Hakimler ve Hakimin reddi: Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde karar verirler. Bu hak anayasa tarafından verilmiştir. Devlet size hukuki koruma sağlamakla yükümlü. Bu korumayı hakimler vasıtasıyla bağımsız mahkemelerde sağlıyor. Dolasıyla hakimin konumu daha özel bir konumdur. Türk milleti adına karar veriyor. Yargı yetkisini kullanıyor. Hakimlerin verdiği kararlara taraflar uymak zorundadır. Bazen hakimlerin verdiği kararlar kamu kuruluşlarını da bağlar. Örneğin , idari mahkemede hakimin verdiği karar ilgili kamu kuruluşunu da bağlar. Sadece bireyler değil yasama ve yürütme organları da hakimin verdiği kararlarla bağlıdır.

*Neden hakimler yargı yetkisini kullanıyor? Hukuk devletinde bizzat ihkak-ı hak yapamıyorsunuz. Devlet size hukuki koruma sağlamak zorundadır. Bu hukuki korumayı da hakimler aracılığıyla sağlamaktadır. Diğer kamu görevlilerden farklı statüyle, farklı koruma sahipler. Dolasıyla bu da hakimlerin korunmasını gerektirir.
Hakim teminatı, hakimlerin bağımsızlığının gerçekleştirilmesinin ve korunmasının en önemli araçlarından biridir. Hakim teminatı Anayasa’da belirlenmiştir. Anayasa; hakim ve savcıların azledilmeyeceğini, kendileri istemedikçe 65 yaşından önce emekliye sevk edilmeyeceğini, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık ödenek ve özlük haklarından yoksun bırakılmayacağını öngörmektedir. Bu prensipler anayasada benimsendiği gibi Hakimler ve Savcılar Kanununun 44. Maddesinde de aynen benimsenmiştir.
*Kimler hakim olabilir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, hukuk fakültesi mezunu olmak gerekir. Lisanslı olanlar için 30 yaş, doktora yapmış olanlar için 35 yaş sınırı vardır. Askerlikle ilgili şartlar var. Sağlık problemi olmaması gerekir. Son olarak da sınava girip geçmesi gerekir.

Hakimlerin atama, terfi disiplin ve yer değiştirme gibi özlük hakları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna aittir. Anayasa’nın 159. Maddesidir. Bu konuda eleştirilen konu HSYK’ nın üyelerinden birinin Adalet Bakanlığı olmasıdır. Dolasıyla oy kullanma hakkına sahip oluyor. Üçlü ayrımda adalet bakanı yürütme organı içindedir. Kakim atamalarını HSYK yapıyor.
1961 anayasasına baktığımızda, orda Yüksek Hakimler Kurulu vardır. Bu kurul sadece hakimlerden oluşuyordu. Günümüzde tek eleştirilen kısım da adalet bakanı müsteşarlığının kurulun tabi üyesi olması sebebiyledir.

Hakimler yasama, yürütme ve yargı organından bağımsızdır. Bütün güçlere karşı bağımsızdır. Bunun dışında hakimler yasalara bağlı ve vicdani kanaatine uygun olarak karar vermelidirler. Hakimler görevlerini gerçekleştirirken kişiler ya da organlar hiçbir şekilde talimat veremez, emir veremez, genelge gönderemez ve tavsiyede bulunamaz. Tabi hakimlik görevini yaptığı konulara ilişkin olarak talimat veremez. Anayasa, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinin hiçbir beyanda bulunamayacağını belirtmektedir. Bu kadar bağımsızlığa karşın hakimler ve savcılar kural olarak, kanunda belirtilen görevlerinden başka resmi veya özel hiçbir görev alamazlar.

Tahkim bir ihtilaf mahkeme dışında bir kurumda çözmektedir. Tahkim, devletin yargı organları dışında bir ihtilafı çözülmesine alternatif yoldur. Tahkimde hakemler görev yapmaktadır. Hakemler karar verirken az önce hakimler için saydığımız tüm esaslar geçerlidir. Hakimlerin bağlı oldukları tüm prensiplerle hakemler de bağlıdır.

Hakimin Davaya Bakmaktan Yasaklandığı Haller
Ana kuralımız, hakim önüne gelen dosyaya bakmak zorundadır. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Ya hakim yasaklıdır ya da hakimin reddedilmesine ilişkin bir sebep vardır. Bu iki ihtimal dışında hakim dosyaya bakmak zorundadır. 

Hakim, yasaklı olduğu bir davaya bakarsa hakimin tarafsızlığından şüpheye düşeriz. Kanunlara bağlı ve vicdani kanaatine uygun karar verirken aynı zamanda tarafsız olmak zorundadır. Bunun dışında, önüne gelen davada bir menfaatinin bulunmaması gerekir. Bunları teminat altında almak için de kanun koyucu bazı halleri yasaklanmıştır.
Yaşanmış olaylardan örnek vereyim size; bir bayan hakim var ve hakim davayı incelerken keşfe gitti. Davacının evine keşfe gidildi ve hakim davacının köpeğini sevdi ve birkaç dakika geçirdi. Davalı ise tarafsızlığından şüphe ettiği için hakimi reddetti. İkinci örnek; davaya bir heyet mahkemesi bakıyor. Davalı ve davacıdan birisi çok popüler birisidir. Heyetten bir hakim, ünlü olan taraftan bir imza istiyor ve imzayı da alıyor. Karşı taraf ise hakimi reddediyor. İkinci olayda tarafsız olmadığı çok bariz ortada, ancak ilk olayda hakimin tarafsızlığında biraz şüphe var. Burada size anlatmak istediğim, tarafsızlık her zaman çok açık bir şekilde olmayabilir. Böyle durumlarda somut olaya göre karar vermek gerekir.
Hakimin yasaklı olması; HUMK 34.maddede düzenlenmiştir. Yasaklı olduğu maddeyi okuduğumuzda eski kanunun anlaşılması çok güçtür. 34. Maddede bir farklılık olmamakla birlikte dili sadeleştirilmiştir.

Hakim, aşağıdaki hallerde davaya bakamaz; talep olmasa bile çekinmek zorundandır?
a)Kendisine ait olan veya doğrudan doğruya ya da dolasıyla ilgili olduğu davada. (bir menfaatten söz ediyor, menfaati olduğu bir davadan çekilecek )
b)Aralarında evlilik bağı kalksa bile eşinin davasında. (eski kanunda bu, aralarında evlilik bağı kalksa bile karısının davasında şeklindeydi. Yani erkek hakime hitap ediyordu. Bayan hakim olduğunuzda kanunun lafzına göre etkilenyemecektiniz ancak kanunun amacına göre etkilenecektiniz.)
c)Kendisi veya eşinin altsoy veya üstsoyunun davasında.
ç)Kendisi ile arasında evlatlık bağı bulunanın davasında.
d)Üçüncü derece de dahil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı kalksa dahi kayın hısımlığı bulunanların davasında. (avukat ile hakim bir akrabalık ilişkisinde ise, bu durumda kanun bunu açıkça saymamış. Hakim çekilmek zorunda değil, davaya bakabilir. Ancak Avukatlık Kanununun 13.maddesinde, avukatın böyle bir durumda çekilmesi gerektiği yazıyor.)
e)Nişanlısının davasında .
f)İki taraftan birinin vekili, vasisi, kayyımı veya yasal danışmanı sıfatıyla hareket ettiği davada.
Bu sayım tahdidi bir sayımdır. Yani bu hallerin dışında yasaklı değildir. Diyelim ki; yasaklı bir hal var, taraflar bunun biliyor hakim de bunu biliyor. Taraflar yasaklı durum olmasına rağmen biz bu hakimin davaya bakmasını istiyoruz derse; eski kanuna göre, tarafların açık ve yazılı izinleri olduğu zaman bakabilirdi ancak bakmak zorunda değildi. Yeni kanuna göre, taraflar kabuk etse dahi bu davaya bakamaz. Çünkü hakimin yasaklı olması kuralı kamu düzenine ilişkindir.
*Hakim yasaklı çıkınca yerine kim bakacak ?
Aynı yetkiye sahip bir hakim bakacak ( sulh’ ta açılan bir dava ise sulh hakimi davaya bakacak). Bunların içinde de hangisinin davaya bakacağını da nöbetçi mahkeme belirliyor. Hakim yasaklı olduğunu anladığı an davadan çekilmek zorundadır. Çekilmediği takdirde taraflar, davanın her aşamasında bunu ileri sürebilirler.
*Yeni kanuna göre çekilmek kararına karşı kanun yolu açık mıdır?
Yeni kanuna göre bir üst mahkemeye başvurma imkanı mevcuttur. Eski kanuna göre bu tartışmalıydı. Yargıtay, temyiz edilemeyeceğini söylüyordu.

Hakimin çekilmeden önce dava ile ilgili yaptığı işlemler ne olacak? Eğer usuli işlem söz konusuysa ve bu usuli işlemler düzgün yapıldıysa bunları iptal etmeye gerek yok. Çünkü usul ekonomisi prensibine ters düşer. Ancak kanun burada bir boşluk bırakmış, iptal edilebilir de. Yasaklı hakim artık ihtilafa ilişkin hüküm verdiyse, bu karar doğru dahi olsa iptal edilecektir. Bütün bu konuları HMK 35.maddesi düzenlenmektedir. Yeniden karar vermek zorunda kaldığı için mahkeme masraf yaptı. Bu masrafları yasaklı hakim ödeyecek. Çünkü zaten çekilmek zorundadır diyor kanun.

Hakimin Reddi
HUMK 29. Maddesinde, HUMK 36.maddede düzenlemiştir. Hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebebin bulunması halinde, taraflardan biri hakimi reddedebileceği gibi hakim de bizzat çekilebilir. Özellikle aşağıdaki hallerde, hakimin reddi sebebinin varlığı kabul edilir:
a)Davada, iki taraftan birine öğüt vermiş ya da yol göstermiş olması.
b)Davada, iki taraftan birine veya üçüncü kişiye kanunen gerekmediği halde görüşünü açıklamış olması.
c)Davada, tanık veya bilirkişi olarak dinlemiş veya hakim ya da hakem sıfatıyla hareket etmiş olması.
ç)Davanın, dördüncü derece de dahil yansoy hısımlarına ait olması.
d)Dava esnasında, iki taraftan birisi ile davası veya aralarında bir düşmanlık bulunması.
Bu maddedeki bentler örnek olarak sayılmış, tahdidi değildir. Yeni maddenin yapısı değişti. Madde, hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren hal diye başlıyor. Eski kanuna göre içerik değişmemesine rağmen maddenin yapısı değişti. Eski kanunda madde 6 bentte oluşmaktaydı ve yeni kanundaki ilk ifade (genel ifade) eski kanunda 6.bentte yer almaktaydı.
Hakimin yasaklı olduğu haller ile hakimin reddi kurumu iki benzer kurumdur. Dolasıyla bu konulara ve bunun gibi olan benzer konulara çalışırken iki kurum arasındaki farkları ve benzerlikleri değerlendirip ayırt etmemiz anlamanız açısından daha rahat olacaktır.

Hakimin Reddinde Usul
Hakimin reddini taraflar ve hakim isteyebilir. Ret istemi dilekçeyle yapılır. Taraflar ve hakim kendisi reddi isteyebilir dedik. Dolasıyla reddetme süresi bakımından da bir ayrım yapmamız gerekir.
Taraflar reddetmek istiyorsa, hakimin reddi sebebini bilen taraf öğrendiği andan itibaren en geç ilk oturumda binldirmesi gerekir. Eğer ilk oturumda reddetme isteminde bulunmazsa bir daha bu istekte bulunamaz çünkü verilen süreyi kaçırmıştır. Hakimin kedisini reddetmesi ise belli bir süreye tabi değildir.
Hakim reddi usulü 40.maddede yer almaktadır. Ret talebi reddedilen hakim incelemez. Sulh hukuk hakimi reddedildiği takdirde, ret talebi o yerdeki diğer sulh hukuk hakimi tarafından incelenir. Reddedilen hakim mütalaa yapıp kendi görüşünü bildirip incelemeyi yapacak hakime verebilir. Ret talebini inceleyen hakim tam ispat aramaz, tarafsızlığından şüpheye düşülmesini muhtemel olarak görmesi yeterlidir.
Ret talebi kabul edilene kadar reddi istenen hakim davaya bakamaz, bekletilir. İnceleme esnasında davaya devam edilmez. Ancak gecikmeden dolayı bazı zararlar doğabilir. Bu zararların önüne geçilmesi için ihtiyati tedbir kararı veya delil tespiti kararı verilebilir. Ret talebi reddedilirse reddi istenen hakim davaya bakmaya devam edecek. Ret talebi kabul edilirse artık o hakim davaya bakmayacak. Aynı yetkiye sahip başka bir hakim bakmaya devam eder. Ret talebine ilişkin karara karşı kanun yolu açıktır.

Zabıt katipler; duruşma esnasında hakimle birlikte duruşma salonunda bulunuyorlar. Duruşma tutanağını tutuyorlar, sonra bu tutanak imzalanıyor ve imzalandığı için bu tutanak gerçek kabul ediliyor. Önemli görevleri vardı. Tutanak, o duruşmanın yapıldığının tek belgesidir. Dolasıyla hakimler için saydığımız ret sebepleri ve yasaklı olduğu haller aynen geçerlidir. HMK 45.madde, bunu açıkça düzenlemektedir.

Hakimlerin Sorumlulukları
Sorumlulukları üçe ayrılır (hukuki, disiplin ve cezai sorumluluk). Bunlar özel düzenlenmiştir. Çünkü taraflardan biri davayı kaybettiğinde hakime karşı uydurma sebeplerden dava açılabilir. Yani taraflar karardan memnun kalmadıklarında onları sorumlu tutabilirler. Yaptıkları işi tarafsız ve bağımsız yapmak zorundalar. Özel konumlarından dolayı sorumlulukları da özel olarak düzenlenmiştir. Disiplin sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununda (md.62-81) düzenlenmiştir. Cezai sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununun 82 ile 92. Maddeleri arasında düzenlenmiştir. Hakimlerin görevlerinde doğan veya görevde işledikleri suçlar için geçerlidir bu maddeler. Hakimlerin hukuki sorumluluğu ise Usul Kanununda düzenlenmiştir. (HUMK 573-576, HUMK 46-49).
Hukuki sorumluluğa ilişkin sebepler tahdidi sayılmıştır. Bu sebeplerin varlığı halinde tazminat istenebilir. Hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine (Eski kanunda hukuki sorumluluk davası açıldığında bu dava doğrudan hakime açılıyor. Ancak yeni kanunda bu dava devlete açılıyor. Devlet davayı kaybettiği davayı takdirde hakime rücu edecektir.) tazminat davası açılabilir:
a)Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b)Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. (HMK MD.46/1-2)
Davayı önce devlete açmamızın ilk nedeni ; hakim, kendi davasıyla uğraşmıyor ve işini yapmaya devam ediyor. Davayı kaybettiğinizi düşündüğünüz zaman, hakimde para olmayabiliyor. Dolayısıyla sizin zararınızı karşılamayabilir. Ancak devlette sizin zararınızı ödeyecek kadar para var. Dolayısıyla hem alacaklıyı koruyor bu hüküm hem de hakimi koruyor.

*Davayı kaybeden herkesin böyle bir dava açmasını nasıl engelleriz?
Sebepsiz yere açılan davaları engellemek için HMK49.madde düzenlemiştir. Dava esastan reddedilirse davacı, beş yüz Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar disiplin para cezasına mahkum edilir. Yani hakime karşı açılan davada haksız çıkarsanız belli bir miktar para cezası ödemek zorundasınız.

Nizasız Kaza ( çekişmesiz yargı )
Veraset ilamı (noter de verilebiliyor) nizasız kazaya örnektir. Eski kanunumuzda nizasız kazaya ilişkin doğrudan bir hüküm yoktu. Dolayısıyla nizasız kazanın ne olduğunu açıklamakta sıkıntı çekiyorduk. HMK 382.madde nizasız kazayı düzenliyor. Bu maddede hangi davaların nizasız kaza olduğu açıkça sayılmaktadır. 

Eskide nizasız kazayı belirlemede etkili olan kriterleri inceleyelim. Çünkü bu kriterler hala geçerli.
İlk kriterimiz; ihtilaf yokluğudur. Yaş büyütme, isim değiştirme, veraset ilamı gibi davalardır. Bu davalarda karşı taraf yoktur. Tek tarafladır. İkinci kriter; sübjektif hak yokluğudur. MK 348.maddedeki velayetin kaldırılması buna örnektir. Üçüncü kriter; resen harekete geçme kriterleridir. MK 346.maddedeki çocuğun korunmasına ilişkin önlem alınması örnek verilebilir.
Hüküm etkisine bakacak olursak; inşai etkisi olabilir, tamir edici etkisi olabilir. Kararın etkisinden dolayı farklılıklar da olabilir. Bu da bir kriterin olabilir.
Usul hukukunda dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi geçerlidir. Davayı davacı açıyor, dava malzemesini taraflar getiriyor. Hakim resen araştırma yapmaz usul hukukunda. Bazı nizasız kazaya ilişkin davalarda resen araştırma ilkesi geçerli olabilir. (babalık davası, çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin alınması hususunda hakimin malzemeyi taraflardan istemesi adil olmaz.

Görev-Yetki
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin söz konusu davaya bakacağı konusu görev konusudur. Yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı konusu da yetki konusuna ilişkindir. Görev ve yetki konularının kanunla düzenlenmesi gerekir. Çünkü, keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından dolayı kanunla düzenlenmelidir.

HUMK’ ta görev;
Her iki kanunun prensibi aynı, her iki kanunun 1.maddesi göreve ilişkindir. Mahkemelerin görevi kanunla belirlenir (HUMK md.1). -Mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar kamu düzenindendir. (HMK md.1)
Yapacağımız ilk ayrım sulh ayrımıdır. Asliye hukuk mahkemelerine giden davalar 5235 sayılı kanunun 6.maddesinde düzenlenmiştir. Hangi davaların asliye hukuk mahkemesinin görev alanına girdiğini belirtmektedir. Sulh hukuk mahkemelerinin görev alanına girmeye tüm davalara asliye hukuk mahkemesi bakar (5235sk md.6)
HUMK’ ta 8.madde sulh hukuk mahkemesinin görevlerini düzenlemiştir. Burada yapacağımız ilk ayrım; malvarlığına ve şahıs varlığına ilişkin davalardadır. Malvarlığına dediğimizde bir şekilde parayla ölçülebilen bir dava konusu olmalı. Şahıs varlığına ilişkin davalar da konusu para ile ölçülemeyen davalardır. Başkasına devredilemez ve paraya çevrilemez.
Şahıs varlığına ilişkin davalara asliye hukuk mahkemesi bakıyor hiçbir ayrım yapmadan. Malvarlığına ilişkin davalara gelince burada bir ayrım yapmak zorundayız. Malvarlığına ilişkin bir dava olduğunda 8.maddeye bakıyoruz. İflas davalarıyla vakfa ilişkin davalar olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları, (HUMK 8/1).
Orada parasal bir sınır oluğunu görüyoruz. Her sene Maliye Bakanlığı tarafından bu sınır yenileniyor. Değeri bilmeniz önemli değil, parasal sınır olduğunu bilmemiz yeterli. (günümüzde 7780 tl sınır) Bu parasal sınırın üstünde kalan davalar asliye hukuk mahkemesinde, parasal sınırın altında kalan ise sulh hukuk mahkemesinde görülüyor.

*Bir davanın malvarlığına ya da şahıs varlığına ilişkin olmadığını nerden anlayacağız?
Bunu tarafların dava konusu bize söyleyecek. Örnek olayımıza bakarsak; A il B arasında 5.000 liralık alacak davası vardı. Bu davanın konusu malvarlığına ilişkindir. Dava konusu dediğimiz husus netice-i taleptir. Netice-i talep, dava dilekçesine yazılır. Mutlaka dava dilekçesinde bulunması gerekir. Çünkü hakim davacının ne istediğini dava dilekçesindeki netice-i talebe bakarak anlar. Netice-i talebinize dayanak olacak hayat olayını (vakaları) yazacaksınız, belirteceksiniz. Demek ki; dava dilekçesine kabaca baktığımızda mutlaka netice-i talebi yazmamız gerekecektir. Bu hayat olayı, dava malzemesi de dava dilekçesindeki netice-i talebe dayanak teşkil edecek. O hayat olayından sizin netice-i talebinize ulaşılması gerekir.
Dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi dediğimize göre hayat olayını dava dilekçesine yazmamız zorunlu bir unsurdur. Dava dilekçesine baktığımızda A, B’nin bana 5.000 liralık borcunu vermesini talep ediyorum demiş. Dolayısıyla burada malvarlığına ilişkin bir ayrım yapıyoruz. Sonra ikinci ayrımı yapacağız. Asliye hukuk mahkemesi mi yoksa sulh hukuk mahkemesi mi davaya bakacak ona bakacağız. Burada parasal bir sınır var dedik. Bu borç parasal sınırın altında kaldığı için A’nın açtığı bu davaya sulh hukuk mahkemesi bakacaktır.
Dava konusunun değeri sınırdan yüksek değilse kural olarak sulh hukuk mahkemesi bakar. Ancak bunun da istisnaları mümkündür. İlk istisnaya gelelim; 8.maddenin birinci fıkrasında gizlidir bu istisna. İkinci istisnamız 8.maddenin 2.fıkrasındadır.
İflas davalarıyla vakfa ilişkin hariç olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları sulh hukuk mahkemesi bakar (HUMK 8/1). İlk istisna iflas davaları ile vakfa ilişkin davalardır. Bu davalara asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.
İkinci istisnaya geldiğimizde, bu istisna önem arz etmektedir. HUMK 8/2’yi öğrendiğinizde şu anda geçerli olan görev kurallarını da öğrenmiş olacaksınız. Madde; dava konusu olan şeyin değerine bakılmaksızın diye başlıyor ve sonra 6 bent sayılıyor. 6 bendin sonunda bu davalara sulh hukuk mahkemesinin bakacağı belirtilmektedir. İlk ifade bizim için önemlidir. İkinci istisna, parasal sınırı ortadan kaldırıyor.

Dava konusunu tespit ediyoruz. Tespit ederken dava dilekçesine bakıyoruz. Sonra dava konusu malvarlığına mı ilişkin şahıs varlığına mı ilişkin onu tespit ediyoruz. Sonra madde 8’e bakıp parasal sınırı inceliyoruz, eğer malvarlığına ilişkin ise, iflas davası mı yoksa vakfa ilişkin dava mı ona bakıyoruz. Madde 8/2.fıkra sayılan bentlerden herhangi birisi mi ona bakıyoruz. Eğer o fıkralardan birinin içine giriyorsa artık parasal sınıra bakmıyoruz ve dava sulh hukuk mahkemesine gidiyor.
Şimdi 8.maddede sayılan 6 bendi tek tek inceliyoruz.
HUMK 8/2-1 (HUMK 4/1-a): İcra ve iflas Kanununun onuncu babında yer alan 269 ve 272nci ve sonraki maddeleri hükümleri hariç olmak üzere, kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, akdin feshi yahut tespit davaları, bu davalara birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları ve bunlara karşılık olarak açılan davaları.
Bu madde için değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesine giden davalar dedik. HMK’ daki 4.madde sulh hukuk mahkemesine ilişkin bir düzenleme içermektedir. HUMK’ daki maddede kira davaları sınırlı tutulmuş ancak HMK’ daki 4.maddede belirtilen kira davaları geniş tutulmuş. Gördüğünüz gibi bazı kira sözleşmesine dayana davalar sulh hukuka girmekteydi. Yeni kanunda ise artık hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm kira sözleşmesine dayanan davalar sulh hukuk mahkemesinde görülmektedir.
HUMK 8/2-2 (HUMK 4/1-b): Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ait davaları, burada bir değişiklik yok aynen kalmıştır.
HUMK 8/2-3 (HUMK 4/1-C): Taşınır ve taşınmaz mallarda yalnız zilyetliğin korunması ile ilgili davaları, burada da bir değişiklik yok. Aynen kabul edilmiş.
Bundan sonraki bentler yeni kanunda kabul edilmemiştir. 4.bentte bazı çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemleri HMK 382.maddede düzenlenmektedir. 5.bent zaten kaldırılmıştı. 6.bentteki mirasçılık belgesi ile ilgili hüküm yeni kanunda 382.maddeye gitti. Şimdi genel başka prensiplere gelelim.

*Dava konusunun değeri nasıl hesaplanır? Dava konusunun değeri davanın açıldığı güne göre hesaplanır. Dava konusuna göre görev ayrımı yapıyorduk. Örnek davamızda, A’nın 5.000 liralık alacağı vardı. A ayrıca 2.000 liralık da faizim var diyor. Bu durumda bu faizi dava konusunun değerini tespit ederken hesaba katmayacağız. Dava konusunun değerini belirlerken faiz ve giderler hesaba katılmayacak.
Para olmayan bir dava konusu olduğunda (araba, kitap, ev), davanın açıldığı tarihteki değerini hesaplayacağız. Konusu paradan başka bir şey olduğu zaman o şeyin, davanın açıldığı tarihteki değeri dikkate alınacak. 5.000 dolarlık bir alacağımız var. Bu durumda davanın açıldığı tarihteki döviz kuruna göre belirleyeceğiz.
Dava dilekçesinde dava konusunun değerini gösterilmesi zorunludur. Bu değerin gösterilmesinin zorunlu olmasının iki sebebi var. Birincisi; görev konusudur. Eski kanuna göre, parasal sınırdan söz ediyorduk. Bu parasal sınırı aşıp aşmadığını görmemiz için önemlidir. Hangi mahkemenin görevli olduğunu bize gösterecek. İkinci sebep ise; harçlardır. Dava dilekçesini mahkemeye götürürken yanınızda para götüreceksiniz. Sizden harç alacaklar ve bu harcı ise dava konusunun değerine göre alacaklar. Harçlar Kanununun 16.maddesine göre; dava dilekçesinde dava konusunun değerini yazmadığınız takdirde dava dilekçeniz işleme konulmaz.
Eski kanun yürürlükteyken bir tartışma vardı. Çok kısa bahsedeceğim.

*Dava konusu paradan başka bir şey olduğu zaman dava konusunun değerini kim belirleyecek?
Esas kural, dava dilekçesinde dava konusunun değerini bildirmek zorundasınız. Dava konusunun değerini paraya çevirmek mümkün ise de bu konuda farklılıklar ortaya çıkabilir. Örneğin, dava konusu araba olsa, bu arabanın değeri davacıya göre yüksektir davalıya göre düşüktür. Böyle bir uyuşmazlıkta kim bu değeri belirleyecek sorusu ortaya çıkıyor. 

Birinci görüşe göre; taraflar dava konusunun değeri üzerinde anlaşılıyorlar ise hakim bununla bağlıdır. Eğer anlaşamazlarsa, dava konusunun değeri mahkeme resen belirleyecek.
İkinci görüşe göre; taraflar anlaşsa dahi dava konusunun değerini mahkeme resen belirler. Tasarıdaki düzenlemede ikinci görüşü benimsendi.
Birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi; örnek davamızda A 5.000 liralık bir dava açıyoruz. Bu alacak davası tek bir davaydı. Sadece 5.000 liralık alacağı için dava açıyordu. Dolayısıyla böyle bir durumda eski kanuna göre sulh hukuk mahkemesine göre gidecekti. A’nın aynı adamadan iki tane alacağı var diyelim. Biri 5.000 lira olsun, diğeri 4.000 lira olsun. Bu davaların tek tek de açılabileceği gibi birlikte açması iki netice-i talep olacak, dolasıyla iki tane hayat olayı olacak. Aslında tek dava dilekçesinde teknik olarak baktığımızda iki tane dava var. İlk davayı tek olarak açsaydı dava sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkinci davayı tek açsaydı yine sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkisinin birlikte açtığında ise, toplam değeri dikkate alınır ve dava asliye hukuk mahkemesine gidecek. Dolasıyla birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi halinde bunların toplam değeri dikkate alınacak.

Seçimlik dava; bazı borçlar var ki borçlunun borcunu yerine getirirken seçme hakkı vardır. Örneğin; borçlu borcunu öderken ya motosikleti teslim edecek ya da arabayı verecek. Borcunun hangi yolla ödeyeceğini seçme hakkı davalıya ait olur böyle bir durumda. Dilekçeye baktığınızda tek bir netice-i talebiniz var. O da borçlunun borcunu yerine getirmesidir. Ancak motosiklet ile arabanın değeri aynı olmayabilir. Bu durumda görevli mahkeme hangi borca göre belirlenecek? Bu durumda seçimlik borçta hangisinin değeri fazla ise dava konusunun değeri ona göre belirlenecek.

Terditli dava; yeni kanunda düzenlenmiştir.
HMK 111.madde; davacı, aynı davalıya karşı birden fazla talebini, aralarında asilik-ferilik ilişkisi kurmak suretiyle, aynı dava dilekçesinde ileri sürülebilir. Bunun için, talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunması şarttır. Mahkeme, davacının asli talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’i talebini inceleyemez ve hükme bağlayamaz.
Terditli davalar eski kanunda düzenlenmemişti. Türk hukukunda caiz olup olmadığı tartışmalıydı. Hakim görüş; terditli davanın Türk hukukunda caiz olduğu yönündeydi. Kanuna baktığımızda artık kabul edildi diyebiliriz. Asli ve ferilikten söz ediliyor, talepten söz ediliyor.
A, B’ ye karşı dava açacak. İki talep olacak, ilk talebi asli taleptir. Asıl olarak onu istiyor. O reddedildiği takdirde ikinci bir talep devreye girsin diyor. Demek ki ikinci talep birinci talep reddedildiğinde incelenecek. İlk talep kabul edildiğinde ikinci talebe gerek kalamayacak.
Örnek verecek olursak ; A, B’ den arabasını istiyor. Diyelim ki arabayı satın aldı. Asli talep olarak satış sözleşmesine dayanarak arabasını geri istiyor. Ama satış sözleşmesinin geçerli olmadığına yönelik endişesi de var. Eğer sözleşmesinin varlığını kabul etmezse o zaman bana tazminat ver diyor. Bu da ikinci talep oluyor. İlk talebin reddedilmesi halinde tazminat davası açılmasını istiyor.

*Terditli davalarda dava konusunun değerini nasıl belirleyeceğiz?
Asli talebin değeri 4.000lira diyelim, feri talebin değeri 8.000lira olsun. Bu durumda seçimlik davada olduğu gibi hangisinin değeri fazla ise ona göre belirlenecek.
Kısmi davalar; A’nın bu sefer 10.000liralık bir alacağı olsun. Ancak 4.000liralık bir kısmı için önce dava açıyor. Asli talebin bir kısmını talep ediyor. Dolasıyla buna kısmi dava diyoruz. Böyle bir şey, dava konusuna göre harç yatırıldığı için yapılıyor. 4.000lialık davayı kazanırsa bu sefer 6.000liralık kısmı da dava edilecek. Bu davaların açılmasının en büyük sebebi harçtır.
Eski kanunda kısmi davaları doğrudan düzenleyen bir hüküm yoktu. HMK’ da 109.madde kısmi davaların düzenlemektedir. Eski kanuna göre kısmi dava açarken netice-i talebin 4.000liralık kısmı isteyecek. Akabinde, bakiye kısmını saklı tutuyorum diyecek. Bu şerhi düşmediği takdirde Yargıtay; davacının bakiyeden bu konuda çok eleştiri aldı ve yıllarca bu içtihadından vazgeçmedi. Yeni kanunda artık kısmi dava açarken bu şerhi düşmeseniz bile o hakkınızdan feragat etmiş sayılmıyoruz. (HMK 109/3)
Kısmi davalarda görev konusu HUMK 4.maddede düzenlenmişti. ‘Alacağın bir kısmı dava olundukta, eğer son kısım ise, mahkemenin vazifesini tayinde müddeabihin kıymetine bakılır.
Son kısım olmadığı ve alacağın tamamı da münazaalı olduğu takdirde alacağın tamamı nazarı itibarı alınır.
Yani kısmi davalarda görev şöyle düzenlenmiştir, eğer kısmi davada dava konusu kısmi davanın son bölümü ise görev konusu sadece son bölüme göre belirlenecek. Örneğin; davamızda 4.000liralık kısmı ilk önce açmıştır. Sonra 6.000liralık kısma açtı. İşte görevli mahkemeyi bu durumda 6.000liralık kısma göre belirleyeceğiz. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ise bir ayrım yapacağız. Alacağın tamamı çekişmeli ise ve açılan dava ilk kısım için ise, görevi belirlerken alacağın bütününü dikkate alacağız. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ve alacağın tümü ihtilaflı değil ise, çekişmeli değil ise, o zaman görevli mahkemeyi belirlerken sadece alacağın o kısmını dikkate alacağız.
Karşılık dava; eski kanunda da vardı, yeni kanunda da var. Yeni kanunda 132.maddede düzenlenmektedir. İlk açılan davaya karşılık açılan davadır. Örneğin, A alacağı için 5.000liralık dava açtı. B bu dava karşısında itiraz edebilir ve diğer bir olanak olarak karşı dava açabilir eğer onunda A’dan alacağı varsa. B karşı dava açmak yerine alacağını vereceği para yerine mahsup edebilir.
Karşı dava açıldığında bizim davalı davacı konumuna gelecek. O zaman A asıl davanın davacısı, karşı davanın davalısı. B ise asıl davanın davalısı, karşı davanın davacısı konumundadır. Karşı dava, dava dilekçesine cevapta açılır. Yani bir süresi vardır.
Davalı, davanın açıldığından dava dilekçesi kendine tebliğ edildiğinde haberdar olur. Sonra davalıya bir süre verilir, dava dilekçesine cevap vermesi bekleriz. Sonra bunu da mahkemeye gönderiyor. Davacı da bu sefer ‘replik’ dediğimiz dava dilekçesine cevap dilekçesine cevap yazıyor. Bu da davalıya tebliğ ediliyor. Davalı da kısaca ‘düplik’ dediğimiz dilekçeyi yazıyor. Bu dilekçeler bittikten sonra duruşma safhasına geçilir.

*Karşı davayı nerede açıyoruz?
Dava dilekçesine cevap dilekçesini yazarken açıyor karşı davayı. İkinci cevabına(düplikte) bu davayı açamaz. İlk cevabında açmak zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanır. Davalı dilekçesinde üst tarafa asıl davaya dava dilekçesine cevap yazıyor, alt tarafa da karşı dava olarak yazıyor. Bu karşı davaya ilişki bölüm dava dilekçesine cevapta oluyor. Dolasıyla replikte davacı aynı zamanda hem cevaba cevap yazıyor hem de dava dilekçesine cevap yazıyor. Karşı davaya karşı dava açılmaz.

*Karşı davaya ilişkin görev kuralları 5.maddede düzenlenmiştir. Her iki dava, 8/1’deki parasal sınırın altında ise o zaman görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. İkisinin toplam değeri parasal sınırı geçse dahi sulh hukuk mahkemesi bakar. Her iki dava 8/1’deki parasal sınırın üstünde ise asliye hukuk mahkemesi bakar.
Asıl dava 8.maddedeki sınırın altında, karşılık dava 8.maddedeki sınırın üstünde ise bu durumda asıl dava sulh hukuk mahkemesinde açılmıştı, karşılık dava parasal sınırın üstüne çıktı. Bundan sonra ise davaya asliye hukuk mahkemesi bakacaktır. Asıl dava parasal sınırın üstünde olursa, karşılık dava parasal sınırın altında olursa bu durumda bu davaya da asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.

HMK’da Görev;
Yeni kanuna baktığımızda 1.madde HUMK’ taki ilk maddeyle aynıdır.
2.madde asliye hukuk mahkemelerinin görevini düzenlemektedir. Eski kanunda yoktu böyle madde. 5235 sayılı kanunun 6.maddesi; asliye hukuk mahkemesinin görevi sulh hukuk mahkemesinin görevli olmadığı davalara bakmaktadır diyordu. Yeni kanunda açıkça asliye hukuk mahkemesinin görevi düzenlenmiştir.
Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir(HMK2/1). Şahıs varlığı – malvarlığı ayrımından hala söz ediyor. Ancak her ikisinin de görevli mahkemesi asliye hukuk mahkemesidir diyor. Artık parasal sınırdan söz etmiyor. Aksine bir düzenleme bulunmadıkça derken HMK 4.maddeye atıf yapıyor. Dolasıyla olağan mahkememiz artık asliye hukuk mahkemesidir.
Dava dilekçesinde dava konusunun değeri belirlememiz gerekir dedik. İki gerekçemiz var dedik. Artık parasal sınır kalktı, yine dava konusunun değerini belirtmek zorundayız ancak sadece harç için belirtmek zorundayız.
Dava konusunun değeri dava açıldıktan sonra değişebilir. Bu durumda da görev kurallarının bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Ancak artık parasal sınır kalktığı için bu konuda sıkıntı yoktur.
Objektif dava yığılması, iki talebin aynı talep edilmesinde söz ettik. A iki talep için dava açmıştır. Biri 5.000liralık bir dava diğeri 4.000liralık bir dava diyelim. İkisinin toplamını dikkate alıyorduk görev için. Artık bu davalarda hiçbir sorun olmayacak görev konusunda. Çünkü parasal sınır kalktı. Ancak harç konusunda önem arz etmeye devam edecek.
Kısmi davalar, karşı davalara ilişkin anlattığım prensiplerin hepsi artık kalktı. Onlar eski kanun dönemine ilişkin prensiplerdi.
3.maddeye bakarsak ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görevi düzenlenmektedir. Burada idare bir eylem veya işlemden sonra bir zararın doğması söz konusudur. Kural olarak idari işlem dediğimiz için bu davanın idari yargı koluna gitmesi gerekirdi. Eski kanunda buna ilişkin hiçbir şey yoktu. Burada idari yargı kolunun yapması gereken bir iş medeni yargıya verilmiş. Burada kanunun gerekçesi baktığımızda şöyle bir sonuç görüyoruz; bu davalar idari yargıda görülmesi istenmemiş. Usul kuralları uygulansın istenmiş. Bunun da tazminat bakımından farlılık getireceğinden dolayı olduğu söyleniyor.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Kahranmaraş Avukat