Hukuk

1 2 3 7

Tarafların Usulü İşlemleri
Davanın açılmasından sonuçlanmasına kadar birçok işlem yapılır. Yargılamayı etkileyen işlemlere usulü işlemler diyoruz. Bunların başındaki işlem ise dava dilekçesinin mahkemeye verilmesidir. Bu usulü işlemleri mahkeme ve taraflar yapar. Mahkemelerin yaptığı usulü işlemlerin başında karar vermek gelir. Yargılamanın şekli anlamda yürütülmesi de usulü işlemlerde gerçekleşir. Bu işlemler de mahkemenin yaptığı işlemlerdir. Tarafların usulü işlemleri dava açıldıktan sonra yapılan işlemleridir. Ana etkisini doğrudan doğruya usulü anlamda gösteren işlemlerdir.

Bazı usulü işlemler var ki hem usulü anlamda hem de maddi anlamda etki gösterir. Sulh anlaşması yapıldığında bu sulh hem usulü bir etki hem de maddi hukuka yönelik bir etki gösterir. Tarafların yaptığı usulü işlemlerin bazıları doğrudan etkisini göstermez. Örneğin; dava dilekçesini yazdığınızda bir “netice-i talep” talep ediyorsunuz. Bu bir usulü işlemdir. Ama dava dilekçesini vermekle netice-i talebinize kavuşamazsınız. Usulü işlem gerçekleşiyor ancak doğrudan etkisini göstermiyor. Feragat, davanın kabul edilmesi gibi işlemler ise yapıldığı an etkisini gösteren işlemlerdir. Usulü işlemlerin yapılabilmesi için taraf ehliyeti, dava ehliyeti, dava takip yetkisine sahip olunması gerekir. Usulü işlemler genelde kural olarak tek taraflı olarak yapılır. Usulü işlemler hiçbir şekilde şarta veya vadeye bağlanamaz. Usulü işlemlerin kural olarak irade bozukluklarına dayanılarak iptal edilmeleri mümkün değildir. Usulü işlemlerde düzeltme ancak usul hukukunun izin verdiği çerçevede olur ki bu da olaydan olaya değişir. Usulü işlemlerde şekle bakarsak, yazılı olarak yapılır kural olarak. Ama duruşmada sözlü olarak beyan edilmesi mümkündür, bu da tutanağa geçirilecek ve yine yazılı hale getirilecektir. Kamu düzenine aykırı bir usulü işlem yapıldıysa hâkim bunu resen gözetir. Örneğin; eski hale getirme talebi veya ıslah. Kamu düzenine ilişkin olmayan usulü işlemlerin ise düzeltilmesi mümkündür.

Mahkemenin Usulü İşlemleri
Mahkemenin yaptığı işlemleri üçe ayırabiliriz.
• Yargılamanın iç işleyişiyle ilgili usulü işlemler
• Yargılamanın dış işleyişi ile ilgili usulü işlemler
• Mahkemenin verdiği karar
Örneğin; duruşmanın düzenini bozan bir kişi olduğunda o kişi salondan çıkarılacaktır. HMK 151.madde duruşmada düzeni bozan kişinin dışarıya çıkarılmasına ilişkin bir maddedir. Bu madde artık avukatlar için uygulanmayacaktır. Bu yeni bir düzenlemedir. Eskiden avukatlar da dışarıya çıkarılabiliniyordu. Gerekçeye bakarsak; avukat yargılamanın bir parçasıdır ve aynı zamanda bir kamu görevi yapmaktadır. Adaletin gerçekleşmesine yardımcı olmaktadır. Bundan dolayı taraflar için öngörülen salondan çıkarma gibi yaptırımlar avukat bakımından kabul edilmemiştir. Avukat buna rağmen aykırı birdavranışta bulunursa kendi konumuyla mutenakıp bir davranışla muhatap olmalıdır. Vekilin yaptığı davranışın bir adli suç teşkil etmesi halinde olay yetkili makama bildirilecektir.
Usulü işlemlerde süreye bakarsak, söz konusu işlemin belli bir kesit içerisinde yapılması gerekir. Bu süreler kanun tarafından belirlenmiş olacağı gibi hâkim tarafından bazı sürelerin belirlenmesi de mümkündür.

Kanun Tarafından Belirlenen Süreler
Kanun tarafından belirlenmiş süreye örnek verecek olursak; kanun yoluna başvurma süresi, HMK 20. Maddedeki süreleri örnek verebiliriz. Bu sürelerin muhatabı taraf ise sürelerin dolmasından sonra taraf bu usulü işlemleri yapamayacaktır. Bazen ise sürelerin muhatabı mahkeme olabilir. Bu durumda hak düşürücü süreden söz etmemiz mümkün değildir. Mahkeme eğer bu süreye uymazsa hâkimin kusuru var ise, o zaman hâkimin hukuki veya disiplin sorumluluğunu düşünebiliriz. Eğer kusuru yok ise bu durumda hâkimin sorumluluğu yoluna gidemeyiz. İşyükünün çok yoğun olmasından kaynaklı olarak davanın yürütülmesi gecikmiş olabilir. Bazı sürelerin istisnai olarak uzatılması mümkündür. 127.maddeye bakacak olursak; “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, durum ve koşullara göre cevap dilekçesinin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor yahut imkânsız olduğu durumlarda, yine bu süre zarfında mahkemeye başvuran davalıya, bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere ek bir süre verilebilir. Ek cevap süresi verilebilir. Ek cevap süresi talebi hakkında verilen karar taraflara derhal bildirilir. Maddedeki dava dilekçesi yazmak için verilen 2 haftalık süre hak düşürücü süredir. Ama talep üzerine bir defaya mahsus olarak uzatılabilmesi mümkündür. Uzatma yetkisi hâkime verilmiştir. Talepte bulunacak olan ise taraflardır. Burada çok ufak bir tartışma var. Kanun hâkime süreyi uzatma yetkisi verdiğine göre buna istinaden taraflar da anlaşarak süreyi uzatabilirler mi? 127.maddede yetki hâkime verilmiş. Bu düşünceden yola çıkarak tarafların da kendi aralarında anlaşıp bu süreyi uzatabilmeleri hususunda ufak bir tartışma var. Hâkim görüş diyor ki; tarafların anlaşarak süreyi uzatması mümkün görmüyor. Uygulamada hâkim görüş dikkate alınıyor.

Hâkim Tarafından Tayin Edilen Süreler
Yeni kanunda 94.maddeye baktığımızda hâkim tarafından bazı sürelerin tayin edebileceğini görmekteyiz. Örneğin; davanızda bilirkişi raporu söz konusu olabilir bu inceleme için bilirkişiye bir süre verilecektir. Bu sürenin tayini hâkimin takdirine bırakılmıştır. Aynı şekilde keşif yapılacaksa, keşif giderlerinin verilmesi için belirlenecek olan süre hâkimin takdirine bırakılmıştır. Aynı şekilde delillerin ikame edilmesi için de hâkim yine kendisi süreyi verir. Hâkim tarafından verilen süre uygun, makul olması gerekir. Olaya uygun bir süre olmalıdır. Ne çok kısa ne de çok uzun olacak. Ayrıca belirli olması gerekir. Hâkim tarafından verilen süreler kural olarak kesin değildir. Ama hâkim kesin olduğunu belirtebilir. Eğer hâkimin verdiği süre kesin değil ise talep üzerine bir daha süre verebilir. Bu durumda artık hâkim bunu belirtmese dahi ikinci verilen süre kesindir. Süreler taraflara söylendikten itibaren işlemeye başlar. Sürelerin hesaplanmasına ilişkin olarak HMK 92.madde var.

Av. Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat | Dava açma işlemleri

Asli Müdahale: Eski kanunda asli müdahale kurumu tartışmalıydı. HMK’ya baktığımızda ise 65.maddede düzenlenmiştir. Caiz olup olmadığına ilişkin tartışma sonlandı ve açıkça düzenlendi. Eski kanun döneminde de doktrin tarafından kabul ediliyordu ancak Yargıtay kimi zaman kabul kimi zaman kabul etmiyordu. İki kişi arasında belli bir şey veya hak üzerinde dava devam ederken üçüncü bir kişi bu dava konusu olan şey veya hak üzerinde kısmen veya tamamen hak sahibi olduğunu iddia ederek aynı mahkemede bir dava açarsa buna asli müdahale denilir. Bunu ayrıntılı olarak incelemeden önce fer’i müdahaleyi hatırlayalım. Fer’i müdahalede devam eden, derdest bir davada üçüncü kişi bir tarafın yanında yardımcı olarak yer alıyordu. Yeni bir taraf oluşmuyordu, tarafın temsilcisi de değildi. İki taraf arasında bir dava devam ederken dava konusu olan şey üzerinde bir hakkı olduğunu iddia eden bir üçüncü kişi ortaya çıkıyor ve bu üçüncü kişi teknik olarak dava açıyor. Açtığı bu davayı ilk davanın taraflarına karşı açıyor. Çünkü ilk davanın dava konusu olan şey üzerinde hakkı olduğunu iddia ediyor. Bu durumda ilk davanın tarafları mecburi dava arkadaşı konumunda olacaklar. Davayı açan üçüncü kişi ise asli müdahil konumundadır ve aynı zamansa ikinci davanın davacısıdır.

A ile B arasında dava konusu olan bir husus var ve A, B’ye karşı bu davayı açmış. Bu dava devam ederken C diyor ki; dava konusu olan şey üzerinde benim de hakkım var. Ve davayı açıyor. Davasını mecburi olarak ilk davanın taraflarına karşı açıyor. B bir araziden kömür çıkartıp sattı. A’da diyor ki; o arazi benim, sattığın kömürler de benim. Dolayısıyla B’ye karşı dava açıp sattığı kömürlerinin bedelini istiyor. C de geliyor diyor ki; bu arazi ne A’nın ne B’nin, bu arazi benim. Asli müdahil olarak davaya katılıyor ve bu davayı ilk davanın taraflarına karşı açmak zorunda. C birinci davanın dava konusu olan şey üzerinde hakkı olduğunu iddia ediyor. Medeni Kanun’un 713.maddesinin 2.fıkrasına göre; açılan tescile itiraz davası, hukuki niteliği bakımından bir asli müdahale davasıdır. Çünkü tescile itiraz eden üçüncü kişi tescili istenen taşınmazın tescil davasının davacısına ve davalısına ait olmadığını, kendisine ait olduğunu iddia ediyor. Bu da kanunda düzenlenmiş bir asli müdahale davasıdır. Buna biz asli müdahale diyoruz ancak burada bir katılma yok. Fer’i müdahalede ise bir katılma söz konusu vardı. Asli müdahil ise yeni, bağımsız bir dava açıyor.

*Asli müdahil davasını açıktan sonra hâkim davaya nasıl bakacaktır?
Bekletici mesele yapabiliriz. İkisini aynı anda, aynı kararla da inceleyebiliriz. Eski kanunda bu konuda bir düzenleme yoktu. Oysa yeni kanunda bu konuya ilişkin 65.maddenin 2.fıkrası düzenlenmiştir. “Asli müdahale davası ile asıl yargılama birlikte yürütülür ve karara bağlanır.” Demek ki hâkim bu davayı birlikte yürütüp karara bağlayacaktır. Her iki davayı da aynı hâkim karara bağlayacak ancak ayrıkarar verecek. Dolayısıyla asli müdahilin açtığı dava da birinci davanın açtığı mahkemede açılır. O mahkeme yetkili ve görevlidir.

Asli Müdahalenin Şartları
• Derdest bir dava olması gerekir.
• Asli müdahilin dava konusu üzerinde bir hak iddia etmesi gerekir.
• Asli müdahil üçüncü kişi olmalıdır.
• Asli müdahilin ayrı, bağımsız bir dava açması gerekir.
Asli müdahilin davası bağımsız bir dava olduğu için davayı açan harç ödeyecek, o dava için ayrı bir karar verilecek. Teknik anlamda iki dava söz konusudur. Ve tesadüfen birinci davanın tarafları ikinci davanın davalılarıdır. Asli müdahalenin davasına karşı tekrar bir asli müdahale davası açılabilir mi?
Teknik olarak üçüncü bir kişinin açtığı ikinci davaya karşı dördüncü bir kişi üçüne karşı bir dava açabilir. Ancak bugüne kadar böyle bir şey kabul edilmedi.

DAVANIN İHBARI (HMK 61-64)
Derdest olan davanın taraflarından birinin üçüncü bir kişiye bu davayı haber vermesi ve üçüncü kişiden bu davada kendisine yardım etmesini istemesine davanın ihbarı denir. A’nın B’ye karşı açtığı davada davalı veya davacı üçüncü bir kişiye davayı ihbar edecek ve bana yardım et diyecek. Fer’i müdahile giden bir yoldur ihbar kurumu. Fer’i müdahalede üçüncü kişi davadan iki şekilde haberdar olabilir. Fer’i müdahilde derdest bir davadan tesadüfen haberdar olduğu zaman, talebi üçüncü bir kişi yapacaktır. Hiç haberdar olmaz ise, bu durumda taraflar ihbar yoluna başvurabilir. İhbar, fer’i müdahilin davadan haberdar olması için bir yoldur.

Taraflardan biri neden üçüncü bir kişiyi davaya katıyor olabilir?
Üçüncü kişi asıl davaya katıldığı zaman ve yanında katıldığı kişi kaybettiği zaman kendisine rücu davası açıldığı takdirde üçüncü kişi tarafın iyi savunmadığını ileri süremiyordu. Bunun iki amacı olabilir. Kendi içinde bulunduğu davayı kazanmak için davaya katılmasını isteyebilir. Davayı kaybettiği takdirde kendi açacağı rücu davasında konumunu güçlendirmek için davaya katılmasını isteyebilir.

İhbarın Şartları

• İhbar sadece üçüncü kişilere karşı yapılabilir.
• İhbar ancak derdest bir dava için yapılabilir.
• Sadece yazılı olarak yapılabilir.
• İhbarı mahkemem vasıtasıyla yapabileceğimiz gibi noter aracılığıyla da yapabiliriz.
• Dava kendisine ihbar olunan kişi davayı kazanmasında hukuki yararı olan taraf yanında davaya katılır.
• Kanun, ihbarın tahkikatın sonuna kadar yapılabileceğini söylüyor. Dolayısıyla kanun yolunda ihbar yapılması mümkün değildir.
• Kendisine dava ihbar edilen üçüncü kişi aynı şartlar altında başka bir kişiye davayı ihbar edebilir. İlk ihtimalde dava kendisine ihbar olunan kişi fer’i müdahale talebiyle davaya katılacaktır. İkinci ihtimal; ihbara katılmayabilir. Fer’i müdahil olarak davaya katılmadığı takdirde iki ihtimal karşımıza çıkar. Davayı üçüncü kişiye ihbar ettik ancak davaya katılmadı. Bu durumda ihbar eden kişi için dava olumlu sonuçlanırsa bir sorun yoktur. İhbar eden kişi davayı kaybederse, bu durumda üçüncü kişiye karşı açılacak olan rücu davasında üçüncü kişi ihbar edene karşı “sen bu davayı iyi yürütemedin” diyemeyecektir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş | Asli Müdahale ve Davanın İhbarı

Medeni hukukta ilkeler: Yargılamanın içini dolduran, davayı dolduran husus malzemeleridir. *Dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi kendi başına uygulama alanı bulabilir mi? Hâkimin günümüzde soru sorma (sorduğu soru; tarafların yaptığı açıklamalar hususunda anlamadığı konulardır), bazı hususlara işaret etme (hangi konuların yapılacağını taraflara gösteriyor. Yön gösteriyor) ve ayrıca müzakere etme (tarafın getirdiklerine göre hâkimin zihnindeki beklentilerin uyuşmaması halinde hâkimin kendi görüşünü açıklamasıdır) görevleri vardır.

Hayat olayı; maddi hukukta sonuç elde edilmeyeceğimiz unsurları dolduran vakalardır. Maddi hukuk birtakım kurallar getirir (borçlar hukuku, kefalet sözleşmesi vs.) aramızda sözleşme var mı yok mu gibi konuların hepsi maddi hukukla ilgili konulardır. Taraf diyor ki; ben avukatım, ücretimi vermediler. Başka avukat tuttular. Ben bu parayı almaya hak kazandım. Bu hayat olayını doğrulayacak vakaları ortaya koymamız gerekir. Bu hayat olayı bize maddi hukuktaki bir soyut unsuru ortaya koyuyor. Demek ki çalışma şeklimiz; soyut hukuk kuralları var ve bu soyut hukuk kurallarının hayata oluş biçimiyle bizim tarafımızdan anlatılması lazım. Bütün bunlar bir bilgi akışıdır.

Çağımızda, dava dediğimiz şey; bilgi toplama, bilgi üretme yeridir. Bu vakaların ortaya konmasına yarayan ispat vasıtaları var. Vakaları ortaya koyan ispattır. Bunların da adına kısaca, deliller diyoruz.

Bu delillerle çalışıyoruz. Bir dava haklı olduğu takdirde davanın kabulü gerekir. Yani, gerçeklik temeline dayanarak o hakki tanırız ve tespit ederiz. Veya o davayı gerçeklik temeli üzerinde reddederiz. Bu işlemlerin tamamı ispat gerektiren işlemlerdir. İspat edilirse dava sonuç buluyor. İspat edilmezse, kendini haklı kılacak temellere sahip değilse ya da doğru şekilde ifade edememişse hâkim; ben bu durumda belirsiz kaldım, çözümsüz kaldım diyor içinden. Diyor ki; iddia olunan hususlar sübuta ermemiştir (ispat edilmemiştir).Normal olan ne ise, normal şartlarda gerçekleşmiş olan ne ise odur deniliyor.
Başka bir dille ifade edersek; tipik hayat olayı, hayatın olağan akışına göre olması gereken diyebiliriz. Biz bir ilkeden yola çıktık. Bu ilke; dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesidir. Bu ilkenin tek başına, sadece taraflardan beklendiği zaman sonuç sağlayamayacağını görüyoruz. Alternatifi olarak bir teknik ve bir de ideolojik gerekçe vardır. İdeolojik gerekçe; dava tarafların davasıdır, inisiyatif onlardadır. Malzemeyi de onlar getirir noktasındadır. Ancak bu ideolojik gerekçenin Teknik gerekçemizde; konuyu en iyi bilen taraflardır. Malzeme onlardadır. Bildiklerini teknik anlamda da rahatlıkla getirebilirler. İdeolojik gerekçelerin bu denli eleştirilmesi olayı, malzemesinde hâkimin bir yetki olarak donatılıp soru sorma, işaret etme, müzakere etme konumuna getirilerek konuyu aydınlatma noktasına geliyoruz. Buna aydınlatma ödevi diyenler de oluyor. Alman hukukunda da böyle görenler oluyor. Fakat klasik ekol tarafından şiddetle reddediliyor. Bizimde bu alanda takip ettiğimiz ekol de klasik ekoldür. Demek ki buradaki ödev; hâkimin çalışması, soru sorma, işaret etme ve müzakere etmesi şeklinde anlaşılmaktadır. Burada hâkimin aydınlatma ödeviyle yükümlü olduğu düşünülmemelidir. Yani hâkim yine kendi sınırları içerisinde kalmalıdır. Bu ilkenin bir de Alman hukukunda tartışılan kelimesi müzakereden gelen bir kelimedir.

Davanın müzakere süreci var, taralar getiriliyor ve taraflar müzakere ediyorlar. Sözlü yargılama bu anlamda gelişen, yaşayan ve içinde hukuki ihtilafın geliştiği bir safha olur. Sözlülük ilkesinin açıklamasında, 1850 tarihli kanun tasarısında bu ifade edilmiştir. Demişler ki; eskiden olan yazılılığı terk ediyoruz. Sözlülük ilkesi bizim için, hukuki ihtilafın içinde yaşar ve hareket eder. Demek ki ihtilaf, aramızda geçmişte yaşanan bir olay olmaktan öte tüm prosedür içinde yaşayan bir varlıktır. Yani; emredici kurallar içinde, kamu otoritesi altında, tarafın beyanları tarafın usulü işlemleri hep birer hukuki bir anlam taşır. İşte bu hukuki ihtilafın içinde yaşadığını gösteriyor. Burada artık taraflarının getirdikleri veya tarafların müzakere ettikleri aralarında anlaşma yaptıkları konular vardır. Almancada ilkenin en kısa ifadesi bu müzakere lafzını da beraberinde getiriyor. Yani burada dava malzemesi taraflarca getirilir denildiği zaman bunun Almanca karşılığında kullanılan kelime, bunun bir müzakere alanında yapıldığı şeklindedir. Amiyane tabirle, delillerini, malzemelerini getirip çuvalla dökmüyor. Birikmiş birtakım sıkıntılar var, çok cefa çekmiş ama getirip de bunu olduğu gibi ortaya dökmüyor. Karşı taraf da olur olmaz şekilde gelmiyor. Onu tartarak, ölçerek, karşı taraftan çıkardığı fikirlere bakarak onları karşılayacak ve onları çürütecek şeyleri getiriyor. Karşılıklı cevaplar verildikten sonra iş bir çerçeve kazanıyor. Bu durumdan sonra da hâkimin görevi hukuku uygulamaktır. (s.20-müzakerelerle alakalı açıklamalar) Alman hukukunda ilkenin varlığı için epey bir mücadele verilmiş hâkimin kamu davalarında, aile davalarında araştırma ilkesi görüyoruz. Kanundaki bu ifade, evlilik davalarında hâkimin resen araştırma ilkesi geçerlidir şeklindeki kanun maddesinden yola çıkılmış orada öyleyse diğerlerinde taraflarca getirilme ilkesi geçerlidir denilmiştir. İlk çıkışı böyledir.

İlkelerle ilgili genel olarak; vakaların taraflarca getirilmesi ilkesi, onun karşısında da resen araştırma ilkesi dedik. Belli davalarda resen araştırma ilkesi geçerlidir. Bunun tarihi temeli, kilise dönemine dayanır. Kamuyu ilgilendiren davalarda resen araştırma ilkesi uygulanıyormuş, kural olarak. Böyle bir hukuk mukayesesinde Avusturya’ya baktığımız zaman; orada da araştırma ilkesinin daha önde olduğunu görüyoruz. Onlar daha ziyade yumuşatılmış bir araştırma ilkesinden bahsediyorlar. Yumuşatılmış araştırma ilkesinden anlaşılan; temelde olan hâkimin resen araştırması ama kilise hukukundaki gibi değil. Araştırma resen olduğu zaman hâkim istediği takdirde şahit getirebiliyor. Halbuki taraflarca getirilmede bu tamamen taraflara ait bir iştir. Taraf kendi bildirir şahit adını, kendi tercih eder. Kısacası; resen araştırmanın yumuşatılmış hali Avusturya’da vardır.*Oradaki özellik hâkimin şahitleri de resen çağırabilmesindedir. Bu ilkeler, zaman içinde bazen ilkelerinden biri diğerine egemen olabilmiştir. İlk resen araştırma ilkesiyle giderken davalar 1870lerde liberal anlayışla taraflarca getirilme ilkesi gelmiş, tasarruf ilkesi gelmiştir. Tasarruf çok eskiden de vardı ancak orada hak içinde davayı da barındırıyordu
Tasarruf ilkesinin temeli de maddi hukuktaki irade serbestisidir. Geldiği yer maddi hukuktur. Tasarruf ilkesine göre; isterse davayı açar, istediği yerde açar ve istediği miktarda açar.
Talebe bağlılık ise, taleple sınırlı bir hüküm vermen gerekiyor. Talepten fazlasına hükmedemezsin.

Vakaların taraflarca getirilmesi ilkesi ile resen araştırma ilkesi arasında bir yarış olabilir. Yazılılık ve sözlülük ilkesi için de bakılabilir. Yazılılık- sözlülük dediğimiz zaman bir tercih yapılabilir. İlkelerin hepsi neticede bir tercih işidir diyemiyoruz. Böyle bir bakış açısı sağlıklı değildir. Taraflarca getirilme; eğer tek başına bırakılırsa biz davaların uzadığını görüyoruz. Davaların masraflı olduğunu görüyoruz.
Teksif ilkesinde belki bir yol var fakat teksif ilkesi de davanın başında bütün malzemeyi hâkim önüne getirdiği için hâkime çok ciddi bir ayıklama faaliyeti veriyor. Bu da hâkimin zamanını alan bir şeydir. Hâkimin olaya uygun olan konuların, delillerin ne olduğunu bulup ayırması gerekiyor. O yüzden teksif ilkesi de günümüzde pek tercih edilen bir model değildir. Orada hâkim etkili kılınmıştır. Geç getirildiğinde bunun davayı uzatmak kastıyla yapıldığı izlenimi alırsa hâkim, o zaman reddediyor. Yani, getirilen malzemeyi, yargılamayı böyle bir kesin sapalara ayırmadan yargılamayı bir bütün olarak uygulayıp geç getirildiği görülen malzemede bu malzeme zamanında getirilebilirdi deyip, uzatma amacıyla olduğu izlenimi veriyorsa o zaman onu reddedebilir. Aksi takdirde getirilen malzeme davaya dahil edilir. Bu manada bir tercih söz konusu değildir.

İlkeler; mantıklı olarak inşa edilmiş bir yargılama hedefi bakımından, yargılamanın hedefi doğru karar vermek ve bunu makul sürede çok zaman almadan yapabilmektir. Bunun için de doğru karar vermek ve bunu makul sürede çok zaman almadan yapabilmektir. Bunun için de doğru bir temel üzerine normlar oturtulmalıdır. Gerçek vakalar dayanmadan, gerçeklik temeline oturtulmadan karar vermek olayı çözmeye yetmez. Bu süreçte uzlaşma sağlanır. Yargılamanın hedefi için bizim dogmatik bakımdan geliştirilmiş ilkeleri saf bir biçimde uygulayamayız. Demek ki bugün ilkeler daha ziyade bir kombinasyon içerisinde uygulanır. Bu ilkelerin varlığı, vakaların toplanmasıyla, hâkimin etkin kılınmasıyla, bütün bunlar hukuk devletine hizmet ediyor. Bu ilkeler doğru bir yargılama yapılmasına, hukuk devletine hizmet etmeye, gerçeklik temeli üzerine oturmaya yarıyor. Tasarruf ilkesi, taraflarca getirilme ilkesi, taleple bağlılık ilkesi (talep olmadan karar verilmez), hukuki dinlenme hakkı, iddia ve müdafaa hakkı (içeriği geliştirildi), dürüst davranma (doğruyu söyleme yükümlülüğü) ilkelerine bir göz attık.

Alman hukuku tarafın tam olarak doğruyu açıklamasını, gerçeğe uygun şekilde açıklama yapmasını öngörmüştür. (s.25-28) Tarafların doğruluk ödevi, Alman kanun maddesi diyor ki; taraflar bu malzemeleri gerçeğe uygun yapmalıdırlar. Buna usulü doğruluk ödevi diyoruz. Taraflardan birebir gerçek söylemeleri beklenmiyor ama birebir yalan söylemeleri de yasaklanmıştır. Göz göre göre yalan söyleme diyor mahkeme. Taraflardan objektif hakikati sunmaları istenmemiştir. Sübjektif hakikati sunmaları dahi istenmemiştir ama yalan olan vakaları iddia etmemelidir. Asıl vakaların karşısına uydurma vakalarla çıkmamalıdır. Yasaklanan sadece usulü yalandır, emredilen ise sadece sübjektif hakikattir. Kendine göre hakikat olanı söylemek durumundadır. Tek başına bu madde yetmez, bunun dışında başka fıkralar da olması lazım. Onlardan biri; “taraf, hasmın iddia ettiği vakıa hakkında açıklama yapmak zorundadır.” Açıkça inkâr edilmeyen vakalar eğer tarafın diğer açıklamalarından buna itiraz etme kastı tespit edilemiyorsa ikrar etmiş sayılır. İnkâr diyebiliriz ama açıkça inkâr yok. Genel duruma baktığımızda; açıklamalardan bu hususta bir itiraz kastını da tespit edemiyorsak artık bu ikrar edilmiş sayılır. Bu hüküm ileri bir hükümdür. Yani, Türkiye’de olmayan bir hükümdür. Yani, Türkiye’de olmayan bir hükümdür. Türkiye’de inkâr etmemek karşı tarafa hak verir, karşı tarafta bunun aksini ispat etmek zorunda kalır. Açıkça inkâr edilmemiş hakikatler ikrar edilmiş sayılacaktır. Burada Alman mahkemeleri için bir uygulama var. Her hâkim birebir uygulamasa da esas itibariyle tarafın elverişli bir dilekçe vermesi halinde davanın karşı tarafı da hareketsiz kalırsa bu elverişli dilekçe sayesinde davayı kazanma şansı vardır. Hükmün tesisine elverişli dilekçe sayesinde davayı kazanma şansı vardır. (s.27) Hükmün tesisine elverişli olan bir vaka dilekçesi sunmalıdır. Davayı gerekçelendirecek tüm vakaların varlığını iddia etmelidir. Eğer bunu yapmazsa onun davası hüküm tesisinse elverişli olmadığından, bu gerekçeyle reddedilecektir. Çoğu zaman, taraf zaten davanın başında belirli davayı gerekçelendirecek vakaların olup olmadığında tereddüt eder. Elindeki imkanlara göre mahkeme açısından bir teslimiyete ulaşılabilir. Bu da aslında yargılamanın bir görevidir. Buna karşılık taraflarca getirilme ilkesi, davacıdan davayı yönlendiren vakaların getirilmesini emreder. Bu yüzden tarafın gerçekliğine emin olmadığı vakaları da ileri sürmesine izin verilmeli ve bu da doğruluk ödevine aykırılık sayılmamalıdır. Buradaki cümleler içinde şu çıkıyor; her davayı açan o kadar da hazırlıklı değil, fikren kendini hazırlamış değil ama bir ihlal hissediyor. Ciddi şekilde bunu görüyor ve dava yoluna gidiyor. O bakımından hükme elverişli vaka dilekçesi sunmuş olmak ya da olmamak her olayda gözden geçirilecek bir şeydir. Doğruluk ödevi, bırakalım uygulama kendi yolunu bulsun denilecek kadar kullanılacak bir alan değildir. Hukuk düzeninde kanun bir yol göstericidir. Hakimler kendileri bana uygulamada bir yön versin diyemeyiz. Doğruluk ilkesini kaç hâkim kullanacak ki genel bir kavram oluşsun. Yargılamanın sevk ve idaresinden anlaşılan ise şekli anlamda sevk ve idaresidir.

Şekli anlamda sevk; tebligatları hazırlatmak duruşma günün tayin etmek, tarafa söz vermek ifade almak, ileri tarihe duruşma günü vermek vs. bu gruba girer. Bir de maddi anlamda sevk ve idare var maddi anlamda sevk ve idare aslında hâkimin soru sorma, müzakere etme, işaret etmeyi içine alıyor. Esas yönünden sevk ve idaresi demek istiyor. (s.50-yargılamanın yürütülmesi) Hâkimin rolü, ikiye ayrılıyor. Yargılama başından sonuna olarak kapsayan bir bütün olarak görüyor. Duruşma dediğimizde sözlü duruşmanın yapılması yani esas yargının yapıldığı kısımdır. Malzeme gelmiş, bu malzemeye göre taraflar diyeceklerini diyor. Hâkim de bu delillerle iddiasını ortaya koyuyor, sen ne diyorsun diyor. Orada kırılma noktasına geliyor olay. Bunlar hep duruşmanın içinde oluyor. Esas yargılama duruşmadır. Maddi anlamda sevk esas olarak duruşmada ortaya çıkıyor.

Hukukun uygulanması ilkesi de Roma hukukundan gelen bir esas. Hukuku uygularken, olayı taraflarla görüşmesi var, ödevi olarak hâkim hukuku resen uygular kuralı vardır. İlk olarak taraflarla hukuki konuda tartışır. Ama hukuki yönden taraflarla tartışmalı mı değil mi konusu doktrinde tartışmalıdır. Bütün bunlar hukuki dinlenme hakkının içinde yer alır. (s-49-51vd.) Delilerin serbestçe değerlendirme ilkesi vardır. Bu kural bizim kanunumuza direk geçmedi. Biz oradaki senetle ispat kuralı- ki istisnadır-, işlem belli bir rakamı aştığında senetle ispat gerekir. Onun dışındaki yerlerde genelde davalarımızda hâkim delilleri serbestçe takdir eder. Bu da genel bir ilkedir. Çünkü bu ilke gerçeklik temelini ortaya çıkarmaya yöneliktir. Amaç bakımında da böyle bir ilkeye muhtaç durumdayız. Doğrudanlık, sözlülük, aleniyet ilkeleri bize delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi ile birlikte ele alınır.

ÖRNEK OLAY:

Kartal’da otomotiv ticareti ile uğraşan A, bir kamu kuruluşunda çalışan ve Üsküdar’da ikamet eden B ile 2010 model bir aracın vadeli olarak satışı hususunda anlaşmışlardır. Adına araç tescil edilerek teslim edilen B’nin satış bedelini vaktinde ödememesi üzerine, A ona karşı dava açmayı düşünmektedir.
1. A’nın açmayı düşündüğü bu davada görevli mahkeme hangisi olacaktır?
Eski kanuna göre değerlendirirsek, dava konusunun miktar veya bedeline göre asliye hukuk sulh hukuk ayrımı vardı. Olayımızda aracın bedeli yer almıyor. Yeni kanun bakımından, asliye hukuk sulh hukuk mahkemesinin görevini belirlemede miktar bakımından değerlendirme esası kalktı. Kural olarak asliye hukuk mahkemesi malvarlığına ilişkin davalarda aksi takdir edilmedikçe görevlidir. Değerine bakılmaksızın asliye hukuk mahkemesi bakar. Genel görevli mahkememiz asliye hukuk mahkemesidir. * Burada bir para borcu var. Acaba burada özel görevli mahkemeden söz edebilir miyiz?


Tüketici mahkemeleri vardır. Tüketici kanununa göre alım satım sözleşmesinde bir taraf tüketici olarak yer alıyorsa bu bir tüketici sözleşmesidir. Bu sözleşmeden doğan davalarda tüketici mahkemelerinde görülür. Ama olayımızda davayı açan tüketici değil tacirdir. Tüketici kanununun kapsamına baktığımızda ve Yargıtay uygulamasına baktığımızda, tüketici davalı konumunda yer alıyor olsa bile bu durumlarda bu davanın tüketici mahkemesinde açılması gerektiği ve tüketici mahkemesinin görevli olduğu kabul ediliyor. Buna rağmen genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesinde açılırsa, özel mahkeme ile genel mahkeme arasındaki ayrım bir görev ayrımıdır. Görev kamu düzenine ilişkindir, emredicidir.

2. Dava hangi veya yerlerdeki mahkemelerde açılabilecektir?
Öncelikle olayımızda bir kesin yetkili mahkeme yok. Önce kesin yetkiden başlıyoruz, çünkü kesin yetkili mahkemenin olduğu hallerde genel yetkili veya özel yetkili mahkemelerde dava açamayız. Genel yetkili mahkemeye bakarsak; davanın açıldığı sırada davalının yerleşim yeri TMK ‘ya göre neresiyse orası genel yetkili mahkemedir. Olayımızda B, Üsküdar’da ikamet ettiğinden dava Üsküdar’da açılabilecektir. Özel yetkili mahkemeye bakarsak; burada bir alım satım sözleşmesini görüyoruz. Dava konumuz, sözleşmeden kaynaklanan para borcunun ifası talebidir. HMK 10’a bakarsak ilk olarak sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi özel yetkili mahkemedir diyor. İkinci olarak, sözleşmenin akdedildiği, yapıldığı yer mahkemesi davanın açıldığı anda davalı veya vekili orada bulunmak kaydıyla özel yetkili mahkemedir. Bu ikinci kural, kaldırıldı yeni kanunda. Sadece sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi yetkilidir deniliyor. Uyuşmazlık konusu ne ise onu esas alıyoruz. Olayımızda bir miktar para dava konusu edilmiştir. Borçlar Kanuna bakıyoruz; eğer para borcunun ödenmesi konusunda taraflar arasında nerde ödeneceğine ilişkin kayıt varsa ona bakıyoruz. Olayımızda bu yok. Yoksa BK 73’e gidiyoruz; para borçları alacaklının ifa zamanındaki yerleşim yerinde ödenir diyor. Biz buna götürülecek borç diyoruz. B bu borcu Kartal’a götürecek. Yani ifa yeri Kartal’dır. Davacının bu hususta seçimlik hakkı mevcuttur. Genel yetkili veya özel yetkili mahkemenin istediği birini seçebilir.*A ile B arasındaki anlaşmada taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıklarda Kadıköy mahkemelerinin yetkili olduğu kararlaştırılmış olsaydı cevabınız değişir miydi?
Eski kanunda yetki sözleşme varsa- ki herkes yetki sözleşmesi yapabiliyordu, bir sınır- yoktu bu yetki sözleşmesiyle genel ve özel mahkemeler yanında yetki sözleşmesinde kararlaştıran yer mahkemesi de görevli hale geliyordu. Ancak Yargıtay diyordu ki; menfi yetki sözleşmesi yapamazsınız. Sözleşmeyle kararlaştırdınız yerin yetkisi ancak diğer yetkili mahkemelerin yanına ek olarak bir yetki sağlar. Onların yetkilerini bertaraf edip, sadece karşılaştığınız yerlerde davanın açılacağı şeklinde yetki sözleşmesi yapamazsınız diyordu. Burada menfi yetki sözleşmesini kabul etmiyordu.Bu noktada iki değişiklik var. İlki; yetki sözleşmesi yapabilecek olanlar kısıtlandı. (HMK 17) İkincisi; menfi yetki sözleşmesi artık mümkün. Olay bakımından bunu değerlendirdiğimizde; Kadıköy mahkemeleri yetkili olarak karşılaştırılmıştır. Kuralımız; maddeye göre sadece tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesi yapma yetkisine sahiptir. Dolayısıyla olayımızda, A ile B aralarında bir yetki sözleşmesi yapamazlar. O halde bu yönü itibariyle yetki sözleşmemiz geçersizdir. HMK 17.maddenin 2.cümlesi, menfi yetki sözleşmesine izin veriyor. Vermekle de kalmıyor, eğer bir yetkili mahkeme kararlaştırmışlarsa ve sadece orada dava açılır diye sözleşmede belirtilmişse diğer mahkemelerde dava açılamaz diyor. (Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır.)
Yetki sözleşmesinin temelinde zayıfı korum düşüncesi var. Ancak şu ihtimali göz önüne alırsak; sözleşme yağıldı ve dava Kadıköy’de açıldı. Kadıköy mahkemesi yetkili mahkeme değil ancak yine de açıldı. Bizim davalımız yetki itirazını ileri sürebilir. Bu durumda mahkeme sözleşmede kararlaştırılmış olsa bile yetkisizliğine karar verir. Davalı diyelim yetki ilk itirazında bulunmadı. Bulunmayınca o yer mahkemesi de artık yetkili hale gelir. Dolayısıyla zayıfı koruma amacına ulaşılamamış oldu. Burada bir çelişki var ancak kanun uygulaması ortaya çıkmadığı için bir şey diyemiyoruz. Yeni kanun döneminde, daha önce yapılmış bir sözleşmeyle (eski kanun yürürlükteyken yaptığı sözleşmeyle) davayı yetki sözleşmesinde belirtilen yerde açtı. Nu durumda hangi mahkemenin yetkili olacağı konusunda farklı görüşler var. İlki; yeni kanun zamanında tacirler veya kamu tüzel kişileri olmayanlar yetki sözleşmesi yapamazlar dolayısıyla daha önceden yapılmış olsa bile bu sözleşme geçersizidir der. Bu görüş ayrıca hâkim görüştür. Diğer görüşe göre; usul sözleşmesi de bir usul işlemidir. Eski kanun taraflara bir yetki sözleşmesi yapma hakkı vermişlerdi ve taraflar bu sözleşmeyi yapmışlardı. Dolayısıyla burada tamamlanmış bir usul işlemi vardır. Daha önceki sözleşmenin geçersiz olduğu ileri sürülerek yetkisizlik kararı verilmemelidir.* Kadıköy mahkemesinin yetkisizlik kararı vermesinin sonuçları ne olacaktır? Açıklayınız.
Yetkisizlik kararı verdi mahkeme. Bu durumda davalımız yetkisizlik itirazı ile birlikte yetkili olan mahkemeyi göstermişti. Geçerli bir yetki itirazının şartı davalının hangi mahkemenin yetkili olduğunu göstermesidir. Kadıköy mahkemesi yetkili değilim dedi ve yetkili mahkemeyi gösterdi ve dava dosyasının oraya gönderilmesi şeklinde usulden reddeden bir karar verdi. Bunun üzerine HMK 20.maddeye göre; yetkisizlik kararının kesinleşmesi üzerine 2hafta içinde mahkemeye dosyanın gönderilmesi talebi ile başvurulacaktır. Başvuracak olanlar taraflardır, eski kanunda sadece davacı başvurabiliyordu. Başvurulmazsa dava hiç açılmamış sayılacaktır.

3. Aracı teslim alan B, belediyenin gerçekleştirdiği yol çalışmasında gerekli uyarı işaretlerine yer verilmemesi dolayısıyla aracın kontrolünü kaybederek Ümraniye’de trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmiştir. Mirasçıları olan eşi ve kızı tarafından destekten yoksun kalma tazminatı, araçta meydana gelen hasar dolayısıyla maddi tazminat ve ayrıca manevi tazminat istemiyle dava açmayı düşünmektedirler.

*Bu davalar kime karşı hangi görevli ve yetkili mahkemelerde açılmalıdır?
Eskiden kusursuzsorumluluk dolayısıyla birtakım yükümlülükleri doğuyorsa idarenin, bu durumda idare mahkemesinde bir tazminat davası açıyorduk ve bunu tam yargı davası olarak adlandırıyorduk. Ama yeni kanunda, idari yargı koluyla adli yargı kolu arasında davlar bakımından bir değişim oldu. Bu da belirli davalar bakımından oldu. İdari eylem ve işlemden dolayı ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararlarının tazmini davalarında yetki değişti. Olayımızda B hayatını kaybediyor. Mirasçılar bu davayı sorumlu idareye karşı yöneltecektir. Olayda belediyeye karşı yöneltecektir. Bizim için burada önemli olan davaya hangi mahkemenin bakacağıdır. Görevli mahkeme bakımından malvarlığına ilişkin davalarda ayrım söz konusu değil, dolayısıyla burada asliye hukuk mahkemesi görevli mahkeme olacaktır. Ölüm sebebiyle ortaya çıkan zararlardan (maddi ve manevi) doğan sorumluluk dolayısıyla asliye hukuk mahkemesinde dava açılacaktır (HMK3). Mirasçılar, destekten yoksun kalma tazminatı istiyor. Bu tazminat maddi tazminatın bir türüdür. Bu da 3.maddede sayılan kapsamına girer ve asliye hukuk mahkemesinde açılır. Manevi tazminat buraya girer. Bir de dedik ki; araçta meydana gelen zarar dolayısıyla maddi tazminat davası açılacak. Bu davayı ise, idare mahkemesinde açacağız. Asliye hukuk mahkemesinde açılacak olan dava ölüm ve vücut bütünlüğüne ilişkin maddi ve manevi tazminat davalarına bakar. Dolayısıyla bunun idari yargıda açılmalıdır. Burada iki ayrı yargı kolu ve iki ayrı dava ortaya çıkıyor. Birleştirilmesinin imkânı da yoktur. Ancak burada idare mahkemesi asliye hukuk mahkemesinde çıkacak sonucu bekletici mesele yapabilir çelişik sonuçlar çıkmaması için. Yetkili mahkemeye bakarsak; genel yetki kuralına göre belediyenin bulunduğu yer mahkemesinde açılacaktır. Özel yetki kuralına göre; olayda bir haksız fiil var. Haksız fiilden doğan davalarda yetki kuralı, fiilin işlendiği yer, zararın ortaya çıktığı yer, zararın ortaya çıkması ihtimalinin bulunduğu yer ve zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. (HMK 16)

4. Mirasçılar miras bırakanın yıllar önce kiraya vermiş olduğu Ümraniye’deki taşınmazın kira bedelinin tespiti için bir dava açmayı planlamaktadır. Bu dava nerede açılacaktır?
Sulh hukuk mahkemesinin görevine ilişkin olarak 4.madde yeniden düzenlendi. Burada kira sözleşmesinden kaynaklanan her türlü uyuşmazlıklar sulh hukuk mahkemesinde görülecektir diyor. Olayımızda kira sözleşmesi var, bu dava dolayısıyla miktarına bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesinde açılacaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Lawyer Kahramanmaras Turkey | Medeni hukukta ilkeler

Davada Vekalet: Türk hukukunda avukatla temsil zorunluluğu yok. Kişi kendi davasını kendi açabilir. Davada vekalet iki şekilde karşımıza çıkabilir. Kanuni temsil şeklinde ortaya çıkabilir, iradi olarak da temsil olabilir. Kanuni temsilci kişinin dava ehliyeti olmadığı zamanlarda devreye girecektir. Bu bir dava şartıdır. Dava ehliyeti olmadığı zaman devreye girdiği için, kanuni temsilci yoksa ortada açılan bu dava reddedilecektir.

İradi temsil ise, Türkiye’de avukatlardır. Medeni yargıda avukatla temsil zorunluluğu yok. Temsil yetkisini veren kişiye müvekkil, temsil eden kişiye ise vekil diyoruz. Temsille yetkilendirme vekaletname ile yapılıyor. Tek taraflı hukuki bir işlemdir. Değişik vekalet çeşitleri vardır. Umumi vekalet; dava açabilmesi için umumi vekaletnamede bunun izin almak zorundadır. Vekâletname bakımından bir şekil şartı söz konusudur (HMK 76). Yazılı olması gerekir ancak bu yazılı olması bir geçerlilik şartı değildir. İspat şartıdır.

Vekâletnameyi mahkemeye vereceğiz. Eğer davanızı bir vekil ile takip ettiriyorsanız vekaletnamenin mahkemeye verilmesi bir dava şartıdır. Kural olarak bir dava dilekçesiyle birlikte verilmesi gerekir. HMK 114/1-f: (dava şartları) “Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekalet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekaletnamesinin bulunması.”

Vekaletin kapsamı; davaya vekaletin kapsamı vekilin hangi işlemleri yapmaya yetkili olduğunu gösterir. Bu bağlamda vekaletin kapsamını da ikiye ayırıyoruz. Kanuni kapsam ve özel kapsam. Kanunda doğan kapsam HMK 73’te düzenlenmiştir. Bu maddede vekilin hangi işlemleri yapabileceği yazmaktadır. Aslında bu kanundan doğan kapsam sınırlı bir kapsamdır. Örneğin; müvekkilin sulh yapma yetkisi yok, tahkim sözleşmesi yapamaz, hâkimin reddi talebinde bulunamaz. Dolayısıyla bu kapsam çok sınırlıdır. Bunun dışındaki hususları yapabilmesi için kanun dışında yetkilendirilmesi gerekir. Buna da özel yetki diyoruz. Bu da HMK 74’te düzenlenmiştir.

Müvekkilin, hangi işlemleri yapabilmesi için özel yetkiye ihtiyaç duyduğu belirtilmiştir. Davaya vekaleti verdik diyelim. Bu vekalet, hüküm kesinleşmesine kadar geçerli olur. Bir davaya vekalet verdiğimizde vekaletin son bulması için kararın kesinleşmesi gerekir. Bu kanuni hüküm, taraflar aralarında anlaşarak vekalet ilişkisini sonlandırabilirler. Tebligat artık tarafa değil avukata yapılacaktır. Birden fazla vekiliniz var ise, bir tasni tebligat yapılması yeterlidir. Önemli olan vekil ile temsil edildiğinizde tebligatın size yapılmayacağıdır.

Davaya vekalet ne zaman son bulur?
İlk olarak hükmün kesinleşmesiyle vekalet ilişkisi son bulur. Vekilin, müvekkil tarafından azli durumunda da ilişki son bulur. Aynı zamanda vekil de istifa edebilir. Vekilin veya müvekkilin ölümüyle de son bulur. Vekiliniz meslekten ihraç edildiyse yine son bulur. Vekille temsil edildiğinizde taraf adına usulü işlemleri vekil yapar ve müvekkil adına hüküm doğurur. Usulü işlemleri vekil yapmasına rağmen dava hala müvekkilin davasıdır. Dolayısıyla talimat verme yetkisine sahiptir. Çünkü davanın asıl sahibi müvekkildir.

Fer’i Müdahale – Asli Müdahale
Yargılamaya üçüncü bir kişinin katılmasıdır. Bizim hukukumuzda esas olarak iki taraf vardır, davacı ve davalı olarak. Ancak belirli hallerde üçüncü bir kişinin davaya müdahalesi söz konusu olabilir. Bunlardan biri feri müdahil, diğeri ise asli müdahildir.
Örneğin; B, C’den bir araba satın aldı. A ise bu arabanın kendisine ait olduğunu ileri sürüyor ve B’ye karşı dava açıyor bu durumda A, B’ye karşı açmış olduğu davayı kazanırsa B, A’ya arabayı vermiş olacak. B ise C’ye rücu edecek. C’de B’ye karşı sorumlu olacak böyle bir durumda. Dolayısıyla A’nın açmış olduğu bir dava dolaylı olarak C’yi etkileyecek. B davayı kaybetmesi halinde arabayı vermek zorunda, C ise aldığı parayı vermek zorundadır. Dolayısıyla A ile B’nin davasında, B’nin kazanması C için yararlı olacak. Böyle bir durumda C bu davadan etkilenmektedir. C B’ye yardım etmek isteyecektir. Bunu da Fer’i müdahale olarak yapacaktır. Davaya müdahil olarak katılıp B’ye yardım edecektir. Burada C taraf değildir, sadece yardım ediyor. Kazanmasında menfaati olan kişiye yardım ediyor. Taraf değil, tarafın temsilcisi de değil, tarafın yardımcısıdır.

Fer’i müdahil olmak için şartlar:
• Derdest bir davanın bulunması gerekir.
• Yargılama sona ermemiş olmalıdır. Henüz karar verilmiş olmamalıdır. Kanun yolu aşamasında fer’i müdahil olarak katılmak mümkün değildir.
• Hukuki yarar. Bir menfaatinin bulunması gerekir. Üçüncü kişi davaya, kazanmasında hukuki menfaatin olduğu kişinin yanında katılacak. İki taraf arasında verilen karar üçüncü kişiyi doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor ise, davaya katılmasında hukuki yarar vardır.
• Teminat (HMK 84/1-a). Türkiye’de ikametgahı olmayan bir kişinin davaya müdahil olarak katılması mümkündür. Bu hallerde üçüncü kişi teminat göstermek zorundadır.

Fer’i müdahalenin usulü:
Müdahil, taraf ve dava ehliyetine sahip olmalıdır. Ama dava takip yetkisinden yararlanacaktır. Üçüncü kişi, yardım etmek isterse dilekçeyle başvuracak. Müdahale talebini yazacak ve kimin yanında yardımcı olarak katılmak istediğini belirtecek. Bu talep, her iki tarafa tebliğ edilir. Taraflar bu talebe itiraz edebilirler. Bu itirazları hâkim, hadiselere (küçük ihtilafçılar) uygun usule göre karar bağlayacaktır. İtiraz taleplerini inceledikten sonra fer’i müdahale talebini inceleyecek. Bunu incelerken, şartlara bakacak. Şartların varlığı halinde talebi kabul eder, yokluğu halinde reddedebilir. Diyelim ki fer’i müdahale talebi reddedildi. Bu ara bir karardır. Dolayısıyla müdahil bu kararı temyize götürebilmek için kesin kararı bekleyecektir. Ancak lehine davaya müdahale etmek istediği tarafın davayı kaybetmesi ve o kişinin kanun yoluna başvurması ihtimalinde, onunla birlikte kendi ara kararını da temyize taşıyabilecek.

Fer’i müdahalenin hükümleri:
HMK 68.madde düzenlemektedir. Müdahil, lehine katıldığı taraf ile birlikte hareket eder. Onun yardımcısıdır. Müdahilin yaptığı usulü işlemler tarafın yaptığı usulü işlemlerle ters düşmemelidir. Ters düşerse tarafın işlemleri geçerli olacaktır. Müdahil ancak davaya katıldığı andan itibaren usulü işlemler yapabilecek. Kendisinden önce yapılan usulü işlemlerin tekrarını isteyemeyecektir. Onları tartışamaz.

Fer’i müdahalede zaman aşımı:
Müdahil yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia ve savunma vasıtalarını ileri sürebilir. Tarafların usulü işlemleriyle ters düşmemeli dedik ancak kanun koyucu burada üçüncü kişinin menfaatinin ağır bastığını düşünmektedir. Karar taraflar için verilecek. Fer’i müdahile yönelik bir karar verilmeyecek. Yargılamaya katılsa bile karar sadece taraflar için verilecek. Dolayısıyla kanun yoluna başvurma yetkisi de taraflara aittir. Fer’i müdahil ise, kendinin yanında yardımcı olarak katıldığı tarafın kanun yoluna başvurması halinde ancak onunla birlikte kanun yoluna başvurabilir. Bu konuda tartışma vardır. Pekcanıtez diyor ki; müdahilin de tek başına kanun yoluna başvurma hakkı olmalıdır. Kural olarak tek başına başvuramaz ama Pekcanıtez diyor ki; menfaati zedeleniyorsa başvurabilir.

Fer’i müdahalenin etkisi:
Öncelikle kararın kendisine yönelik olmadığını söyleyelim. Karar taraflar arasında etki gösterir. Diyelim ki; B bu davayı kaybetti. B’nin bu davayı kaybetmesi C’yi etkileyecektir. B C’ye dava açacaktır böyle bir durumda. C eğer müdahil olarak ilk davayı iyi yürütmedin itirazında bulunması mümkün değildir. Kendisi davaya katıldığı andan itibaren yapılan işlemler için geçerlidir. Kendisinden önceki işlemlere için itirazda bulunabilir. C’nin 2.davada savunma hakkını sınırlıyoruz. Katılmadıysa eğer, davayı iyi yürütemediğini ileri sürebilecek.

Fatmanut Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat | Davada Vekalet ve Fer’i Müdahale

 

Yargılama sırasında taraf değişikliği; davanın açılmasından sonra taraflarda değişiklik olabilir. Aslında, dava açıldıktan sonra tarafların değişmesi davanın değişmesidir. Bu da kural olarak yasaktır. Kanun bazı hallerde tarafın değişmesine izin vermiştir. Bu izin dava değişmesinin istisnasıdır. İki şekilde gerçekleşebilir bu değişiklik. İlk ihtimal; dava açıldıktan sonra taraflardan birinin yanına başka bir kişi veya birkaç kişinin gelmesidir. İkinci ihtimal; taraflardan birinin yerine başka bir kişinin veya kişilerin geçmesiyle taraf değişikliği olabilir. Bu taraf değişikliğine izin verme de iki şekilde olabilir. Kanun izin vermiş olabilir ya da iradi bir şekilde yapılmış olabilir.

Kanunun izin verdiği taraf değişikliği; HMK 125- HMK 55’te izin verilmiştir. Kural olarak yasaktır ancak istisnalar mevcuttur. Diyelim ki; A B’ye karşı davasını açtı ve arabasını geri istiyor. Davanın konusu arabadadır araba dava açıldığında B’dedir. Dava devam ederken B, arabayı C’ye devrediyor. Dolayısıyla dava devam ederken dava konusu şeyin davalı tarafından 3.bir kişiye devredilmesi halinde ne olacak?

A’nın bu durumda B’ye gitmesinin hiçbir faydası yok. A’nın bu dava için C’ye gitmesi gerekir. Ama hükümde B’nin ismi yazıyor. Böyle bir durumda A mağdur olmasın diye kanuna göre; taraflardan birinin dava konusunu, dava açıldıktan sonra 3.bir kişiye devretmesi halinde davacının bir seçimlik hakkı vardır. B’ye karşı dava açtı, B dava konusunu devretti. Böyle bir durumda A seçimlik hakka sahip. C’ye karşı davaya devam edebilir. Bu, aslında dava değişikliğidir ama kanun buna izin veriyor. Davaya B’ye karşı kaldığı yerden de devam edebilir. Bu durumda ise dava konusu değişiyor. Arabayı istemiyor, onun yerine tazminat talep ediyor. Dava konusunun değişmesi aslında dav değişikliğidir. Ancak burada, kanun buna izin veriyor.

İradi taraf değişikliği; bu durumda taraflar kendi iradeleriyle izin verecekler. Burada HUMK ve HMK diye bir ayrım yapmamız gerekir.

HUMK’a göre;

İradi değişiklik HUMK’a göre tartışmalıydı. Kanunda bir düzenleme bulunmamaktaydı. Bu konu hakkında iki görüş vardı. İlk görüşe göre; tarafta iradi bir değişiklik bir dava değiştirmesidir ve dava değiştirme hükümlerine tabi olması gerekir. Kural olarak yasak ancak yine istisnalar mevcuttur. Islah yoluyla yapılan değiştirme buna örnektir. Yapılan bir usuli işlemin sonradan değiştirilmesine ıslah denir. Her taraf bir davada sadece bir kez ıslaha başvurabilir. Islah yolu ile davanın üç zorunlu unsurundan birini de değiştirebilirsiniz (istisna).

Dava değiştirme hükümlerine tabi olması gerekir. Karşı tarafın rızasıyla da değiştirme yapılabilir. Davalının açık iznini alarak taraf değiştirebiliriz. İlk görüşe dönersek; tarafta iradi değişiklik dava değiştirmedir. Dolayısıyla dava değiştirme hükümleri uygulanır diyor. Yani, ıslah ile hasmın rızası hükümlerini uygulayacağız. Davacı değişecekse, davalıdan izin almamız gerekir. A’nın yerin D davacı olacak. Bu durumda tasarruf ilkesi gereğince D’nin de rızasını almamız gerekir. Davalının değişmesi için de davacının izni gerekir. Davalının değişmesinde tasarruf ilkesine yer yoktur. Yeni davalının rızasına ihtiyaç duymuyoruz. Burada da tasarruf ilkesi geçerli ama davanın açılması noktasında değil. Davalının değişmesinde dava uzun yıllardan beri yapılan usulü işlemler geçerli olacaktır. Ancak bu durumda da eski davalıya karşı, yani davalının bir rücu hakkı doğacaktır. Davalının kötü savunma yapmasına katlanmak zorunda değildir. Böyle bir hak verilmiştir. İkinci görüşe gelirsek; iradi taraf değişikliği olduğu zaman dava değiştirme hükümleri uygulanmaz. Aslında bu bir dava arkadaşlığıdır. Dolayısıyla dava arkadaşlığı hükümlerini uygularız.

HMK’ya göre;

HMK 12.maddesiyle tarafta iradi değişiklik tartışması sonlandırıldı. Yeni bir hükümdür. “Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. (HMK 124/1)” Eski kanun dönemindeki birinci görüş benimsenmiştir. Hasmın rızası ile taraf değiştirilir diyor. Ancak ıslah kurumu yok burada. Islahın olup olmayacağı belli değildir. Taraf değişikliği yapıldığında, yeni tarafa yeniden dava dilekçesi yollayacağız. Karşı taraf da bu dava dilekçesine kendi cevabını verecektir. Eski davalının verdiği dava dilekçesine cevap, yeni davalıyı bağlamayacaktır.

Dava yığılması

Davanın zorunlu unsurlarının (taraflar, dava konusu, dava sebebi) bir tanesinin fazla olması halinde dava yığılması söz konusu olur. Birden fazla dava söz konusudur. Dava konusunun birden fazla olması halinde buna objektif dava yığılması diyoruz.Taraflar birden fazla olduğunda ise sübjektif dava yığılması diyoruz.

Not: Bir davanın üç zorunlu unsuru 303.maddede yazıyor. Maddi anlamda kesin hükmü düzenleyen bir maddedir. *Maddi anlamda kesin hüküm nedir? A’nın B’ye karşı açtığı 5.000 liralık alacak davasında karar verildikten sonra kararın kesinleşmesi söz konusudur. Karar ya kanun yolu geçmesiyle ya da kanun yoluna başvurulup orada karar verildikten sonra kesinleşir. Bir kararın kesinleşmesi “aynı taraflar arasında aynı dava konusuna veya aynı dava sebebine dayanan kesinleşmiş bir hüküm var ise o davanın bir daha açılması yasaktır (HKM 303).” Dolayısıyla A, B’ye karşı bir daha aynı davayı açtığında, bu davaya ilişkin olarak aynı dava konusuna ilişkin kesin bir karar var zaten diyoruz. Kesin hüküm bir dava şartıdır. Bu dava tekrar açılırsa usulden reddedilir. Kesinleşen karar var ise aynı davaya açmamız mümkün değildir. Derdesttik, hali hazırda devam eden bir dava demekti. Dava derdest ve henüz bir karar yok. Kesinleşmiş karar yok. Böyle bir durumda B derdesttik ilk itirazını ileri sürüyor demiştik. İlk itirazı davalı dava dilekçesine cevapta sürecekti. Bu bir hak düşürücü süreydi. Davalı bunu ilk itiraz olarak sürmezse dava görülmeye devam edecek. Oysa ilkdava kesinleşmiş bir karara sahip olsaydı ikinci açılan davaya izin verilmeyecekti. Dolayısıyla bu kurumlar arasında tek fark birinde kesinleşmiş hüküm olmasıdır ve bu derdesttik konusunun ilk itiraz olması da doktrinde tartışılıyordu. Doktrin; derdesttik de kesin hüküm gibi bir dava şartı olmalı diyordu. Aynı dava iki kere görülüyor diyordu. Dava şartı olması gerekir diyordu. HMK’da ise bu tartışma sonlandı ve derdestlik artık bir dava şartı olarak kabul edildi. Dava konusunun çokluğundan söz ettik. Dava konusunun çokluğunu maddi hukuktaki taleplerin yarışmasıyla karıştırmayın. Usul hukuku maddi hukuktan bağımsız dedik. Usulü talep dediğimiz ise farklı bir şeydir. Örneğin; B, A’nın evinde tamirat işi yapıyor. Bu tamirat işini yaparken A’nın evinde mobilyalarına zarar veriyor ve 3.000 liralık bir zarar doğuyor. Bu durumda A, B’den zararın tazminini isteyecek. 3.000 liralık dava, dava konusudur, netice-i talebidir. A’nın olaydaki alacağı hangi maddi hukuktaki taleplere dayanabilir? Sözleşmeye aykırılık veya haksız fiil. İki tane talep yolu var fakat iki kere 3.000lira almayacak. Bu talepler yarışıyorlar. Maddi talep iki tane ancak usulü talep bir tanedir.

Dava Ortaklığı (Sübjektif Dava Yığılması)

Davalı tarafında birden fazla kişi olmasına pasif dava arkadaşlığı diyoruz. Davacı tarafında birden fazla kişinin olmasına ise aktif dava arkadaşlığı diyeceğiz. Aynı anda ikisinin olması da mümkündür. Bunun dışında dava arkadaşlığını mecburi dava arkadaşlığı ve ihtiyari dava arkadaşlığı olarak ikiye ayırıyoruz. Mecburi dava arkadaşlığı, kanunla anlaşılır. Elbirliğiyle hareket eden taraflar (miras, adi ortaklık) mecburi dava arkadaşıdır. İhtiyari dava arkadaşlığı; müteselsil alacak, müteselsil borç durumunda ortaya çıkar. 3 davalıya karşı davanın birlikte açıldığını düşünürsek; ilk bakışta tek bir dava gibi gözükse de üç dava söz konusudur. Hepsine birlikte açıldığı için teknik olarak bir dava gözükse de üç dava var. Alangoya hoca diyor ki; A B’ye karşı; C’de D’ye karşı aynı haksız fiilden bir dava açtığını düşünelim. Bu mümkündür. Haksız fiili A ile B, C ile D’ye karşı beraber işledikleri için bu şekilde davanın açılması mümkün. Bu iki davanın bağımsız açıldığını düşünürsek, bunların da aslında dav arkadaşı olduğunu söylüyor Alangoya hocamız. Hoca diyor ki; terditli davalarda da (asıl istek vardı, bir de tali istek vardı bu davalarda) sava arkadaşlığı mümkündür. Yargıtay’ın da bunu destekleyen kararları mevcuttur. Örneğin; B’nin A’ya 5.000 liralık bir borcu var. B’nin bu borcunu Ü devralıyor. Artık borçlu oldu. A da davayı dolayısıyla Ü’ye karşı açacaktır. Ama A burada tedbirli davranıp, Ü’nün bana 5.000tl ödemesine mahkûm edilmesine ya da B’nin bana 5.000tlye mahkûm edilmesine diyebilir. Çünkü B ile Ü arasında gerçekleşen devir geçerli olmayabilir. Bu durumda B’ye karşı tekrar bir dava açmak zorunda kalabilir.

Dava arkadaşlığının doğumu; Maddi hukuktan ya da usul hukukundan doğabilir. Dava arkadaşlığının doğumu müşterek dava ile olabilir veya dava dışı bir hadise ile olabilir. Müşterek dava, alacaklının iradesine bağlı olarak açılabilir. Buna ihtiyari dava arkadaşlığı deriz bazı durumlarda da bu dava mecburi olarak açılır. Buna da mecburi dava arkadaşlığı diyoruz.

İhtiyari Dava Arkadaşlığı

HMK 57vd. düzenlenmiştir. Bu kurumlar eski kanunda da vardı. Eski düzenleme çok karışıktı. Müteselsil borçlulukta, davacı hepsine karşı tek tek dava açabileceği gibi hepsine karşı tek bir dava da açabilir. Dolayısıyla burada dava arkadaşı kadar dava sayısı vardır. Diyelim ki, üç davalı var. Üç ayrı davanın olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu üç davada birbirinden bağımsızdır. Buna davaların istiklali diyoruz. Davalılar arasında bir irtibat konusudur. Hepsinin aynı borçlardan sorumlu olmasından dolayı aralarında bir irtibat vardır. İhtiyari dava arkadaşlığında, davayı açarken davalıyı seçme konusundaki irade serbestisi davacıya aittir. Tamamen davacının tasarrufundadır. Hangi hallerde ihtiyari dava arkadaşlığının söz konusu olduğunu HMK 57 bize söylemektedir. “Birden çok kişi aşağıdaki hallerde dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir:

a)  Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması.

b)  Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri.

c)  Davaların temelini oluşturan vakaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.”

İhtiyari dava arkadaşlığı her birinin yetkisinin ayrı olduğu mülkiyeti ilgilendiriyor. Şimdi bu bentleri ayrı ayrı inceleceğiz.

1.bent; müşterek mülkiyet kastedilmiştir. Elbirliği dışındaki tüm haller ihtiyari dava arkadaşlığı konusudur diyor.

2.bent; aynı hukuki ve maddi sebebe dayanan bir ortak işlemden söz ediliyor. Bir sözleşme ile birden fazla kişi borç altına girmiş veya bir sözleşme ile birden fazla kişi hak sahibi olması halleri ifade edilmektedir. Eğer ortak işlemle birden fazla kişilerin hak sahibi olması söz konusuysa bu kişiler birlikte de dav açabilir. Örnek olarak; aynı vasiyetnameden iki kişiye farklı bir hak verilmiş olması durumunda, farklı haklar verilse de vasiyetname ortak bir işlem olduğu için bunlar birlikte de dava açabilir, tek tek de dava açabilir. Hakkın doğduğu işlemin ortak olması halidir. Farklı haklar olabilir ama aynı sebepten doğması önemlidir.

3.bent; aynı sebep veya benzer sebep durumunda da ihtiyari dava arkadaşlığı vardır diyor. Eski kanunda sadece aynı sözcüğünden ibaretti. Benzer olması ibaresi tartışmalıydı. Hâkim görüşe göre; benzer hukuki sebeplerden de ihtiyari dava arkadaşlığı doğmalıydı. Yeni kanunda ise, bu tartışmanın sona erdiğini görüyoruz. İhtiyari dava arkadaşlığının kapsamı genişletilmiştir diyebiliriz. Örnek olarak; birden fazla sigortalı prim ödedi. Ama sigorta sözleşmeleri bir şekilde akdedilmedi ve dava açmak istiyorlar. Bu durumda hepsi aynı anda dava açabilir. Çünkü aynı sebebe dayanıyor. Sigorta primlerini farklı yerlere ödemiş olabilirler. Bu durumda hepsinin ihtiyari dava arkadaşı olarak dava açmasına izin verilmiştir. Benzer sebepten dolayı.

İhtiyari Dava Arkadaşlığının Etkileri; birden fazla dava var ve davalar birbirinden bağımsız demiştik (davaların istiklali). Dava arkadaşlığında davanın açılma anı hepsi için farklı olabilir. Birlikte de açabilir, önce birine sonra birine açabilir. İhtiyari dava arkadaşlığında her dav arkadaşlığında her dav arkadaşının davası farklı anda da açılabilir ama farklı anda açılsa bile bu davaların birleştirilmesi mümkündür. Dava şartlarını ve ilk itirazları inceleyecek olursak; diyelim ki, üç davanın aynı anda açıldığını düşünelim. Burada üç tane dava söz konusudur. Dolayısıyla dava şartlarını ve ilk itirazları hepsi için ayrı ayrı inceleyeceğiz. Görünüşte tek bir dava gözükse de şartlar ve ilk itirazlar hepsi için ayrı ayrı incelenecek. Diyelim ki; C 17 yaşında C’nin taraf ehliyeti var, ancak dava ehliyeti kural olarak yok. Kanuni temsilciye de ulaşamadık dersek, burada usulden reddedilmesi gerekir davanın. Ama B ile D’nin davasına devam edilir. Dava şartları ve ilk itirazlar tüm arkadaşlar için ayrıca incelenmek zorundadır. Davalar birbirinden bağımsızdır ancak şekli bir birliktelik söz konusudur. Hâkim olduğunuzu düşünürsek; duruşma yapacaksınız, hepsini birden davaya çağıracaksınız. Bir dava arkadaşının yaptığı açıklama diğer dava arkadaşını bağlamaz. Davalar birbirinden bağımsızdır. B’nin yaptığı ikrar C ile D için bağlayıcı olmaz. Herkes kendi savunmasını yapacaktır. Tahkikat hepsi için aynı anda yapılır. Keşif yapılacaksa hepsi için aynı anda yapılır. Bunlar şekli birlikteliktir. Zamanaşımı def ’isi, sadece bu def ’iyi ileri süren için geçerlidir diyen var. Biri ileri sürdüyse diğerleri de bundan faydalanabilir diyen de var. Bu konuda bir netlik yoktur, her iki görüşte kullanılıyor. Feragat, kabul ve sulh işlemleri her dava arkadaşı için ayrıca yapılır. İkrar sadece ikrar edeni bağlar, diğerlerini bağlamaz. Bir dava arkadaşının diğer dava arkadaşının temsilcisi olabilir, diğer dava arkadaşının davasında tanık olabilir. Hepsi için farklı bir karar verilebilir. Çünkü bu davalar birbirinden bağımsızdır. Diyelim ki hepsi davayı kaybetti. B kanun yoluna başvurdu, diğeri başvurmadı. Başvurmayanlar, başvurandan etkilenmeyecekler. Çünkü bağımsızdır bu davalar. Hepsinin kanun yoluna başvurma süreleri de farklı olabilir, farklı zamanlarda tebligat gelmiş olabilir. HUMK 44.maddede dava arkadaşlığı bakımından düzenleme vardı. Tebligat için müşterek bir ikametgâh gösterilmek zorunda diyordu. Bu hüküm yeni kanuna geçmemiş. Dolayısıyla artık böyle bir zorunluluk yoktur.

Mecburi Dava Arkadaşlığı

Burada tek bir dava söz konusudur. Mecburi dava arkadaşlığı hallerinde; davacılar davayı birlikte açmak zorundalar, davalı taraf iseler, davanın hepsine karşı açılması gerekir. İradeye yer yok burada. HMK 59 – 60 ‘da düzenlenmiştir. Bu davanın ayrılması da mümkün değildir, birlikte açılacaktır. Dava şartlarına baktığımızda, hepsi için ayrıca incelenecek ama birindeki yokluk durumunda dava hepsi için reddedilecektir. Dava arkadaşlığı maddi veya usulü sebeplerden kaynaklanabilir. Maddi sebepten doğan mecburi dava arkadaşlığı; burada elbirliği mülkiyeti söz konusudur. Dolayısıyla burada birlikte hareket etme zorunluluğu var. Kimse kendi payı üzerinde bağımsız olarak hareket edemez. Buradaki birlik maddi hukuktan doğuyor. Bu konuda maddi hukuk emredicidir. Mirasçılar, adi ortaklık en klasik mecburi dava arkadaşlığı örnekleridir.

Örneğin; ev sahibi A kiracıları ise B ile C’dir. A kira alacağı için dava açarsa ikisine birden de açabilir, tek tek de açabilir. Tahliye etmek isterse eğer, bu durumda aynı anda ikisine birden açacaktır. Şöyle düşünürsek; sadece B’ye karşı açtığında ve davayı kazandığında B evi tahliye edecek ancak C, bu karardan etkilenmeyecek ve oturmaya devam edecek. Dolayısıyla ikisine birden bu davayı açmalıdır. Kira alacağında ise durum farklıdır, tek kişiye açması yeterlidir.

Davacı tarafta da mecburi dava arkadaşlığı söz konusu olabilir. Birlikte dava açılması gereken bir halde A davayı tek başına açarsa bu dava reddedilir. Ancak bazı hallerde A davayı açtıktan sonra diğer dava arkadaşlarının sonradan katılması söz konusu olabilir. Bu durumda hakim, diğer dava arkadaşlarının katılmasına izin verecektir. Hak düşürücü sürenin söz konusu olduğu acele işlerde, tek birinin davayı açması mümkün ama bu davaya diğerlerinin de sonradan katılması gerekir. Katılmazlarsa sava reddedilecektir. Şekli bakımından mecburi dava arkadaşlığı; aslında maddi hukuk bu kişilere birlikte dava açmalarını emretmiyor. Maddi hukuktan kaynaklanan bir zorunluluk yok ama şeklen birlikte dava açılması söz konusudur. Buradaki kişiler arasındaki ilişki çok sıkı değil. Burada sadece şeklen mecburi bir dava arkadaşlığı söz konusudur. Örneğin; soy bağının reddi davasını kişi, hem çocuğa hem de anneye karşı açmak zorunda. Burada teknik olarak zorunluluk söz konusudur. Bu haller kanunda düzenlenmiştir. Başka bir örnek; asli müdahalede ise, asli müdahil birinci davanın taraflarına karşı birlikte davayı açmak zorundadır. Mecburi dava arkadaşlığının etkileri; HMK md.60’a bakıyoruz. İhtiyari dava arkadaşlığında birbirinden bağımsız hareket ediyorlardı, burada ise birlikte hareket etmek zorundalar. Yargılama konusunda tek bir karar verilecek. Dolayısıyla kanun yoluna gideceklerse hepsi birlikte başvurmalıdır. Diyelim ki; bizim mecburi dava arkadaşlarımızdan C ikrarda bulundu, B bulunmadı. Ortak yapılmak zorunda olduğu için bu ikrar etki göstermeyecektir. Ortak dava olduğu için tek bir davacının işlem yapması etki göstermez.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

Yargılama sırasında taraf değişikliği, Dava Yığılması, Dava Ortaklığı

 

Davanın Tarafları
Bir davada taraflar arasında silah eşitliği vardır. Silah eşitliği; davalı ve davacının konumları aynı olmasına rağmen tarafların hakları eşit ve kullanacakları araçları aynı. Dolayısıyla davacı veya davalının bir üstünlüğü yok. Biz buna eşitlik ilkesi veya hâkim karşısında eşitlik de diyoruz.
*Taraf nedir? Taraf bir davada kendi adına hukuki koruma isteyen ve kendisine karşı hukuki koruma istenendir. Kendi adına hukuki koruma isteyen, davacı. Koruma istenen ise davalıdır. Taraf olmak için maddi hakka sahip olmamız gerekmiyor. Maddi hukuktan bağımsız bir kurumdur. Maddi hukuk ilişkisi taraf kavramının açıklanmasında önem arz etmemektedir. Eskiden medeni usul hukuku, maddi hukukun bir parçası olarak görülüyordu. Dolayısıyla taraf olabilmek için maddi hukuk ilişkisinde yer almak gerekiyordu. Ancak artık usul hukuku maddi hukuktan bağımsızdır.

Taraf kavramını açıklayan üç görüş var;
Maddi anlamda taraf teorisi: buna göre taraflar, maddi hukuk ilişkisinin süjeleridir. Yani kim maddi hukuk ilişkisinin süjesi olduğunu iddia ediyorsa usul hukukunun da tarafı da odur. Bu görüşe göre davada kimin taraf olup olmadığını anlayabilmemiz için maddi hukuk ilişkisinin tarafı olup olmadığını incelememiz gerekecektir. Maddi hukuk ilişkisi teknik olarak esasta inceleniyor. Oysa biz usuldeyiz. Dolayısıyla maddi hukukun taraflarının kim olduğunu ilk bakışta bulmamız biraz zor, eğer bu teoriyi kabul edersek. Bu teoriye göre menfi tespit davası açabilir miyiz? Menfi tespit davası, aralarındaki hukuki ilişkinin olmadığına dair bir tespit istemesidir. Yani maddi hukuk ilişkisinin olmadığını ileri sürüyor bir anlamda. Dolasıyla böyle bir dava bizim hukukumuzdan caiz olduğuna göre, maddi anlamda taraf teorisini göz önünde tuttuğumuzda böyle bir dava açılamaz. Çünkü maddi anlamda taraf teorisinde; maddi hukuka taraf olan kişi dava açabilir diyoruz. Oysa buradaki davada zaten maddi hukukun yokluğunun tespitini istiyoruz.

Şekil anlamında taraf teorisi: Usul hukuku maddi hukuktan ayrıldıktan sonra bağımsız bir taraf kavramı ihtiyacı duyuldu ve şekli anlamda taraf teorisi ortaya çıktı. Bu teoriye göre; kendi namına hukuki himaye isteyen ve kendisine karşı hukuki himaye istenen kişiler taraftır. Bu açıklamaya göre, taraflar arasında maddi hukuk ilişkisinin varlığı önem arz etmemektedir. Somut olayda; kimlerin taraf olduğu hukuki ihtilafı başlatan usul muamelesinden (dava dilekçesi) anlaşılmaktadır. Bu teoriye göre menfi tespit davasını açabileceğiz. Günümüzde kabul edilen görüş budur.

Fonksiyonel anlamda taraf teorisi: bu teoriye göre; bir ihtilafta iki taraf değil iki ihtilaflı malvarlığı karşı karşıyadır. Taraf dediğimiz kavram, ihtilaf konusu malvarlığını idareye yetkili kimsedir. Günümüzde kabul edilmeyen teoridir. Çünkü malvarlığına ilişkin davaları açıklamaya muktedirdir ancak şahıslarlığı davalarını açıklamakta aciz kalmaktadır. Hukukumuzda iki taraf sistemi kabul edilmiştir. Davacı veya davalı kısmında birden fazla kişi olması iki taraf sistemini bozmaz. Bir karar verildiğinde karar sadece taraflar arasında etki gösterecektir. Buna “interpartes” etkisi demiştik yani sadece yargılamaya dahil olan iki taraf arasında etki göstermesidir. Sadece taraflara hukuki dinlenme hakkı verdik, dolayısıyla 3.kişilerin bu dava hakkında savunma yapmadan etkilenmesi mümkün değildir. Her davada bir davalı ve bir davacı olmak zorundadır. Bunlar farklı taraflardır, aynı olamazlar. Bunun da bazı sonuçları var. Şöyle ki; bir taraf diğer tarafın temsilcisi olamaz, karşı tarafın şahidi olamaz, diğer tarafın dava ortağı olamaz ve bir taraf diğer tarafa müdahale edemez. (Bazı hallerde 3.kişilerin davaya müdahalesi söz konusudur.) Taraflar arasındaki konum itibariyle bir farklılık söz konusudur. Taraflar hâkim önünde eşit ancak konumları itibariyle farklılar. Bir iddiada bulunuyor, biri savunmada bulunuyor.

Taraf Ehliyeti
Medeni hukuktaki hak ehliyetinin karşılığı; usul hukukunda taraf ehliyetidir. Hak ehliyeti, doğumla başlar ölümle son bulur. Kişinin yaşı önem taşımaz. Bu konu fiil ehliyetinden farklıdır. HMK 50.maddede düzenlenmiştir. “Medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir.” Taraf ehliyetinin bir dava şartı olduğu ise HMK 114/1-d bendinde gösterilmektedir. Dolayısıyla hâkim her zaman kendiliğinden dikkate alacak. Taraflar açısından baktığımızda ise, taraflar bunu her zaman ileri sürebilecekler. Taraf ehliyeti, dava şartı olduğundan kamu hukukuna ilişkindir. Taraf ehliyeti yoksa davayı usulden reddedecektir. “Ölüye karşı dava açılabilir mi?” Taraf ehliyeti bir dava şartıdır. Olmaması halinde dava usulden reddedilir. Taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyetine karşılık gelir. Hak ehliyeti ise, doğumla başlar ölümle son bulur. Dolayısıyla kişi, ölmüş olduğu için hak ehliyeti son bulmuştur. Hak ehliyeti son bulan tarafın taraf ehliyeti de bulunmadığından dava usulden reddedilir. *Dava devam ederken taraflardan bir tanesi ölüyor. Bu durumda ne olacak?
Böyle bir durumda hâkimin davayı usulden reddetmesi gerekir. Ancak burada davayı hemen reddetmiyor. Ölen tarafın mirasçıları bu davaya devam edebilir mi edemez mi dikkate alınarak bir ayrım yapılıyor. Yani, şahsa sıkı suretle bağlı haklarla ilgili konularda hâkim bu davayı reddedecektir. Davanın, mirasçıları da ilgilendirdiği bir dava varsa buradabir süre verilecek (miras hukukuna ilişkin süre), ayrıca ölen kişinin hasmına da davaya mirasçılara karşı devam etmek isteyip istemediği sorulacak. Tüzel kişiler, taraf ehliyetine sahiptir. Adi ortaklığın taraf ehliyeti yoktur.

Dava Ehliyeti
Dava ehliyeti HMK 51.maddede düzenlenmiştir. “Dava ehliyeti, medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir.” Medeni hukuka atıf yapıyor. Medeni hukuktaki fiil ehliyetine karşılık gelir. Dava ehliyeti bir dava şartıdır. Dolayısıyla, kamu düzenine ilişkindir. Hâkim resen gözetir. Taraflar yargılamanın her aşamasında ileri sürer. Fiil ehliyetinde ayrım yapıyorduk. Tam ehliyetlilerde bir sıkıntı yok. Sınırlı ehliyetsizlerde bazı konularda ehliyetleri yoktu. Bunların fiil ehliyetlerini, kural olarak kullanmaya hakları yoktu. Onların yerine kanuni temsilcileri kullanıyordu. Ancak bazı durumlarda tek başına da kullanabiliyor. Tam ehliyetsizlerin hakları, kanuni temsilcileri tarafından kullanılıyor. Dava ehliyetinin olmadığı bir kişi, dava dilekçesinde kanuni temsilcisini belirtmezse, bu dava usulden reddedilecektir. Burada hâkim, belli bir süre bekleyebilir. Dava açtıktan sonra hâkim hemen reddetmeyip kanuni, temsilcisine icazet verip vermediğini soracaktır. İcazet vermesi halinde dava devam eder. Şahsa sıkı suretle bağlı haklarda, kanuni temsilcisi icazet vermese de bu dava açılabilir. (İstisna)

Dava Takip Yetkisi
İlk olarak, HMUK’ta bir dava şartı olarak kabul edilmekteydi. Ancak kanunda bir düzenlemesi yoktu. HMK 53’te düzenlenmiştir. “Dava takip yetkisi, talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisidir. Bu yetki, kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, maddi hukuktaki tasarruf yetkisine göre tayin edilir.” Dava takip hala dava şartıdır. (HMK 114/1-e) Niteliğinde değişiklik yok ancak kanuni bir dayanağa oturtulmuştur. Medeni hukuktaki tasarruf yetkisinin karşılığıdır. Dava takip yetkisi, şekli anlamda taraf teorisinin kabul edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Maddi hukuk ilişkisiyle alakası yoktur. Herkes kendi adına bir dava açma hakkına sahiptir. Kim kendi hakkının ihlal edildiğini ileri sürüyorsa dava takip yetkisi ondadır. Dava takip yetkisi sıfattan farklıdır. A, B’ye karşı dava açıyor. A, dava takip yetkisine sahiptir. A 5.000 liralık alacak benim diyerek dava açıyor C ise A’nın alacağından haberdar ama A dava açmıyor. A’nın adına dava açıyor. Bu davayı açmak mümkün değildir, çünkü tasarruf yetkisi yoktur. A’nı iflas ettiğini düşünelim. A’nın 5.000 liralık alacağı var, B’den. Müflis olmasıyla medeni haklarından yararlanma yetkisini, tasarruf yetkisini kaybediyor. Bunların yöntemi iflas idaresine geçiyor. A’nın müflis olsa ile mülkiyet hala onda ancak tasarruf yetkisini kaybediyor. Bu davayı A açamaz, onun yerine davayı iflas dairesi açacaktır. İcra İflas Kanunun 245.maddesi, dava takip yetkisinin kanun tarafından başkasına devredilmesini öngördüğü bir maddedir. Müflisin tasarruf yetkisini iflas dairesine devrediyor. Dava takip yetkisi iki türlü devredilebilir. İlki; kanun tarafından devredilebilir, ikincisi; iradi olarak devredilir. Kanun tarafından 3.bir kişiye dava takip yetkisinin devredilmesine dava yetkinliği diyoruz. Dava takip yetkisinin iradi olarak devredilebilmesi tartışmalıdır. Hukukumuzda olumlu ve olumsuz görüşler mevcuttur. İradi olarak 3.bir kişiye devredilmesini kabul edenler diyor ki; ancak üç şart halinde bu mümkündür. Bu şartlar 1) devir hak sahibinden üçüncü bir kişiye olmalı, 2)üçüncü kişinin bunda bir menfaati olmalı, 3) dava takip yetkisinin devredilebilir nitelikte olmasıdır. İkinci görüş ise, iradi olarak dava takip yetkisinin devredilmesi mümkün değildir diyor.

Sıfat
Doğrudan maddi hukuk ilişkisiyle bağlantılıdır. Maddi hukuk ilişkisinin tarafı olan kişinin sıfatı da vardır. Dolayısıyla, bir tarafın sıfat olup olmadığını esas ilişkin incelemede anlayacağız. Sıfat, usulü incelemeyle alakalı değil. Dolayısıyla bir kişinin sıfatı yoksa dava esastan reddedilir. Husumet sözcüğünü de bazen Yargıtay kararlarında okuyabilirsiniz. Husumet sözcüğü, sıfat yerine de kullanılıyor. Ayrıca; taraf ehliyet, dava ehliyet, dava takip yetkisi yerine de husumet sözcüğü Yargıtay tarafından kullanılıyor. Husumet sözcüğü ile kastedilen sıfat ise zaten dava esastan reddedilmiştir. Diğer durumlarda usulden reddedilmiştir. Yargıtay bunu yaparak karışıklığa sebebiyet veriyor.

Taraf belirtilmesi ve yanlışların düzeltilmesi
Tarafların kimler olduğunu dava dilekçesinden anlıyoruz. Şekli anlamda taraf teorisine göre davalı ve davacıyı tespit ediyoruz. Dava dilekçesinde demek ki; tarafların belirtilmesi gerekir. Dava dilekçesinin zorunlu unsurlarından birisi taraflardır. HMK 119’da dava dilekçesi düzenlenmiştir. Tarafları dava dilekçesine mutlaka yazmamız gerekir. Dava dilekçesini yazarken davacı olarak davalının ismini yanlış yazma ihtimalliniz var. Böyle bir durumda; düzeltmesi gerekecek ancak düzeltmeden sonra davalı olarak kastedilen başka bir kişi olmamalıdır. Düzelttikten sonra da kastedilen kişi aynı kalmalıdır. Eğer düzeltme sonucunda taraf değişmiyor, aynı kalıyor ise; bu dava dilekçesi kabul edilebilir. Eğer kişi değişiyorsa; o zaman bu düzeltme değil taraf değişikliğidir. Davanın zorunlu unsurlarından birisi davanın taraflarıdır. Tarafların değişmesiyle dava da değişmiş olur. Dava dilekçesinde davalıyı yanlış yazdık ve düzelttik. Bu durumda kastedilen kişinin aynı kişi olduğunu dava dilekçesinin bütününe bakarak tespit edeceğiz. Tarafların kim olduğunu tespit edebiliyor isek ve değiştirmeden sonra taraflar aynı kalıyor ise sorun yok bu düzeltme yapılabilir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş
Davanın Tarafları | Taraf Ehliyeti | Dava Ehliyeti | Dava Takip Yetkisi

Görevli Mahkeme neresidir sorusunun cevabını bir örnek olay ile açıklayayım:

Üsküdar ‘da yaşayan A, Kadıköy’de yaşayan B’ye 5.000 liraya satmıştır. Malı teslim etmiş ancak B borcunu ödememiştir. A dava açmak istiyor.
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin davaya bakacağı konusu görev konusudur. Eski kanuna göre; genel mahkeme ve özel mahkeme arasından genel mahkemenin yetki alanına giren bir konu söz konusudur. Genel mahkemeler arasında da malvarlığı şahısvarlığı ayrımını yapıyorduk. Olayımızda malvarlığına ilişkin bir dava var. Malvarlığında da yine bir ayrım yapıyorduk, parasal sınırın altında olup olmamasına göre.
Yeni kanuna göre; asliye hukuk mahkemesi görevli olacaktır. (HMK 2) Hala malvarlığı ve şahısvarlığı ayrımı yapılmasına rağmen dava asliye hukuk mahkemesine gidiyor. Sadece 4.maddedeki istisnalar mevcuttur.
Yetki; coğrafi bakımdan bir davaya hangi mahkemenin bakacağı konusudur. Yetki dediğimizde ilk bakacağımız genel yetki, özel yetki veya kesin yetki olup olmadığıdır. Genel yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihteki davalının yerleşim yeridir. Olayımızda Kadıköy mahkemesi genel yetkili mahkemedir.

Olayımızda borçlar kanunundan doğan bir sözleşme var. Dolayısıyla 10.maddeyi uygulamamız mümkündür. Taraflar sözleşmenin nerede ifa edileceğini belirtmişler mi bakacağız. Eğer bir hüküm yoksa BK 73 hükümlerini olayımıza uygulayacağız. Para borcu götürülecek borçtur, davacıya götürülecek borçtur. Dolayısıyla özel yetkili mahkememiz de Üsküdar mahkemesidir. Davacının böyle durumda seçimlik hakkı var.

Eski kanunda 12.madde; ihtiyati hacizden sonra davanın açılmasını düzenlemektedir. Bu madde yeni kanuna geçmedi. İhtiyati haciz; alacaklının müstakbel veya o anda başlattığı bir icra takibinde para alacağını tahsilde güçlük çekme tehlikesi atında olması durumunda, alacaklının ihtiyati haciz talebiyle borçlunun belirli bir malvarlığı değerini icra hukuk anlamında geçici olarak el konulmasıdır. İhtiyati haciz kararını veren mahkemede davasını açabiliyor.

2. Karşı Davada Yetki; (HUMK 14 – HMK 13)

“Kesin yetkinin söz konusu olmadığı hallerde, asıl davaya bakan mahkeme, karşı davaya bakmaya da yetkilidir.”
A, davayı görevli mahkemede açtı. B’de bu davaya karşılık dava açtı. A, Kadıköy’de açtıysa davayı; karşı davada aynı mahkemede açılacaktır. Kesin yetki olması halinde, karşı davanın yetkisi kesin yetkili bir mahkeme gerektiriyorsa o zaman karşı davayı ayıracağız ve kesin yetkili mahkemede açacağız. Bunun dışında asıl davayı açtığımız mahkemede karşı davayı açabiliriz.

3. Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetki

Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetkili mahkeme konusu; eski kanunda 15.maddede düzenleniyordu. Yani kanuna bu madde alınmadı ancak çok tartışmalı bir maddedir.
Vekalet ücretini isteyen avukattır. A’nın avukatı vardı ama A vekalet ücretini ödemedi. Bu durumda avukat kendi müvekkilini karşı dava açmak zorunda kalacak. Vekalet ücretinin kapsamı vs. hep tartışmalıydı.
Esas davayı gören mahkemede davasını açabilir. Yani asıl davanın Kadıköy asliye’ de açıldığını düşünürsek; vekalet ücretine ilişkin davayı da Kadıköy asliyede açacağız. Esas davaya bakan mahkeme yetkili mahkeme oluyor.
Esas davaya bakan hakim konuya vakıftır. Vekil için olayın değerlendirilmesi yönünden, deliller yönünden bir avantajdır. Eski 15.madde çok özel yetki kuralları düzenlenmişti. A’nın davasının değeri 15.000 lira olursa davaya asliye hukuk bakıyor. Vekalet olursa 3.000 lira olursa vekilin açacağı dava sulh hukuk mahkemesinde görülecektir ancak eski kanun vekalet ücreti davasının da asliye mahkemesinde bakılacağını söylemektedir.

4.Şubenin Bulunduğu Yer Mahkemesi

*Eski kanundaki 17.madde; şubenin bulunduğu yer mahkemesini düzenlenmektedir. Yeni kanuna geçmiş bu hüküm. Şubenin yaptığı işlemlerden merkez sorumludur. Dolayısıyla, kural olarak davayı merkeze açmamız gerekir. Ama kolaylık olsun diye şubede de açabiliyoruz davayı.
Yeni kanunda 14.madde düzenlenmiştir. “Bir şubenin işlemlerinden doğan davalarda, o şubenin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir.
Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. “
Eski kanundaki madde aynen korundu ancak iflas davaları ile ilgili bölüm çıkarıldı. İflas davaları, her zaman merkeze karşı açılacak bir davadır. İflas davasının nerede açılacağı icra kanununda düzenlenmiştir.

5. Sigorta sözleşmelerinden doğan davalarda yetki

Sigorta sözleşmelerinde doğan davalarda yetki hususunu HUMK 19 ve HMK 15.maddede düzenlenmiştir.
Eski kanundaki 19.maddeyi inceleyecek olursak; çeşitli ayrımlar yapıyordu. İlk ayrım; sigorta konusu bir gayrimenkul ise, tazminat davası o gayrimenkulün bulunduğu yerde de açılabilir. ‘Yerde de’ derken başka yerde açılması mümkün olduğunu kastediyoruz.
Taşınır bir malın söz konusu olması halinde ise yine bir ikili ayrım yapıyoruz. Taşınır mal, belirli bir yerde kalması gerek bir mal ise (makine) bu durumda malın bulunduğu yerde dava açılabilir.
Taşınır mal, belli bir yerde sabit kalması gerekmeyen bir şey ise(araba) hadisenin olduğu yerde davayı açmanız mümkündür. Bunlar, diğer yetki kurallarının yanında yetki kurallarıydı.
Bunu yanı sıra; 19.madde hayat sigortalarından doğan bir ihtilafta, sigorta olunan kişinin ikametgahında da davanın açılması mümkündür.

19.maddenin 2.fıkrasına göre bu düzenlemelere aykırı bir ibarenin bulunması geçersizdir. 19/2 hükmü 19/1’deki yetki kurallarının aykırı düzenlemenin sigorta sözleşmesinde bulunması halinde bunu geçersiz saymaktadır. Gördüğünüz gibi tüketici ciddi bir şekilde korunmaktadır.

Yeni kanunun 15.maddesine bakacak olursak; “Zarar sigortalarından doğan davalar; sigorta, bir taşınmaza veya niteliği gereği bir yerde sabit bulunması gereken yahut şart kılınan taşınıra ilişkinse, malın bulunduğu yerde; bir yerde sabit bulunması gerekmeyen veya şart kılınmayan bir taşınıra ilişkinse, rizikonun gerçekleştiği yerde de açılabilir.

Can sigortalarında, sigorta ettirenin, sigortalının veya lehtarın leh veya aleyhine açılacak davalarda onların yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir. (kesin yetki getirmiş yeni kanun. Eski kanunda; hayat sigortalarında mümkün demiştik. Buna aykırı bir hüküm konulamıyordu. Ama burada kesin yetki belirlemiş ve tüketiciyi açıkça korumuş.)


Bu hüküm deniz sigortalarından doğan davalarda uygulanmaz.”

*Geçici oturulan yer mahkemesinin yetkisi, HUMK 20 ve HMK 8’de düzenlenmiştir. Kanunun lafzına baktığımızda şahısvarlığına ilişkin davaları bu madde kapsamında değerlendirmemiz mümkün değildir. Eski kanunda da böyleydi. Söz konusu maddeler sadece malvarlığına ilişkindir. Şahısvarlığı haklarına ilişkin davalarda bu yetki kuralı geçerli değildir.

6. Haksız fiilden doğan davalarda yetki

HUMK 21 ve HMK 16’da düzenlenmiştir. Eski kanuna bakacak olursak; “haksız fiilden doğan davalar haksız fiilin işlendiği yer mahkemesinde de açılabilir.” Eski madde, haksız fiildin vuku bulduğu yer ifadesini içeriyordu. Bu açık bir ifade olarak değerlendirilmiyordu.
Burada bir tartışma vardı. Yargıtay diyordu ki; zararın ortaya çıktığı ve bu suretle haksız fiilin tamam olduğu yer şeklinde anlaşılması gerekir. Doktrin ise; fiil olayının her bir unsurunun gerçekleştiği yer mahkemesi yetkilidir diyordu. Dolayısıyla fiilin işlendiği yer, zararın olduğu vb. bütün bu yerler yetkili mahkeme olarak görülüyordu doktrine göre.

“Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. (HMK 16) “gördüğünüz gibi doktrinin görüşü benimsenmiş. Kural olarak madde aynı kalmış ancak kapsamı genişletilmiştir. Artık tartışmada kalmadı.


Kesin Yetki Kuralları

Genel yetki ve özel yetki kurallarını bertaraf ediyor. Özel yetki kurallarını incelerken bazı kesin yetki kurallarını da gördük. Tekrar bir tasnif yapacak olursak; genel yetki dedik, özel yetki dedik. Bazı kaynaklarda kesin yekti özel yetkiden ayrı tutulmasına karşın, bazılarında kesin yetki özel yetki kurallarının alt grubu halinde ortaya çıkmaktadır demiştik.
Eğer özel yetki kurallarının alt grubu olarak nitelendirirsek; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kuralları ve kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları diye ayırıyoruz. Kesin yetki, kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları dahilinde bulunacak.

Kesin etki, dava şartı olduğundan yargılamanın her aşamasında mevcut olması gerekir. Genel yetki konusunda önemli üç unsurdan bahsettik. Davanın açıldığı tarihte unsurunda, davalı başka bir yere taşınsa bile yetki kuralı bundan etkilenmeyecek demiştik.

Kesin yetkide durum farklıydı. Kesin yetki kuralının davanın her aşamasında sağlanması gerekir. Dava açıldığında kesin yetkili olan mahkemenin yetkisinin, dava açıldıktan sonra değişmesi halinde etkilenecektir. Örnek olarak; gayrimenkullerin aynına ilişkin davalarda kesin yetki olarak söz konusudur.
Diyelim ki; davanızı açtığınızda gayrimenkulünüzün Şişli’de bulunuyor. Davayı orada açtınız. Dava devam ederken ilçe sınırları değişiyor ve Beşiktaş ‘a geçiyor. Bu durumda dava etkilenecek. Dolayısıyla, eski mahkeme yetkisiz hale gelecek ve yetki artık yeni mahkemeye geçecek.

1. Gayrimenkullere ilişkin davalar

HUMK 13 ve HMK 12.maddelerinde düzenlenmiştir. Eski kanunda; gayrimenkullere ilişkin davalardan, gayrimenkulün fiilen bulunduğu yer mahkemesinde açılacağını anlamımız gerekiyordu. Fiilen bulunduğu yerden kasıt; ilçe sınırları esas alınacaktır.

“Gayrimenkul üzerinde bir hakka ilişkin davalar” ibaresi yer almaktaydı eski kanunda bu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği tartışmalıydı. Yargıtay; bu ifade sadece gayrimenkulün aynına ilişkin davaları kapsamaktadır diyordu.

Örneğin; ipoteğin kaldırılmasına ilişkin davalar, irtifak haklarına ilişkin davalar, taksim ve paylaşmanın giderilmesi davaları Yargıtay tarafından aynına ilişkin davalar olarak nitelendiriliyordu. Bunun yanı sıra Yargıtay; gayrimenkulün zilyetliğine veya üzerindeki hapis hakkına ilişkin davaları da gayrimenkulün aynına ilişkin olarak nitelendirmekteydi. Dolayısıyla böyle davalarda kesin yetki söz konusuydu.

Yeni kanunda; “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yok açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.” diyor. Dolayısıyla yeni kanun Yargıtay içtihatları açıkça benimsenmiştir.

“Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir. (HMK 12/3)” Birden fazla gayrimenkulün olduğunu düşünürsek. Her biri farklı yerlerde olan gayrimenkullere ilişkin davaları, gayrimenkullerin herhangi birinin bulunduğu yerdeki mahkemede açabiliyoruz. Bu da özel bir kuraldır. Eski kanunda da mevcuttu. Aslında bütün gayrimenkuller için kesin yetki söz konusudur. Hangi gayrimenkulün olduğu yerde dava açılacağı konusunda seçim hakkı davacıya aittir.

2. Mirastan doğan davalarda yetki

Ölmüş bir kişinin son ikametgahındaki mahkemenin yetkisi; yeni kanunda, mirastan doğan davalarda yetki diyor. HUMK 11 ve HMK 11’de düzenlenmiştir.
Eski kanundaki madde karışık bir maddeydi. Miras ile ilgili davalar, miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde açılır. Terekenin taksimi, paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine ilişkin davanın, mirasçılar arasında terekenin idaresine ilişkin davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar 11.madde kapsamında değerlendirilmekteydi. Bu davalar miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde bakılıyordu. Terekeyle ilgili açılacak davalar hususunda yine aynı mahkeme yetkiliydi.

Yeni kanundaki 11.maddeye bakarsak; Aşağıdaki davalarda, ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir: (bu ifade gayet güzel kesin yetkili mahkeme olduğunu ilk başta söylemiş ve sonra saymış)

‘Terekenin paylaşılmasına, yapılan paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine, ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisine, miras sebebiyle istihkaka ilişkin davalar ile mirasçılar arasında terekenin yönetiminden kaynaklanan davalar.
Terekenin kesin paylaşımına kadar mirasçılara karşı açılacak tüm davalar.’
‘Terekede bulunan bir mal hakkında açılmak istenen istihkak davası, terekenin yazımı ve tespiti zamanında mal nerede bulunuyorsa, orada da açılabilir. (HMK 11/2)’ (açılabilir demiş. Burada kesin yetki söz konusu değildir. Bunun için özel bir hüküm getirmiş. Burada demek ki; son yerleşim yerinin yanı sıra bir yetki daha söz konusu)
‘Mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesi verilmesine ilişkin davalarda, mirasçıların her birinin oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. (HMK 11/3)
Eski kanuna göre çok açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş. Kesin yetki olduğu da maddenin en başında vurgulanmış. Eski kanunda bazı hallerde kesin yetki değildi bazı hallerde kesin yetkiydi ve çok karışıktı.

3. Şirket ve cemiyetlerin ve vakıfların davaları

HUMK 17.madde HMK 14/2 olmuştur. İçeriği bakımından aynıdır. Kesin yetkiyi düzenliyor.
“Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi keşin yetkilidir.”

YETKİ SÖZLEŞMELERİ

Mahkemelerin yetkileri ve görevleri kanunla düzenlenir. Bunu düşündüğümüzde, aslında yetki sözleşmelerine yer olmaması gerekir. Kesin yetki hallerinde yetki sözleşmesi yapılması yasaktır. Oysa, genel yetki ve özel yetki hallerinde taraflar iradelerine göre yetki sözleşmeleri yapabilirler.
Genel yetki ve özel bir ilk itirazdı. İlk itirazda ileri sürülmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili mahkeme oluyordu. Bu da zımnen bir yetki sözleşmesi sayılabilir.

Özel yetkiyi ikiye ayırdığımızda; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılabiliyor. Ancak kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılamıyor.


*Taraflar yetkisiz bir mahkemeyi nasıl yetkili olarak getirebilirler?

Bunun 2 yolu var. İlk ihtimalde; ilk itiraz olarak ileri sürülmemesi halinde, yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor ve zımnen bir yetki sözleşmesi yapılmış gibi oluyor. İkinci olarak; açıkça yetki sözleşmesi yapıyorlar. Bu iki halde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor.

Yetki sözleşmesi iki şekilde yapılabilir. İhtilaf doğmadan önce yapılabilir. Örneğin; bir satış sözleşmesi yaparlar. O satış sözleşmesinde doğacak olan ihtilaflarda şu mahkemenin yetkili olması kararlaştırılır. Aslında ihtilaf doğmamıştır, belki de hiç doğmayacak. Bu duruma yetki şartı diyoruz.

Yetki sözleşmesi dediğimizde, ihtilafın doğmasında sonra yapılan bir sözleşmeyi anlıyoruz.
Yetki Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları
Eski kanun ile yeni kanunu birlikte inceleyeceğiz.

⦁ Öncelikle, kimler yetki sözleşmesi yapabilir?

Eski kanuna göre herkes yetki sözleşmesi yapabilir. Yeni kanunda 17.madde bizim için esastır. Bu madde yeni bir madde. Bu maddeye göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesi yapabilir sadece. Tacirler kamu tüzel kişileriyle yetki sözleşmeleri yapabilirler. Gerekçede açıkça belirtilmiştir.
“Tacirler veya kamu tüzel kişileri hukuki anlamda eşit konumda sayılabilirler. Buna karşılık, tacirler ve kamu tüzel kişileri, diğer kişilere göre daha güçlü konumda bulunan kimselerin, daha zayıf konumda bulunan kimselerin, daha güçlü olan tacir veya kamu tüzel kişilerine karşı korunma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
Örneğin; tüketiciler, satıcı veya hizmet sınıfı şirketler karşı hiçbir kazanç şansı olmadan sadece kendilerin uzatılan sözleşmeyi imza atarak şirket veya kamu tüzel kişisi tarafından konulan şartları kabul etmek zorunda kalabilirler. O nedenle alman hukukunda yetki sözleşmesinin her guruba yapılması kabul edilmiştir.

Tacirler ve kamu tüzel kişilerinin kendi aralarında yapmış oldukları işlemlerde daha zayıf konumda olan bir taraf yoktur. Kural olarak her iki tarafı da eşit olarak kabul etmek mümkündür. Bu kimseler kanunda belirtilen şartlar uygun olmak kaydıyla aralarında yetki sözleşmesi yapabilirler.” (GEREKÇE)

Alman kanununu esas alıp kanunumuza geçirmişiz. 17.madde çok güzel ancak bu maddenin düzenlenmesini ortadan kaldırmak için çok kolay maddeler sözleşmeye konulabilir. Aslında bu koruma kapsamını ihlal etmek çok kolay.

Örneğin; bankayla yaptığınız sözleşmede banka eğer sözleşmenin yerine getirileceği yer Kadıköy’dür derse, 10.maddeye atıf yapmış olur. 10.madde özel yetki kuralıdır. Taraflar kendi aralarında sözleşme yerini tespit etmiştir. Bu hükmü koyduğu an belirtilen mahkemeyi yetkili kılmış oluyor ve dolayısıyla 17.maddeyi ihlal etmiş oluyor.

⦁ İkinci şartımız; kesin yetki söz konusu olduğu zaman yetki anlaşması geçersizdir.
Çünkü kesin yetki bir dava şartıdır.
⦁ Üçüncü şartımız; anlaşmanın adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir.
18/2’de yetki sözleşmesinin yazılı yapılması gerektiği ortadadır. ‘Yetki sözleşmesinin geçerli olabilmesi için yazılı olarak yapılması, uyuşmazlığın kaynaklandığı hukuki ilişkinin belirli veya belirlenebilir olması ve yetkili kılınan mahkeme veya mahkemelerin gösterilmesi şarttır.’
Bazı sözleşmeler resmi şekle tabidir. Şekle tabi sözleşmelere yetki sözleşmesi koymak istiyorsak, yetki sözleşmesinin adi yazılı şeklide olması yeterlidir. Asıl sözleşmeden bağımsız değerlendirmek zorundayız ancak adi yazılı şekilde olmalıdır.
⦁ Dördüncü şartımız; yetki sözleşmesi belirli uyuşmazlıklar için yapılmalıdır. Yetki sözleşmesinin ilişkin olduğu uyuşmazlık belirli olmalıdır.
Bundan sonra aramızda yapacağımız bütün satım sözleşmelerinden doğacak olan sorunlar için diye bir ifade kullanmak yeterli değildir. Şu tarihlerde yapılmış sözleşmelere ilişkin doğacak uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme şurasıdır dememiz mümkündür.
⦁ Beşinci şartımız; yetkili kılınan mahkemenin belirli olması gerekir.
Genel bir ifade olmamakla birlikte hangi mahkemenin kastedildiği açıkça belirtilmesi gerekir. İstanbul mahkemeleri dediğimiz zaman bu belirlidir, Akdeniz’de bulunan mahkemeler yetkilidir demek yeterli değildir.
⦁ Altıncı şartımızda bir değişiklik söz konusu.
Eski kanunda yetki sözleşmesi yaparken genel ve özel yetki kurallarıyla belirlenen mahkemelerin yetkilerini bertaraf edemiyordunuz. Yetki sözleşmesi, genel ve özel yetkili mahkemelerin yanında yer almaktaydı.
*Alangoya; diğer mahkemelerin yetkisi sözleşmeyle bertaraf edilebilir diyordu. Hocanın bu görüşü azınlık görüşte kalıyordu. Buna menfi yetki sözleşmesi deniliyordu. Çünkü diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırıyordu. Bu durumda davacı, davasını sadece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemede açmak zorundaydı. Yargıtay ve doktrin; menfi yetki sözleşmesi yapılamaz diyordu. (*bu soruyu sınavda çok sormuşuzdur bugüne kadar)

Yargıtay; mahkemelerin yetkisini bertaraf etmek mahkemelere güvensizliğin bir işaretidir, dolayısıyla yetki sözleşmesiyle genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkisi bertaraf edilemez diyordu.

Alangoya; tahkimi düşünelim diyor. Tahkim olayında mahkemeye gitmiyoruz. Doğrudan tüm yetkili mahkemelerin yetkisini bertaraf etmiş ve sözleşmesinden farklı bir şey değildir. Tahkimi kabul eden hukuk sistemi menfi yetki sözleşmesinin de kabul etmek zorundadır diyordu.
‘Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır. (HMK 17)’
Kanuna göre esas olan yetki sözleşmesi, menfi yetki sözleşmesi olmuştur. Aksi kararlaştırılmadıkça sadece kararlaştırılan yerde dava açılır diyoruz. Bunun aksini belirtmediğin sürece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemeye yetkili olacaktır.

Yetki anlaşmasının geçerliliğini, ancak yetkili bulunan mahkeme denetleyebilir. Yetki sözleşmesinin etkisi; yetkili olmayan bir mahkemenin yetkisini kurabiliriz. Sözleşmenin etkisi, tarafların külli ve cüzi haleflerini de kapsar.

Bir mahkemenin yetkisi usulüne uygun bir kere tesis edildikten sonra o yetkiyi sonradan ortadan kaldırılmanız mümkün değildir.
Yetkisizlik İtirazı; 19/2 düzenlenmiştir. ‘Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. (bu cümle aslında fuzuli. 110vd. maddelerde ilk itiraz olduğu yazıyor zaten.) Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. ‘

Yetki itirazını davalı yapacak. İtiraz ettiği takdirde davalıdan yetkili mahkemeyi belirtmesini istiyoruz. Bunu belirtmek zorundadır. Birden fazla yetkili mahkeme söz konusuysa bunlardan birini seçecektir. Bulunan birçok mahkemeyi sayıp bırakması durumunda itiraz dikkate alınmaz. Yetkili kılınan mahkeme davaya bakmak zorundadır.


Genel ve özel yetki kurallarının varlığı halinde davacı davayı yetkisiz mahkemede açtığı takdirde davalı bunu ilk itiraz olarak ileri sürmek zorunda. Sürmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor dedik. Zımni bir anlaşma olduğunu belirttik. Anlaşmayı kanuna göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yapabiliyor.

Düşünelim ki; A tacir, B gerçek kişi. A, davayı yetkisiz mahkemede açtı. B, ilk itirazı sürmedi. A ile B aralarında bir yetki sözleşmesi yapamazlardı. Çünkü B gerçek kişidir. Bu durumda aralarında zımni bir yetki sözleşmesi var. Az önce yetki sözleşmeleri gerçek kişiler tarafından yapılamaz diyordu. Ancak bu değişmedi. Bu hüküm böyle kaldı.

Yetkisizlik Kararı

İki gruba ayırarak inceleyelim. Kesin yetkili hallerde; hakim gözetecek ya da taraflar davanın her aşamasında ileri sürebilecekler. Çünkü dava şartıdır.
Diyelim ki; taraflar ileri sürdü veya hakim resen gözetti. Ve yetkisiz mahkeme olduğunu düşünüyor. Bu durumda yetkisizlik kararı verecek. Hakim dosyadan elini çekiyor. Verdiği karar da nihai bir karadır. Dolayısıyla bu kararı kanunyoluna götürebilmemiz mümkündür.

Yetkisizlik kararından sonra yapılması gereken işlemler, görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemlerle aynıdır.

Kesin yetki olmadığı hallerde; yetkisizlik bu durumda ilk itiraz olarak ileri sürülecektir. Hakim burada kendisi yetkisiz dahi olduğunu düşünse bunu dikkate alamaz. Davalının yetkili mahkemeyi belirtmesi gerekiyor ve herhangi birini seçmesi gerekiyor. Mahkeme yetkisiz olduğuna karar verirse bu karar usule ilişkin nihai bir karar olur. Yetkisizlik kararı üzerine, aynı şekilde görevsizlik kararı üzerine yapılması gereken işlemler yapılır. Hakim yetkisiz olmadığına karar verirse bu bir ara karardır. Davaya bakmaya devam edecektir. Dolayısıyla esas kararını bekleyip kanun yoluna başvurabilir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Yetkili Mahkeme: Genel yetki kuralı eşli kanunda 9.maddede yer almaktaydı. “Her dava, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça açıldığı tarihte davalının Türk Kanunun Medenisi gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde görülür. Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”

***Burada üç unsur önemli. Dava, davalının yerleşim yeri, davanın açıldığı tarih.

HUMK 9.maddedeki ‘kanunda aksine hüküm sayılı bulunmadıkça’ ibaresi 1711 sayılı kanunla geldi. 1711 sayılı kanundan öncesinde bu ibare yoktu ve yeni kanunda da bu hüküm kaldırıldı. Bu ibareye rağmen genel yetki kuralı özel yetki kuralıyla bertaraf edilmedi.
Ancak Yargıtay’ın bazı kararlarında aksi şekilde görmek mümkündür. ‘Kanunda aksine bulunmadıkça’ ibaresinden dolayı genel yetki kuralı tali bir kuraldır. Eğer özel yetki mevcut ise genel yetki kuralı bertaraf edilmiştir. Öncelikle özel yetki kuralı uygulanır demiştir Yargıtay.

Doktrin, Yargıtay’ın bu görüşüne hiçbir zaman katılmadı. Bu konuda özel yetkinin genel yetkiyi bertaraf etmediğini kabul etti. Yargıtay bu uygulamayla davacının seçimlik hakkını kısıtlamış oluyordu.

HMK’ da genel yetki 6.maddede düzenlenmiştir. “Genel yetki mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.” ‘Aksine hüküm bulunmadıkça’ ibaresi gitmiş ama kanun aynen alınmıştır. Yine üç unsur önemli. Davalı, davalının yerleşim yeri ve davanın açıldığı tarih.
Genel yetki kuralı, her dava için geçerlidir. Her davada bir genel yetkili mahkeme vardır. Bazen, sadece genel yetkili mahkeme vardır; özel yetkili mahkeme yoktur. Genel yetki ile kesin yetki aynı anda varsa kesin yetkili mahkemede davamızı açacağız.

Saymış olduğumuz unsurları inceleyelim.

1.Davalının yerleşim yeri: “Yerleşim yeri, 22/11/2001 tarihli ve 4721 Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre belirlenir. (HMK 6/2)” yerleşim yerinin neresi olduğunu açıkça zikretmiş. Bu eski kanunda yoktu.
Eski kanunda bu konu açık değildi. Mesela; nüfus kütüğüne kayıtlı olunan yer yerleşim yeri olarak kabul ediliyordu Yargıtay tarafından. Günümüzde çok az kişi nüfusa kayıtlı olduğu yerde yaşıyor. Dolayısıyla, içtihat artık olmaktan çıktı.

Bunun dışında Yargıtay, yerleşim yeri olarak; memurların çalıştıkları yeri de görüyordu. Bu belki daha isabetli olabilir. Çünkü çalıştığını yerde gerçekten ikametgahınız olabilir.

6.maddeye baktığımızda genel yetkili mahkeme ile özel yetkili mahkeme arasındaki ilişkide birbirini bertaraf etmediğini ve davacının seçimlik hakkı olduğunu anlayabiliriz.
2.Davanın açıldığı tarihte: Şöyle bir örnek verelim; A,B’ ye karşı dava açtı. Genel yetkili mahkemede açtı. B’nin yerleşim yeri Kadıköy. A Kadıköy’de davayı açtığını düşünelim. Bir sene geçti, bir sene sonra bizim davalı üsküdar’a taşındı. Yetkide değişiklik olacak mı?
Unsura baktığımızda davanın açıldığı tarihte diyor. Dolayısıyla davanın açıldığı tarihte genel yetkili olan mahkeme yetkili kalmaya devam eder. Davalının dava açıldıktan sonra taşınması genel yetkili mahkemede bir değişikliğe sebebiyet vermez.
*Ancak, kesin yetkili mahkeme söz konusu olduğunda yetkinin sonradan değişmesi davanın akıbetini de etkileyecektir.

1.Davalının Birden Fazla Olması Halinde Yetkili Mahkeme

Davalının birden fazla olması davacının birkaç davalıya aynı anda açması anlamına geliyor. Dolayısıyla birden fazla da yerleşim yeri olacak. Buna dava arkadaşlığı da diyebiliriz.
*Genel yetkide ana kuralımız; davalının yerleşim yerinde davanın açılmasıydı. A; B,C ve D’ye karşı aynı anda dava açıyor. B Kadıköy’de oturuyor. C Üsküdar’da oturuyor. D ise Konya’da oturuyor. Bu durumda davayı nerede açacağız?
-> Eski kanunda bu durum 9/2’de düzenlenmişti. Yeni kanun 9.maddedeki tüm uygulamaları ayırıp birkaç madde haline getirdi. Baktığımız zaman 9.maddede çok uzun ve karışık bir maddedir.
“Davalı birden fazla ise, dava bunlardan birinin ikametgahı mahkemesinde açılır. (HUMK 9/2)” Yani bu saydığımız üç mahkemede de davayı açabiliyoruz. Bu üç mahkeme genel yetkili mahkemedir.
Bunların da istisnaları vardır. İlk istisnamız; ortak yetki taşıyan bir mahkeme var ise bu durumda davanın o yetkili mahkemede açılması gerekir.
B,C ve D üçü birlikte A’ya karşı haksız fiil işledi. A haksız fiilden dolayı bir tazminat davası açmak istiyor. Bu durumda üçünün yerleşim yeri mahkemesi genel yetkili mahkeme. Ancak haksız fiilin yapıldığı yer üçü içinde ortak mahkeme. Çünkü üçü de haksız fiili ortak bir yerde yaptı. Haksız fiilin işlendiği yer Eminönü ise, üçü içinde ortak yetkili mahkeme Eminönü olacaktır.

İkinci istisnamız; davanın sırf davalılardan birini kendi mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı; belirtiler veya başka delillerle anlaşılırsa, mahkeme onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.

Kanunkoyucu, burada kötü niyetli bir davadan yola çıkıyor. Sadece D’yi olduğu yerden farklı bir yere götürmek için davayı özellikle Kadıköy veya Üsküdar’da açıyor ise mahkeme, D’nin davasını ayırıp Konya’ya yollayacak ve yetkisizlik kararı verecek.
->Yeni kanunda 7.madde bu konuyu düzenler.
“Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır.”
“Birden fazla davalının bulunduğu hallerde, davanın, davalılardan bir sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı, deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.”
İki istisnamız da değişmemiş ve aynı kalmış. *Görmüş olduğumuz ilk istisna kesin yetkilidir. Ortak mahkeme varsa orada açmak zorunludur. Bu mahkeme kesin yetkili mahkemedir. Dolayısıyla bütün yetkili mahkemeleri bertaraf eder.

*Genel yetki kurallarına neden ihtiyaç duyduk?

Davacı olarak davanızı açarken tasarruf ilkesi çerçevesinde açıyorsunuz. Yani kendi dileğinizle, kendi isteğinizle istediğinizle zaman açıyorsunuz. Oysa davalı, bundan dava dilekçesinin tebliğ edildiği anda haberdar oluyor. Davalı da dava dilekçesine cevabı 10 gün içerisinde vermek zorunda. Dolayısıyla psikolojik olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Oysa davacı bu davayı düşünerek açıyor. Davalı ise bir anda tebligatla haberdar oluyor. Böyle bir durumda davalının kendi yerleşim yerindeki mahkemeye gitmesi rahatlatıcı bir unsurdur.
Davacı açısından düşündüğümüzde; herkesin bir yerleşim yeri vardır. Davacı hukuki olmadığını, avukatla temsil edilmediğini düşündüğümüzde yapacağı tek şey davalının yerleşim yerini tespit etmek ve davasını açmaktır. Çünkü hiçbir inceleme yapmadan davasını gidip açabilir. Avukatla temsil zorunluluğu olmayan ülkemizde bu, büyük bir rahatlıktır.

2. Davalının Yerleşim Yerinin Belli Olmaması Halinde Yetkili Mahkeme

Eski kanuna baktığımızda, 9.maddede düzenlenmiştir. “Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”
9.maddenin 1.fıkrasının 2.cümlesi, eski kanunda 16.maddeyle birlikte ele alınmaktaydı. “Türkiye dahilinde malum ikametgah olmayanlar aleyhindeki mal davaları Türkiye’de sakin oldukları mahal mahkemesinde ve Türkiye’de malum meskeni yoksa emvalinin veya munazaalı şeyin veya teminatı varsa o teminatın bulunduğu mahal mahkemesinde bakılır. (HUMK 16)”
Türkiye’de yerleşim yeri yok ise davayı ikiye ayırıyor. Malvarlığına ilişkin davalar – şahıs varlığına ilişkin davalar olarak. Malvarlığına ilişkin olanlarda, çekişmeli olan şeyin bulunduğu yer diyor.
Şahısvarlığında da ayrım yapıyor. Diyor ki; son ikametgahının bulunduğu yer mahkemesinde açılır. Son ikametgahı belli değil ise sakin olduğu yer. O da belli değilse Ankara, İzmir, İstanbul mahkemeleri bakacak.
Yeni kanuna bakarsak; 9.madde düzenlenmiştir. Eski kanundaki 16.maddeyi 9.maddenin içine taşımıştır. İki maddeyi bir maddede birleştirmiş. Bu madde çok sade ve anlaşılır nitelikte. MÖHUK (milletlerarası özel hukuk usulü kanunu) 28.maddesiyle 40.maddesinin uygulama alanı devam ediyor.

3. Boşanma Davalarında Yetkili Mahkeme

Bu husus da yine HUMK 9.maddede düzenlenmiştir. Boşanmayla ilişkin görevli mahkeme aile mahkemesidir. TMK 168.maddesiyle HUMK 9/3 aynı düzenlemeye sahiptir. Kanunkoyucu usul kanundaki maddeyi kaldırmış, TMK 168 bu konuda yetkili mahkemeyi belirten hüküm olarak devam etmektedir.
Boşanma davalarında iki tane yetkili mahkeme var. Birincisi; eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesidir. Diğeri; eşlerin son 6 aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesi yetkilidir.

Özel Yetkili Mahkemeler

Genel yetkili mahkeme özel mahkemenin yetkisini bertaraf etmez. Kanun; genel yetkili mahkemeden başka bazı davalar için özel yetki kuralı koymuştur. Bu özel yetkili mahkemeler, ilişkin oldukları davalar ile herhangi bir şekilde bağlantılıdır.
Bir davanın zorunlu unsurları; taraflar, dava konusu, dava sebebi (temeli). Genel yetkili mahkeme bu üç unsurdan, taraflardan davalıyı öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkan unsur ise dava konusudur.

Genel etki veya özel kurallarında yetkisizliği ilk itirazda ileri süreceğiz. Hak düşürücü süredir. İlk itiraz ileri sürülmezse yetkisiz mahkemede dava açıldıysa yetkisiz mahkeme yetkili hale gelir. Bu genel yetki ve özel yetkili haller için geçerlidir. Kesim yetkilinin niteliği dava şartıdır.

1.Sözleşmeden doğan davalarda yetki:

HUMK’ a göre; 10.maddede düzenlenmekteydi. Sözleşmeden doğan davalar dediğimizde sadece borçlar kanundan doğan sözleşmeler söz konusudur.
10.maddede iki tane yetki kuralı konusudur. Birincisi; sözleşmenin icra olunacağı yer mahkemesi yazar. Sözleşmenin icra olunacağı yer sözleşmede yazar. Taraflar bu konuda serbestiye sahiptir. İcra yerini belirleyebilirler, açıkçası veya zımnen düzenlenebilir.

Sözleşmede yazılmışsa; kanuna göre yetkili mahkemeyi belirleyeceğiz. Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan hüküm var. Para borcu alacaklıya götürülecek borçtur. (*BK 73) Kambiyo senetlerine ilişkin alçak söz konusuysa aranacak bir borçtur. Borçluya gidip arayacaksınız.

Olayımızda; A,B’ ye buzdolabı sattı diyelim. Ancak alacağı olan 5.000 lirayı alamadı. Bu durumda 10.maddenin uygulama girer.

İlk yetki kuralı diyor ki; sözleşmenin yerine getirileceği yer. Burada parayı istiyoruz. Para borcu olduğu için borçlu miktarı getirecektir. Dolayısıyla davaya, alacaklının ikametgahı mahkemesinde bakılır. İlk özel yetkili mahkeme A’nın ikametgahı mahkemesidir. Genel yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeridir.

Önce borçlu kanununa giren sözleşme var mı bunu inceleyeceğiz, sonra 10.maddedeki yetki kuralına ilişkin bir durum var mı onu inceleyeceğiz.

İkinci yetki kuralı diyor ki; sözleşmeden doğan bir dava, davalı veya vekili davanın açıldığı zaman orada bulunmak şartıyla sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesinde de açılabilir. Sözleşmenin yapıldığı yer; Üsküdar diyelim. Davanın açıldığı tarihte davalı veya vekilinin Üsküdar’da bulunması kaydıyla davayı Üsküdar’da açabiliriz.

Tamamen panayırlara, sirklere ilişkin bir düzenlemedir. Bir sözleşme yaptık diyelim panayırla. Panayır Kadıköy’de kaldığı sürece ona karşı bu davayı açabiliriz. Başka bir yere gittikten sonra dava açarsanız bu yetki kuralı uygulanmaz.

Yeni kanunda da 10.maddede düzenlenmiştir. “Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifade edileceği yer mahkemesinde de açılabilir.” Sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesi kuralı kaldırılmış artık. İkinci yetki kuralı artık yok. Kaldırılma nedeni ise, uygulama alanına çok az olmasıdır.


Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Çiftlik bank ve benzeri yapılar gündemde yoğun olarak yer almaktadır. Ponzi, piramit, saadet zinciri yapısındaki bu firmalara para yatıran kişilerin mağduriyeti nasıl giderilebilir, yatırımcılar paralarını kurtarabilirler mi? bu sorulara cevap arayacağız.

Çiftlik bank ile duyulan bu Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri kimdir, amaçları nedir?

İnsanlardan çok yüksek kazanç (kar) vadeden bu şirketler(ve/veya internet siteleri) halk arasında saadet zinciri olarakta bilinir. Ülkemizde ve Dünya’da bu sistem ile faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.

İşte bu Çiftlik bank bu benzeri yapıda Türkiye’de faaliyet sürdüren işletmelerin bazıları aşağıdadır;

-Birlik Beraberlik Tarım ve Hayvancılık
-Ekolium Bilişim Yazılım Tarım ve Hayvancılık
-UKASH İnternet Hizmetleri
-SKP Teknoloji Sanal Market
-CashÇiftlik
-Maden.im
-Elit Çiftlik
-ÇiftlikShop
-ÇiftlikMania
-Bizim Tavuklar
-Çılgın Tavuklar

Bu yapılar genellikle kulaktan kulağa tavsiye ile internet reklamlarıyla, email, telefon, sms vb. araçlarla insanlara ulaşırlar.

Bu şirketler çeşitli sözde çeşitli sanayi kollarında Tarım, Hayvancılık, Turizm, İnşaat, Bilişim vb. endüstrilerde yatırımlarımız var diyerek yüksek kazançlar elde ettiklerini iddia ederler. Bu kazançlarını büyütmek için yeni yatırımcılara ihtiyaç duyduklarını söylerler. Bu bahaneyle insanları bu sisteme yatırım yapmaya davet ederler.

Bu sisteme güvenen kişiler, kendi bütçelerine göre 5.000 tl’den başlayarak, 500.000 tl ve üstü miktarlara varan paralar yatırırlar.

Yatırımcı, bu şirketlerin kar vaatlerine inananak, yatırdığı parayı 6 ay ile 18 ay içinde amorti edeğini yani taksit taksit bu şirketten geri alacağını düşünür.
Yatırdığı parayı geri aldıktan sonra da, her ay için düzenli bir kar elde etmeyi umar.

Bu tuzaklı ve tehlikle ponzi sistemini kamufle etmek için profesyonel hazırlanmış internet siteleri vardır. Bunun yanısıra sosyal medya maniülasyon ekipleri, sisteme entegre online oyun platformu ve göstermelik endüstriyel yatırım (çiftlik açtık, fabrika açtık) videoları ve fotoğrafları da olabilir.

Duydukları, gördükleri ve okuduklarından etkilenen kişiler, bu sistemden yüksek kazanç etmek umuduyla para yatırırlar.

Ponzi şirketi için, işler  düzenli yeni üye girişi olmasına bağlı olarak devam edebilir. Sisteme yeni üyeler almaya devam ediyorsa, işler o zaman dilimi için yolunda demektir. Yatırımcılara aydan ayda taksitli ödemeleri yapılır.

Örneğin 80.000 TL yatırım yapan bir kişinin aylık 6.250 TL’den 6 ay düzenli geri ödeme alması gibi.

Ancak piyasa koşullarının misliyle çok üstünde kar payı (geri ödeme) vadeden sistem zamanla tıkanmaya başlar.

Çünkü, üretmeden “sürekli ve yüksek kazanç elde etmek” imkansızdır!

Ponzi’de sıkıntıların başladığı nasıl anlaşılır?

Sistemin bazı ödemeleri aksatmasıyla yatırımcılar tedirgin olur ve sosyal medya üzerinden birbiri ile haberleşir. Bu panik havası ve dedikodular yayıldıkça sisteme olan güven azalmaya başlar. Azalan güven ile sisteme yeni üye girişi de azalır.

Yeni üye girişi azaldıkça, sisteme giren para azalır. Sistem eski üyelerin aylık ödemesini  geciktirmeye başlar. Bu arada tehlikeyi erken farkeden kişiler parasını kurtarmak şirkete başvurur ancak para iadesi talepleri reddedilir. Gerekçe olarak imzaladıkları sözleşme, taahhütname ve çeşitli bahaneler gösterilir.

Üyelerin güvenini kaybetmeye başlayan bu şirket, bir kartopu etkisiyle iyice ödeme yapmaz/yapamaz hale gelir. Elinde var olan parayı da kaçırıp ortadan kaybolur. Olay basın ve medyaya düştükçe tedirginlik had safhaya ulaşır. Artık tüm yatırımcılar paralarını kurtarmanın peşine düşer.

Bu benzeri yapıda işletlemere para yatıran kişilerin, parasını nasıl kurtarabilir?

Halen faaliyette olan şirketlerden parasını geri almak isteyenler bunu yasal çerçevede gerçekleştirmelidir.

Çiftlik bank ile duyulan Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri olarak bilinen firmalara güvenerek para yatıran mağdur yatırımcıların yapması gereken, konusunda uzman bir avukat ile anlaşmaktadır. Avukatınız aracılığııyla yardımı ile yasal süreç başlatılır.

Para yatırdığınız firmanın, tüm mal varlıklarına haciz konulması, banka hesaplarının bloke edilmesi, icra takibi vb. metodlar ile tahsilat süreci devam eder.

Burada kritik olan şey zamandır. Çünkü para yatırdıkları şirket iflas ettikten sonra tahsilat imkanı çok güçtür. Ortada yüzlerce alacaklı varken, firmadan geriye kalan sınırlı varlıklar ile bütün yatırımcıların parası karşılanamaz. Sadece erken davrananlar paralarını kurtarabilir.

Ticaret ve Tüketici Hukuku Avukat

Av.Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat

 

Davaların Birleştirilmesi: Davalar arasında bir ilişki olduğunda davaların birleştirilmesi mümkündür. 

“Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerinde veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. (166/1)”
“Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirilme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (166/2)

Örneğin; Hakim davayı inceliyor. Taraflardan biri hakimin reddi talebinde bulunuyor. Esas incelemeye devam etmemiz mümkün değil. Bir ihtilafçık çıktı. Karar verilmeden esasa geçemeyiz. Dolayısıyla bu bir hadisedir.
İlk itirazlar da birer hadisedir. İlk itirazları dava dilekçesine cevapta davalı ileri sürer dedik. İlk itirazlar çözülmeden davaya devam edilmesi mümkün değil. Bazen 3.kişiler davaya müdahale edebilir. Böyle bir taleple karşılaştığınızda bu da bir hadisedir. Önce bunu çözeceksiniz. Eski hale getirme talebi de bir hadisedir.
Hadiselerin İncelenmesi; hadiseler yargılamanın herhangi bir aşamasında karşımıza çıkabilir. Öyle bir ihtilafçık ki, o sorunu çözmeden asıl olayımızı incelemeye geçemeyiz. Hadiseler, dilekçeyle veya duruşmada sözlü söylerseniz tutanağa yazılır.

Hadise talebiyle karşı karşıya kalan hakim, bunu inceler ve karşı tarafa tebliğ eder. Ancak karşı tarafa tebliğ etmesi için hadise talebini incelemeye değer bulması gerekir. İncelemeye değer bir talep söz konusu değilse karşı tarafa tebliğ etmeyecektir. Örneğin; sürenin geçtiğini gördüğünde incelemeye değer bulmayacak ve doğrudan talebi reddedecek.

İncelemeye değer bulduğu takdirde karşı tarafa tebliğ eder ve karşı taraftan cevap bekler. Sonra da hakim hadise üzerinde inceleme yapıp karara bağlar. Bazı konularda kendisi karar verebilir. Bazı hallerde ise (ret talebi) kendisi karar veremez. Ret talebini, aynı yetkiye sahip hakim inceleyecektir.
Bazı hadiseler sonucunda verdiği karar neticesinde davadan elini çekmek zorunda kalabilir. Bu durumda nihai bir karar vermiş oluyor. Bu tamamen hangi konunun hadise olduğuna bağlıdır.
Asliye Hukuk ve Asliye Ticaret Mahkemeleri Arasındaki İşbölümü
Kadıköy’deki birkaç tane sulh hukuk mahkemesi var. Sizin davanıza hangi mahkemenin bakacağı ‘UYAP’ sistemiyle belirlenir. Bu mahkemelerin arasındaki ilişki nedir? Sulh hukuk ile asliye hukuk arasındaki ilişki görev ilişkisi. Ama bir bölgede birden fazla sulh hukuk mahkemesi varsa, bunlar arasındaki ilişki ise işbölümüdür.

*Asliye hukuk ile asliye ticaret arasındaki ilişki nedir?
Bunların arasındaki ilişki de bir işbölümü ilişkisidir. Alangoya; bunların arasındaki ilişkinin bir görev olması gerektiğini savunuyor. Ancak kanuna baktığımızda 116.maddenin son bendi işbölümü itirazı ve bunun kapsamını belirtmektedir. Gerekçeyi de okuduğunuz da asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesinin alanına girdiğini gördüğünüzde artık bunlar arasındaki ilişkinin işbölümü ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Ticaret mahkemesi her ilde yok. Olmayan yerlerde ticaret mahkemesinin davalarına asliye hukuk ticaret mahkemesi sıfatıyla bakıyor.
Hangi davaların ticari davalar olduğunu TTK 4.maddede (eski kanun- 6762s.k.) yer alıyor. Bunları iki gruba ayırabiliriz. Mutlak ticari davalar ve nısbi ticari davalar.

– Mutlaka ticari davalar: -> Ticaret kanununa göre
-> Kooperatifler kanununa göre
-> Diğer kanunlara göre
– Nısbi ticari davalar: -> Ticari işletmeyle ilgili bazı davalar
-> Her iki taraf için ticari sayılan hususlardan doğan davalar

İşbölümü itirazıyla ilgili olarak; asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişkinin işbölümü olduğunu söyledik. İşbölümü itirazı da ticaret mahkemesinde açılması gereken bir davanın asliye hukukta açılması üzerine başvurulan bir kurumdur.
Bu bir ilk itirazdır. (HMK 116) Dolayısıyla davalı dava dilekçesinde cevabını yazarken ileri sürecek. Hak düşürücü süredir.

*İş bölümü itirazı bir ilk itirazdır. Ancak tarafların iradelerine bağlı olmayan hususlarda mahkeme bunu resen gözetir. İflas davaları mutlaka asliye ticaret mahkemesinde açılması gerekir. Bu bir dava şartıdır. Dava şartı olduğu için resen gözetilir. Taraflarda her zaman ileri sürebilirler.
İşbölümü itirazını yaptığımızı düşünelim. Hakim bunu inceleyecek. İşbölümü itirazının dava dilekçesine cevap süresinde yazılmadığını tespit eden hakim ne yapacaktır.
Reddedecek ve davaya bakmaya devam edecektir.

Süresinde yapıldığını kabul edersek, hakim bu sefer itirazın yerine olup olmadığını inceleyecek. Haklı olmadığını düşünüyorsa reddedecek. Bu ret kararı bir ara karardır. Çünkü hakim yargılamaya devam edecek. Arar karara karşı esasa ilişkin kararla birlikte kanunyoluna başvurabilir.
İşbölümü itirazını kabul ettiğini düşünürsek, hakim nihai bir karar vermiş oluyor. Dosyadan elini çekiyor. Artık o davaya devam etmeyecek. İşbölümü itirazını kabul ettiği takdirde bir gönderme kararı yazacak. Bu gönderme kararında, dava dosyasının ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilir. Bu kararı yazdıktan sonra dosyadan elini çeker. Gönderme kararı üzerine, aynı görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemler yapılacak. (HMK 20)

YETKİ: Yetki, coğrafi yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı ilişkindir. Mahkeme tespit ediliyor görev konusuyla, hangi yerdeki mahkeme olduğu da konusuna tespit ediliyor.
Dış yetki uluslar arası yetkidir. Uluslar arası yetki, Türk vatandaşıyla yabancı birey evlenmişi. Bunların boşanma hususu uluslar arası yetkiye bağlıdır. İç yetki, ulusal yetkidir. Bizim konumuzu iç yetki oluşturuyor.

Yetki kurallarını; genel yetki kuralları, özel yetki kuralları, kesin kuralları diye üçe ayırıyoruz. Kesin yetkinin diğerlerinden farklı özellikleri var. Kesin yetkiyi ayrı bir grup olarak kabul edenler var, bir de özel yetki kurallarının içinde nitelendirenler var.
Kesin yetki bir dava şartıdır. Genel yetki ve özel yetki ise ilk itirazdır.

Genel yetki kuralı ile özel yetki kuralının aynı anda bulunması mümkündür. Böyle olunca birden fazla yetkili mahkeme olur. Burada davacının seçme hakkı vardır. Genel yetki ile özel yetki birbirini bertaraf etmez. Seçimlik hak söz konusudur.

Oysa kesin yetki kuralı; uyulması zorunlu kurallardır. Kesin yetkili bir mahkeme varsa, genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkilerini bertaraf eder. Davacının seçimlik hakkı yoktur. Davayı mecburen kesin yetkili mahkemede açacaktır.
Dava şartı olduğu için, dava yetkili mahkemede açılmadığından bu husus yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebilir veya hakim resen dikkate alacaktır. Oysa genel yetkili veya özel yetkili mahkemelerin olması halinde ikisinden birini seçmek davacını hakkıdır. Davalı ilk itiraz olarak ileri sürecektir. İleri süremediği takdirde hakim resen dikkatte almayacaktır.
Davacı davayı yanlış bir mahkemede açtıysa davalı ilk itirazda bulanabilir. İlk itirazda bulunmadığı takdirde hakim resen dikkate almaz. Bu durumda yetkisiz bir mahkeme yetkili hale gelecektir.

Fatmanur Toprak Saygıner| Kahramanmaraş Avukat

1 2 3 7