, yapmış olduğu haksız fiilden doğan zararları kısmen ya da tamamen tazmin etmek zorunda kalır.

- Kanun gereği kişilerin kusurları olmasa da doğan zarardan sorumlu tutulabildikleri başka durumlar da vardır. Örneğin, adam çalıştıran, çalıştırdığı kişilerin çalışmaları sırasında başkalarına verdikleri zararlardan onlarla birlikte sorumlu olur (TBK m. 66). Yapı malikinin sorumluğu gibi diğer kusursuz sorumluluk hâllerinde de tam ehliyetsizlerin sorumluluğu doğacaktır.

Ayırt etme gücünün geçici olarak kaybedenler verdikleri zararlardan sorumlu olurlar. Ancak bu durumda düşmekte kusurları yoksa hukuka aykırı fiillerinden sorumlulukları olmaz (TBK m. 59). Aldığı uyuşturucu sonucu bir başkasının aracını yakan kişi doğan zarardan sorumludur. Fiili işlerken ayırt etme gücünün olmadığına dayanarak sorumluluktan kurtulamaz. Ancak bir başkasının zorla enjekte ettiği madde sonucu bu duruma düştüğünü ispat ederse sonuç farklı olacaktır: Verdiği zarardan sorumlu tutulmayacaktır.

HISIMLIK

Öncelikle belirtmek gerekir ki, hısımlık sadece gerçek kişiler açısından söz konusu olur. Tüzel kişilerin kendi arasında ya da tüzel kişilerle gerçek kişiler arasında hısımlık olmaz.

1)KAN HISIMLIĞI: Kan hısımlığı aralarında kan bağı bulunan kişiler arasındaki hısımlıktır. Biri diğerinden gelen kişiler arasındaki hısımlığa üstsoy-altsoy hısımlığı; biri diğerinden gelmeyip de ortak bir kökten gelen kişiler arasındaki hısımlığa ise yansoy hısımlığı denir.

Üstsoy-Altsoy Hısımlığı

Ana ya da baba ile çocuk, dede ile torun gibi kişiler arasındaki hısımlık üstsoy-altsoy hısımlığıdır. Buna eski dilden gelme tabiriyle usul-füru hısımlığı da denir. Üstsoy-altsoy arasındaki hısımlığa düz çizgi (düz hat) hısımlığı da denir. Baba çocuğa göre üstsoy iken, kendi babasının altsoyudur. Üstsoy-altsoy hısımlığı adı da buradan gelmektedir. Doğaldır ki, birbirinden gelenlerin tamamının arasında üstsoy-altsoy hısımlığı bulunur. Yani, büyükbabanın babası, büyükbaba, baba, çocuk ve onun çocuğu (torun) arasındaki ilişki hep üstsoy-altsoy hısımlığıdır. Büyükanne ile örneğin, torununun çocuğu arasındaki ilişki de böyledir.

Yansoy Kan Hısımlığı

Kişiyle babası gibi, sadece birbirinden gelenler arasında kan hısımlığı yoktur. Örneğin, kişinin kardeşiyle arasında böyle bir üstlük-altlık ilişkisi bulunmasa bile birbirlerinin kan hısımı oldukları, aralarında soydan gelen bir yakınlık olduğu şüphesizdir. Bunun gibi, teyze ile yeğen arasında da gene böyle bir yakınlık ilişkisi vardır. İşte, birbirinden gelmeyip de ortak bir soydan gelenler arasındaki hısımlığa yansoy (kan) hısımlığı denir. Aynı anlama gelmek üzere bazen, civar hısımlığından da söz edilir.

Ortak soyu oluşturan kişilerde tam kan yansoy hısımlığından söz edilir. Eğer ortak soyu oluşturan kişilerden sadece birinden gelen bir kan bağı, bir buluşma noktası var ise, bu takdirde de yarım kan yansoy hısımlığı söz konusu olur

2)KAN BAĞINA DAYANMAYAN HISIMLIK: Kan bağına dayanmayan hısımlık ilişkisi evlilikten ve evlat edinmeden doğar. Evlenmeden doğan hısımlığa kayın hısımlığı (sıhrî hısımlık), evlat edinmeden doğan hısımlığa ise yapay hısımlık da denmektedir.

Kayın Hısımlığı

Evlilikle kişiler arasında bir yakınlaşma olur. Kanun koyucu da hısımlık ilişkisi açısından bu yakınlığı göz ardı etmemiştir. Ancak hukuki anlamda hısımlıkla halk arasındaki kayın hısımlığı aynı değildir. Örneğin, toplumumuzda dünürlerin, yani evlenenlerin ana-babalarının arasında ciddi bir hısımlık ilişkisi kabul edilirken, hukuken dünürler arasında bir hısımlık yoktur. Sadece, eşlerden biri ile diğer eşin kan hısımları, aynı tür ve dereceden kayın hısımları olur. Evlilikten dolayı eşler arasında hısımlık doğmaz. Hısımlık, gereği, eşlerden biri ile diğerinin kan hısımları arasında doğar. Kayın hısımlığının bir başka özelliği, kendisini meydana getiren evliliğin sona ermesiyle ortadan kalkmamasıdır. Demek ki, evlilik; boşanmayla, eşlerden birinin ölümüyle, evliliğin iptali vb. nedenlerle sona erse de bir kere doğmuş olan kayın hısımlığı artık sona ermeyecektir. Bununla birlikte, evlilik sona erdikten sonra, artık o evlilikten dolayı yeni kayın hısımlıkları doğmaz.

Evlat Edinmeden Doğan (Yapay) Hısımlık

Çocukla ana-babası arasındakine benzer bir bağ kuran evlatlık ilişkisi, kan bağına dayanmadığı için yapay ya da yapmacık (cali) hısımlık olarak adlandırılmaktadır. Yapay hısımlıkta, öğretideki bir görüşe göre evlat edinen ile evlatlık ve onun altsoyu arasında hısımlık ilişkisi doğar. Öğretideki diğer bir görüşe göre ise, yapay hısımlıkta sadece evlatlık ile evlat edinen arasında bir hısımlık vardır. Evlat edinen ile evlatlığın üstsoyu yani ana-babası, büyükbaba-büyükannesi ve diğerleri birbirlerine hısım değildir. Evlat edinenle evlatlığın yansoy hısımları da hısım olmazlar. Diğer iki hısımlık türünden farklı olarak, evlat edinmeden doğan hısımlık sonradan ortadan kalkabilir. Yapay hısımlığın sona ermesi, evlatlık ilişkisinin sona ermesi ile olur.

HISIMLIK DERECESİNİN BELİRLENMESİ

Kan hısımlığının derecesi, hısımları birbirine bağlayan doğum sayısıyla belli olur. Böylece hısımlık dereceleri belirlenmek istenen iki kişinin arasındaki doğum sayıları bulunduğunda birbirlerine olan yakınlıkları da ortaya çıkmış olur. Doğum sayısı ne kadar azalırsa yakınlık o derece artar. Doğum sayısı ne kadar fazla ise yakınlık o derece azalır. En yakın yansoy hısımlığı kardeşler arasındaki hısımlıktır.

HISIMLIĞIN ÖNEMİ

Hukukta kişiler arasında hısımlığın bulunması bazı durumlarda önemlidir. Bu gibi durumlarda, hısımlığa özel sonuçlar bağlanır ya da hısımlar arasındaki hukuki işlem veya fiiller, hısım olmayanlar arasında yapılanlardan farklı sonuçlar doğurur.

Medeni hukukta;

-Hiçbir dernek üyesi, dernek ile kendisi, eşi, üstsoyu ve altsoyu arasındaki bir hukuki işlem veya uyuşmazlık konusunda alınması gereken kararlarda genel kurulda oy kullanamaz (TMK m.82/I).

-Belirli bir dereceye kadar olan kan hısımlığı, kayın hısımlığı ve evlat edinmeden doğan hısımlık evlenmeye engeldir (TMK m. 129). Yani bu kişilerin birbirleriyle evlenmesi yasaklanmıştır.

-Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür (TMK m. 364).

-TMK m. 367’ye göre, evi yönetme yetkisi ev başkanındadır ve bu yetki kan ve kayın hısımlığı ilişkisi içinde ev halkı olarak bir arada yaşayanları da kapsar.

-Bir malın veya hakkın başkalarına geçmemek üzere aynı soydan gelenlere kuşaktan kuşağa kalacak şekilde vakıf kurma yoluyla ya da başka bir yolla özgülenmesi yasaktır (TMK m. 372).

-Hısımlar, kendilerine geçen mirasın tamamı veya bir bölümüyle ya da ortaya başka mallar koymak suretiyle aralarında bir aile malları ortaklığı kurabilirler (TMK m. 373 vd).

-Aile yurdu kurulduğu takdirde (TMK m. 386 vd), şartları varsa malikin; üstsoyunu, altsoyunu ve kardeşlerini yurda kabul etmesine mahkemece karar verilebilir (TMK m. 392).

-Vesayet altına alınacak kişinin eşi ve yakın hısımları, vasiliğe atanmada önceliğe sahiptir. Vesayet makamı, vasilik şartlarına sahip olmaları kaydıyla eş veya yakın hısımlardan birini bu göreve atar (TMK m. 414).

-Aile vesayeti (özel vesayet), vesayet altına alınan kişinin iki yakın hısımının veya bir hısımı ile eşinin istemi üzerine kurulur ve aile meclisi vesayet altındaki kişinin hısımlarından seçilir (TMK m. 398 vd).

-Kişilerin ölenin mirasından pay alıp almayacakları veya ne kadar alacakları hususunda hısımlık ve hısımlığın derecesi çok önemlidir. Hatta miras bırakan, bazı yakın hısımlarının mirasından pay almasını engelleyemez (TMK m. 495 vd, 505).

Usul (Yargılama) hukuklarında;

-Gerek Medeni usul hukukunda gerekse Ceza usul hukukunda, taraf, şüpheli veya sanıkla belirli derecede hısımlığı olanlara tanıklıktan kaçınma hakkı tanınmıştır. Örneğin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, kişi; kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi kayın hısımları ve bir de aralarında evlâtlık bağı bulunanlar ile ilgili meselelerde tanıklıktan kaçınabilir (HMK m. 248; karşılaştırınız Ceza Muhakemesi Kanunu m. 45).

- Hâkimler; kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı kalksa dahi kayın hısımlığı bulunanlar ve bir de aralarında evlatlık bağı bulunanlar ile ilgili meselelerde davaya bakamazlar. Bu kişilerin davacı veya davalı ya da şüpheli, sanık veya mağdur olduğu tüm davalarda bu yasak uygulanır (HMK m. 34, karşılaştırınız CMK m. 22).

-Görüldüğü gibi, yukarıda sayılanlar hariç, hâkim hısımlarının davalarına da bakabilir. Ancak, hâkime, (Medeni usul hukukunda) davacı veya davalı tarafla arasında dördüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) yansoy hısımlığı varsa, davaya bakmama hakkı tanınmıştır. Keza bu durumda taraflardan biri de hâkimi reddedebilir (HMK m. 36).

Ticaret hukukunda;

- Anonim şirketlerdeki yönetim kurulu toplantılarına ilişkin Türk Ticaret Kanunu m. 393’e göre, yönetim kurulu üyesi, alt ve üst soyundan birinin ya da eşinin yahut üçüncü derece dâhil üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımlarından birinin, kişisel ve şirket dışı menfaatiyle şirketin menfaatinin çatıştığı konulara ilişkin müzakerelere katılamaz (ayrıca bk. TTK m. 400).

Ceza hukukunda;

Hısımlık önemli bir rol oynar. Kişiye karşı şiddet içeren suçların yakın hısımlara karşı işlenmesi genelde cezayı artırırken; mal varlığına ilişkin suçlarda hısımlık cezanın azalmasına ya da ortadan kalkmasına neden olur:

-Birini kasten öldüren kişi müebbet hapis cezası alırken, üstsoy veya altsoyundan birini veya kardeşini öldüren kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır (TCK m. 81-82).

-Birini kasten yaralayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırken; üstsoy veya altsoyundan birini veya kardeşini yaralayan kişinin cezası yarı oranında artırılır (TCK m. 86).

-Birine karşı eziyet suçunu işleyen kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılırken, üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa karşı aynı fiili işleyenler hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur (TCK m. 96).

-Birine karşı cinsel saldırıda bulunan, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı işlenmesi hâlinde verilen ceza yarı oranında artırılır (TCK m. 102).

-Çocuğu cinsel istismar suçunun; üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısımı, üvey baba veya evlat edinen tarafından işlenmesi verilecek cezayı yarı oranında artırır (TCK m. 103).

-Cinsel taciz suçunun alt sınırı üç aydan başlamakla birlikte, bu suçun aile içi ilişkiden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde faile bir yıldan az ceza verilmez (TCK m. 105).

-Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun cezası bir yıldan beş yıla kadar hapistir. Bu suçun üstsoy veya altsoya karşı işlenmesi hâlinde ceza bir kat artırılır (TCK m. 109).

Buna karşılık,

-Hırsızlık, kullanma hırsızlığı, mala zarar verme, hakkı olmayan yere tecavüz, güveni kötüye kullanma, bedelsiz senedi kullanma, dolandırıcılık gibi bazı mal varlığına ilişkin suçların;

i-üstsoy-altsoy,

ii-bu derecede kayın hısımlarından biri veya

iii-evlat edinen veya evlatlığın zararına olarak işlenmesi hâlinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz (TCK m. 167). Yani babasının cebinden para çalan evlat hakkında hırsızlıktan dolayı ceza verilmemektedir.

-Bu gibi suçların aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi hâlinde suçun faili akraba cezalandırılır ve fakat cezası yarı oranında indirilir *TCK m. 167(2)+.

KİŞİLİK HAKKI VE KORUNMASI

KİŞİLİK HAKKININ TANIMI VE ÖNEMİ: Ne Anayasa’da ne de TMK ve TBK’da kişilik hakkının tanımı vardır. Bununla birlikte bu bir eksiklik sayılmaz. Belki sınırlayıcı bir tanıma yer verilmemek suretiyle, kişilik hakkının bilimsel ve yargısal içtihat tarafından geliştirilmesinin önü açılmış olur.

YARGITAY KARARLARINDAN:

“Kişilik hakkı, kişinin kendi özgür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlayan ve herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir haktır.”

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ

ESAS:1982/6084 KARAR:1982/7436 TARİH:08.09.1982

“Kişinin doğumla kazandığı bağımsız varlığını ve bütünlüğünü oluşturan; hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, din, düşünce ve çalışma özgürlüğü, onuru, ismi, resmi, sırları ile aile bütünlüğü, sosyal ve duygusal değerlerinin tümü kişilik haklarını oluşturur…”

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ

ESAS:2007/9966 KARAR

Kişilik hakkı bir değerler bütününden oluşur. Bu değerlerin bir kısmı insanın sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu değerlerdir. Hayat ve beden tamlığı bu tür değerlerdir. Bir kısım değerler ise, insanın toplum içindeki varlığı ve konumu nedeniyle ortaya çıkan değerlerdir. Kişinin sahip olduğu mesleki ve ekonomik değerler bu nitelikteki değerlerdir. Kişilik hakkı, birçok değeri içinde barındıran bir değerler bütünüdür. Bu nedenle hukukumuzda kişilik haklarından çok kişilik hakkından söz edilir. Bu değerlerden herhangi birine yönelik bir saldırı da kişilik hakkına yapılmış bir saldırı olarak görülür. Bir başka deyişle hukukumuzda “genel bir kişilik Hakkı”nın olduğu görüşü kabul görmekte; “birden fazla kişilik Hakkı”nın varlığından söz edilmemektedir. Bununla birlikte özel olarak düzenlenen kişilik hakkına ait değerler de vardır. Adın korunmasına ilişkin TMK m. 26 ve 27 ile bir eser üzerinde sahibinin haklarını düzenleyen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 14. madde ve devamı gösterilebilir. Kişilik hakkı, Türk Medeni Kanunu’nda gerçek kişilere ilişkin Kısım’da düzenlenmiştir. Bununla birlikte tüzel kişilerin de kişilik haklarına sahip olduğu noktasında hiçbir tereddüt yoktur. Nitekim tüzel kişiler; cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehildirler. Bundan dolayı gerçek kişilerin insana özgü nitelikleri itibarıyla sahip oldukları değerler hariç, tüzel kişilerin kişilik hakkı da bir değerler bütünü oluşturur. Örneğin tüzel kişilerin de adları üzerinde hakları vardır. Kişilik hakkı kişi var olduğu sürece var olan bir haktır. Gerçek kişiler açısından kişilik hakkı çocuğun sağ olarak tamamıyla doğumu ile başlar ve ölüm ile sona erer. Tüzel kişiler açısından ise tüzel kişiliğin kazanılmasıyla başlar ve tüzel kişiliğin sona ermesine kadar devam eder.

Kişilik hakkı kişi varlığına ilişkin haklardandır. Bilindiği gibi kişinin bir de mal varlığına ilişkin hakları vardır. Mal varlığı hakları para ile ölçülebilen değerlerden oluşur. Kişi varlığı haklarının değeri ise para ile ölçülemez. Kişilik hakkının kişi varlığına ilişkin olması, hakkın ihlalinin parasal, maddi sonuçlarının olmayacağı anlamına gelmez. Nitekim kişilik hakkının saldırıya uğraması hâlinde, doğan zarara karşılık bir tazminat zarar verenden istenebilir.
Kişilik hakkı mutlak haklardandır. Mutlak haklar dışında bir de nispi haklar vardır. Nispi haklar ancak borçlusuna ya da yükümlüsüne karşı ileri sürülebilen haklardır. Kira alacağının kiracıdan istenmesi gibi. Mutlak haklar ise herkese karşı ileri sürülebilir. Bir başka deyişle herkes bu hakları ihlal etmemek zorundadır. Bu haklar herkesin saldırılarına karşı korunan haklardır. Böylece bir kişinin beden bütünlüğü; tanısın tanımasın daha önce bir sosyal ya da hukuki ilişkisi olsun ya da olmasın herkese, komşusuna, kardeşine, öğretmenine, polise, herhangi bir kamu görevlisine karşı korunur. Kişilik hakkı şahıs varlığına ilişkin mutlak haklardandır. Mutlak haklar sadece şahıs varlığına ilişkin haklardan oluşmaz. Nitekim ayni haklar örneğin mülkiyet hakkı, mal varlığı haklarındandır, mutlak haktır fakat şahıs varlığı haklarından değildir. Kısacası mutlak hakları sadece kişilik haklarından ibaret algılamak yanlış olur.
Kişilik hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Bundan dolayı ancak sahibi tarafından kullanılabilir. Başkası aracılığı ile kullanılamaz. Kural olarak bu hakkın kullanımına ancak kişinin kendisi karar verebilir, bir başkası onun yerine karar veremez. Örneğin adın değiştirilmesini isteme hakkı adın sahibine aittir. Kuşkusuz hak sahibi hakkını kullanmaya karar verdikten sonra, bununla ilgili işlemleri bir başkasının, örneğin temsilcisinin yapması mümkündür. Yine kişilik hakkının koruyan davaların bazı durumlarda sınırlı ehliyetsizler ile tam ehliyetsizlerin kanuni temsilcileri tarafından açılması mümkündür. Kişilik hakkı başkasına devredilemeyeceği gibi, bu haktan önceden de feragat edilemez.
Kişilik hakkı kişiliğin sona ermesi ile sona erer. Oysa kişinin mal varlığı hakları miras hükümleri çerçevesinde mirasçılarına intikal etmektedir. Bununla birlikte kişilik hakkının ihlalinden doğan bazı parasal sonuçların mirasçılara geçmesine olanak tanıyan özel düzenlemeler de bulunmaktadır.
Kişilik hakkı tekelci (inhisari) bir niteliğe sahiptir. Hak sahibinin hak üzerinde müdahalelere karşı mümkün olduğunca korunmuş bir egemenliği vardır. Hak üzerindeki bu güç, bu yetki sadece bu değerlere sahip olan kişiye aittir.
KİŞİLİK HAKKININ KONUSUNU OLUŞTURAN DEĞERLER

Kişisel değerler; fizikî kişilik, deruni kişilik ve sosyal kişilik olmak üzere üç kategoride toplanır. Buna göre, hayat, sağlık, beden tamlığı ve hareket özgürlüğü fizikî kişilik, his âlemi derunî kişilik, özel alan, şeref ve haysiyet, adın korunması ve ekonomik özgürlük sosyal kişilik altında yer alırlar. Bir başka sınıflandırmaya göre, kişisel değerlerin; maddi bütünlüğe ilişkin değerler, manevi bütünlüğe ilişkin değerler ve iktisadi bütünlüğe ilişkin değerler olmak üzere üç başlık altında toplanması mümkündür. Bunlardan maddi bütünlüğe ilişkin değerlere; hayat, beden tamlığı ve sağlık gibi değerler girer. Kişinin ehliyetleri, özgürlüğü, şeref ve haysiyeti, adı, resmi, kişinin hayat alanı kişinin manevi bütünlüğüne ilişkin değerlerdendir. İktisadi bütünlüğe ilişkin değerlerden ise kişinin iktisadi özgürlük ve varlığı, mesleki şeref ve haysiyeti, kişinin mesleki ve ticari sır çevresi gibi değerler anlaşılır.

Hayat, Sağlık ve Beden Tamlığı: Bir kişisel değer olarak hayat gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde en güçlü şekilde güvence altına alınmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “Herkesin yaşam hakkı yasa ile korunur” (m. 2). Anayasa’nın 17. maddesine göre de “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Görüldüğü gibi, kişinin hayatı üzerindeki hakkı en önemli kişilik hakkıdır. Herkesin hatta kişinin kendisinin bile kendi hayatına, onun devamına saygı göstermesi gerekir. Bu nedenle kişinin kendisine bile hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkı tanınmamıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre “Herkes yaşama hakkına, kişi özgürlüğüne ve güvenliğine sahiptir” Kişinin bir başkasının kendisini öldürmesine rıza göstermesi, fiili, hukuka aykırı olmaktan çıkarmaz. Rızaya rağmen bu fiilden dolayı hem ceza hem de özel hukuka ilişkin çeşitli yaptırımlar doğar. Örneğin Borçlar Kanunu çerçevesinde bu kişiden tazminat istenebilir. Tazminat istenebilmesinin nedeni fiilin hukuka aykırı olmasıdır. Bununla birlikte hâkim tazminat miktarını belirlerken zarar görenin rızasının varlığını dikkate alarak tazminatta indirime gidebilir ya da tazminat ödenmemesine karar verebilir. Kişinin sağlığı ve beden tamlığı üzerindeki hakkı da herkese karşı korunmuştur. Bu değerlere kişinin rızası olmadan yapılan müdahaleler kural olarak hukuka aykırıdır. Hatta kişinin rızası dışında yapılan müdahalenin onun yararına olması dahi kural olarak hukuka aykırılığı kaldırmaz. Nitekim Anayasamıza göre, “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı hâller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz” (m. 17/II). Yine “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz” (m. 17/III, ayrıca bk. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi m. 5, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 3). Kişinin bedensel tamlığı hem fiziksel hem de ruhsal tamlığı, bütünlüğü ifade eder. Dolayısıyla kişinin hem ruhsal hem de fiziksel bütünlüğüne haksız saldırılar kişilik hakkını zedelemiş olur.

Tıbbi Müdahaleler: Kişinin sağlığına ve bu nedenle beden tamlığına yönelik tedavi amaçlı müdahaleler için dahi kural hak sahibinin rızasıdır. Bu rıza olmadan kişiye müdahalede bulunulamaz. Bu hak kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan tedaviye rızanın bizzat kişi tarafından verilmesi gerekir. Ancak Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, yasal (kanuni) temsilcisi (veli ya da vasisi) bulunan küçük ve kısıtlı hastalar için yasal (kanuni) temsilcinin tıbbi müdahaleye rızasını aramaktadır (m. 70). Nitekim aynı Kanun gereği, yasal temsilcisi olmayan ya da bulunmayan küçük ve kısıtlılar ile içinde bulunduğu durumdan dolayı (örneğin bir trafik kazasında ağır yaralı olmak) rıza verecek durumda olamayanlar için, tıbbi müdahaleye muvafakat/rıza aranmaz. Bazı durumlarda ise, kamu yararı gereği kişinin rızası aranmadan sağlık ve bedensel bütünlüğü hatta özgürlükleri ile ilgili sınırlamalar getirilebilmektedir. Bir bölgenin karantinaya alınması ya da bir salgın üzerine örneğin sağlık çalışanlarına aşı olma zorunluluğu getirilmesi bu durumun örneklerindendir. Son olarak belirtmek gerekir ki, Hasta Hakları Yönetmeliği’ne göre (m. 3, m. 12);

Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı hâller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.
Kişi, rızası ve Sağlık Bakanlığının izni olmaksızın tıbbi araştırmalara tabi tutulamaz.
Kişiye teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya beden bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez.
Bedenî, ruhi ve sosyal yönden tam bir iyilik hâli içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her aşamasında daima göz önünde bulundurulur.
Organ ve Doku Nakli: Organ ve doku naklinin buna ihtiyaç duyanlar açısından önemini açıklamaya gerek yoktur. Diğer yandan organ ve dokular bedensel tamlığın bir parçasıdır ve bu nedenle kişilik hakkının konusunu oluşturan kişisel değerlerdendir. Dolayısıyla bir kişinin organ ya da dokusunu nakletmek o kişinin kişilik hakkına müdahale anlamı taşır. Bu hassas denge içinde kanun koyucu bir yandan organ ve doku nakline izin verirken bir yandan da bu kişisel değerleri korumaya yönelik önlemler almıştır. Bu önlemleri çeşitli yasal düzenlemelerde bulmak mümkündür. yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddi ve manevi tazminat isteminde bulunulamaz. Kişi sonradan vazgeçme hâlinde tazminat ödemekle yükümlü tutulmamakla, bu konuda tamamen özgür iradesi ile hareket etmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Diğer yandan yazılı şekilde biyolojik maddelerin alınmasına, aşılanmasına veya nakline verilen rızaya rağmen işlemin yapılmasına yanaşılmaması hâlinde, kişiye karşı ifa davası açılarak taahhüdünü yerine getirmesi de istenemeyecektir. Organ Nakli Kanunu olarak adlandırılabilecek bu Kanun, bir bedel veya başkaca çıkar karşılığı, organ ve doku alınması ve satılmasını yasaklamıştır (m. 3, ayrıca bk. Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği m. 16). Yine bu Kanun’a göre, on sekiz yaşını doldurmamış ve ayırt etme gücüne sahip olmayan kişilerden organ ve doku alınması yasaktır (m. 5). Vericinin yaşamını mutlak surette sona erdirecek veya tehlikeye sokacak olan organ ve dokuların alınması ise herkes için yasaklanmıştır (m. 8).

Organ Nakli Kanunu’nda ölüden organ ve doku alınması da düzenlenmiştir. Ölüden organ ve doku alınabilmesi için her şeyden önce ölüm hâli tereddüde yer bırakmayacak şekilde saptanmış olmalıdır. Nitekim Kanun’da bu konuda özel düzenlemeler vardır. Bir kere organ nakli açısından tıbbi ölüm hâli, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kurallar ve yöntemler uygulanmak suretiyle, biri kardiyolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanmalıdır (m. 11). Ayrıca alıcıyı tedavi eden hekim ile organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm hâlini saptayacak olan hekimler kurulunda yer almaları yasaktır (m. 12). Ölüm hâli tespit edildikten sonra, organ ve doku alınabilmesi için ilgililerin rızası da aranmaktadır. Öncelikle kişi ölmeden önce organ ve dokularının alınmasına rızasını açıklamış olabilir. Örneğin bu yönde bir yazılı vasiyette bulunmuş olabilir. Bu takdirde öldüğünde rızasını açıkladığı organların alınması mümkündür. Eğer bir kimse sağlığında bedeninin tamamını veya organ ve dokularını, tedavi, teşhis ve bilimsel amaçlar için bıraktığını resmî veya yazılı bir vasiyetle belirtmemiş veya bu konudaki isteğini iki tanık huzurunda açıklamamış ise sırasıyla ölüm anında yanında bulunan eşi, ergin çocukları, ana veya babası veya kardeşlerinden birisinin; bunlar yoksa yanında bulunan herhangi bir yakınının rıza göstermesi ile ölüden organ veya doku alınabilir (m. 14/I). Ancak yakınların rızası ile organlarının alınması, kişinin sağlığında, kendisinden ölümünden sonra organ veya doku alınmasına karşı olduğunu belirtmemiş olmasına bağlıdır (m. 14/III). Yani organ ve dokularının ölümünden sonra alınmamasını bir kişi açıkça ifade etmişse, artık yakınlarının rızası ile de olsa organları alınamaz. Nitekim Kanun, ölünün kornea gibi ceset üzerinde bir değişiklik yapmayan dokularının rızaya gerek olmadan alınabileceğini düzenlemiş olmakla birlikte, bu dokular için dahi kişinin aksine bir vasiyeti ya da beyanı olmamasını şart koşmuştur (m. 14/II). Son olarak belirtmek gerekir ki, organ ve doku ticareti yapmak suçtur.

Cinsiyet Değişikliği: Kişinin cinsiyeti de korunan kişisel değerleri arasındadır. Ancak kanun koyucu kişinin cinsiyeti üzerinde sınırsız tasarrufuna izin vermemektedir. Diğer yandan cinsiyet değişikliğini tamamen de yasaklamamaktadır. Hukukumuzda cinsiyet değişikliği yapılabilmesi ancak hâkim kararı ile olabilir. Bunun için cinsiyetini değiştirmek isteyen kimsenin şahsen mahkemeye başvurarak, hâkimden cinsiyet değişikliğine izin verilmesini istemesi gerekir. Mahkemece cinsiyet değişikliğine karar verilebilmesi için, istem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş olması şarttır. Dolayısıyla kişinin sırf ergin olması yetmez (Bilindiği gibi evlenme ve yargısal erginlik durumlarında kişi on sekiz yaşını tamamlamadan önce de ergin olabilmektedir). Diğer yandan istemde bulunanın evli olmaması gerekir. Evli bir kişinin cinsiyetini değiştirmesine kanun koyucu imkân tanımamaktadır. Bu ikisi dışında, cinsiyet değişikliği öyle bir şarta bağlanmıştır ki, bu şart keyfî şekilde cinsiyet değiştirmeyi engeller: Hâkimin cinsiyet değişikliğine karar verebilmesi için istemde bulunan; transseksüel yapıda olmalı, cinsiyet değişikliği ruh sağlığı açısından zorunlu olmalı ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunmalıdır. Bu üçünün kişide bulunduğu, bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelenmiş olmalıdır. Tüm bu şartların bir arada bulunması hâlinde istemde bulunanın cinsiyetini değiştirmesine izin verilir. Cinsiyet değişikliğine izin verildikten sonra kişinin bu ameliyatı muhakkak yaptırması gerekmez. Ancak cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirilirse, kişi, Kanun’un belirttiği içerikte bir resmî sağlık kurulu raporu ile mahkemeye başvurarak nüfus sicilinde yeni cinsiyetine uygun gerekli düzeltmenin yapılmasını isteyebilir. Böylece kişi nüfus sicilinde artık yeni cinsiyeti ile yer alır.

Kişinin Özgürlüğü, Hak ve Fiil Ehliyetleri: Bir kimsenin ehliyetlerinden -kısmen ya da tamamen- vazgeçme anlamına gelecek şekilde; hiç mülk edinmeyeceğini, asla evlenmeyeceğini ya da boşanmayacağını taahhüt etmesi geçersizdir.

Kişinin Şeref ve Haysiyeti: Şeref ve haysiyet (onur ve saygınlık), dâhil olduğu toplumun gerekli saydığı hâl ve davranış, yaşama biçimi ve ahlaki özellikler karşısındaki durumuna göre, kişiye toplum tarafından verilen değeri ifade eder. Bu değer bir kere sırf insan olmak dolayısıyla belli ölçüde sahip olunan bir değerdir. Diğer yandan kişinin gelişimi ve olgunluğu, davranış ve tutumları ile toplum içinde elde ettiği özel bir yeri, bir değeri de vardır. Şeref ve haysiyet kişilik hakkını oluşturan kişisel değerlerdendir. “Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” (Anayasa m. 17/III). Türk Ceza Kanunu açısından da kişinin şeref ve haysiyeti koruma altına alınmıştır. Bir kimseye hakaret etmek, sövmek, hakkında asılsız ihbarlarda bulunmak, şeref ve haysiyetini zedeleyici iftiralarda, iddialarda bulunmak özel hukuk açısından kişilik hakkına saldırı niteliği taşır. Bir kişisel değer olarak herkesin şeref ve haysiyetine saygı göstermeli, kişilerin toplum içindeki değerini, itibarını azaltıcı veya onları küçük düşürücü haksız müdahalelerden kaçınılmalıdır. Günümüzde kişinin şeref ve haysiyetine müdahalede basının rolü oldukça önemlidir. Zira basın, kişiler hakkında bilgiler vermekte, görüşler açıklamakta bunların da kişilerin toplumdaki değerleri üzerinde, şeref ve haysiyetleri üzerinde etkileri olmaktadır. Bilindiği gibi, basın özgürlüğü de Anayasal bir temele sahiptir. “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz” (Anayasa m. 28/I). “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar” (Anayasa m. 26/I). Ancak “Bu hürriyetlerin kullanılması, … başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir” (Anayasa m. 26/II).

Dolayısıyla kişilik hakkı ile basın özgürlüğü arasında hassas bir denge vardır. Kısaca ifade etmek gerekirse, basın, o anda elde mevcut bilgilere göre gerçeklik taşıyan, verilmesinde kamu yararının bulunduğu, güncel bir haber ya da bilgiyi, ölçülü bir anlatım ile kamuoyuna duyurursa kişilik hakkına saldırıda bulunmamış olur.

Kişinin Adı: Adının kullanılması çekişmeli olan kişi, bu ad üzerindeki hakkının tespitini dava edebilir. Adı haksız olarak kullanılan kişi buna son verilmesini; haksız kullanan kusurlu ise ayrıca maddi zararının giderilmesini ve uğradığı haksızlığın niteliği gerektiriyorsa manevi tazminat ödenmesini isteyebilir. Kişinin adı üzerinde hakkı bulunmakla birlikte kanun koyucu toplumsal ve hukuksal açıdan belirsizliğe yol açacak şekilde adın keyfî değiştirilmesine de izin vermemiştir. Nitekim adın değiştirilmesi ancak hâkim kararı ile olabilir ve adın değiştirilmesi ancak haklı sebeplere dayanılarak istenebilir. Bu haklı neden adın komik ya da aşağılayıcı olması, kişinin dinini değiştirdiği için adını değiştirmek istemesi gibi olabilir. Adın değiştirilmesi kişinin sahip olduğu kişisel durumunda bir değişikliğe yol açmaz. Bu doğaldır zira adın değişmesi ile kişi değişmiş olmaz. Bir kişinin adının değiştirilmesinden zarar görenler olabilir. Yeni aldığı ad ile onların adı arasında bir karışıklık meydana gelebilir. Bu ve benzeri durumlar için kanun koyucu, adın değiştirilmesinden zarar gören kimseye, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava etme hakkı tanımıştır. Kişinin adları çeşitlidir. Hukukumuzda özad ve soyadının kullanılması zorunludur. Özad kişiyi diğer aile bireylerinden, aynı soyadı taşıyan kimselerden ayırmaya yarayan, soyadının önünde gelen addır. Soyadı ise aynı aileden gelen bireyleri diğer ailelerden gelen bireylerden ayırmaya yarayan addır. Bunlardan başka bir de kullanımı ve varlığı zorunlu olmayan adlar vardır: Müstear ad, kişinin gerçek kimliğini gizlemek amacıyla genellikle belirli bir faaliyet alanında seçip kullandığı isimdir. Buna takma ad da denir. Lakap ise, bir kişiye çeşitli özellikleri nedeniyle başkaları tarafından takılan addır. Bu özellikler fiziksel ya da manevi özellikler veya kabiliyetler olabilir. Topal, aksak, aslan, tilki gibi. Hukuka ve ahlaka aykırı olmamaları kaydıyla, müstear ad ve lakabın da adın korunmasına ilişkin hükümlere göre korunacağı kabul edilmektedir. Ancak adın değiştirilmesine ilişkin kanun hükmünün yalnız zorunlu adlar için; kişinin özadı ve soyadı için geçerli olduğunu kaydedelim. Ad üzerideki haklar gerçek kişiler için olduğu gibi tüzel kişiler için de geçerlidir. Tüzel kişiler de ticaret unvanı ve işletme adı gibi kişisel değerlere sahiptirler.

Kişinin Resmi ve Sesi: Kişinin resmi ve sesi kişisel değerlerindendir. Kişinin rızası gibi bir hukuka uygunluk nedeni olmadan resminin çekilmesi, yayımlanması, sesinin kaydedilmesi ve çoğaltılması vb. bu nedenle kişilik hakkının ihlali anlamına gelir. Bu konunun da basın özgürlüğü ile bağlantılı bir boyutu vardır. Özellikle bu bağlamda olmak üzere kamuya mal olmuş kişilerin, örneğin başbakan ve bakanların bir sempozyumdaki görüntü ve seslerinin önceden izin alınmadan kaydedilip yayımlanması kişilik hakkına saldırı sayılmaz. Resim ve portreler ve bunların yayımı ile ilgili Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda da koruyucu hükümler vardır.

Kişinin Hayat Alanı: Diğer kişilerin bilgilerine açık olma derecesinden hareketle kişilerin hayat alanı üçe ayrılabilmektedir: “Kamuya açık hayat alanı”, “özel hayat alanı”, “gizli hayat alanı”.

Kamuya açık alan, toplum içinde gerçekleşen, kişinin başkalarınca bilinmesinde sakınca görmediği durum ve olayları içerir. Bir kimsenin vapura binerek seyahat etmesi, bir konsere gitmesi, Efes harabelerini ziyaret etmesi, katılımın açık olduğu bir toplantıda konuşmacıya yumurta fırlatması gibi olaylar böyledir.
Özel hayat alanı, bir kişinin genellikle ailesi ya da arkadaşları gibi belirli bir yakınlık içinde olduğu sınırlı sayıdaki kişiye açık olan, kamu ile paylaşmadığı hayat alanıdır.
Gizli hayat alanı ise başkalarından gizlediği ve sadece açıkladığı kişilerce bilinmesini istediği durum ve olayları kapsar.
Bu üç hayat alanından özel alan ve gizlilik alanı, kişilik hakkının konusunu oluşturan kişsel değerlerdendir. Dış müdahalelere karşı korunmuşlardır. Bundan dolayı bir başkasının telefonlarını dinlemek, mektuplarını açmak; aile ilişkilerini, cinsel tercihlerini gizlice araştırmak, bu maksatla evini gözetlemek ya da kişiyi sürekli takip etmek kişilik hakkına saldırı niteliğindedir. Kamuya açık alan ise TMK m. 24’ün kapsamı dışındadır, topluma açık olarak gerçekleşen bu olaylar için diğerleri gibi bir gizlilik yönü olmadığına göre, öğrenilmiş olmaları kişilik hakkının ihlali olarak değerlendirilemez. Bu üç alan arasındaki sınır, özellikle basın özgürlüğü ve kamuya mal olmuş kişiler düşünüldüğünde kesin olarak çizilemez. Bu gibi kişiler için kamuya açık alan daha geniştir. Bir başka deyişle bu gibi kişilerin sağlıkları, yaşamları, projeleri, aile ilişkileri vb.leri, belli bir ölçüde sıradan kişilere göre daha az gizlilikten, korumadan yararlanabilmektedir.

İktisadi Özgürlük ve Varlık: Kişinin iktisadi özgürlüğü ve varlığı da kişisel değerlerindendir. Bir kere “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” Ayrıca “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” . “Özel teşebbüsler kurmak serbesttir”. “Çalışma, herkesin hakkı …dır . “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır”. Kuşkusuz iktisadi özgürlük de sınırsız değildir. İktisadi özgürlük ve varlığa hukuk düzenince çizilen sınırları aşan müdahaleler kişilik hakkının zedelenmesine yol açar.

KİŞİLİK HAKKININ KORUNMASI

Korumanın iki yönü vardır.

Kişilik hakkını kişinin rızasına dayalı saldırılara karşı korumaktadır. Bir başka deyişle, bu hüküm sayesinde kişilik, temelinde bir hukuki işlem bulunan saldırılara karşı korunmaktadır. Daha önce değinildiği gibi kimse, bir irade açıklamasında bulunarak, bir başkası ile bir sözleşme imzalayarak onun kölesi olamaz, hiç evlenmeme borcu altına giremez. Bu tür hukuki işlemlerin yaptırımı kesin olarak hükümsüzlüktür
Kişilik hakkını, kişinin rızasına dayanmayan saldırılara karşı korumaktadır. Bir başka deyişle haksız fiil yoluyla kişiliğe saldırılara karşı bir koruma sağlamaktadır. Örneğin bir kimsenin bir başkasına ateş ederek onu yaralaması, ona hakaret etmesi bu tür saldırılardır.
Kişinin Haksız Fiile Dayanan Kişiliğe Saldırılara Karşı Korunması

Öncelikle belirtmek gerekir ki, kişinin hukuki işlem dışı, haksız fiil nitelikli bir saldırıya karşı korunması için, kişilik hakkına yönelik fiilin hukuka aykırı olması gerekir. Eğer fiil hukuka aykırı değilse, haksız fiil sorumluluğundan ve kişiliği hedef alan haksız bir müdahaleden söz edilemez. Buna göre;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
“Kanunun verdiği yetkiye dayanan ve bu yetkinin sınırları içinde kalan bir fiil, zarara yol açsa bile, hukuka aykırı sayılmaz. Zarar görenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar, zarar verenin davranışının haklı savunma niteliği taşıması, yetkili kamu makamlarının müdahalesinin zamanında sağlanamayacak olması durumunda kişinin hakkını kendi gücüyle koruması veya zorunluluk hâllerinde de fiil, hukuka aykırı sayılmaz.”
Bu hükümlerde sayılan hâllere hukuka aykırılığı kaldıran hâller ya da hukuka uygunluk nedenleri denmektedir. Bunlardan birinin -örneğin haklı savunmanın (meşru müdafaanın)- varlığı hâlinde, saldırganın beden tamlığına zarar verilmesi, böylece kişilik hakkına hukuka aykırı bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir.

Davalar

Saldırı tehlikesinin önlenmesi: Saldırı henüz başlamamış fakat bir saldırının gerçekleşeceği kuvvetle muhtemel ise, bunun önlenmesi için saldırı tehlikesinin önlenmesi, önleme davası açılır. Görüldüğü gibi burada henüz gerçekleşmiş bir saldırı yoktur. Sadece saldırı tehlikesi vardır. Bu tehlike de ciddi, gerçekleşecek niteliktedir. Örneğin, bir televizyon kuruluşunda belirli bir kişinin şeref ve haysiyetini zedeleyen bir programın başlayacağına ilişkin tanıtımlar, reklamlar yapılıyorsa bu kişi, saldırı tehlikesinin önlenmesini isteyebilir. Saldırı tehlikesinin önlenmesinin istenebilmesi için, saldırıda bulunacak olanın kusurlu olması gerekmez. Önemli olan saldırının haksız olmasıdır.

Saldırıya son verilmesi: Kişilik hakkına saldırı başlamış, devam ediyor ise, sürmekte olan saldırıya son verilmesi; saldırının durdurulması istenebilir. Bu maksatla saldırıya son verilmesi (saldırının durdurulması/tecavüzün

men’i) davası açılır. Örneğin bir kişinin iç çamaşırlı resimlerinin gizlice çekilerek konulduğu bir dergi piyasaya dağıtılıyor ve satışı sürüyorsa, buna karşı men davası açılabilir. Saldırıda bulunanın yani failin kusurlu olmaması, saldırıya son verilmesi davasının açılmasını engellemez. Kişilik hakkı saldırıya uğrayan, bu saldırıda failin hiç kusuru olmasa dahi saldırıya son verilmesini isteyebilir.

Saldırının tespiti: Kişilik hakkı saldırıya uğrayan kişi, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Saldırının tespiti davası, sona ermiş saldırılar için açılan bir davadır. Zira bir saldırı sona ermiş olsa bile saldırıya uğrayanın bu durumu tespit ettirmesinde yararı bulunabilir. Saldırının tespiti davası açılabilmesi için sona eren saldırının etkilerinin sürüyor olması gerekir. Bunun anlamı üzerinden epeyi bir zaman geçtiği ya da önemini çabuk yitirdiği için etkisi silinen hatta unutulan saldırılar için artık korunma istemeye gerek olmamasıdır. Saldırının tespiti davası için de failin kusurunun bulunması aranmamaktadır.

Üçüncü kişilere bildirim ve yayımlanma: Davacı saldırının önlenmesi, saldırıya son verilmesi ve tespit davalarının birini açarken bunlarla birlikte, mahkemece verilen düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Gerçekten de bu istemin kişilik hakkı saldırıya uğrayana tanınması önemlidir. Zira tek başına saldırının sona ermesi ya da tespiti kişi için tatmin edici olmayabilir. Kişi saldırının haksız olduğunu, olayların gerçek yüzünü kamuoyunun öğrenmesini isteyebilir. İşte mahkemece verilen düzeltmenin ya da mahkeme kararının yayımlanması ile bu istem karşılanmış olur.

Tazminat davaları: Saldırıyı önleme, saldırıya son verilmesi ve saldırının tespiti davaları saldırıya uğrayanın saldırıya karşı korunmasını hedefler. Bu nedenle koruyucu davalar adı ile de anılırlar. Ancak bu davalar kişinin saldırıdan doğan zararlarının giderilmesine yönelmemiştir. Gerçekten saldırıya uğrayan bu saldırıdan dolayı bir zarara uğramışsa, bunun için de açabileceği davalar vardır: Maddi ve manevi tazminat davaları). Maddi tazminat davaları saldırıya uğrayanın maddi zararlarını karşılamaya yönelmiştir. Manevi tazminat ise kişinin saldırıdan dolayı doğan acı ve üzüntüsüne karşılık ödenen bir paradır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Tazminat davalarının açılması, bir başka deyişle doğan zararın failden istenebilmesi için haksız fiil hükümlerine göre failin kusurlu olması ya da kusursuz sorumluluk hâllerinden birinin (TBK m. 65 vd.) olayda bulunması gerekir. Yani kural olarak fail kusurlu değilse ondan tazminat istenemez. Diğer yandan bu davalar zararın varlığı ile ilgili davalardır. Saldırıdan bir zarar doğmamışsa tazminat davası da açılamaz.

Saldırıdan elde edilen kazancın istenmesi: Kişilik hakkı saldırıya uğrayan, hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesini isteyebilir. Bu dava, zarar olarak nitelendirilmeyen bir kısım gelirlerin failin elinden alınması açısından önemlidir. Zira maddi tazminat davası saldırıya uğrayanın mal varlığında meydana gelen zararı karşılamaya yöneliktir. Ancak bu bir yana, fail örneğin saldırıya uğrayanın normalde satışa sürmeyeceği özel resimlerini yayınlayarak kazanç elde etmiş olabilir. Örneğin, gazetesinin tirajını yükseltmiş olabilir. Bu durumda eğer bu dava olmasaydı kişilik hakkı saldırıya uğrayan manevi tazminat istemekle yetinmek zorunda kalabilirdi.

Zaman aşımı

Maddi ve manevi tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zaman aşımına uğrar. Ancak tazminat, ceza kanunlarının daha uzun bir zaman aşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zaman aşımı uygulanır.

Yetkili ve Görevli Mahkeme

Davacı, kişilik hakkının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir. Kişilik hakkına saldırı aynı zamanda haksız fiil niteliği de taşıdığı için Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bu davalar için öngörülen yetkili mahkemelerde de dava açılabilir. Nitekim bu Kanun’a göre, haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. Görevli mahkeme ise asliye hukuk mahkemesidir. Yani davanın asliye hukuk mahkemesinde açılması gerekir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Boşanma Avukatı

En iyi avukat gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukat tır.

En iyi ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ağır ceza avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi boşanma avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi icra avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi miras avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

En iyi ticaret avukatı gibi genel bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Avukat ile görüştükten sonra mesleki bilgisi, iletişimi, şeffaflığı ve sizde hissettirdiği güven duygusuna göre en iyisi olduğunu düşündüğünüz avukat aslında en iyi avukattır.

Avukat Fatmanur Toprak SAYGINER

 

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ

Esas No.2011/8260

Karar No.2011/10559

Taraflar arasında görülen davada:

Davacı, davalının haklı nedeni olmaksızın taşınmazına yapılandığını ileri sürerek el atmanın önlenmesine ve yıkıma karar verilmesini istemiştir. Davalı, birleştirilen karşı davasıyla temliken tescil isteğinde bulunmuştur.

Davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair karar Dairece, karşı dava yönünden taşınmazın diğer maliklerinin de davada yer alması gerektiğine değinilerek bozulmuş; mahkemece bozmaya uyularak tamamlanan yargılama sonunda her iki davanın da reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı-karşı davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla: Tetkik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve yıkım; karşı dava, temliken tescil isteklerine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davaya konu taşınmazın 1974 yılındaki kadastro tespitinde tapu kaydına dayalı olarak 37 parsel numarasıyla davacının murisi Ahmet Ç.’la başka birçok kişi adlarına iştirak halinde mülkiyet şeklinde tespit edildiği, Hazinenin açtığı tespite itiraz davası da reddedilerek tespitin 27.2.1990 tarihinde kesinleştiği; bunun yanında, taşınmazın bir kısmının 3 katlı ev inşa edilmek suretiyle davalı tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kayıt maliklerinden Ahmet Ç.’ın mirasçısı Hasan Ç., eldeki dava ile el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuştur.

Davalı ise, taşınmazdaki evi 1990 yılında davacının annesi Cennet’in izni ve yer göstermesiyle yaptığını savunmuş; birleştirilen 2003/55 esas, davası ile de, T.M.K.nun 724 üncü maddesine dayanarak temliken tescile karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, her iki davanın da reddine karar verilmiş; hüküm, asıl davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere, başkasının taşınmazına temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, T.M.K.684. ve 718 inci maddelerinin hükümleri gereğince yapı, üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası ( mütemmim cüzü ) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur.Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz malikiyle yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724 üncü maddelerinin özel hükümleriyle düzenlemeyi uygun bulmuştur.

Bir kimse kendi malzemesiyle başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı ( mütemmim cüz ) nitelikte yapı yapmışsa ve ( T.M.K.724 maddesine göre ) yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini istiyebilir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3 üncü maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını, ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak da yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar, varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar gözönünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.

Öte yandan, T.M.K.722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır.

Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi, arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması, taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgular da dikkate alınmalıdır.

Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine ( muhik ) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının levazımın en az kıymetini geçemiyeceği aynı Kanunun 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda. 4.3.1953 tarih 10/3 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar sebebiyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre haklı ( muhik ) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığında yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli, aksi halde yıkım istemi reddedilmelidir. Maddedeki “muhik tazminat” sözcüğünden salt inşaat bedeli değil, olayın özelliğine göre Medeni Kanunun 4 üncü maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel; “asgari levazım bedeli” sözcüğünden ise, taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif ( öznel ) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.

Somut olayda, el birliği mülkiyetine tabi taşınmazda ortaklardan birinin verdiği muvafakatin diğer ortaklar bakımından bağlayıcılık taşımayacağı ve davalının iyiniyetli sayılmasına yeterli olmayacağı kuşkusuzdur. Bu durumda. T.M.K.nun 724 üncü maddesindeki koşullardan öncelikli koşul olan iyiniyet koşulu gerçekleşmediğinden, karşı davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Ne varki, asıl dava bakımından hükme yeterli bir soruşturma yapılmış değildir.

Hal böyle olunca, asıl davada ileri sürülen el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerinin yukarda değinilen ilkeler çerçevesinde toplanacak delillerle değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturmayla hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Davacının, temyiz itirazı açıklanan sebepten ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün ( 6100 S. H.M.K.nın geçici 3 üncü maddesi yollamasıyla ) H.U.M.K.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 19.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
Esas No.2011/10723
Karar No.2011/13497

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kayden maliki olduğu 38 parsel sayılı taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek elatmanm önlenmesine ve 8.000,00 TL ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı H., dava konusu taşınmazın yarısını davacıdan haricen satın aldığını, 40 yıldır yeri kullandığını, yaşlı olduğu için kendi adına ekimi diğer davalının yaptığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı, yargılamaya katılmadığı gibi davaya cevap da vermemiştir.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazı ekim yapmak suretiyle davalıların haksız kullandıkları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı H. tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Emine Solmazlar’m raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanm önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 38 parsel sayılı taşınmazın kayden davacıya ait olduğu, davalıların kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir haklan bulunmadığı, ancak fen bilirkişi krokisinde ( A ) harfi ile gösterilen bölümün davalılar tarafından tasarruf edildiği anlaşılmaktadır.

Davacı, dava konusu taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Davalı H. ise savunmasında, çekişmeye konu edilen bölümü davacıdan haricen satın aldığını belirterek 08.11.1988 tarihli “senet” başlığını taşıyan belge ibraz etmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, Türk Medeni Kanununun 706, Borçlar Yasasının 213, 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddesi ve Noter Kanununun 60. maddeleri uyarınca, taşınmazların alım satımları resmi şekilde yapılmadıkça harici satın alma mülkiyetten kaynaklanan bir hak bahşetmez. Ancak, gerek Türk Medeni Yasasının 994. maddesi, gerekse 1940 tarih, 2/77 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, taşınmazı kullanma yönünden hak doğurur. Borçlar Kanununun 81. maddesi ve yukarıda değinilen içtihadı Birleştirme Kararı gereğince harici satış bedeli satın alana ödenmedikçe satış bedeli üzerinden satın alana kişisel hak sağlar, anılan bu kişisel hakkında alıkoyma hakkı ( hapis hakkı ) olacağı açıktır.

Ne var ki, mahkemece, 08.11.1998 tarihli satış senedi irdelenmemiş, değerlendirilmemiş ve gözetilmemiştir. Ayrıca, davacının anılan belge üzerindeki imzanın kendisine ait olmadığı yönündeki iddiası üzerinde de durulmamıştır.

O halde, anılan belgenin aslı temin edilerek, belge üzerinde bilirkişi tetkikatı yaptırılmak ve Adli Tıp Kurumu Fizik ihtisası Dairesinden rapor alınmak suretiyle imzanın davacıya ait olup olmadığının saptanması, davacının eli ürünü olduğunun belirlenmesi halinde, davalı H. fuzuli şagil sayılamayacağından taşınmazı haksız olarak elinde tutan kişinin taşınmaz malikine ödemekle yükümlü olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisilden sorumlu tutulamayacağı ve değinilen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere harici satış bedeli üzerinden davalı yararına alıkoyma ( hapis ) hakkı tanınmak üzere elatmanm önlenmesi isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmesi, aksi taktirde ecrimisil dahil olmak üzere davanın tümden kabulü gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Davalı H.’in bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesi aracılığıyla ) 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 22.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ile ilgili emsal teşkil edecek yargıtay kararı aşağıda sunulmuştur.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU,
Esas No.2013/18-682 Karar No.2014/376

Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedel tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 7.12.2010 gün ve 2009/126 E-2010/463 K. sayılı kararın incelenmesi davacı Belediye vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 24.11.2011 gün ve 2011/9673 E-2011/10536 K. sayılı ilamı ile;

( … Mahkemece yapılan araştırma ve incelemeyle alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki,

Kamulaştırma Yasası’nın 10. maddesiyle bedelin tespiti esaslarını düzenleyen 11. maddenin ( g ) bendi hükmüne göre; kamulaştırılacak taşınmazın arsa olarak kabulü halinde kamulaştırma ( değerlendirme ) gününden önceki özel amacı olmayan emsallerin satış değeri esas alınarak değerinin tespit edilmesi gerekir.

Bu esaslara göre gerçekçi ve doğru sonuçlara ulaşılabilmesi için ana amaç; emsal alınan taşınmazın satış tarihinin değerlendirme tarihinden önce ve değerlendirme tarihine yakın bulunması, davaya konu taşınmaza örnek teşkil edebilecek nitelikte, davaya konu taşınmazla aynı veya yakın semtlerde bulunması, topografik yapısı, manzarası, konumu, üzerinde yapılabilecek inşaat ve katlar için izin ve ruhsat sınırları, yüzölçümleri, imar uygulamasına konu edilmiş olup olmadıkları, sokak, cadde veya şehir alanlarına cepheleri ve mesafeleri gibi yönlerden benzer ya da yakın özelliklere sahip bulunması gereklidir. İzmir gibi büyük şehirlerde yukarda açıklanan bu özellikler itibarıyla davaya konu taşınmaza daha yakın konumda ve değerlendirme tarihine yakın satış tarihli taşınmaz satışlarının bulunması mümkün olduğu halde hükme esas alınan bilirkişi raporunda davaya konu taşınmazla yukarda açıklanan özellikler itibarıyla benzer özellikler taşımayan ve satış tarihinin 1993 olması sebebiyle aradan geçen uzun sürenin yanıltıcı sonuçlara götürebileceği de dikkate alınmadan 1242 ada 24 parselin satışının somut emsal alınmış olması doğru görülmemiştir.

Mahkemece tarafların vereceği ya da re’sen getirtilecek kayıtlar üzerinden yukarda açıklanan ilkelere uygun taşınmaz satışları araştırılarak emsal olabilme niteliklerine uygun bulunanlar tespit edilip bu emsallerin 11. maddenin ( d ) bendinde öngörülen vergiye esas olmak üzere ilgili belediyelerce bulundukları cadde veya sokak için değerlendirme tarihindeki asgari m2 değerleri getirtilip, davaya konu taşınmazın değerlendirme, emsal taşınmazların ise değerlendirmeye esas alınan satış tarihleri itibarıyla imar düzenlemesi sonucu meydana gelen imar parsellen olup olmadıkları da belediye imar müdürlüğü ve tapu müdürlüklerinden araştırılıp bu emsallere göre ve ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmelidir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlatıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, 4650 Sayılı Kanun’la değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, afete maruz bölgede kalması sebebiyle kamulaştırma kararı verilen 12005 ada 7 parsel sayılı taşınmazın malikleri olan davalıların uzlaşmaya davet edilmelerine rağmen anlaşamadıklarını, bu hususun anlaşmazlık tutanağı düzenlenerek belirlendiğini ileri sürerek, kamulaştırma bedelinin tespitiyle taşınmazın davacı Belediye adına tescilini istemiştir.

Davalılardan bir kısmı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Sultaniye Mahallesi 1242 ada 24 parsel sayılı taşınmazı emsal alan bilirkişi raporu doğrultusunda kamulaştırma bedeli belirlenerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya metni aynen alman ilamla bozulmuştur. yerel mahkemece önceki gerekçeyle direnilmiştir. Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir.

H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; Kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde; mahkemece 24 numaralı parseli emsal kabul eden bilirkişi raporuna göre hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı, buna göre, bozma ilamında değinilen şekilde yeniden emsal araştırması yapılması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Dosya içeriği, toplanan delillere göre ve özellikle Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçelerle bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır. ( Nitekim Yargıtay H.G.K.’nun 26.6.2013 gün, 2013/18-32 E., 2013/885 K. sayılı ilamının da aynı yönde olduğu görülmüştür. )

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı kanunun 440. maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

Trafik kazası geçirdiyseniz aklınıza gelebilecek soruları cevaplamaya çalışalım kısaca:

1 – Aracınız var ve hasar gördüyse ne yapabilirsiniz?
Aracınızın KASKO’ su varsa müracaat edersiniz. Hasarı ekspertiz raporu ile tespit eder ve size ödeme yapar. Karşı tarafın kusur varsa o kusur oranında karşı tarafa ve sigortasına ( zorunlu mali mesuliyet sigortasına ) müracaat ederek tahsilât yapar. Sonuçta siz karşı tarafla uğraşmak yerine alacağınıza fazla uğraşmadan ulaşmış olursunuz.

2 – Trafik kazasında yaralanmışsanız ne yaparsınız?
Karşı tarafın kusuru oranında karşı tarafa ve sigortasına müracaat edebilirsiniz. Sizin aralanmanıza sebep olan, ödeme yapmaktan çekinecektir. Ancak karşı tarafın sigortası (zorunlu mali mesuliyet sigortası ) epey bir evrak ve formaliteden sonra size bir miktar ödeme yapacaktır. Bu ödemeyi sigortalısının kusuru oranında yapacaktır. Bu gibi durumlarda sigorta şirketleri, ödeme yapmamak ve az ödeme yapmak için elinden geleni yapacaktır. Tecrübelerimiz maalesef bunu göstermektedir.

Sigortadan bir ödeme aldığınızda muhtemelen bu ödeme az olacağından, sigortaya ibra vermiş olsanız bile sigorta firmasına ve sizin yaralanmanıza sebep olana bir tazminat davası açabilirsiniz. Bu tazminat sigorta için maddi tazminattır; karşı yan için ise ( sigortalı için ) maddi ve manevi tazminattır.

3 – Trafik kazasında yakınınız ölmüşse ne yapabilirsiniz?
Karşı tarafın kusuru oranında, sigortasından talepte bulunabilirsiniz. Yukarıda yazdıklarım burada da geçerlidir.

4 – Trafik kazasında yaralanmış ya da yakınınızı kaybetmişseniz yapmanız gerekenler nelerdir?
Yapılacak ilk iş karşı tarafın sigorta şirketine usulüne uygun bir müracaatta bulunmaktır. Bunu gecikmeden, birkaç gün içinde yapmanızı tavsiye ederiz. Bu müracaat birçok formaliteyi gerektirdiğinden ve hesaplamalar, özellikle de avukat yerine bir vatandaşın müracaat etmesi halinde mağdur aleyhine yapılabileceğinden, bir avukat vasıtasıyla yapılmalıdır kanaatindeyiz.

Sigorta ödeme yaptıktan sonra da az ödeme yapacağı için dava açmanız gerekir.
Deneyimli bir avukatın açacağı dava sizin daha fazla tazminat ve faiz almanızı sağlayabilecektir.

Görmekteyiz ki kazanın hemen ardından, bir takım yollardan kazazedenin bilgilerine ulaşan bazı şahıs ve hatta firmalar, bu işleri takip etmek için sizi arayabilecektir. Cazip tekliflerde bulunabilecekleridir. Dava açılması gerektiğinde işinizi bir avukata yönlendireceklerdir. Bu çalışmalar yasal değildir. Bu gibi teklifleri kabul edip etmemek size kalmıştır. Bu tür firmalar ya da şahıslar sizi kandırmaya yönelik bir tavır içine girerlerse şikâyetçi olabileceğiniz bir merci pek bulunmamaktadır. Oysa işinizi bir avukat takip ediyorsa cezai ve hukuki sorumluluğu büyük olduğu gibi meslek birliği sebebiyle de disiplin sorumluluğu söz konusu olacaktır ve bir avukatın izini kaybettirmesi, kaçması söz konusu olamayacaktır. Neticede hayatını bu işten kazanan bir meslek erbabının işlerinde daha özenli ve güvenilir olması da doğaldır. Eğer işinizi böyle bir firmanın ya da şahsın değil de konusunda deneyimli bir avukatın takip etmesini isterseniz, elinizdeki mevcut belgelerle ( en azından kaza tespit tutanağı ile ) bir avukata başvurabilirsiniz. Trafik kazası tazminat davalarında deneyimli bir avukat, sizin dava açarken ne kadarlık bir dava açmanız gerektiğini de hesaplayabilecek ve böylece maksimum tazminatı, en çok faizle ve en kısa zamanda almanızı temin edebilecektir.

5 – Trafik kazasından sonra dava açmak isterseniz ya da sigortaya başvurmak isterseniz nereye müracaat etmelisiniz?
Trafik kazalarında çok büyük bir oranda karşı tarafın sigortası bulunmaktadır. Sigortası yoksa güvence hesabına ( garanti fonuna ) müracaat edilebilir. Her iki durumda da bu sigorta firmalarının merkezleri genelde İstanbul’ dur. Ancak ikamet ettiğiniz şehirde veya İstanbul’da bu davayı açabilirsiniz.

6 – Kazda yaralanmışsanız özetle ne yapmalısınız?
Öncelikle trafik kaza tespit tutanağını edinin.
Sonrasında bu davalarda tecrübeli olduğuna ve başarılı olacağına inandığınız bir avukata gidin.
Avukatınızın sigorta firmasına müracaat ederek tahsilât yapmasını ve sonrasında da bakiye için dava açmasını isteyin.
Bu sırada hastane işlemlerinizi de yapın. Elinizde mevcut hastane evrakını ve varsa savcılık evrakını avukatınıza verin.

7 – Kazadan sonra dava açmam için ne kadar süre var?
Bu süre genelde şöyledir:
Ölümlü trafik kazalarında 15 yıl

Yaralamalı trafik kazasında 8 yıl

Hem ölü hem yaralı varsa 15 yıl

Yukarıdaki zamanaşımları TCK md. 66’ ya göre belirlenmiştir. Eğer bu uzamış ceza zamanaşımı süreleri içerisinde zarar ya da tazminattan sorumlu olan öğrenilememişse öğrenme tarihinden itibaren 2 yıl içinde de dava açılabilir ancak hiçbir şekilde kaza tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra dava açılamaz. Bu durum sadece yaralamalı kazalarda önem ifade etmektedir. Yaralanmalı trafik kazasında süre 8 yıl olup bu süre geçirildikten sonra sorumlu öğrenildiğinde 2 yıllık süre başlar ancak süre kazadan itibaren 10 yılı geçemez.
Bazı istisnai durumlarda yukarıda sayılan süreler değil 2 yıllık süre uygulanmaktadır.

8 – Tek taraflı trafik kazasında tazminat alınabilir mi?
Bir arkadaşınızın arabası ile yolculuk yaparken örneğin arkadaşınız şarampole yuvarlandı. Bu durumda arkadaşınızın sigortasından ve arkadaşınızdan davacı olabilirsiniz.

9 – Trafik kazası tazminat davaları ne kadar sürer?
Genelde yaralanma yani maluliyet varsa iyi bir çalışma ile dava 1 – 1.5 yılda bitirilebilir. Tabi bundan sonra 1 yıl kadar sürebilecek olan temyiz safhası da söz konusu olabilir. Maluliyetin kapsamı, devam edip etmesi vb. sebeplerden dolayı dava daha fazla da sürebilecektir. Genel olarak ortalama temyiz hariç 2 yıl normal bir süredir. Ölüm halinde ise dava daha kısa sürecektir.

Şartları oluşmuşsa tahkime başvurmak mümkündür. Bu halde dava 3-4 ayda sonuçlanabilmektedir. Tahkime mi mahkemeye mi başvurulabileceğini avukatınız değerlendirecektir.

10 – Kazaya sebep olanı affettiyseniz, ibra ettiyseniz ne olur?
Dava açmak istediğiniz kişiyi daha önce ibra ettiyseniz artık o kişiden de sigortasından da tazminat talep edemezsiniz. Yani karşı tarafa yazılı olarak “ ibra ettim, tazminat talebim yok “ vb. bir yazı verirseniz tazminat alamazsınız. Ancak ceza davasında savcılıkta, karakolda, şikâyetçi değilim derseniz, tazminat hakkınız devam eder.

Sigorta şirketlerine verilen ibralar ( para alındığında sizi mecbur tutuyorlar ) genelde makbuz hükmünde olup sadece size yapılan ödeme kadar sigortayı borçtan kurtarır. Ancak yine de bazı riskleri vardır. Avukatınız, bu konuda gereken önlemleri alabilir.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak Saygıner

SİGORTASIZ ARAÇ SİZE ÇARPARSA TAZMİNATINIZ GÜVENCEDEDİR.
Size çarpan ve yaralanmanıza ya da ölümünüze neden olan araç, trafiğe sigortasız çıkmış bir araç ise ya da bir şekilde plakasını alamamışsanız, ölüm ve yaralanmadan doğan tazminatınızı Güvence Hesabı’ ndan alabilirsiniz.

Yapılan istatistiklere göre Türkiye’ de en çok ( traktör – motosiklet hariç ) sigortasız araç bulunan iller ve sigortasız araç oranları şöyle:

Şırnak’ ta sigortasız araç oranı % 25,89
Hakkâri’ de sigortasız araç oranı % 21,26
Afyon’ da sigortasız araç oranı % 17,82
Yozgat’ ta sigortasız araç oranı % 17,80
Niğde’ de sigortasız araç oranı % 17,24
Burdur’ da sigortasız araç oranı % 16,76
Artvin’ de sigortasız araç oranı % 16,69
Kars’ ta sigortasız araç oranı % 16,53
Kastamonu’ da sigortasız araç oranı % 16,44
Bayburt’ ta sigortasız araç oranı % 16,25

Sigortalılık oranı en yüksek illerin başında ise İstanbul, Bingöl, Trabzon, Ankara, Ordu, Tunceli, Rize, Kocaeli, Siirt ve Giresun geliyor.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak SAYGINER

Özellikle bedelli askerlik konusunun gündemde olduğu zamanlarda sıkça karşılaşılan problem yaş değişikliğinin gerçekleşmesiyle bedelli askerliğe hak kazanılıp kazanılmayacağıdır. Yaş değiştirmenin bedelli askerliğe veya askerliğe herhangi bir etkisi YOKTUR. Askerlik Kanunu’nun 81. maddesi bu hususu düzenlemektedir. Bu maddeye göre; Askerlik çağına girdikten sonra yapılan yaş değişiklikleri (mahkemece resmi hastane doğum kayıtları esas alınarak yapılanlar hariç) askerlik işlemlerinde dikkate alınmaz. 

Ancak; yoklamalar sırasında aile kütüğünde yazılı yaşları ile görünümleri uyumlu olmayanlardan kayden yaş düzeltmelerine engel bulunmayanların yaşlarının düzeltilmesi için askerlik şubesi başkanı tarafından Cumhuriyet savcısına müracaat olunur ve yargılama sonucuna göre askerlikleri yaptırılır. Görüldüğü üzere ancak resmi hastane kayıtları olan ve nüfusta bu kayıtlardan farklı bir şekilde tahsis edilen yaşlarda değişiklik yapılırsa Türk Silahlı Kuvvetleri kabul etmektedir.

Yaş Büyütme – Yaş Küçültme Davaları

Günümüzde pek çok kişi, nüfusa geç kaydedilmekte veya erken kaydedilerek gerçek kayıtlarda gerçek yaşlarını görememektedirler. Bu husus kişileri yaşantılarında dönem dönem zorluklar çıkarabilmektedir. Nitekim yakın geçmişte bedelli askerlik imkanın verilmesiyle birlikte gerçek yaşı nüfusta yazmayan kişiler sorun yaşamış ve bedelli askerlik imkanından faydalanamamıştır. İşte bu nedenle yaş değişikliği davaları önem arzetmektedir. Gerek eğitim ve öğretim hayatı bakımından gerekse de devlete bağlı kurumlarda yer alma bakımından yaş hususu önem taşımaktadır. Yaş küçültme ve yaş büyütme hususlarını aynı başlık altında incelememizin sebebi ikisinin de aynı kurallara tabi olması ve yargının her iki dava çeşidini de birlikte ele almasıdır.

Yaş Değişikliği Davasında Hukuki Düzenleme

İsim değişikliğine yönelik hukuki düzenleme Türk Medeni Kanunu’nda yer alsa da yaşın değiştirilmesi, küçültülmesi ve büyütülmesine yönelik düzenleme Nüfus Kanunu’nda yer almaktadır. Bu maddeye göre :

“Yaş, ad, soyadı ve diğer kayıt düzeltme davaları ilgilinin oturduğu yer asliye hukuk mahkemesinde Cumhuriyet savcısı ve nüfus başmemuru veya nüfus memuru huzuruyla görülür ve karara bağlanır. Bu davalar düzeltmeyi isteyenlerle, ilgili resmi dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından açılabilir ve dinlenecek tanıklar, resmi kayıt örnekleri ve belgelerle ispat olunur. Şu kadar ki; ilgilinin görünüşü davayı yalanlayıcı olmaması şarttır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre ceza mahkemelerinde yapılacak yaş düzeltmesi işlerinde de nüfus başmemuru veya nüfus memuru taraf olarak bulunurlar. Mahkeme kararına karşı taraflar Yargıtay’a başvurabilirler, yaş, ad, soyadı ve kayıt düzeltmesi hakkındaki mahkemeden verilen kararlar kesinleştikten sonra ilgilinin aile kütüne geçirilir. Ad ve soyadının değiştirilmesi, din değiştirme suretiyle de olsa mahkeme kararıyla yapılır. Adlarını değiştirenlerin aile kütüğünde yazılı çocukların baba veya ana adları, soyadlarını değiştirenlerin yalnız eşiyle reşit olmayan çocuklarının soyadları birlikte değiştirilir. Yaş düzeltme davası ancak bir defa açılabilir. Yaş, ad, soyadı değiştirenler askerlik ödevliliği içinde iseler yapılan düzeltmeler nüfus idarelerince on beş gün içinde askerlik şubelerine de bildirilir. ” denilmiştir. Hukuki düzenleme bu olmakla beraber yerleşmiş içtihatlar doğrultusunda mahkemelerin dikkat edeceği kurallar söz konusudur. Bunlara aşağıda değineceğiz.

Yaş Değişikliği Davasında Mahkemenin Aradığı Şartlar

Mahkemece yaş değişikliğine karar verilebilmesi sıkı şartlara tabi tutulmuştur. Bu şartları kısaca sayacak olursak :

Hastanede veya doğum evinde doğmuş olmamalı
Dış görünüş, beyan edilen yaşa uygun olmalı
Beyan edilen yaşta bir kardeş bulunmamalıdır.
Kanunun ve mahkemelerin aradığı şartlar bunlar olup bu şartları değerlendirmek gerekirse;

Hastane – Doğumevi: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, herhangi bir hastane veya doğumevinde doğmuş olmamalıdır. Buaradaki şart, şahsın doğumunu belgeleyen herhangi bir resmi evrakın olmaması halidir. Şayet doğuma ilişkin resmi bir evrak söz konusu ise mahkeme bu evraka bağlı kalıp davanın reddine karar verecektir. O nedenle yaş değişikliği için resmi bir kurum veya kuruluşta doğmuş olmama ilk şarttır.

Dış Görünüş: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, beyan ettiği asıl yaşın görüntüsüne uygun olmalıdır. Şayet o yaştaki birisinin dış görünüşüne sahip olmayan birisini beyanını mahkeme dikkate almayacak ve yalan beyan dolayısıyla kanaat oluşturamayacaktır. Böylelikle açılmış olan dava reddedilecektir. Beyan edilen yaş şayet 1-2 yaş büyük veya küçük ise mahkeme açısından pek bir sorun teşkil etmeyecektir.

Kardeş Şartı: Şayet, davacının beyan ettiği yaşta bir başka kardeşinin mevcut olması davanın reddini gerektirecektir. Nitekim annenin gebe kalma ve gebelik süresi dikkate alınacağından aynı süreç içerisinde iki kişinin doğumunun gerçekleşmesi mantık kurallarıyla bağdaşmayacağından ötürü davanın reddine karar verilecektir. İşbu nedenle beyan edilen yaşta bir kardeşin bulunmaması gerekmektedir.

Yaş Değişikliği Davasında Kemik Radyolojisi

Yaş değiştirme davaları görülürken ilgili mahkeme, davacının kemik yaşının tespitini isteyebilir. Adli Tıp Kurumu aracılığıyla şahsın kemik yaşının tespiti gerçekleştirilir ve kemik yaşına göre mahkeme davacının talebini red veya kabul eder. Fakat kemik yaşı tespiti yalnızca 22-25 yaşa kadar gerçekleştirilebilmekte, bu yaştan sonra kemiklerin gelişim göstermemesi nedeniyle yaş tespiti imkanı kalmamaktadır.

Yaş Değişikliği Davasında Dava Süreci

Yaş değiştirme ( Yaş düzeltme, yaş küçültme, yaş büyütme) davalarında dava süreci şu şekilde ilerlemektedir :

Talep sahibinin yaş değişikliği şartlarını taşıyıp taşımadığının tespiti
Şartların varlığı halinde avukata vekaletname çıkarılması
Bildirilen 2 tanıkla birlikte davanın açılması
Duruşma günü tanıkların beyanı ve mevcut delillerle birlikte Mahkemenin yaş değişikliğine hükmetmesi
Gerekçi kararın yazımı
Kararın mahalli bir gazetede ilanı
Mahkeme kararının kesinleşmesi.
Yaş değiştirme davalarında süreç bu şekilde ilerlemekte olup dava süresi 2-4 ay arasıdır. Nitekim bu süre mahkemenin yoğunluğuna göre değişebilmektedir. Bunun yanı sıra şayet mahkeme kemik yaşı tespiti talep ederse dosyanın Adli Tıp Kurumuna gitmesi dolayısıyla süreç daha da uzayacaktır.

Yaş değişikliği davaları sadece bir kez açılabilir Bu davalar doğru yerde ve doğru mahkemede açılmalıdır. Nitekim yetkisiz ve/veya görevsiz bir mahkeme açılmış olan dava, mahkeme hakimi tarafından reddedilecek, davacı taraf için maddi külfet ve zaman kaybına yol açacaktır. İşte bu nedenle uzman bir avukat ile işlerinizi yüretmeniz bu riskleri ortadan kaldıracaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Aile Avukatı