Resmi Evrakta Sahtecilik Suçu Nedir? (TCK 204)

Resmi evrakta (belgede) sahtecilik suçu, kamu güvenine karşı suçlar arasında TCK 204. maddede düzenlenmiştir. Resmi evrakta sahtecilik, üç farklı seçimlik hareketle kasten işlenebilen bir suçtur:

  • Sahte resmi belge üretilmesi veya mevcut resmi belgenin gerçeğe aykırı düzenlenmesi,
  • Gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi,
  • Sahte resmi belgenin kullanılması.

Yukarıdaki üç seçimlik hareketten herhangi birinin fail tarafından işlenmesiyle resmi evrakta (belgede) sahtecilik meydana gelir. Resmi evrakta sahtecilik suçu ile Özel Evrakta Sahtecilik Suçu arasındaki en önemli fark, birincisinde sahtecilik konusu evrak aslının yetkili resmi memur tarafından düzenlenmesidir.

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Mağdur

Resmi evrakta sahtecilik suçu bir kişi aleyhine işlense bile suçun mağduru daima devlet olarak kabul edilmektedir. Fail, suçu işleyerek kamu güvenini zedelemiştir. İşlenen suç nedeniyle maddi-manevi zarar gören gerçek kişiler mağdur değil, “suçtan zarar gören” sıfatıyla soruşturma ve kovuşturmada şikayetçi olup yargılamaya katılabilirler (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2014/202 K.).

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Şikayet Süresi

TCK’da şikayete tabi suçlarda şikayet süresi genel olarak fiilin işlenmesinden itibaren 6 aydır.

Resmi evrakta sahtecilik suçu, şikayete bağlı olmadığından herhangi bir şikayet süresi yoktur. Bu suçun zamanaşımı süresi en basit halde dahi 8 yıl olduğundan, suçun şikayetçi tarafından 8 yıl içinde savcılığa bildirilmesi halinde savcılık soruşturma yapabilir. Ancak, suçun mümkün olan en kısa sürede savcılığa bildirilmesi etkin bir soruşturma yapılması açısından önemlidir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçunun Şartları

Resmi evrakta sahtecilik suçunun maddi konusu resmi bir belgedir. Aldatıcılık özelliğine sahip resmi belgenin ve suçun özelliklerine, suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi hallerine aşağıda tek tek değinilecektir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçu ve Resmi Belge

Resmi evrakta sahtecilik suçunun konusunu oluşturan belge bazı özelliklere sahip olmalıdır. Suçun konusu olan belgenin özellikleri şunlardır:

Resmi Belgede Sahtecilik Yazılı Belge Üzerinde İşlenebilir

Suçun konusu olan resmi belge, yazılı olmalı ve belgede mutlaka bir dil kullanılmaldır. Resmi belgede kullanılan dil Türkçe dışında yaşayan veya ölü bir dil de olabilir. Ancak okunabilen evraklar resmi belgede sahtecilik suçunun konusu olabilir. Orjinali okunamayan ve içeriği anlaşılmayan belgeler zarar olasılığı doğurmayacağından resmi belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturamazlar.

Resmi Evrakta Sahtecilik Delil Değerine Sahip Belge Üzerinde İşlenebilir

Resmi evrakta sahtecilik, ancak delil değerine sahip resmi belge üzerinde işlenebilir. Resmi belgenin delil değeri yoksa, yani herhangi bir hukuki değeri yoksa suç da oluşmaz. Belgenin bir hakkın doğumuna veya sona ermesine ilişkin ispat gücüne sahip olması gerekir. Hukuki bir iddiaya esas teşkil edebilme niteliği olmayan belgeler üzerinde resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Hukuken delil niteliğine sahip evraklar “Mahsus Evrak” ve “Tesadüfi Evrak” olmak üzere iki ayrılırlar. Mahsus evrak, özellikle belli bir konuda delil olarak düzenlenen resmi belgedir. Örneğin, noterden verilen vekaletname, mahkeme ilamı, icra dairesi ödeme emri, nüfus cüzdanı, pasaport, araç ruhsatı vs. gibi evraklar mahsus evrak niteliğindedir. Tesadüfi Evrak ise belli bir konuda delil olarak düzenlenmemesine rağmen içeriği nedeniyle sonradan delil niteliği kazanan belgedir.

Resmi Belgeyi “Düzenleyen” Belgeden Anlaşılmalıdır

Resmi belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturan belgeyi bir kişi veya kurum düzenlemelidir. Belgeyi düzenleyen bir kişi veya kurum yoksa resmi evrakta sahtecilik suçu oluşmaz. Düzenleyen kişi ad-soyad ve imzayla anlaşılabileceği gibi evrakın üzerinde olan bir amblem veya işaretle de anlaşılabilir. Örneğin, resmi nitelikli evrak olarak kabul edilen kambiyo senetleri altındaki imza düzenleyen kişiyi ispatlar. Aynı şekilde İSKİ, Milli Piyango, İBB vs. gibi amblemli resmi belgelerden de düzenleyen kurum anlaşılabilmektedir.

Resmi Belge Mutlaka Kamu Görevlisi Tarafından Düzenlenmeli

Suçun konusu olan resmi belgenin kamu görevlisi tarafından düzenlenmesi gerekir. Kamu görevlisi suçun konusu olan resmi belgeyi düzenlemeye yetkili olmalıdır. Kamu görevlisinin resmi evrakı düzenleme yetkisi yoksa resmi evrakta sahtecilik suçu da oluşmaz. Kanundaki özel hüküm gereği bazı belgeler kamu görevlisi tarafından düzenlenmese bile resmi evrakta sahtecilik suçunun konusunu oluşturur. Kamu görevlisi tarafından düzenlenmese bile resmi belgede sahtecilik suçunun meydana gelmesine neden olan belgeler şunlardır: Bono veya çek gibi kambiyo senetleri, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil, vasiyetname.

Resmi Belgede Sahtecilik ve Belgenin Özel Şekil Koşulları

Resmi evrakta sahtecilik suçunun vücut bulması için belgenin mutlaka belirli bir şekilde düzenlenmesi şartı yoktur. Herhangi bir şekilde düzenlenen resmi evrak suçun konusunu olabilir. Ancak, TCK dışındaki herhangi bir kanun, bazı resmi belgeler için özel şekil şartları öngörmüşse belgenin o kanunda belirtilen usul ve şekil şartlarına uygun düzenlenmesi gerekir. Örneğin, 3 kişilik kurul halinde hazırlanan bir bilirkişi raporunda bir bilirkişinin imzası eksikse resmi belgede usul eksikliği vardır. Bu belge üzerinde bir kişi tarafından tahrifat yapılsa bile resmi evrakta sahtecilik suçu oluşmaz. Çünkü, imza eksikliği nedeniyle evrak kanunda belirtilen usul ve şekil şartlarına sahip değildir.

Resmi Evrakta Sahtecilik Suçu ve Zarar Olasılığı

Resmi belgede sahtecilik suçu hem kamu güvenini bozmalı hem de kişilerin haklarını ihlal ederek zarar olasılığı doğurmalıdır. Suçun konusu resmi evrakın somut bir zarar meydana getirmesi şart değildir. Mahkeme, yargılama sırasında suçun unsurlarının tespiti amacıyla belgenin meydana getirdiği somut zararı değil, zarar olasılığının var olup olmadığını araştırmalıdır. Zarar olasılığı doğurmaya elverişli olmayan evrak, resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturmaz.

Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve Aldatıcılık

Resmi belgede sahtecilik suçunun en önemli şartlarından biri belgenin “aldatıcılık” özelliğine sahip olmasıdır. Zarar olasılığının doğması için evrakta yapılan sahteciliğin çok sayıda insanı aldatacak özellikte olması gerekir. Belgedeki aldatıcılık özelliği objektif olarak mevcut olmalıdır. Belgenin objektif özellikleri sebebiyle değil de, belgenin muhatabı olan şahsın kişisel hatası, dikkatsizliği veya özensizliği nedeniyle zarar olasılığı doğmuşsa aldatıcılıktan bahsedilemez. Mağdur veya suçtan zarar gören şahıstan kaynaklanan kişisel hatalar iğfalin meydana gelmesine neden olmuşsa resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Sahtecilik belgeden açıkça anlaşılıyorsa o belgenin aldatma yeteneği olmadığından, suçun unsuru olan “aldatıcılık” özelliğinin gerçekleştiği ileri sürülemez.

Belgenin aldatma yeteneği olmamasına rağmen, belgenin verildiği devlet kurumu görevlisinin dikkatsizliği yüzünden işlem yapılsa bile resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Ayrıca özel bir kanun devlet kurumlarına ibraz edilen belgenin sahte olup olmadığının araştırılmasını zorunlu kılıyorsa, araştırma yapmadan belgenin kabul edilmesi halinde resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz. Örneğin, Yargıtay, diploma denkliği için yabancı ülkeden diploması olmadığı halde gerçek dışı bir diplomayla başvuran kişinin resmi belgede sahtecilik suçunu işlemediğine karar vermiştir. Çünkü bu konuyla ilgili yönetmelik, özel olarak idari kuruma diplomanın sahte olup olmadığını araştırma zorunluluğu getirmiştir. Kurum araştırma yapmadan diplomayı kabul etse bile resmi belgede sahtecilik suçu meydana gelmez (Yargıtay – 11. CD. 4570/2836 K.)

Resmi Belgeyi Sahte Olarak “Düzenleme” Suçu (TCK 204/1)

TCK md. 204/1, resmi evrakta sahtecilik suçu için bazı seçimlik hareketler öngörmüştür. Söz konusu seçimlik hareketlerden biri de “resmi belgeyi sahte olarak düzenleme” fiilidir. Bir belgenin resmi belge gibi gerçekmiş gibi üretilmesi veya düzenlenmesi suretiyle bu fiil işlenir. Belge, kısmen veya tamamen gerçeğe aykırı üretilmişse suç oluşur. Belgenin form, şekil, amblem ve diğer yazı özellikleri yönünden taklit edilmesi de “düzenleme” suçu için yeterlidir. Örneğin, nüfus müdürlüğü tarafından verilen Nüfus Cüzdanının şekil yönünden taklit edilerek üretilmesi resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçunu oluşturur.

Suçun oluşması için belgenin düzenlenmesi fiili yeterli olup ayrıca kullanılması şart değildir. Evrakın aldatma yeteneği varsa, evrak kullanılmasa bile resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçu oluşur.

Resmi Belgeyi Başkalarını Aldatacak Biçimde Değiştirme Suçu (TCK 204/1)

Bu seçimlik hareketle suçun işlenebilmesi için öncelikle kamu görevlisi tarafından görevinden dolayı düzenlenen gerçeğe uygun bir resmi belgenin mevcut olması gerekir. Gerçeğe uygun olarak kamu görevlisi tarafından düzenlenen belgeye, delil olma özelliklerini veya hukuki farklılık yaratacak unsurların eklenmesi veya çıkarılması bu suçun oluşmasına neden olur. Resmi belgedeki bir yazının değiştirilmesi veya yazı eklenmesi, imzanın silinmesi, belge üzerindeki tarihin değiştirilmesi veya silinmesi, belgenin kazınmak suretiyle tahrif edilmesi halinde, yapılan bu değişikliklerle belgenin aldatıcılık vasfı varsa “resmi belgeyi başkalarını aldatacak biçimde değiştirme suçu” meydana gelir.

Belgenin karalanması, lekelenmesi veya kimyasal araçlar kullanılarak yazıların silinmesi mümkündür. Belge üzerinde bulunan harf veya rakamların amaca uygun hale getirilmesi de mümkün olup bu yöneteme “sürsarj metodu” denilmektedir. Örneğin, 3 rakamının 8 yapılması gibi. Tüm bu hallerde mahkeme tarafından bilirkişi incelemesi yaptırılarak resmi belgede sahtecilik suçunun oluşup oluşmadığı araştırılır.

Sahte Resmi Belgeyi Kullanma Suçu (TCK 204/1)

Sahte resmi belgeyi kullanma suçu, ancak sahte olarak üretilmiş, taklit edilmiş veya değiştirilmiş resmi niteliği olan bir belgenin mevcudiyeti ve bu belgenin fail tarafından kullanılması halinde vücut bulur. Herhangi bir kimse tarafından kendisine verilen sahte resmi belgeyi kullanan fail suçu işlemiş olur. Belgeyi kullanan failin belgenin sahte olduğunu bilmesi ve sahteliğini bilerek kullanması gerekir. Fail kullandığı belgenin sahte olduğunu bilmiyorsa cezalandırılması mümkün değildir. Örneğin, sahte ehliyet üreten kişi “resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçu”nu işler, bu ehliyeti düzenleyen kişiden alıp kullanan kişi “sahte resmi belgeyi kullanma suçu”nu işler.

Sahte resmi belge hem fail tarafından düzenlenmiş hem de kullanılmış ise yine tek suç oluşur. Her iki seçimlik hareket de TCK md. 204/1’de düzenlenen resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları olduğundan faile tek bir ceza verilir. Fakat bu halde mahkemenin faile vereceği cezada alt sınırdan ayrılarak daha fazla ceza vermesi gerekir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçunun Nitelikli Halleri

Resmi evrakta sahtecilik suçunun nitelikli (ağırlaştırılmış) halleri şunlardır: a-Kamu görevlisinin resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi, değiştirmesi, kullanması (TCK 204/2). b- Belgenin sahteciliği ispatlanıncaya kadar geçerli belgelerden olması (TCK 204/3).

Kamu Görevlisi veya Memurun Resmi Belgede (Evrakta) Sahtecilik Suçu (TCK 204/2)

Kamu görevlisi olan kişinin veya memurun resmi belgede (evrakta) sahtecilik suçu işlemesi suçun nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. Kamu görevlisi veya memurun resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi veya değiştirmesi veya kullanması halinde suçun daha ağır ceza gerektiren nitelikli şekliyle cezalandırılmayı gerektirir.

Bu fıkrada tanzim edilen suç, yalnızca kamu görevlisi veya memur tarafından işlenebilir. Kamu görevlisi veya memur, resmi evrakta sahtecilik suçunu görevini kötüye kullanma suretiyle işlemelidir.

Kamu görevlisi veya memur, görevinden dolayı suçun konusu resmi belgeyi düzenleme, değiştirme ve kullanma yetkisine sahip olmalıdır. Resmi evrakta sahtecilik suçunu işleyen kamu görevlisi veya memur, evrakı düzenlemeye veya kullanmaya yetkili değilse, bu fıkra hükümlerine göre değil, TCK md. 204/1 fıkra hükümlerine göre cezalandırılır.

TCK md. 6/1-c gereği kamu görevlisi (tanık, bilirkişi, avukat vs.) sayılan kişilerin de işledikleri fiiller bu fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

“Sahteliği İspatlanıncaya Kadar Geçerli Belgeler” ve Evrakta Sahtecilik Suçu (TCK 204/3)

Hukuken iki grup resmi belge olduğu kabul edilir: 1- Sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli resmi belge, 2-Aksi ispatlanana kadar geçerli resmi belge.

Sahteliği ispatlanıncaya kadar (sabit oluncaya kadar) geçerli belgelerde evrakta sahtecilik suçu işlendiğinde, suçun daha ağır ceza gerektiren şekli işlenmiş olur.

  • Sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli olan belgeler, resmi kurumlar nezdinde tam güvenirliliğe sahip olup kesin delil niteliğindedirler. Örneğin, hakim tarafından tutulan duruşma tutanakları sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerdendir. Bu belgelerin aksi başka delillerle ispatlanamaz, ancak sahte oldukları ispatlanabilir. Örneğin, hakimin tuttuğu duruşma tutanağına duruşmanın oluş biçimi ile ilgili yazdığı herhangi bir şeyin aksi ispatlanamaz, duruşmanın hakimin tuttuğu duruşma tutanağından farklı cereyan ettiği iddia ve ispat olunamaz. Ancak duruşma tutanağının hakim tarafından tutulmadığı, sahte olduğu ileri sürülebilir. Aynı şekilde noterde düzenlenen vekaletname, imza beyannamesi, noterde düzenlenen satış sözleşmesi gibi evraklar sahteliği ispat oluncaya kadar geçerli evraklardandır.

Sahteliği sabit olana kadar geçerli belgeler özel kanunlar düzenlenmiştir. Şu belgeler sahteliği ispat oluncaya kadar geçerli belge olarak kabul edilir: 1- Mahkeme İlamları, 2- Noterlerde Düzenleme Biçiminde Tanzim Edilen Evraklar, 3- Duruşma Tutanakları, 4- Seçim Tutanakları, 5- Belediye Ceza Tutanakları (1608 sayılı Kanun md.6), 6- İlam Niteliğindeki Belgeler (İİK md. 38), 7- Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu gereği tutulan suç tutanakları, 8- Sayıştay İlamları.

  • Aksi ispatlanıncaya kadar geçerli belgeler, resmi evrak olarak yine güvenilirliğe sahip olmakla birlikte aksi her zaman ispatlanabilen belgelerdendir. Yani, herhangi bir devlet kurumunun düzenlediği bir evrak (örn, trafik cezası tutanağı) bu kategoriye girer. Örneğin, ehliyet, nüfus cüzdanı, pasaport gibi şahsi kimlik belgeleri; avukatlık kimliği, mali müşavirlik kimliği gibi mesleki kimlik belgeleri aksi ispatlanıncaya kadar geçerli geçerli belgelerdendir.

TCK md. 204/3’e göre resmi evrakta sahtecilik suçu yalnızca birinci gruptaki belgelerde, yani sahteliği ispatlanıncaya kadar (sabit oluncaya kadar) geçerli belgelerde işlendiğinde suçun cezası nitelikli, yani daha ağır hale gelir. Aksi ispatlanıncaya kadar geçerli belgelerde suçun temel şekli işlenmiş olur.

Hukuki İlişkiye Dayanan Alacağın İspatı veya Gerçek Bir Durumun Belgelenmesi Amacıyla Sahtecilik (TCK 211)

Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla resmi belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, verilecek ceza, 1/2 oranında indirilir (TCK md. 211).

Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde daha az cezayı gerektiren hal olarak düzenlenen 5237 sayılı TCK’nın 211. maddesindeki hafifletici nedenin uygulanabilmesi için failin gerçek olan bir olayın kanıtlanmasını sağlamak amacıyla hareket etmiş olması gereklidir. Kanıtlanmak istenen olayın doğruluğu veya gerçekliği şart olmayıp, failin iyi niyetle bu olayın doğruluğuna inanması yeterlidir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçu Cezası

Resmi evrakta sahtecilik suçu cezası, işlenen suçun basit ve nitelikli hallerine göre farklılık arz etmektedir. Buna göre;

  • Resmi belgede sahtecilik suçu, resmi bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi, başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya kullanılması şeklindeki suçun basit haliyle işlenirse sanığa verilecek ceza 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır (TCK md. 204/1)
  • Kamu görevlisinin görevinden kaynaklanan görevi kötüye kullanma suretiyle, resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi, değiştirmesi, kullanması halinde resmi evrakta sahtecilik suçunun cezası 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasıdır (TCK md. 204/2).
  • Resmi belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belge, sahteliği ispatlanıncaya (sabit oluncaya) kadar geçerli olan resmi belgelerden ise yukarıdaki fıkralara göre belirlenen suçun cezası 1/2 oranında arttırılır.
  • Sağlık mensubu kişilerin (ebe, hemşire, doktor ve diğer tüm çalışanlar vs.) gerçeğe aykırı belge düzenleyerek kamunun veya kişilerin zararına yol açması veya herhangi bir haksız menfaat elde etmesi halinde resmi belgede sahtecilik suçu hükümleri gereği cezalandırılırlar (TCK md. 210/2 – 2. Cümle)

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Nitelikli Dolandırıcılık Suçu

Dolandırıcılık suçu, failin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatması, mağdurun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlamasıyla oluşur. Nitelikli dolandırıcılık suçu ise suçun belli dini, sosyal, mesleki, teknolojik araçların veya kamu kurumlarının araç olarak kullanılarak işlenmesidir.

Uygulamada çoğu zaman fail, resmi evrakta sahtecilik suçu işlemekte, bu suç ile bağlantılı olarak da insanlardan menfaat temin etmektedir. Bu durumda, fiil tek olsa bile, fail hem resmi evrakta sahtecilik suçu ile hem de nitelikli dolandırıcılık suçu ile cezalandırılmalıdır.

Resmi Evrakta Sahtecilik Yargıtay Kararları


Resmi Belgede “Faydasız Sahtecilik” Halinde Beraat Kararı

  • Suça konu çekin keşide tarihi üzerinde yapıldığı iddia olunan tahrifat, çekin ibraz süresi yönünden sanık lehine hukuki sonuç doğurması imkanının bulunmaması nedeniyle “faydasız sahtecilik” niteliğinde olup resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları oluşmamıştır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/264).
  • Sanığın, 2022 Sayılı Kanun uyarınca katılan SGK Başkanlığı’ndan özürlü aylığı talebinde bulunduğu, kurum tarafından aylık bağlanmaya esas belgelerin yapılan incelenmesinde Van Eğitim Araştırma Hastanesi’nden alınan sağlık kurulu raporunun hastane kayıtlarına uygun olmadığı ve sahte olduğunun tespit edildiği, Van Devlet Hastanesi’nden aldırılan sağlık kurulu raporuna göre ise sanığın tüm vücut fonksiyon kayıp oranının %8 olduğu, sanığın zikredilen 2022 Sayılı Kanun ve bu kanunun uygulanmasına yönelik yönetmelik uyarınca halihazırda almış olduğu sahte sağlık kurulu raporuna göre özürlü aylığı almasına imkan bulunmadığı, nitekim SGK Başkanlığı’nın yazı cevabına göre de herhangi bir maaş ödemesi yapılmadığı, bu sebeple SGK’nın herhangi bir zararının oluşmadığı, dolayısıyla sanığın eylemlerinin faydasız sahtecilik olarak değerlendirileceği ve sanığın üzerine atılı suçların maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle verilen beraat hükmü hukuka uygundur (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2277).
  • Avukat sıfatını henüz kazanmayan stajyer avukat sanık C. Ö. adına, 05.09.2006 ve 22.02.2007 tarihlerinde, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 56. maddesi gereğince “yetki belgesi” düzenlenmesi ve sanık C.’ın bu yetki belgelerini kullanarak mahkemede duruşmaya davalı vekili olarak katılması, icra takip dosyalarında işlemler yapmasından ibaret olayda; 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 26. maddesine göre verilecek muvafakatname ile stajyer avukatların dahi icra takip işlemlerini yapma yetkisinin bulunduğu, sanık C.’ın da yetki belgesi verildiği tarih itibariyle bu statüye sahip olduğunun ve dolayısıyla suça konu yetki belgelerinin kullanılması ile elde edilebilecek olan hukuki sonuçların elde edilmesi mümkün olduğunun anlaşılması karşısında; bu haliyle yapılan sahteciliğin “faydasız sahtecilik” olarak nitelenmesi gerektiği gözetilmeden mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/1687).

Gerçek Bir Durumun Belgelenmesi Amacıyla Sahtecilik ve Ceza İndirimi

  • Sanığın, kendisine ve aile fertlerine ait yeşil kart sağlık karnelerine sahte vize yaptırdığı iddia ve kabul edilen olayda; sanık ve ailesinin suç tarihi itibariyle yeşil kart alma koşullarını halen taşıyıp taşımadıkları, sanık A. ve ailesinin yeşil kart alma koşullarını yitirmemiş olmaları durumunda eylemin 5237 Sayılı TCK’nun 211. maddesi gereği “Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, verilecek ceza, yarısı oranında indirilir.” kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/283).
  • Sanık ile şikayetçi arasında borç ilişkisinin bulunduğu, ancak katılanın suça konu senedi imzalamadığını buna rağmen senedin sanık tarafından imzalanıp takibe konulduğunu beyan etmesine karşı; sanık ile şikayetçi arasında ticari ilişki olduğu sabit olduğundan sanık olan kişinin eyleminin 211. maddesinde düzenlenen “gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla sahtecilik” suçunu oluşturup oluşturmayacağının değerlendirilmemesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2015/4759).
  • Sanığın, katılana yaptığı kombi işinde gerekli olan malzemeleri almak için suça konu senetleri düzenleyip mal aldığı toptancıya verdiğine ilişkin savunması, katılanında nakit olarak 6000 TL ödemede bulunduğunu beyan etmesi karşısında, sanığın katılanla iş bedeli olarak ne kadara anlaştığı, katılanın sanığa 6000 TL’yi ne zaman ödediği hususları araştırılarak aralarında alacak-borç ilişkisinin varlığının tespiti halinde eylemin 211. maddesi kapsamında bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı amacıyla resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturup oluşturmayacağının değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/8310).

Sahte Vekaletname Düzenleme ve Kullanma/Satış Yapma

  • Sanık S. S.’nın, F. Y. adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanını kullanarak noterde şirket hisse devir sözleşmesi yaptığı, devir sözleşmesine istinaden E… D… İletişim Tanıtım isimli şirketi 10 yıl süre ile temsile yetkili kılındığı, akabinde noterde sahte imza beyannamesi ve vekaletname düzenlettirmek suretiyle şirket adına katılan bankaya başvurarak taşıt kredi sözleşmesi imzaladığının anlaşılması karşısında, suça konu belgeler arasında yer alan imza beyannamesi ile vekaletnamenin sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden olup, sanığın eylemi resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturur (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/23063).
  • Suça konu sahte vekaletnamelerin aynı anda ele geçirilmesinden ibaret olayda, sahte vekaletnamelerin farklı zamanlarda düzenlendiğine dair delil bulunmaması sebebiyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı ancak, belge sayısının 61. maddesine göre temel cezanın belirlenmesi sırasında dikkate alınabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/14059).
  • Suça konu Kadıköy 12.Noterliği tarafından tanzim olunan 18458 yevmiye numaralı sahte vekaletnameye istinaden Kadıköy 18. Noterliği tarafından 24.07.2002 tarih 26843 yevmiye numaralı Kati Satış Sözleşmesi tanzim olunması karşısında eylemlerinin, zincirleme şekilde sahtecilik suçunu oluşturduğu gözetilmeyerek yazılı şekilde eksik ceza tayini yasaya aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/11530).
  • Sanıkların müştekiler H. E. ve M. K.’ya yönelik eylemde sahte kimlikle noterde müşteki H. E.’e suça konu taşınmazı satış yetkisi veren düzenleme şeklindeki vekaletname tanzim ettirmeleri ve gerçek taşınmaz sahibi adına ancak sanığın fotoğrafı bulunan sahte tapu vermeleri ve sözkonusu vekaletnamenin 5237 Sayılı TCK’nın 204/3 maddesinde öngörülen belgelerden olması karşısında, sanıklar hakkında sözkonusu maddenin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, ayrıca anıkların dolandırıcılık eylemini nüfus müdürlüğünün maddi varlığı olan sahte nüfus cüzdanı ve tapu müdürlüğünün maddi varlığı olan tapu belgesini kullanarak gerçekleştirmeleri karşısında, sanıkların eylemi 158/1-d maddesinde öngörülen nitelikli dolandırıcılık suçunu da oluşturur (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – Karar: 2014/15973).

Resmi Belgede Sahtecilik ve Zincirleme Suç

Sanığın katılanın bankadan kredi çekmesine yardım etme bahanesi ile vekaletname, borçlularına götürüp vermek bahanesiyle bir adet imzalı senet ve mal beyanında bulunacağını söyleyerek iki adet boş belgeyi katılana imzalatıp aldıktan sonra senedi doldurup, alacaklı ve ciranta ekleyip M.B.’e vermesi onun da icraya koyması, boş belgelerin üstünü doldurup vekaletnameye dayanarak katılanın evini satmak üzere anlaştığı ancak azilname sonrası satışın gerçekleşmemesi üzerine alacak davası açan ve kendisini davalı gösteren E.E.’in alacak davasında kullanması biçimindeki eylemlerinin; belgede sahtecilik suçlarının niteliği gereği neticesi harekete bitişik suçlardan olduğundan bu suçlara teşebbüsün mümkün olmadığı da dikkate alındığında kül halinde TCK md.204/1 uyan zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı, sahte belge sayısı ve kastın yoğunluğu dikkate alınarak 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, 5237 sayılı yasanın 204/1-3. maddesindeki kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge olduğu gerekçesiyle mahkumiyet hükmü kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/30675).

Geçersiz Vekaletname ile Tapuda İşlem Yapılması

Katılanın yurtdışında yaşaması nedeniyle eşi ve iki oğlu ile birlikte Türkiye’deki işleriyle ilgilenmek üzere 15.08.1995 tarihinde genel vekaletname vererek sanığı vekil tayin ettiği, 28.09.1998 tarihinde katılan tarafından sanığın bu vekillikten azledildiği, 14.11.2005 tarihinde ise sanığın azledildiği bu vekaletnameye dayanarak katılana ait taşınmazı üçüncü bir kişiye sattığı olayda, vekillikten azledildiğinden haberdar olan sanık azilname ile geçersiz hale gelen vekaletnameyi kullanarak katılana ait taşınmazı üçüncü kişiye satmış ve tapu işlemleri sırasında katılanın vekili olmadığı halde bu durumu tapu memurundan gizlemiştir. Azilname ile geçersiz hale gelen resmi belge niteliğindeki vekaletnamenin kullanılması nedeniyle somut olayda resmi belgede sahtecilik suçunun yasal unsurlarının oluştuğunun kabulü gerekir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2015/1 karar).

Vekaletname ile Çek Keşide Etme ve Sahte Vekaletname

Suça konu çekleri sahte olarak düzenlemek suretiyle, aldığı mal karşılığında katılana verdiği iddiasıyla açılan kamu davasında sanık H.L.’ün; keşideci olarak görünen E.. İnşaat Turizm Sanayi Tic. Ltd. Şti. adına çek keşide etme yetkisine sahip olduğunu, sahtecilik kastının bulunmadığını savunması, E.. İnşaat Turizm Sanayi Tic. Ltd. Şti. sahibi E.D.’ın da; sanık H.. L.. adına çek keşide etme yetkisine sahip olduğunu, buna ilişkin Alanya 4. Noterliğinden 2006 tarihli vekaletnamesinin de bulunduğunu beyan etmesi karşısında, söz konusu vekaletnamenin aslının ilgili noterden istenerek, doğruluğunun tespiti halinde, savunması dikkate alındığında, vekaletnamedeki yetkisine dayanarak çek keşide eden sanıkların, sahtecilik kastı ile hareket etmediklerinden yüklenen ‘resmi belgede sahtecilik’ suçundan beraatine karar verilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/22747).

Özel Belgede ve Resmi Evrakta Sahtecilik Suçunun Birlikte İşlenmesi

Resmi belgede sahtecilik suçu ile özel belgede sahtecilik suçlarının 5237 Sayılı farklı maddelerde düzenlenmeleri sebebiyle sanığın gerçek içtima kuralları uyarınca cezalandırılması gerektiği ileri sürülebilir ise de, belgede sahtecilik suçlarında korunan hukuki yararın kamu güveni olması, her iki suçun geniş anlamda mağdurunun toplumu oluşturan tüm bireyler olması, unsurlarının tamamen benzer olarak düzenlenmesi de göz önüne alındığında, resmi belgede sahtecilik suçu ile özel belgede sahtecilik suçlarının “aynı suç” olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu sebeple sanığın sahte nüfus cüzdanı ve sürücü belgesi düzenleyerek bu belgelerle katılan adına sahte oto kiralama sözleşmesi düzenlediği somut olayda; sanığın aynı suç işleme kararıyla, aynı suçu değişik zamanlarda işlediğinin ve eylemin bir bütün halinde zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan cezalandırılması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Karar: 2015/495).

Sahteliği İspatlanıncaya Kadar Geçerli Belgede Sahtecilik Suçu

  • Tapu kaydında sahtecilik yapılmadan sadece gerçeğe aykırı olarak düzenlenen resmi senetler (tapu belgesi), HMUK. nun sözü edilen sahteciliği kanıtlanıncaya kadar geçerli belgelerden sayılamaz (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2009/8766).
  • Sahte olarak düzenlenen belgelerin içerisinde, sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli noterden düzenlenen hisse devir sözleşmesi bulunması ve farklı tarihlerde birden çok sahte belgenin düzenlenmesi sebebiyle belge sayısı da dikkate alınarak 204/3, 43. maddeleri uyarınca artırım yapılması gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/601)
  • Tapuda düzenlenen “resmi satış senedi”nin 5237 sayılı TCK’nun 204/3 maddesinde belirtilen “sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli belgelerden” olmadığı, kullanılan vekaletnamede herhangi bir sahtecilik yapılmadığı, suçun sahte nüfus cüzdanı ile tapuda satış senedi düzenlenmesinden ibaret 5237 sayılı TCK’nun 204/1, 43/1 maddesindeki zincirleme resmi evrakta sahtecilik suçunu oluşturtuğu kabul edilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/8034).
  • Sahte sürücü belgesiyle şikayetçi M. Ş.’a ait otomobili N… ilinden 18.4.2010 tarihinde 4 günlüğüne kiralayan sanığın, üzerinde kendi fotoğrafı bulunan şikayetçi M. Ş. adına düzenlenmiş sahte sürücü belgesiyle Ardahan Noterliğinde düzenlenen “Araç Satış Sözleşmesi” ile satmasından ibaret eylemlerinin, 204/1-3, “zincirleme şekilde işlenen sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli resmi belgede sahtecilik” suçunu oluşturtuğu kabul edilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2013/9273).
  • Orman muhafaza memuru olan sanıkların, sahte orman suç tutanağı ve sevk pusulası düzenlemekten ibaret eylemlerinin, 6831 sayılı Yasa’nın 82/4. maddesi uyarınca suç tutanaklarının kanunen “sahteliği sabit oluncaya kadar” değil, “aksi kanıtlanıncaya kadar” geçerli belgelerden olup, 5237 sayılı Yasa’nın 204/2. maddelerinde düzenlenen “memurun resmi belgede sahteciliği” suçunu oluşturur (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/10611).

Sahte Sürücü Belgesi (Ehliyet) Düzenleme ve Kullanma

Sanıkların, … adına tamamen sahte sürücü belgesi düzenlemek ve kullanmak suretiyle resmi belgede sahtecilik suçunu işledikleri iddiasıyla açılan kamu davasında, dosyada mevcut 06.10.2010 tarihli ekspertiz raporunda belgede fotoğraf bulunmaması sebebiyle aldatma kabiliyetinin bulunmadığının belirtilmesi ve mahkemece belge üzerinde yapılan gözlemde fotoğraf kısmının kesildiğinin belirlenmesi karşısında; mevcut haliyle suça konu belgenin unsurlarının tam olmadığı üzerindeki fotoğraf sökülmeden önceki halinin ise halihazırda denetlenemeyeceği cihetle, unsurları oluşmayan suç yönünden sanıkların beraatine karar verilmesi gerekirken, sanığın mahkumiyetine hükmedilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/4073).

Sahte Plaka Kullanılması Suçu ve İğfal Kabiliyeti

Elde edilen plakalar üzerinde bulunması gereken Emniyet Genel Müdürlüğü ile Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Fedarasyonuna ait mühür izlerinin bulunmadığının belirtilmesi karşısında, suça konu plakaların aldatma yeteneği bulunup bulunmadığının takdir ve tayini hakime ait olup, plakalar duruşmaya getirilip mahkemece incelenip özellikleri zapta geçirilmeden, bu gözlem sonucunda gerekçeli kararda aldatma kabiliyetine haiz olup olmadığı tartışılmadan ve denetime olanak sağlayacak şekilde dosya içerisinde de bulundurulmadan eksik incelemeyle mahkumiyete karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar: 2016/6125)

Sahte Plaka ve Sürücü Belgesi (Ehliyet) Kullanma

Sahte plakalar ile aynı anda sahte sürücü belgesinin de ele geçirildiği olayda, suça konu belgelerin farklı zamanda düzenlendiğine dair delil bulunmaması durumunda eylemin tek bir resmi belgede sahtecilik suçunu, farklı zamanda düzenlenmesi durumunda ise zincirleme şekilde işlenmiş resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturur (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/515).

Sahte Nüfus Cüzdanı (Kimlik) Düzenleme ve Kullanma

Sanık hakkında mağdur . adına düzenlenmiş üzerinde kendi fotoğrafı bulunan sahte nüfus cüzdanını kullanarak noterde imza beyannamesi düzenleterek, bu beyanname ve kimlik bilgileriyle … Tekstil Sanayi ve Tic. Ltd. Şirketini kurduktan sonra şirket adına çek karnesi alıp aynı sahte kimlikle çekler keşide ettiği iddiasıyla resmi belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasında; sanığın aşamalardaki savunmasında suçlamaları kabul etmediğini belirtmesi, 02.06.2010 tarihli bilirkişi raporunun ise fotokopi belgeler üzerinde yapılan inceleme neticesinde düzenlenmesi ve fotokopi belge üzerinden yapılan bilirkişi incelemesinin de hükme esas alınamayacağının anlaşılması karşısında, gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde belirlenebilmesi için, sahteciliğe konu nüfus cüzdanının nüfus cüzdanı talep belgesine istinaden nüfus müdürlüğünden verilmiş olması ve noterde düzenlenen imza beyannamesi sırasında bu nüfus cüzdanının kullanılmış olması karşısında, nüfus cüzdanı talep belgesi ve imza beyannamesinin asıllarının duruşmaya getirtilip incelenmek suretiyle, özelliklerinin duruşma tutanağına yazılması, aldatıcı nitelikte olup olmadıklarının kararda tartışılması ve denetime imkan verecek şekilde dosya içine konulması, ayrıca sahteciliğe konu belgeler üzerindeki fotoğrafların sanığa ait olup olmadığı yönünde inceleme ve karşılaştırma yapılması, imza beyannamesinde mağdur adına atılı imzaların sanığa ait olup olmadığı hususunda yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasından sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2933).

Sanığın katılanın kimlik bilgilerini kullanarak, katılan adına düzenlenmiş sahte kimlik fotokopisiyle bankaya müracaat ettiği, burada katılan adına başvuru formu, temel bankacılık hizmet sözleşmelerini kendisi doldurarak imzaladığı olayda; suçta kullandığı kimlik aslının ele geçirilememesi nedeniyle iğfal kabiliyetinin olup olmadığının tespiti mümkün olmadığından resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları itibariyle oluşmadığına dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir (Yargıtay 23. Ceza Dairesi – Karar: 2015/7318).

Aynı Anda Sahte Nüfus Cüzdanı ve Sürücü Belgesi (Ehliyet) Kullanma

06.01.2012 tarihli iddianamede, 19.02.2011 tarihli “yakalama, üst yoklama, rıza ile muhafaza altına alma, …” isimli tutanakta sanıktan ele geçirildiği belirtilen sahte nüfus cüzdanı dava konusu edilmiş ise de, aynı tutanakta sanıktan ayrıca sanığın fotoğrafı bulunan, “…” adına düzenlenmiş sahte sürücü belgesi ele geçirildiğinin anlaşılması karşısında, her iki sahte belgenin aynı anda ele geçirilmiş olması nedeniyle olayda tek sahtecilik suçu oluşması ihtimali bulunduğu cihetle mükerrer yargılama ve fazla cezalandırmaya sebebiyet vermemek bakımından, sahte sürücü belgesiyle ilgili dava açılıp açılmadığının tespit edilmesi, açılmışsa mümkün olduğu takdirde her iki davanın birleştirilerek görülmesi, mümkün olmadığı takdirde dosya arasına alınarak incelenmesi ve ilgili kısımların onaylı suretlerinin dosya içine alınması ile zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı da karar yerinde tartışılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2883).

İmza Taklit Etme Suretiyle Sahtecilik Suçu ve Mağdurun Rızası

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.03.1992 tarih ve 6-80/98 Sayılı kararında da açıklandığı üzere, belgede sahtecilik suçlarında kast, zarar vermek bilinci ve iradesi olarak kabul edilmektedir. Mağdurun önceden verdiği rıza üzerine onun imzasını taklit ederek kullanan failde mağdura zarar vermek bilinci bulunmayacağından sahtecilik kastının varlığı ileri sürülemez. Ancak doğal olarak rıza üzerine başkasının imzasını taklit eden failin, mağdura herhangi bir zarar vermeyeceği kanısı ile hareket ettiği sabit olmalıdır. Mağdurun rızasının kastı ortadan kaldırabilmesi için fiilin işlenmesinden önce açıklanması zorunludur. Mağdurun rızası açık olabileceği gibi zımni de olabilir. Özellikle iki kişi arasındaki ilişkiler, böyle bir rızanın varlığını ciddi olarak kabule elverişli olduğu takdirde, bu rızaya dayanarak başkasının imzasını atan kimsede sahtecilik kastının varlığı kabul olunamaz. Bu açıklamalar karşısında somut olay değerlendirildiğinde; sanık A’nın katılan C’ye ait çeklerden 7 tanesini katılanın rızası ile, 16 tanesini ise katılanın rızasını almadan, yerine imzalamak sureti ile toplam 23 adet çek yaprağını katılanın bilgisi dahilinde piyasada kullandığı iddiası ile açılan kamu davasında; sanığın, katılanın daha önce de benzer şekilde kendisine kullanması için birden fazla kez hatır çeki verdiğini ve suça konu çeklerin de koçan olarak kendisine teslim edildiğini savunması, çek koçanının sahibi katılanın da mahkeme huzurundaki beyanında, arkadaşı olan sanığa çekleri koçanı ile birlikte kendisinin teslim ettiğini söylemesi ve çeklerden 7 tanesinin de bizzat katılan tarafından imzalı şekilde verildiğinin anlaşılması karşısında, yüklenen suçtan sanığın beraatine karar verilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2005).

Memurun (Kooperatif Yöneticisinin) Resmi Belgede Sahteciliği

S.S….… Konut Yapı Kooperatifi yönetim kurulu üyesi olan sanıkların, kooperatif karar defterini katılan yerine imzaladıklarının iddia olunması karşısında; 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 62 /son maddesi uyarınca, kooperatif yönetim kurulu üyeleri ile memurlarının kooperatifin para ve malları ile evrak ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlar nedeniyle kamu görevlisi gibi cezalandırılacağı cihetle; eylemlerin sübuta ermesi halinde 5237 sayılı TCK’nun 204/2. maddesinde yazılı “memurun resmi belgede sahteciliği” suçunu oluşturup oluşturamayacağına ilişkin delilleri takdir ve değerlendirme görevi üst dereceli ağır ceza mahkemesine aittir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/3073).

Sahte Çek Düzenleme ve Kullanma Suçu

Kambiyo senetlerinde yapılan sahteciliğin resmi belgede yapılmış sayılabilmesi için ilgili kambiyo senedinin Türk Ticaret Kanununda öngörülen bütün unsurlarını taşıması gerekli olup, Yargıtay İBK’nun 14.12.1992 tarih ve 1/5 Sayılı kararında da açıklandığı üzere suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 Sayılı TTK’nun 692/5. maddesi gereğince çeklerde keşide yerinin yazılması, yazılmadığı takdirde keşidecinin adı yanındaki yerde düzenlenmiş sayılacağı ve bu unsurun eksikliği halinde çekin özel belge niteliğinde olacağı cihetle; suça konu çekte, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre bulunması zorunlu unsurlardan olan çekin “keşide yerinin” bulunmaması, ayrıca çeki keşide edenin adı yanında da herhangi bir yer yazılmamış olması karşısında, sanığın eyleminin özel belgede sahtecilik suçuna uygun bulunduğu gözetilmeyerek, yazılı şekilde resmi belgede sahtecilik (çekte sahtecilik) suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza dairesi – Karar: 2016/1481).

Resmi belgede sahtecilik suçu cezası bakımından oldukça ağır hukuki sonuçlar doğurabileceğinden mutlaka bir Ceza Avukatı ile savunma yapılmalıdır. Resmi evrakta sahtecilik suçu, kamu güvenine karşı işlenen ve sosyal düzenin esaslı bir şekilde hukuki güvenlik kavramından yoksun kalmasıyla neticelendiğinden kanun yapıcı tarafından özellikle ayrıntılı düzenlenmiştir.

Resmi Evrakta Sahtecilik Suçu Nedir? (TCK 204)

Resmi evrakta (belgede) sahtecilik suçu, kamu güvenine karşı suçlar arasında TCK 204. maddede düzenlenmiştir. Resmi evrakta sahtecilik, üç farklı seçimlik hareketle kasten işlenebilen bir suçtur:

  • Sahte resmi belge üretilmesi veya mevcut resmi belgenin gerçeğe aykırı düzenlenmesi,
  • Gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi,
  • Sahte resmi belgenin kullanılması.

Yukarıdaki üç seçimlik hareketten herhangi birinin fail tarafından işlenmesiyle resmi evrakta (belgede) sahtecilik meydana gelir. Resmi evrakta sahtecilik suçu ile Özel Evrakta Sahtecilik Suçu arasındaki en önemli fark, birincisinde sahtecilik konusu evrak aslının yetkili resmi memur tarafından düzenlenmesidir.

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Mağdur

Resmi evrakta sahtecilik suçu bir kişi aleyhine işlense bile suçun mağduru daima devlet olarak kabul edilmektedir. Fail, suçu işleyerek kamu güvenini zedelemiştir. İşlenen suç nedeniyle maddi-manevi zarar gören gerçek kişiler mağdur değil, “suçtan zarar gören” sıfatıyla soruşturma ve kovuşturmada şikayetçi olup yargılamaya katılabilirler (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2014/202 K.).

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Şikayet Süresi

TCK’da şikayete tabi suçlarda şikayet süresi genel olarak fiilin işlenmesinden itibaren 6 aydır.

Resmi evrakta sahtecilik suçu, şikayete bağlı olmadığından herhangi bir şikayet süresi yoktur. Bu suçun zamanaşımı süresi en basit halde dahi 8 yıl olduğundan, suçun şikayetçi tarafından 8 yıl içinde savcılığa bildirilmesi halinde savcılık soruşturma yapabilir. Ancak, suçun mümkün olan en kısa sürede savcılığa bildirilmesi etkin bir soruşturma yapılması açısından önemlidir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçunun Şartları

Resmi evrakta sahtecilik suçunun maddi konusu resmi bir belgedir. Aldatıcılık özelliğine sahip resmi belgenin ve suçun özelliklerine, suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi hallerine aşağıda tek tek değinilecektir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçu ve Resmi Belge

Resmi evrakta sahtecilik suçunun konusunu oluşturan belge bazı özelliklere sahip olmalıdır. Suçun konusu olan belgenin özellikleri şunlardır:

Resmi Belgede Sahtecilik Yazılı Belge Üzerinde İşlenebilir

Suçun konusu olan resmi belge, yazılı olmalı ve belgede mutlaka bir dil kullanılmaldır. Resmi belgede kullanılan dil Türkçe dışında yaşayan veya ölü bir dil de olabilir. Ancak okunabilen evraklar resmi belgede sahtecilik suçunun konusu olabilir. Orjinali okunamayan ve içeriği anlaşılmayan belgeler zarar olasılığı doğurmayacağından resmi belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturamazlar.

Resmi Evrakta Sahtecilik Delil Değerine Sahip Belge Üzerinde İşlenebilir

Resmi evrakta sahtecilik, ancak delil değerine sahip resmi belge üzerinde işlenebilir. Resmi belgenin delil değeri yoksa, yani herhangi bir hukuki değeri yoksa suç da oluşmaz. Belgenin bir hakkın doğumuna veya sona ermesine ilişkin ispat gücüne sahip olması gerekir. Hukuki bir iddiaya esas teşkil edebilme niteliği olmayan belgeler üzerinde resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Hukuken delil niteliğine sahip evraklar “Mahsus Evrak” ve “Tesadüfi Evrak” olmak üzere iki ayrılırlar. Mahsus evrak, özellikle belli bir konuda delil olarak düzenlenen resmi belgedir. Örneğin, noterden verilen vekaletname, mahkeme ilamı, icra dairesi ödeme emri, nüfus cüzdanı, pasaport, araç ruhsatı vs. gibi evraklar mahsus evrak niteliğindedir. Tesadüfi Evrak ise belli bir konuda delil olarak düzenlenmemesine rağmen içeriği nedeniyle sonradan delil niteliği kazanan belgedir.

Resmi Belgeyi “Düzenleyen” Belgeden Anlaşılmalıdır

Resmi belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturan belgeyi bir kişi veya kurum düzenlemelidir. Belgeyi düzenleyen bir kişi veya kurum yoksa resmi evrakta sahtecilik suçu oluşmaz. Düzenleyen kişi ad-soyad ve imzayla anlaşılabileceği gibi evrakın üzerinde olan bir amblem veya işaretle de anlaşılabilir. Örneğin, resmi nitelikli evrak olarak kabul edilen kambiyo senetleri altındaki imza düzenleyen kişiyi ispatlar. Aynı şekilde İSKİ, Milli Piyango, İBB vs. gibi amblemli resmi belgelerden de düzenleyen kurum anlaşılabilmektedir.

Resmi Belge Mutlaka Kamu Görevlisi Tarafından Düzenlenmeli

Suçun konusu olan resmi belgenin kamu görevlisi tarafından düzenlenmesi gerekir. Kamu görevlisi suçun konusu olan resmi belgeyi düzenlemeye yetkili olmalıdır. Kamu görevlisinin resmi evrakı düzenleme yetkisi yoksa resmi evrakta sahtecilik suçu da oluşmaz. Kanundaki özel hüküm gereği bazı belgeler kamu görevlisi tarafından düzenlenmese bile resmi evrakta sahtecilik suçunun konusunu oluşturur. Kamu görevlisi tarafından düzenlenmese bile resmi belgede sahtecilik suçunun meydana gelmesine neden olan belgeler şunlardır: Bono veya çek gibi kambiyo senetleri, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil, vasiyetname.

Resmi Belgede Sahtecilik ve Belgenin Özel Şekil Koşulları

Resmi evrakta sahtecilik suçunun vücut bulması için belgenin mutlaka belirli bir şekilde düzenlenmesi şartı yoktur. Herhangi bir şekilde düzenlenen resmi evrak suçun konusunu olabilir. Ancak, TCK dışındaki herhangi bir kanun, bazı resmi belgeler için özel şekil şartları öngörmüşse belgenin o kanunda belirtilen usul ve şekil şartlarına uygun düzenlenmesi gerekir. Örneğin, 3 kişilik kurul halinde hazırlanan bir bilirkişi raporunda bir bilirkişinin imzası eksikse resmi belgede usul eksikliği vardır. Bu belge üzerinde bir kişi tarafından tahrifat yapılsa bile resmi evrakta sahtecilik suçu oluşmaz. Çünkü, imza eksikliği nedeniyle evrak kanunda belirtilen usul ve şekil şartlarına sahip değildir.

Resmi Evrakta Sahtecilik Suçu ve Zarar Olasılığı

Resmi belgede sahtecilik suçu hem kamu güvenini bozmalı hem de kişilerin haklarını ihlal ederek zarar olasılığı doğurmalıdır. Suçun konusu resmi evrakın somut bir zarar meydana getirmesi şart değildir. Mahkeme, yargılama sırasında suçun unsurlarının tespiti amacıyla belgenin meydana getirdiği somut zararı değil, zarar olasılığının var olup olmadığını araştırmalıdır. Zarar olasılığı doğurmaya elverişli olmayan evrak, resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturmaz.

Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve Aldatıcılık

Resmi belgede sahtecilik suçunun en önemli şartlarından biri belgenin “aldatıcılık” özelliğine sahip olmasıdır. Zarar olasılığının doğması için evrakta yapılan sahteciliğin çok sayıda insanı aldatacak özellikte olması gerekir. Belgedeki aldatıcılık özelliği objektif olarak mevcut olmalıdır. Belgenin objektif özellikleri sebebiyle değil de, belgenin muhatabı olan şahsın kişisel hatası, dikkatsizliği veya özensizliği nedeniyle zarar olasılığı doğmuşsa aldatıcılıktan bahsedilemez. Mağdur veya suçtan zarar gören şahıstan kaynaklanan kişisel hatalar iğfalin meydana gelmesine neden olmuşsa resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Sahtecilik belgeden açıkça anlaşılıyorsa o belgenin aldatma yeteneği olmadığından, suçun unsuru olan “aldatıcılık” özelliğinin gerçekleştiği ileri sürülemez.

Belgenin aldatma yeteneği olmamasına rağmen, belgenin verildiği devlet kurumu görevlisinin dikkatsizliği yüzünden işlem yapılsa bile resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz.

Ayrıca özel bir kanun devlet kurumlarına ibraz edilen belgenin sahte olup olmadığının araştırılmasını zorunlu kılıyorsa, araştırma yapmadan belgenin kabul edilmesi halinde resmi belgede sahtecilik suçu oluşmaz. Örneğin, Yargıtay, diploma denkliği için yabancı ülkeden diploması olmadığı halde gerçek dışı bir diplomayla başvuran kişinin resmi belgede sahtecilik suçunu işlemediğine karar vermiştir. Çünkü bu konuyla ilgili yönetmelik, özel olarak idari kuruma diplomanın sahte olup olmadığını araştırma zorunluluğu getirmiştir. Kurum araştırma yapmadan diplomayı kabul etse bile resmi belgede sahtecilik suçu meydana gelmez (Yargıtay – 11. CD. 4570/2836 K.)

 

Resmi Belgeyi Sahte Olarak “Düzenleme” Suçu (TCK 204/1)

TCK md. 204/1, resmi evrakta sahtecilik suçu için bazı seçimlik hareketler öngörmüştür. Söz konusu seçimlik hareketlerden biri de “resmi belgeyi sahte olarak düzenleme” fiilidir. Bir belgenin resmi belge gibi gerçekmiş gibi üretilmesi veya düzenlenmesi suretiyle bu fiil işlenir. Belge, kısmen veya tamamen gerçeğe aykırı üretilmişse suç oluşur. Belgenin form, şekil, amblem ve diğer yazı özellikleri yönünden taklit edilmesi de “düzenleme” suçu için yeterlidir. Örneğin, nüfus müdürlüğü tarafından verilen Nüfus Cüzdanının şekil yönünden taklit edilerek üretilmesi resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçunu oluşturur.

Suçun oluşması için belgenin düzenlenmesi fiili yeterli olup ayrıca kullanılması şart değildir. Evrakın aldatma yeteneği varsa, evrak kullanılmasa bile resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçu oluşur.

Resmi Belgeyi Başkalarını Aldatacak Biçimde Değiştirme Suçu (TCK 204/1)

Bu seçimlik hareketle suçun işlenebilmesi için öncelikle kamu görevlisi tarafından görevinden dolayı düzenlenen gerçeğe uygun bir resmi belgenin mevcut olması gerekir. Gerçeğe uygun olarak kamu görevlisi tarafından düzenlenen belgeye, delil olma özelliklerini veya hukuki farklılık yaratacak unsurların eklenmesi veya çıkarılması bu suçun oluşmasına neden olur. Resmi belgedeki bir yazının değiştirilmesi veya yazı eklenmesi, imzanın silinmesi, belge üzerindeki tarihin değiştirilmesi veya silinmesi, belgenin kazınmak suretiyle tahrif edilmesi halinde, yapılan bu değişikliklerle belgenin aldatıcılık vasfı varsa “resmi belgeyi başkalarını aldatacak biçimde değiştirme suçu” meydana gelir.

Belgenin karalanması, lekelenmesi veya kimyasal araçlar kullanılarak yazıların silinmesi mümkündür. Belge üzerinde bulunan harf veya rakamların amaca uygun hale getirilmesi de mümkün olup bu yöneteme “sürsarj metodu” denilmektedir. Örneğin, 3 rakamının 8 yapılması gibi. Tüm bu hallerde mahkeme tarafından bilirkişi incelemesi yaptırılarak resmi belgede sahtecilik suçunun oluşup oluşmadığı araştırılır.

Sahte Resmi Belgeyi Kullanma Suçu (TCK 204/1)

Sahte resmi belgeyi kullanma suçu, ancak sahte olarak üretilmiş, taklit edilmiş veya değiştirilmiş resmi niteliği olan bir belgenin mevcudiyeti ve bu belgenin fail tarafından kullanılması halinde vücut bulur. Herhangi bir kimse tarafından kendisine verilen sahte resmi belgeyi kullanan fail suçu işlemiş olur. Belgeyi kullanan failin belgenin sahte olduğunu bilmesi ve sahteliğini bilerek kullanması gerekir. Fail kullandığı belgenin sahte olduğunu bilmiyorsa cezalandırılması mümkün değildir. Örneğin, sahte ehliyet üreten kişi “resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçu”nu işler, bu ehliyeti düzenleyen kişiden alıp kullanan kişi “sahte resmi belgeyi kullanma suçu”nu işler.

Sahte resmi belge hem fail tarafından düzenlenmiş hem de kullanılmış ise yine tek suç oluşur. Her iki seçimlik hareket de TCK md. 204/1’de düzenlenen resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları olduğundan faile tek bir ceza verilir. Fakat bu halde mahkemenin faile vereceği cezada alt sınırdan ayrılarak daha fazla ceza vermesi gerekir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçunun Nitelikli Halleri

Resmi evrakta sahtecilik suçunun nitelikli (ağırlaştırılmış) halleri şunlardır: a-Kamu görevlisinin resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi, değiştirmesi, kullanması (TCK 204/2). b- Belgenin sahteciliği ispatlanıncaya kadar geçerli belgelerden olması (TCK 204/3).

Kamu Görevlisi veya Memurun Resmi Belgede (Evrakta) Sahtecilik Suçu (TCK 204/2)

Kamu görevlisi olan kişinin veya memurun resmi belgede (evrakta) sahtecilik suçu işlemesi suçun nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. Kamu görevlisi veya memurun resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi veya değiştirmesi veya kullanması halinde suçun daha ağır ceza gerektiren nitelikli şekliyle cezalandırılmayı gerektirir.

Bu fıkrada tanzim edilen suç, yalnızca kamu görevlisi veya memur tarafından işlenebilir. Kamu görevlisi veya memur, resmi evrakta sahtecilik suçunu görevini kötüye kullanma suretiyle işlemelidir.

Kamu görevlisi veya memur, görevinden dolayı suçun konusu resmi belgeyi düzenleme, değiştirme ve kullanma yetkisine sahip olmalıdır. Resmi evrakta sahtecilik suçunu işleyen kamu görevlisi veya memur, evrakı düzenlemeye veya kullanmaya yetkili değilse, bu fıkra hükümlerine göre değil, TCK md. 204/1 fıkra hükümlerine göre cezalandırılır.

TCK md. 6/1-c gereği kamu görevlisi (tanık, bilirkişi, avukat vs.) sayılan kişilerin de işledikleri fiiller bu fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

“Sahteliği İspatlanıncaya Kadar Geçerli Belgeler” ve Evrakta Sahtecilik Suçu (TCK 204/3)

Hukuken iki grup resmi belge olduğu kabul edilir: 1- Sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli resmi belge, 2-Aksi ispatlanana kadar geçerli resmi belge.

Sahteliği ispatlanıncaya kadar (sabit oluncaya kadar) geçerli belgelerde evrakta sahtecilik suçu işlendiğinde, suçun daha ağır ceza gerektiren şekli işlenmiş olur.

  • Sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli olan belgeler, resmi kurumlar nezdinde tam güvenirliliğe sahip olup kesin delil niteliğindedirler. Örneğin, hakim tarafından tutulan duruşma tutanakları sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerdendir. Bu belgelerin aksi başka delillerle ispatlanamaz, ancak sahte oldukları ispatlanabilir. Örneğin, hakimin tuttuğu duruşma tutanağına duruşmanın oluş biçimi ile ilgili yazdığı herhangi bir şeyin aksi ispatlanamaz, duruşmanın hakimin tuttuğu duruşma tutanağından farklı cereyan ettiği iddia ve ispat olunamaz. Ancak duruşma tutanağının hakim tarafından tutulmadığı, sahte olduğu ileri sürülebilir. Aynı şekilde noterde düzenlenen vekaletname, imza beyannamesi, noterde düzenlenen satış sözleşmesi gibi evraklar sahteliği ispat oluncaya kadar geçerli evraklardandır.

Sahteliği sabit olana kadar geçerli belgeler özel kanunlar düzenlenmiştir. Şu belgeler sahteliği ispat oluncaya kadar geçerli belge olarak kabul edilir: 1- Mahkeme İlamları, 2- Noterlerde Düzenleme Biçiminde Tanzim Edilen Evraklar, 3- Duruşma Tutanakları, 4- Seçim Tutanakları, 5- Belediye Ceza Tutanakları (1608 sayılı Kanun md.6), 6- İlam Niteliğindeki Belgeler (İİK md. 38), 7- Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu gereği tutulan suç tutanakları, 8- Sayıştay İlamları.

  • Aksi ispatlanıncaya kadar geçerli belgeler, resmi evrak olarak yine güvenilirliğe sahip olmakla birlikte aksi her zaman ispatlanabilen belgelerdendir. Yani, herhangi bir devlet kurumunun düzenlediği bir evrak (örn, trafik cezası tutanağı) bu kategoriye girer. Örneğin, ehliyet, nüfus cüzdanı, pasaport gibi şahsi kimlik belgeleri; avukatlık kimliği, mali müşavirlik kimliği gibi mesleki kimlik belgeleri aksi ispatlanıncaya kadar geçerli geçerli belgelerdendir.

TCK md. 204/3’e göre resmi evrakta sahtecilik suçu yalnızca birinci gruptaki belgelerde, yani sahteliği ispatlanıncaya kadar (sabit oluncaya kadar) geçerli belgelerde işlendiğinde suçun cezası nitelikli, yani daha ağır hale gelir. Aksi ispatlanıncaya kadar geçerli belgelerde suçun temel şekli işlenmiş olur.

Hukuki İlişkiye Dayanan Alacağın İspatı veya Gerçek Bir Durumun Belgelenmesi Amacıyla Sahtecilik (TCK 211)

Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla resmi belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, verilecek ceza, 1/2 oranında indirilir (TCK md. 211).

Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde daha az cezayı gerektiren hal olarak düzenlenen 5237 sayılı TCK’nın 211. maddesindeki hafifletici nedenin uygulanabilmesi için failin gerçek olan bir olayın kanıtlanmasını sağlamak amacıyla hareket etmiş olması gereklidir. Kanıtlanmak istenen olayın doğruluğu veya gerçekliği şart olmayıp, failin iyi niyetle bu olayın doğruluğuna inanması yeterlidir.

Resmi Evrakta (Belgede) Sahtecilik Suçu Cezası

Resmi evrakta sahtecilik suçu cezası, işlenen suçun basit ve nitelikli hallerine göre farklılık arz etmektedir. Buna göre;

  • Resmi belgede sahtecilik suçu, resmi bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi, başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya kullanılması şeklindeki suçun basit haliyle işlenirse sanığa verilecek ceza 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır (TCK md. 204/1)
  • Kamu görevlisinin görevinden kaynaklanan görevi kötüye kullanma suretiyle, resmi belgeyi sahte olarak düzenlemesi, değiştirmesi, kullanması halinde resmi evrakta sahtecilik suçunun cezası 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasıdır (TCK md. 204/2).
  • Resmi belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belge, sahteliği ispatlanıncaya (sabit oluncaya) kadar geçerli olan resmi belgelerden ise yukarıdaki fıkralara göre belirlenen suçun cezası 1/2 oranında arttırılır.
  • Sağlık mensubu kişilerin (ebe, hemşire, doktor ve diğer tüm çalışanlar vs.) gerçeğe aykırı belge düzenleyerek kamunun veya kişilerin zararına yol açması veya herhangi bir haksız menfaat elde etmesi halinde resmi belgede sahtecilik suçu hükümleri gereği cezalandırılırlar (TCK md. 210/2 – 2. Cümle)

Resmi Evrakta Sahtecilik ve Nitelikli Dolandırıcılık Suçu

Dolandırıcılık suçu, failin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatması, mağdurun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlamasıyla oluşur. Nitelikli dolandırıcılık suçu ise suçun belli dini, sosyal, mesleki, teknolojik araçların veya kamu kurumlarının araç olarak kullanılarak işlenmesidir.

Uygulamada çoğu zaman fail, resmi evrakta sahtecilik suçu işlemekte, bu suç ile bağlantılı olarak da insanlardan menfaat temin etmektedir. Bu durumda, fiil tek olsa bile, fail hem resmi evrakta sahtecilik suçu ile hem de nitelikli dolandırıcılık suçu ile cezalandırılmalıdır.

Resmi Evrakta Sahtecilik Yargıtay Kararları


Resmi Belgede “Faydasız Sahtecilik” Halinde Beraat Kararı

  • Suça konu çekin keşide tarihi üzerinde yapıldığı iddia olunan tahrifat, çekin ibraz süresi yönünden sanık lehine hukuki sonuç doğurması imkanının bulunmaması nedeniyle “faydasız sahtecilik” niteliğinde olup resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları oluşmamıştır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/264).
  • Sanığın, 2022 Sayılı Kanun uyarınca katılan SGK Başkanlığı’ndan özürlü aylığı talebinde bulunduğu, kurum tarafından aylık bağlanmaya esas belgelerin yapılan incelenmesinde Van Eğitim Araştırma Hastanesi’nden alınan sağlık kurulu raporunun hastane kayıtlarına uygun olmadığı ve sahte olduğunun tespit edildiği, Van Devlet Hastanesi’nden aldırılan sağlık kurulu raporuna göre ise sanığın tüm vücut fonksiyon kayıp oranının %8 olduğu, sanığın zikredilen 2022 Sayılı Kanun ve bu kanunun uygulanmasına yönelik yönetmelik uyarınca halihazırda almış olduğu sahte sağlık kurulu raporuna göre özürlü aylığı almasına imkan bulunmadığı, nitekim SGK Başkanlığı’nın yazı cevabına göre de herhangi bir maaş ödemesi yapılmadığı, bu sebeple SGK’nın herhangi bir zararının oluşmadığı, dolayısıyla sanığın eylemlerinin faydasız sahtecilik olarak değerlendirileceği ve sanığın üzerine atılı suçların maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle verilen beraat hükmü hukuka uygundur (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2277).
  • Avukat sıfatını henüz kazanmayan stajyer avukat sanık C. Ö. adına, 05.09.2006 ve 22.02.2007 tarihlerinde, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 56. maddesi gereğince “yetki belgesi” düzenlenmesi ve sanık C.’ın bu yetki belgelerini kullanarak mahkemede duruşmaya davalı vekili olarak katılması, icra takip dosyalarında işlemler yapmasından ibaret olayda; 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 26. maddesine göre verilecek muvafakatname ile stajyer avukatların dahi icra takip işlemlerini yapma yetkisinin bulunduğu, sanık C.’ın da yetki belgesi verildiği tarih itibariyle bu statüye sahip olduğunun ve dolayısıyla suça konu yetki belgelerinin kullanılması ile elde edilebilecek olan hukuki sonuçların elde edilmesi mümkün olduğunun anlaşılması karşısında; bu haliyle yapılan sahteciliğin “faydasız sahtecilik” olarak nitelenmesi gerektiği gözetilmeden mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/1687).

Gerçek Bir Durumun Belgelenmesi Amacıyla Sahtecilik ve Ceza İndirimi

  • Sanığın, kendisine ve aile fertlerine ait yeşil kart sağlık karnelerine sahte vize yaptırdığı iddia ve kabul edilen olayda; sanık ve ailesinin suç tarihi itibariyle yeşil kart alma koşullarını halen taşıyıp taşımadıkları, sanık A. ve ailesinin yeşil kart alma koşullarını yitirmemiş olmaları durumunda eylemin 5237 Sayılı TCK’nun 211. maddesi gereği “Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, verilecek ceza, yarısı oranında indirilir.” kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/283).
  • Sanık ile şikayetçi arasında borç ilişkisinin bulunduğu, ancak katılanın suça konu senedi imzalamadığını buna rağmen senedin sanık tarafından imzalanıp takibe konulduğunu beyan etmesine karşı; sanık ile şikayetçi arasında ticari ilişki olduğu sabit olduğundan sanık olan kişinin eyleminin 211. maddesinde düzenlenen “gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla sahtecilik” suçunu oluşturup oluşturmayacağının değerlendirilmemesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2015/4759).
  • Sanığın, katılana yaptığı kombi işinde gerekli olan malzemeleri almak için suça konu senetleri düzenleyip mal aldığı toptancıya verdiğine ilişkin savunması, katılanında nakit olarak 6000 TL ödemede bulunduğunu beyan etmesi karşısında, sanığın katılanla iş bedeli olarak ne kadara anlaştığı, katılanın sanığa 6000 TL’yi ne zaman ödediği hususları araştırılarak aralarında alacak-borç ilişkisinin varlığının tespiti halinde eylemin 211. maddesi kapsamında bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı amacıyla resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturup oluşturmayacağının değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/8310).

Sahte Vekaletname Düzenleme ve Kullanma/Satış Yapma

  • Sanık S. S.’nın, F. Y. adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanını kullanarak noterde şirket hisse devir sözleşmesi yaptığı, devir sözleşmesine istinaden E… D… İletişim Tanıtım isimli şirketi 10 yıl süre ile temsile yetkili kılındığı, akabinde noterde sahte imza beyannamesi ve vekaletname düzenlettirmek suretiyle şirket adına katılan bankaya başvurarak taşıt kredi sözleşmesi imzaladığının anlaşılması karşısında, suça konu belgeler arasında yer alan imza beyannamesi ile vekaletnamenin sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden olup, sanığın eylemi resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturur (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/23063).
  • Suça konu sahte vekaletnamelerin aynı anda ele geçirilmesinden ibaret olayda, sahte vekaletnamelerin farklı zamanlarda düzenlendiğine dair delil bulunmaması sebebiyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı ancak, belge sayısının 61. maddesine göre temel cezanın belirlenmesi sırasında dikkate alınabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/14059).
  • Suça konu Kadıköy 12.Noterliği tarafından tanzim olunan 18458 yevmiye numaralı sahte vekaletnameye istinaden Kadıköy 18. Noterliği tarafından 24.07.2002 tarih 26843 yevmiye numaralı Kati Satış Sözleşmesi tanzim olunması karşısında eylemlerinin, zincirleme şekilde sahtecilik suçunu oluşturduğu gözetilmeyerek yazılı şekilde eksik ceza tayini yasaya aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/11530).
  • Sanıkların müştekiler H. E. ve M. K.’ya yönelik eylemde sahte kimlikle noterde müşteki H. E.’e suça konu taşınmazı satış yetkisi veren düzenleme şeklindeki vekaletname tanzim ettirmeleri ve gerçek taşınmaz sahibi adına ancak sanığın fotoğrafı bulunan sahte tapu vermeleri ve sözkonusu vekaletnamenin 5237 Sayılı TCK’nın 204/3 maddesinde öngörülen belgelerden olması karşısında, sanıklar hakkında sözkonusu maddenin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, ayrıca anıkların dolandırıcılık eylemini nüfus müdürlüğünün maddi varlığı olan sahte nüfus cüzdanı ve tapu müdürlüğünün maddi varlığı olan tapu belgesini kullanarak gerçekleştirmeleri karşısında, sanıkların eylemi 158/1-d maddesinde öngörülen nitelikli dolandırıcılık suçunu da oluşturur (Yargıtay 15. Ceza Dairesi – Karar: 2014/15973).

Resmi Belgede Sahtecilik ve Zincirleme Suç

Sanığın katılanın bankadan kredi çekmesine yardım etme bahanesi ile vekaletname, borçlularına götürüp vermek bahanesiyle bir adet imzalı senet ve mal beyanında bulunacağını söyleyerek iki adet boş belgeyi katılana imzalatıp aldıktan sonra senedi doldurup, alacaklı ve ciranta ekleyip M.B.’e vermesi onun da icraya koyması, boş belgelerin üstünü doldurup vekaletnameye dayanarak katılanın evini satmak üzere anlaştığı ancak azilname sonrası satışın gerçekleşmemesi üzerine alacak davası açan ve kendisini davalı gösteren E.E.’in alacak davasında kullanması biçimindeki eylemlerinin; belgede sahtecilik suçlarının niteliği gereği neticesi harekete bitişik suçlardan olduğundan bu suçlara teşebbüsün mümkün olmadığı da dikkate alındığında kül halinde TCK md.204/1 uyan zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı, sahte belge sayısı ve kastın yoğunluğu dikkate alınarak 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, 5237 sayılı yasanın 204/1-3. maddesindeki kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge olduğu gerekçesiyle mahkumiyet hükmü kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/30675).

Geçersiz Vekaletname ile Tapuda İşlem Yapılması

Katılanın yurtdışında yaşaması nedeniyle eşi ve iki oğlu ile birlikte Türkiye’deki işleriyle ilgilenmek üzere 15.08.1995 tarihinde genel vekaletname vererek sanığı vekil tayin ettiği, 28.09.1998 tarihinde katılan tarafından sanığın bu vekillikten azledildiği, 14.11.2005 tarihinde ise sanığın azledildiği bu vekaletnameye dayanarak katılana ait taşınmazı üçüncü bir kişiye sattığı olayda, vekillikten azledildiğinden haberdar olan sanık azilname ile geçersiz hale gelen vekaletnameyi kullanarak katılana ait taşınmazı üçüncü kişiye satmış ve tapu işlemleri sırasında katılanın vekili olmadığı halde bu durumu tapu memurundan gizlemiştir. Azilname ile geçersiz hale gelen resmi belge niteliğindeki vekaletnamenin kullanılması nedeniyle somut olayda resmi belgede sahtecilik suçunun yasal unsurlarının oluştuğunun kabulü gerekir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – 2015/1 karar).

Vekaletname ile Çek Keşide Etme ve Sahte Vekaletname

Suça konu çekleri sahte olarak düzenlemek suretiyle, aldığı mal karşılığında katılana verdiği iddiasıyla açılan kamu davasında sanık H.L.’ün; keşideci olarak görünen E.. İnşaat Turizm Sanayi Tic. Ltd. Şti. adına çek keşide etme yetkisine sahip olduğunu, sahtecilik kastının bulunmadığını savunması, E.. İnşaat Turizm Sanayi Tic. Ltd. Şti. sahibi E.D.’ın da; sanık H.. L.. adına çek keşide etme yetkisine sahip olduğunu, buna ilişkin Alanya 4. Noterliğinden 2006 tarihli vekaletnamesinin de bulunduğunu beyan etmesi karşısında, söz konusu vekaletnamenin aslının ilgili noterden istenerek, doğruluğunun tespiti halinde, savunması dikkate alındığında, vekaletnamedeki yetkisine dayanarak çek keşide eden sanıkların, sahtecilik kastı ile hareket etmediklerinden yüklenen ‘resmi belgede sahtecilik’ suçundan beraatine karar verilmesi gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2015/22747).

Özel Belgede ve Resmi Evrakta Sahtecilik Suçunun Birlikte İşlenmesi

Resmi belgede sahtecilik suçu ile özel belgede sahtecilik suçlarının 5237 Sayılı farklı maddelerde düzenlenmeleri sebebiyle sanığın gerçek içtima kuralları uyarınca cezalandırılması gerektiği ileri sürülebilir ise de, belgede sahtecilik suçlarında korunan hukuki yararın kamu güveni olması, her iki suçun geniş anlamda mağdurunun toplumu oluşturan tüm bireyler olması, unsurlarının tamamen benzer olarak düzenlenmesi de göz önüne alındığında, resmi belgede sahtecilik suçu ile özel belgede sahtecilik suçlarının “aynı suç” olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu sebeple sanığın sahte nüfus cüzdanı ve sürücü belgesi düzenleyerek bu belgelerle katılan adına sahte oto kiralama sözleşmesi düzenlediği somut olayda; sanığın aynı suç işleme kararıyla, aynı suçu değişik zamanlarda işlediğinin ve eylemin bir bütün halinde zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan cezalandırılması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu – Karar: 2015/495).

Sahteliği İspatlanıncaya Kadar Geçerli Belgede Sahtecilik Suçu

  • Tapu kaydında sahtecilik yapılmadan sadece gerçeğe aykırı olarak düzenlenen resmi senetler (tapu belgesi), HMUK. nun sözü edilen sahteciliği kanıtlanıncaya kadar geçerli belgelerden sayılamaz (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2009/8766).
  • Sahte olarak düzenlenen belgelerin içerisinde, sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli noterden düzenlenen hisse devir sözleşmesi bulunması ve farklı tarihlerde birden çok sahte belgenin düzenlenmesi sebebiyle belge sayısı da dikkate alınarak 204/3, 43. maddeleri uyarınca artırım yapılması gerekir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/601)
  • Tapuda düzenlenen “resmi satış senedi”nin 5237 sayılı TCK’nun 204/3 maddesinde belirtilen “sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli belgelerden” olmadığı, kullanılan vekaletnamede herhangi bir sahtecilik yapılmadığı, suçun sahte nüfus cüzdanı ile tapuda satış senedi düzenlenmesinden ibaret 5237 sayılı TCK’nun 204/1, 43/1 maddesindeki zincirleme resmi evrakta sahtecilik suçunu oluşturtuğu kabul edilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2014/8034).
  • Sahte sürücü belgesiyle şikayetçi M. Ş.’a ait otomobili N… ilinden 18.4.2010 tarihinde 4 günlüğüne kiralayan sanığın, üzerinde kendi fotoğrafı bulunan şikayetçi M. Ş. adına düzenlenmiş sahte sürücü belgesiyle Ardahan Noterliğinde düzenlenen “Araç Satış Sözleşmesi” ile satmasından ibaret eylemlerinin, 204/1-3, “zincirleme şekilde işlenen sahteliği kanıtlanıncaya kadar geçerli resmi belgede sahtecilik” suçunu oluşturtuğu kabul edilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2013/9273).
  • Orman muhafaza memuru olan sanıkların, sahte orman suç tutanağı ve sevk pusulası düzenlemekten ibaret eylemlerinin, 6831 sayılı Yasa’nın 82/4. maddesi uyarınca suç tutanaklarının kanunen “sahteliği sabit oluncaya kadar” değil, “aksi kanıtlanıncaya kadar” geçerli belgelerden olup, 5237 sayılı Yasa’nın 204/2. maddelerinde düzenlenen “memurun resmi belgede sahteciliği” suçunu oluşturur (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2012/10611).

Sahte Sürücü Belgesi (Ehliyet) Düzenleme ve Kullanma

Sanıkların, … adına tamamen sahte sürücü belgesi düzenlemek ve kullanmak suretiyle resmi belgede sahtecilik suçunu işledikleri iddiasıyla açılan kamu davasında, dosyada mevcut 06.10.2010 tarihli ekspertiz raporunda belgede fotoğraf bulunmaması sebebiyle aldatma kabiliyetinin bulunmadığının belirtilmesi ve mahkemece belge üzerinde yapılan gözlemde fotoğraf kısmının kesildiğinin belirlenmesi karşısında; mevcut haliyle suça konu belgenin unsurlarının tam olmadığı üzerindeki fotoğraf sökülmeden önceki halinin ise halihazırda denetlenemeyeceği cihetle, unsurları oluşmayan suç yönünden sanıkların beraatine karar verilmesi gerekirken, sanığın mahkumiyetine hükmedilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/4073).

Sahte Plaka Kullanılması Suçu ve İğfal Kabiliyeti

Elde edilen plakalar üzerinde bulunması gereken Emniyet Genel Müdürlüğü ile Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Fedarasyonuna ait mühür izlerinin bulunmadığının belirtilmesi karşısında, suça konu plakaların aldatma yeteneği bulunup bulunmadığının takdir ve tayini hakime ait olup, plakalar duruşmaya getirilip mahkemece incelenip özellikleri zapta geçirilmeden, bu gözlem sonucunda gerekçeli kararda aldatma kabiliyetine haiz olup olmadığı tartışılmadan ve denetime olanak sağlayacak şekilde dosya içerisinde de bulundurulmadan eksik incelemeyle mahkumiyete karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar: 2016/6125)

Sahte Plaka ve Sürücü Belgesi (Ehliyet) Kullanma

Sahte plakalar ile aynı anda sahte sürücü belgesinin de ele geçirildiği olayda, suça konu belgelerin farklı zamanda düzenlendiğine dair delil bulunmaması durumunda eylemin tek bir resmi belgede sahtecilik suçunu, farklı zamanda düzenlenmesi durumunda ise zincirleme şekilde işlenmiş resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturur (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/515).

Sahte Nüfus Cüzdanı (Kimlik) Düzenleme ve Kullanma

Sanık hakkında mağdur . adına düzenlenmiş üzerinde kendi fotoğrafı bulunan sahte nüfus cüzdanını kullanarak noterde imza beyannamesi düzenleterek, bu beyanname ve kimlik bilgileriyle … Tekstil Sanayi ve Tic. Ltd. Şirketini kurduktan sonra şirket adına çek karnesi alıp aynı sahte kimlikle çekler keşide ettiği iddiasıyla resmi belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasında; sanığın aşamalardaki savunmasında suçlamaları kabul etmediğini belirtmesi, 02.06.2010 tarihli bilirkişi raporunun ise fotokopi belgeler üzerinde yapılan inceleme neticesinde düzenlenmesi ve fotokopi belge üzerinden yapılan bilirkişi incelemesinin de hükme esas alınamayacağının anlaşılması karşısında, gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde belirlenebilmesi için, sahteciliğe konu nüfus cüzdanının nüfus cüzdanı talep belgesine istinaden nüfus müdürlüğünden verilmiş olması ve noterde düzenlenen imza beyannamesi sırasında bu nüfus cüzdanının kullanılmış olması karşısında, nüfus cüzdanı talep belgesi ve imza beyannamesinin asıllarının duruşmaya getirtilip incelenmek suretiyle, özelliklerinin duruşma tutanağına yazılması, aldatıcı nitelikte olup olmadıklarının kararda tartışılması ve denetime imkan verecek şekilde dosya içine konulması, ayrıca sahteciliğe konu belgeler üzerindeki fotoğrafların sanığa ait olup olmadığı yönünde inceleme ve karşılaştırma yapılması, imza beyannamesinde mağdur adına atılı imzaların sanığa ait olup olmadığı hususunda yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasından sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2933).

Sanığın katılanın kimlik bilgilerini kullanarak, katılan adına düzenlenmiş sahte kimlik fotokopisiyle bankaya müracaat ettiği, burada katılan adına başvuru formu, temel bankacılık hizmet sözleşmelerini kendisi doldurarak imzaladığı olayda; suçta kullandığı kimlik aslının ele geçirilememesi nedeniyle iğfal kabiliyetinin olup olmadığının tespiti mümkün olmadığından resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları itibariyle oluşmadığına dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir (Yargıtay 23. Ceza Dairesi – Karar: 2015/7318).

Aynı Anda Sahte Nüfus Cüzdanı ve Sürücü Belgesi (Ehliyet) Kullanma

06.01.2012 tarihli iddianamede, 19.02.2011 tarihli “yakalama, üst yoklama, rıza ile muhafaza altına alma, …” isimli tutanakta sanıktan ele geçirildiği belirtilen sahte nüfus cüzdanı dava konusu edilmiş ise de, aynı tutanakta sanıktan ayrıca sanığın fotoğrafı bulunan, “…” adına düzenlenmiş sahte sürücü belgesi ele geçirildiğinin anlaşılması karşısında, her iki sahte belgenin aynı anda ele geçirilmiş olması nedeniyle olayda tek sahtecilik suçu oluşması ihtimali bulunduğu cihetle mükerrer yargılama ve fazla cezalandırmaya sebebiyet vermemek bakımından, sahte sürücü belgesiyle ilgili dava açılıp açılmadığının tespit edilmesi, açılmışsa mümkün olduğu takdirde her iki davanın birleştirilerek görülmesi, mümkün olmadığı takdirde dosya arasına alınarak incelenmesi ve ilgili kısımların onaylı suretlerinin dosya içine alınması ile zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı da karar yerinde tartışılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (Yargıtay 21. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2883).

İmza Taklit Etme Suretiyle Sahtecilik Suçu ve Mağdurun Rızası

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.03.1992 tarih ve 6-80/98 Sayılı kararında da açıklandığı üzere, belgede sahtecilik suçlarında kast, zarar vermek bilinci ve iradesi olarak kabul edilmektedir. Mağdurun önceden verdiği rıza üzerine onun imzasını taklit ederek kullanan failde mağdura zarar vermek bilinci bulunmayacağından sahtecilik kastının varlığı ileri sürülemez. Ancak doğal olarak rıza üzerine başkasının imzasını taklit eden failin, mağdura herhangi bir zarar vermeyeceği kanısı ile hareket ettiği sabit olmalıdır. Mağdurun rızasının kastı ortadan kaldırabilmesi için fiilin işlenmesinden önce açıklanması zorunludur. Mağdurun rızası açık olabileceği gibi zımni de olabilir. Özellikle iki kişi arasındaki ilişkiler, böyle bir rızanın varlığını ciddi olarak kabule elverişli olduğu takdirde, bu rızaya dayanarak başkasının imzasını atan kimsede sahtecilik kastının varlığı kabul olunamaz. Bu açıklamalar karşısında somut olay değerlendirildiğinde; sanık A’nın katılan C’ye ait çeklerden 7 tanesini katılanın rızası ile, 16 tanesini ise katılanın rızasını almadan, yerine imzalamak sureti ile toplam 23 adet çek yaprağını katılanın bilgisi dahilinde piyasada kullandığı iddiası ile açılan kamu davasında; sanığın, katılanın daha önce de benzer şekilde kendisine kullanması için birden fazla kez hatır çeki verdiğini ve suça konu çeklerin de koçan olarak kendisine teslim edildiğini savunması, çek koçanının sahibi katılanın da mahkeme huzurundaki beyanında, arkadaşı olan sanığa çekleri koçanı ile birlikte kendisinin teslim ettiğini söylemesi ve çeklerden 7 tanesinin de bizzat katılan tarafından imzalı şekilde verildiğinin anlaşılması karşısında, yüklenen suçtan sanığın beraatine karar verilmelidir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/2005).

Memurun (Kooperatif Yöneticisinin) Resmi Belgede Sahteciliği

S.S….… Konut Yapı Kooperatifi yönetim kurulu üyesi olan sanıkların, kooperatif karar defterini katılan yerine imzaladıklarının iddia olunması karşısında; 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 62 /son maddesi uyarınca, kooperatif yönetim kurulu üyeleri ile memurlarının kooperatifin para ve malları ile evrak ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlar nedeniyle kamu görevlisi gibi cezalandırılacağı cihetle; eylemlerin sübuta ermesi halinde 5237 sayılı TCK’nun 204/2. maddesinde yazılı “memurun resmi belgede sahteciliği” suçunu oluşturup oluşturamayacağına ilişkin delilleri takdir ve değerlendirme görevi üst dereceli ağır ceza mahkemesine aittir (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Karar: 2016/3073).

Sahte Çek Düzenleme ve Kullanma Suçu

Kambiyo senetlerinde yapılan sahteciliğin resmi belgede yapılmış sayılabilmesi için ilgili kambiyo senedinin Türk Ticaret Kanununda öngörülen bütün unsurlarını taşıması gerekli olup, Yargıtay İBK’nun 14.12.1992 tarih ve 1/5 Sayılı kararında da açıklandığı üzere suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 Sayılı TTK’nun 692/5. maddesi gereğince çeklerde keşide yerinin yazılması, yazılmadığı takdirde keşidecinin adı yanındaki yerde düzenlenmiş sayılacağı ve bu unsurun eksikliği halinde çekin özel belge niteliğinde olacağı cihetle; suça konu çekte, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre bulunması zorunlu unsurlardan olan çekin “keşide yerinin” bulunmaması, ayrıca çeki keşide edenin adı yanında da herhangi bir yer yazılmamış olması karşısında, sanığın eyleminin özel belgede sahtecilik suçuna uygun bulunduğu gözetilmeyerek, yazılı şekilde resmi belgede sahtecilik (çekte sahtecilik) suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza dairesi – Karar: 2016/1481).

Resmi belgede sahtecilik suçu cezası bakımından oldukça ağır hukuki sonuçlar doğurabileceğinden mutlaka bir Ceza Avukatı ile savunma yapılmalıdır. Resmi evrakta sahtecilik suçu, kamu güvenine karşı işlenen ve sosyal düzenin esaslı bir şekilde hukuki güvenlik kavramından yoksun kalmasıyla neticelendiğinden kanun yapıcı tarafından özellikle ayrıntılı düzenlenmiştir.

 

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ

Esas No.2011/8260

Karar No.2011/10559

Taraflar arasında görülen davada:

Davacı, davalının haklı nedeni olmaksızın taşınmazına yapılandığını ileri sürerek el atmanın önlenmesine ve yıkıma karar verilmesini istemiştir. Davalı, birleştirilen karşı davasıyla temliken tescil isteğinde bulunmuştur.

Davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair karar Dairece, karşı dava yönünden taşınmazın diğer maliklerinin de davada yer alması gerektiğine değinilerek bozulmuş; mahkemece bozmaya uyularak tamamlanan yargılama sonunda her iki davanın da reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı-karşı davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla: Tetkik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve yıkım; karşı dava, temliken tescil isteklerine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davaya konu taşınmazın 1974 yılındaki kadastro tespitinde tapu kaydına dayalı olarak 37 parsel numarasıyla davacının murisi Ahmet Ç.’la başka birçok kişi adlarına iştirak halinde mülkiyet şeklinde tespit edildiği, Hazinenin açtığı tespite itiraz davası da reddedilerek tespitin 27.2.1990 tarihinde kesinleştiği; bunun yanında, taşınmazın bir kısmının 3 katlı ev inşa edilmek suretiyle davalı tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kayıt maliklerinden Ahmet Ç.’ın mirasçısı Hasan Ç., eldeki dava ile el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuştur.

Davalı ise, taşınmazdaki evi 1990 yılında davacının annesi Cennet’in izni ve yer göstermesiyle yaptığını savunmuş; birleştirilen 2003/55 esas, davası ile de, T.M.K.nun 724 üncü maddesine dayanarak temliken tescile karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, her iki davanın da reddine karar verilmiş; hüküm, asıl davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere, başkasının taşınmazına temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, T.M.K.684. ve 718 inci maddelerinin hükümleri gereğince yapı, üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası ( mütemmim cüzü ) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur.Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz malikiyle yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724 üncü maddelerinin özel hükümleriyle düzenlemeyi uygun bulmuştur.

Bir kimse kendi malzemesiyle başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı ( mütemmim cüz ) nitelikte yapı yapmışsa ve ( T.M.K.724 maddesine göre ) yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini istiyebilir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3 üncü maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını, ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak da yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar, varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar gözönünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.

Öte yandan, T.M.K.722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır.

Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi, arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması, taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgular da dikkate alınmalıdır.

Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine ( muhik ) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının levazımın en az kıymetini geçemiyeceği aynı Kanunun 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda. 4.3.1953 tarih 10/3 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar sebebiyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre haklı ( muhik ) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığında yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli, aksi halde yıkım istemi reddedilmelidir. Maddedeki “muhik tazminat” sözcüğünden salt inşaat bedeli değil, olayın özelliğine göre Medeni Kanunun 4 üncü maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel; “asgari levazım bedeli” sözcüğünden ise, taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif ( öznel ) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.

Somut olayda, el birliği mülkiyetine tabi taşınmazda ortaklardan birinin verdiği muvafakatin diğer ortaklar bakımından bağlayıcılık taşımayacağı ve davalının iyiniyetli sayılmasına yeterli olmayacağı kuşkusuzdur. Bu durumda. T.M.K.nun 724 üncü maddesindeki koşullardan öncelikli koşul olan iyiniyet koşulu gerçekleşmediğinden, karşı davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Ne varki, asıl dava bakımından hükme yeterli bir soruşturma yapılmış değildir.

Hal böyle olunca, asıl davada ileri sürülen el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerinin yukarda değinilen ilkeler çerçevesinde toplanacak delillerle değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturmayla hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Davacının, temyiz itirazı açıklanan sebepten ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün ( 6100 S. H.M.K.nın geçici 3 üncü maddesi yollamasıyla ) H.U.M.K.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 19.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
Esas No.2011/10723
Karar No.2011/13497

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kayden maliki olduğu 38 parsel sayılı taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek elatmanm önlenmesine ve 8.000,00 TL ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı H., dava konusu taşınmazın yarısını davacıdan haricen satın aldığını, 40 yıldır yeri kullandığını, yaşlı olduğu için kendi adına ekimi diğer davalının yaptığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı, yargılamaya katılmadığı gibi davaya cevap da vermemiştir.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazı ekim yapmak suretiyle davalıların haksız kullandıkları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı H. tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Emine Solmazlar’m raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanm önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 38 parsel sayılı taşınmazın kayden davacıya ait olduğu, davalıların kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir haklan bulunmadığı, ancak fen bilirkişi krokisinde ( A ) harfi ile gösterilen bölümün davalılar tarafından tasarruf edildiği anlaşılmaktadır.

Davacı, dava konusu taşınmazı davalıların ekim yapmak suretiyle haksız kullandıklarını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Davalı H. ise savunmasında, çekişmeye konu edilen bölümü davacıdan haricen satın aldığını belirterek 08.11.1988 tarihli “senet” başlığını taşıyan belge ibraz etmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, Türk Medeni Kanununun 706, Borçlar Yasasının 213, 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddesi ve Noter Kanununun 60. maddeleri uyarınca, taşınmazların alım satımları resmi şekilde yapılmadıkça harici satın alma mülkiyetten kaynaklanan bir hak bahşetmez. Ancak, gerek Türk Medeni Yasasının 994. maddesi, gerekse 1940 tarih, 2/77 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, taşınmazı kullanma yönünden hak doğurur. Borçlar Kanununun 81. maddesi ve yukarıda değinilen içtihadı Birleştirme Kararı gereğince harici satış bedeli satın alana ödenmedikçe satış bedeli üzerinden satın alana kişisel hak sağlar, anılan bu kişisel hakkında alıkoyma hakkı ( hapis hakkı ) olacağı açıktır.

Ne var ki, mahkemece, 08.11.1998 tarihli satış senedi irdelenmemiş, değerlendirilmemiş ve gözetilmemiştir. Ayrıca, davacının anılan belge üzerindeki imzanın kendisine ait olmadığı yönündeki iddiası üzerinde de durulmamıştır.

O halde, anılan belgenin aslı temin edilerek, belge üzerinde bilirkişi tetkikatı yaptırılmak ve Adli Tıp Kurumu Fizik ihtisası Dairesinden rapor alınmak suretiyle imzanın davacıya ait olup olmadığının saptanması, davacının eli ürünü olduğunun belirlenmesi halinde, davalı H. fuzuli şagil sayılamayacağından taşınmazı haksız olarak elinde tutan kişinin taşınmaz malikine ödemekle yükümlü olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisilden sorumlu tutulamayacağı ve değinilen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere harici satış bedeli üzerinden davalı yararına alıkoyma ( hapis ) hakkı tanınmak üzere elatmanm önlenmesi isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmesi, aksi taktirde ecrimisil dahil olmak üzere davanın tümden kabulü gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Davalı H.’in bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün ( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesi aracılığıyla ) 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 22.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Şufa Hakkı (Önalım Hakkı) Nedir?

Şufa hakkı, diğer bir deyişle önalım hakkı paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın payını üçüncü kişilere satması halinde diğer paydaşlara söz konusu payı öncelikle satın alma hakkı veren bir haktır. Şufa hakkı, paylı mülkiyetin kurulmasıyla doğar ve herhangi bir payın üçüncü kişilere satışıyla kullanılabilir hale gelir.

Şufa hakkının (önalım hakkı) kullanılması ile şufa hakkını kullanan paydaş ile payın satıldığı alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur.

Şufa Hakkını Kullanma Şartları

Şufa hakkı, belli şartların bir arada bulunmasıyla kullanılabilecek bir haktır. Medeni Kanun önalım hakkı ile paydaşlara dava hakkı tanıyarak taşınmazın mevcut paydaşlar arasında kalmasını hedeflemiştir. Üçüncü kişilerin dışardan taşınmaza paydaş olarak girmesi zorlaştırılarak mevcut paydaşlar arasında süren ahengin bozulması önlenmek istenmiştir.

Şufa hakkı aşağıdaki şartlarla kullanılabilir:

Şufa Hakkı Paylı Mülkiyette Kullanılabilir

Şufa hakkı, ancak paylı mülkiyette tabi taşınmazlarda kullanılabilir. Kat irtifakı veya kat mülkiyeti olan taşınmazlarda şufa hakkı (önalım hakkı) kullanılamaz. Taşınmazın arsa veya daire olmasının hiçbir önemi yoktur. Şufa hakkının kullanılabilmesinin önşartı taşınmazın vasfı değil, taşınmazın paylı mülkiyete tabi olmasıdır.

Şufa Hakkı Paydaşlar Tarafından Kullanılabilir

Şufa hakkının kimler tarafından kullanılabileceği Medeni Kanun md. 732’de açıkça ifade edilmiştir. Şufa hakkı ancak paydaşlar tarafından kullanılabilir.

Taşınmazda paydaş olmayan ancak kişisel bir alacak hakkına sahip olanlar veya taşınmazda sınırlı bir ayni hakka sahip olanlar şufa hakkını kullanamaz.

Şufa Hakkı Fiilen Taksim Edilmemiş Taşınmazda Kullanılır

Müşterek veya iştirak halinde mülkiyete tabi taşınmazda hangi paydaşın gayrimenkulün hangi bölümünü kullanacağı sözleşmeyle veya fiilen paydaşlara arasında belirlenmişse bu taşınmazdaki payın satışı halinde şufa hakkı kullanılamaz. Şufa davası olarak nitelendirilen dava, ancak sözleşmeyle veya fiilen taksim edilmemiş paylı gayrimenkullerde açılabilir. Medeni Kanun bu hükümle paydaşların kararlaştırdığı kullanım tarzının bir paydaş tarafından kötüye kullanılmasını engellemek istemiştir.

Şufa Hakkı (Önalım Hakkı) Kime Karşı Kullanılır?

Şufa hakkı, ancak bir paydaşın payını satın alan alıcıya karşı kullanılabilir. Gayrimenkulün alıcısı üçüncü kişi şufa davasının davalısıdır. Şufa davasında payını satan paydaşa karşı dava açılamaz.

Paydaşın diğer bir paydaşa yaptığı satışlarda şufa hakkı kullanılamaz. Önalım hakkı üçüncü kişilere karşı kullanılabilir, ancak paydaşlara karşı kullanılamaz.

Alıcının Satışı Noter Aracılığıyla Bildirme Yükümlülüğü

Medeni Kanun md. 733/3 gereği alıcı, tüm paydaşlara taşınmazı satın aldığını noter aracılığıyla bildirmek zorundadır. Bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen alıcı paydaşların açacağı şufa davası ile muhatap olur. Alıcı, paylı taşınmazdan pay aldığını bildirim yükümlülüğünü noterden değil, ama yazılı bir şekilde yerine getirse bile bu bildirim geçersizdir. Noter marifetiyle bildirim alıcı için mutlak bir yükümlülüktür.

Şufa Hakkı Nasıl Kullanılır? Şufa Davası Hangi Mahkemede Açılır?

Şufa hakkı, ancak dava yoluyla kullanılabilir. Yukarıda açıkladığımız üzere, gayrimenkulün paydaşı olan herhangi bir paydaş taşınmazı satın alan alıcıya karşı dava açmalıdır.

Şufa davası, görevli mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açılarak kullanılmalıdır. Şufa davasında yetkili mahkeme gayrimenkulün bulunduğu yer mahkemesidir. Bu nedenle, Bakırköy’de bulunan bir gayrimenkul için İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde şufa davası açılamaz. Yetkili ve görevli mahkeme gayrimenkulun bulunduğu yer olan Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesi’dir.

Şufa Hakkını (Önalım Hakkını) Kullanma Süresi Nedir?

Şufa hakkını kullanma süresi, paydaşların süresiz bir şekilde dava açma hakkını kullanarak alıcıyı zor durumda bırakmalarını önlemek için öngörülmüştür. Şufa hakkının kullanılması açısından iki türlü süre söz konusudur:

Şufa hakkı (önalım hakkı)sahibi paydaşlara gayrimenkulün alıcısı tarafından satış noter aracılığıyla bildirilmişse, satışın bildirilmesinden itibaren 3 ay içerisinde şufa davasının açılması gerekir.

Şufa hakkı sahibi paydaşlara satış noter vasıtasıyla bildirilmemişse her halde satış tarihinden itibaren 2 yıl içerisinde şufa davasının açılması gerekir.

Şufa hakkını kullanma süresi olarak belirlenen süreler hak düşürücü niteliktedir. Bu süreler geçtikten sonra şufa davası açılması mümkün değildir.

Sözleşmeden Doğan Şufa Hakkı Nedir?

Tapu kütüğüne şerh verilen bir sözleşmeyle de herhangi bir kişiye önalım hakkı tanınabilir. Bu durumda taşınmazın satımı halinde şufa hakkı sahibi, sözleşmede belirtilen sürede ve koşullarla önalım hakkını kullanabilir. Sözleşmede şufa hakkının kullanılmasına dair koşullar belirtilmemişse taşınmazın üçüncü kişiye satışına ilişkin koşullar esas alınarak bu hak kullanılabilir.

Sözleşmeden doğan önalım hakkı tapuya şerh verildiği tarihten 10 yıl geçtikten sonra her halükarda düşer.

Şufa Hakkından (Önalım Hakkı) Feragat veya Vazgeçmek Mümkün mü?

Şufa hakkı, özel hukuk ilişkilerinden doğan bir haktır. Hak sahibi olan paydaş söz konusu haktan feragat edebilir. Somut bir satış ile ilgili olmayan genel nitelikte önalım hakkında feragatin resmi şekilde yapılarak tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir.

Somut bir satışta önalım hakkını kullanmaktan feragat ise adi yazılı bir şekilde yapıldığında geçerli olur. Somut bir satışta feragat eden hak sahibi paydaş gayrimenkulün tekrar satışı halinde feragat ettiği şufa hakkını yeniden kullanabilir.

Hemen belirtmek gerekir ki, somut bir satış ile ilgili olmayan ve genel nitelikte şufa hakkından önceden feragatin adi yazılı bir şekilde yapılması işlemi geçersiz hale getirir. Genel nitelikte feragatin adi yazılı bir şekilde yapılması hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Örneğin, bir paydaşın, İstanbul’da paydaşı olduğum gayrimenkulde herhangi bir paydaşın payını satması halinde şufa hakkımı kullanmayacağım şeklindeki adi yazılı feragati hukuken geçersizdir.

Şufa (Önalım) Davası Yargıtay Kararları
Şufa Hakkı (Önalım Hakkı) İle İlgili Yargıtay Kararları

Önalım davasının davalısı şufa hakkına dair taşınmazdaki payı satın almadan önce o taşınmazda paydaş ise bu paydaş hakkında şufa hakkı kullanılamaz. Çünkü yasada bir paydaşın payının 3. şahsa satması halinde şufa hakkının kullanılabileceği belirtilmiştir. Paydaş üçüncü kişi sayılamayacağından paydaşın paydaş aleyhine önalım hakkını kullanması söz konusu olamaz. Dava hakkına dair bu kuralın davanın her aşamasında kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – Esas No: 2012/198, Karar No: 2012/702 karar, Tarih: 10.10.2012).

Davalı taraf, şufa davasına karşı taşınmazın fiilen taksim edildiği savunmasını ileri sürmüştür. Fiili taksim savunması davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir. Davalı fiili taksime dayandığına göre bu konuda taraf vekillerine tanık dahil tüm delillerini bildirmeleri için süre verilmeli, bildirilecek tüm deliller toplanıp değerlendirmeli ve yerinde keşif yapılarak konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir ( Yargıtay 6. Hukuk Dairesi – Esas No: 2012/5928, Karar No: 2012/91212, Tarih: 18.06.2012).

Önalım hakkı kullanma yetkisi doğan paydaş, bu hakkını isterse kullanır, istemezse kullanmaz ya da kullandıktan sonra bu haktan feragat edebilir. Şufa hakkı, özel hukuktan doğan bir hak olduğundan hak sahibinin iradesine tabidir. Şufa hakkından feragat, niteliği gereği hukuki sonuç doğuran tek taraflı bir hukuki muameledir. Medeni Kanun’un 733. maddesine göre önalım hakkından feragat belli bir şahsa karşı ya da herkese karşı olabileceği gibi dava açıldıktan sonra bu haktan feragat etmek de mümkündür. Önalım hakkı sahibi paylı taşınmazdaki payın 3. şahsa satışından önce, satıştan sonra veya dava açıldıktan sonra bu hakkından vazgeçebilir belli bir şahsa karşı onalım hakkından feragat eden paydaş yeni bir satım yapılması halinde önalım hakkını kullanabilir ( Yargıtay 6. Hukuk Dairesi – Esas No: 2011/11373, Karar No: 2011/12630, Tarih: 22.11.2011 ).

Davacı ve davalıya pay satan dava dışı kişiler arasında 16.10.2009 tarihinde düzenlenen miras taksim sözleşmesinde yer verilen, “işbu miras taksim sözleşmesindeki mirasçı taraflar kendi hisselerine düşen payı bir başkasına satmak isterse iyi niyet gereği öncelikle diğer mirasçılara satın alma teklifini yapmakla yükümlüdür” ifadesiyle sözleşmeye dayalı önalım hakkı düzenlenmiştir. Yazılı şekilde yapılmış bu önalım sözleşmesi geçerli olup, tarafları bağlar; bu hak, tapunun beyanlar hanesine tescil edildiğinden, üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir. Bu durumda davacının, davaya konu payın davalıya satılması sebebiyle sözleşmeden kaynaklanan şufa hakkını kullanmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – Esas No: 2013/494, Karar No: 2014/153, Tarih: 26.02.2014).

Şufa hakkı (önalım hakkı), paydaşların rızası dışında üçüncü kişilerin taşınmaza ortak olmasını engelleyerek mülkiyet hakkını regüle eden bir hak olmasına rağmen uygulamada birçok mağduriyet yaşandığından iddia ve savunmanın mutlaka bir gayrimenkul avukatı vasıtasıyla yapılması gerekir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ile ilgili emsal teşkil edecek yargıtay kararı aşağıda sunulmuştur.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU,
Esas No.2013/18-682 Karar No.2014/376

Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedel tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 7.12.2010 gün ve 2009/126 E-2010/463 K. sayılı kararın incelenmesi davacı Belediye vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 24.11.2011 gün ve 2011/9673 E-2011/10536 K. sayılı ilamı ile;

( … Mahkemece yapılan araştırma ve incelemeyle alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki,

Kamulaştırma Yasası’nın 10. maddesiyle bedelin tespiti esaslarını düzenleyen 11. maddenin ( g ) bendi hükmüne göre; kamulaştırılacak taşınmazın arsa olarak kabulü halinde kamulaştırma ( değerlendirme ) gününden önceki özel amacı olmayan emsallerin satış değeri esas alınarak değerinin tespit edilmesi gerekir.

Bu esaslara göre gerçekçi ve doğru sonuçlara ulaşılabilmesi için ana amaç; emsal alınan taşınmazın satış tarihinin değerlendirme tarihinden önce ve değerlendirme tarihine yakın bulunması, davaya konu taşınmaza örnek teşkil edebilecek nitelikte, davaya konu taşınmazla aynı veya yakın semtlerde bulunması, topografik yapısı, manzarası, konumu, üzerinde yapılabilecek inşaat ve katlar için izin ve ruhsat sınırları, yüzölçümleri, imar uygulamasına konu edilmiş olup olmadıkları, sokak, cadde veya şehir alanlarına cepheleri ve mesafeleri gibi yönlerden benzer ya da yakın özelliklere sahip bulunması gereklidir. İzmir gibi büyük şehirlerde yukarda açıklanan bu özellikler itibarıyla davaya konu taşınmaza daha yakın konumda ve değerlendirme tarihine yakın satış tarihli taşınmaz satışlarının bulunması mümkün olduğu halde hükme esas alınan bilirkişi raporunda davaya konu taşınmazla yukarda açıklanan özellikler itibarıyla benzer özellikler taşımayan ve satış tarihinin 1993 olması sebebiyle aradan geçen uzun sürenin yanıltıcı sonuçlara götürebileceği de dikkate alınmadan 1242 ada 24 parselin satışının somut emsal alınmış olması doğru görülmemiştir.

Mahkemece tarafların vereceği ya da re’sen getirtilecek kayıtlar üzerinden yukarda açıklanan ilkelere uygun taşınmaz satışları araştırılarak emsal olabilme niteliklerine uygun bulunanlar tespit edilip bu emsallerin 11. maddenin ( d ) bendinde öngörülen vergiye esas olmak üzere ilgili belediyelerce bulundukları cadde veya sokak için değerlendirme tarihindeki asgari m2 değerleri getirtilip, davaya konu taşınmazın değerlendirme, emsal taşınmazların ise değerlendirmeye esas alınan satış tarihleri itibarıyla imar düzenlemesi sonucu meydana gelen imar parsellen olup olmadıkları da belediye imar müdürlüğü ve tapu müdürlüklerinden araştırılıp bu emsallere göre ve ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmelidir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlatıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, 4650 Sayılı Kanun’la değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, afete maruz bölgede kalması sebebiyle kamulaştırma kararı verilen 12005 ada 7 parsel sayılı taşınmazın malikleri olan davalıların uzlaşmaya davet edilmelerine rağmen anlaşamadıklarını, bu hususun anlaşmazlık tutanağı düzenlenerek belirlendiğini ileri sürerek, kamulaştırma bedelinin tespitiyle taşınmazın davacı Belediye adına tescilini istemiştir.

Davalılardan bir kısmı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Sultaniye Mahallesi 1242 ada 24 parsel sayılı taşınmazı emsal alan bilirkişi raporu doğrultusunda kamulaştırma bedeli belirlenerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya metni aynen alman ilamla bozulmuştur. yerel mahkemece önceki gerekçeyle direnilmiştir. Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir.

H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; Kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde; mahkemece 24 numaralı parseli emsal kabul eden bilirkişi raporuna göre hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı, buna göre, bozma ilamında değinilen şekilde yeniden emsal araştırması yapılması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Dosya içeriği, toplanan delillere göre ve özellikle Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçelerle bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır. ( Nitekim Yargıtay H.G.K.’nun 26.6.2013 gün, 2013/18-32 E., 2013/885 K. sayılı ilamının da aynı yönde olduğu görülmüştür. )

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı kanunun 440. maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesi Nedir?

Gayrimenkul (taşınmaz) satış vaadi sözleşmesi; bir taşınmazın sözleşmede kararlaştırılan koşullarla ilerideki bir zaman diliminde devrini amaçlayan ve iki tarafa da borç yükleyen sözleşmelerdendir. Bir diğer deyişle, ileride tapu memuru önünde resmi bir şekilde yapılması gereken taşınmaz satım sözleşmesi yapılmasının taahhüt edilmesidir.

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile vaad eden (vaad borçlusu) belli bir taşınmazı satmayı, vaad alan da ( vaad alacaklısı) bu taşınmazı satın almayı taahhüt eder. Böylece her iki taraf karşılıklı borçlanmış olurlar, bu özelliği itibari ile taşınmaz satış vaadinden doğan haklar karşılıklı iki kişi tarafından ileri sürülebilen nispi nitelikteki haklardır.

Başkasına Ait Taşınmaz İçin Satış Vaadi Sözleşmesi Yapılabilir mi?

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmeleri taahhüt muamelesi olmaları nedeniyle satışı vaad eden taraf kendisine ait olmayan bir taşınmaz için de taahhüttte bulunabilir. Şöyle ki; söz konusu sözleşmelerde vaad borçlusu sadece ileride taşınmaz satım sözleşmesi yapmayı taahhüt eder. Sözleşmenin yapılması anın gayrimenkulün mülkiyetine sahip olmak şart değildir. Satış vaadi sözleşmesinde belirlenen tarihte tapuda devir yapılması (asıl satım sözleşmesi) taahhüt edildiğinden, sözleşme hukuki niteliği itibariyle bir taahhüt işlemi olarak kabul edilir. Yani, taşınmazı satmayı vaad eden taraf, sözleşme kurulduğu esnada taşınmazın mülkiyetine sahip değilse bile, ileride söz konusu taşınmazı vaad alacaklısına devretmeyi taahhüt etmiş olur. Aksi durumda vaad edenin sözleşmeye aykırılık sebebiyle TBK ilgili hükümleri gereği tazminat borcu doğar.

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları

Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan bütün sözleşmelerin geçerliliği resmi şekilde yapılmasına bağlıdır (MK md. 706). Resmi şekilde yapılmayan gayrimenkul satış sözleşmeleri geçersiz olup taraflar arasında hiçbir bağlayıcılıkları yoktur.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi de ileride taşınmaz mülkiyetinin tapuda devrini yapmayı taahhüt eden bir ön sözleşmedir. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri de resmi senet şeklinde düzenlenmesi ve noter huzurunda iki tarafça imzalanması suretiyle geçerlilik kazanır ( BK md. 29, Noterlik K. md. 60/3, md.89). Sözleşmenin şekil şartı kamu düzeni ile ilgili olup noter tarafından düzenleme şeklinde yapılması zorunludur. Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, noter tarafından düzenleme şeklinde değil de onaylama şeklinde yapılırsa geçersiz hale gelir.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmelerine konu olabilecek gayrimenkulün tapuda kayıtlı bir taşınmaz olması gerekir, bu kayıt MK md. 1008’in öngördüğü şekilde mülkiyet hakkı veren bir kayıt olmalıdır.i anlamak gerekir. Tapusuz taşınmazlara ilişkin taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapılması mümkün değildir, yapılan sözleşme geçerli kabul edilmez.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesine konu olacak taşınmaz üzerinde iştirak halinde mülkiyet söz konusu ise artık burada taşınmaz satış vaadi sözleşme, borç doğuran işlemlerden olur yani taahhüt muamelesi olarak geçerliliğini korur. Örneğin; miras ortaklığından kaynaklanan elbirliği (iştirak) mülkiyette, mirasçılardan biri ileriye dönük kendi payına düşen hisseyi satmayı vaad ederse iş bu sözleşmeye dayalı tapu iptal ve tescil talebinde bulunulamaz. Mirasçıların tamamının onay vermediği temliki tasarruf işlemi bağlayıcı değildir. Ancak satış vaadi sözleşmesi bu durumda taahhüt muamelesi işlevi gördüğünden; borçlar kanunu hükümleri gereğince taraflar kendi aralarında taahhüt ettikleri şeyleri borçlanırlar ve borcunu ifa etmeyen taraf temerrüdde düşecektir.

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinde satın almayı vaad eden tarafın ödeyeceği bedelin açıkça sözleşmede belirtilmiş olması gerekir. Yine bununla birlikte ödenecek bedelin ödeme şekline (taksit veya peşin olmasına) ilişkin açık hüküm olması zorunludur. Satış vadi sözleşmelerine konu edilemeyen taşınmazlara ilişkin imar mevzuatında düzenleme mevcuttur. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18/son maddesine göre; “Veraset yolu ile intikal eden, bu Kanun hükümlerine göre şüyulandırılan Kat Mülkiyeti Kanunu uygulaması, tarım ve hayvancılık, turizm, sanayi ve depolama amacı için yapılan hisselendirmeler ile cebri icra yolu ile satılanlar hariç imar planı olmayan yerlerde her türlü yapılaşma amacıyla arsa ve parselleri hisselere ayıracak özel parselasyon planları, satış vaadi sözleşmeleri yapılamaz.” Yani, İmar Kanunu 18. maddeye göre yapılaşma amacıyla hisselendirilmiş olan taşınmazlar satış vaadine konu edilemez.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinde Tarafların Yükümlülükleri Nelerdir?

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinde, satış vaad eden sözleşmede devir tarihi olarak belirtilen tarihte sözleşme konusu taşınmazı satış vaad edilene devretmekle yükümlüdür. Sözleşme kuruluş aşamasında satış vaad eden tarafın taşınmaza malik olması şart değildir. Sadece, devir aşamasında malik olmalıdır. Hal böyle iken satış vaad eden devir sırasında taşınmaza malik değilse sözleşmeden kaynaklı borcunu ifa edemezse Borçlar Kanunu’nun ifa imkansızlığı ve borca aykırılık hükümleri gereği tazminata mahkum edilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, burada tazmin edilecek zarar müspet zarardır. Yani, sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesinden kaynaklanan zarardır.

Uygulamada bazen birden fazla gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapıldığı görülmektedir. Birden fazla satış vaadi sözleşmesinin varlığı halinde sözleşmelerden tarih itibariyle en önce yapılan sözleşme muteber kabul edilir. Buna öncelik (kadimlik) ilkesi de denir.

Taşınmaz satış vaadinden doğan alacak hakkı, hukuki niteliği itibariyle yenilik doğuran bir haktır. Karşı tarafa tapuda asıl sözleşmeyi, yani satış sözleşmesini yapmayı talep etme hakkı verildiğinden, talep halinde sözleşme gereği tapunun devredilmesi gerekir. Aksi takdirde, satışı vaad edip süresinde yerine getirmeyen taraf, uygulamada hükmen tescil olarak adlandırılan tapu iptal ve tescil davası ile muhatap olacaktır. Zira Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 1.3.2004 T., K.2004/1301 sayılı kararında, “…Vaad alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet geçirim borcu yüklenen satıcıdan, edimini yerine getirmediğinde dava tarihinde yürürlükte bulunan Medeni Kanunun 716. maddesi uyarınca açılacak tapu iptali ve tescil davası ile edimin hükmen yerine getirilmesini isteyebilir” şeklinde vaad alacaklısına, vaad borçlusunun edimini yerine getirmediğinde taşınmazın hükmen tescili için dava hakkı tanınmıştır.

Taşınmazı satın almayı vaad eden taraf ise sözleşmede belirtilen bedeli ve yine ödeme şekli olarak belirtilen biçimde ödemekle yükümlüdür. Asıl sözleşmeyi yapıp taşınmazı devralmayı taahhüt ettiği için belirtilen tarihte asıl sözleşmeyi yapmaya ve taşınmazı devralmaya hazır olduğunu satış vaad edilene bildirmesi gerekir.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinin Sona Ermesi

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, taraf iradeleriyle herhangi bir şekilde karşılıklı sona erdirilebilir. Diğer sözleşmelerde olduğu gibi taşınmaz satış vaadi sözleşmesi de şu hallerde sona erer:

Sözleşmenin ifa edilmesi,
Sözleşmede belirlenen edimin ifasının zamanaşımına uğraması,
Sözleşmenin feshedilmesi.
Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmelerinde Zamanaşımı

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin tabi olduğu özel bir zamanaşımı rejimi söz konusu değildir. Bu nedenle zamanaşımı konusunda BK md. 146 hükümleri gereği 10 yıllık zaman aşımı süresi uygulanır.

Zamanaşımı süresinin ne zaman başlayacağı Yargıtay kararları ile açıklığı kavuşturulmuştur. Zamanaşımı süresi, ifa olanağı doğduğu andan itibaren başlayacaktır (14.HD K.2000/2448, K.2003/5635 sayılı).

Zamanaşımı süresinin tespiti açısından sözleşmenin ifa olanağının olup olmadığı araştırılmalıdır. Gayrimenkul satım vaadi sözleşmesine konu edilen taşınmazın tapuda devrine önleyecek herhangi bir engelin bulunması durumunda, söz konusu engel kalkmadan sözleşmeden doğan hak ve alacakların zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. Sözleşme yapıldıktan sonra zamanaşımı süresi içerisinde meydana gelen devir engelleri de işleyen süreyi bulunduğu noktada durduracaktır. Örneğin, satım vaad eden tarafla tapuya devir işlemi için gidildiğinde tapuda taşınmaz üzerinde ihtiyati tedbir olduğu fark edilmiş ve sözleşme de 3 yıl önce imzalanmış ise, geriye kalan yedi yıllık zamanaşımı süresi tapuda gayrimenkul üzerine konulan ihtiyati tedbir kaldırılıncaya kadar işlemeye devam etmeyecek, yani zamanaşımı süresi duracaktır.

Satış vaadi sözleşmelerinde, tarafların; ‘zamanaşımından feragat ediyorum’ niteliğinde bir madde eklemeleri hususu uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ancak taraflarca sözleşmeye eklenen bu şerhin kanunen herhangi bir geçerliliği yoktur. Çünkü sözleşmelerden doğan alacak haklarından ve diğer fer’i alacaklardan BK. 160/1. maddesi gereği önceden feragat edilemez.

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmesi

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinden doğan alacak hakkının üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi, ancak sözleşmenin tapuya şerh edilmesi ile mümkündür (MK md. 1009). Tapuya şerh edilmesi ile sözleşmeden doğan hak, ayni etki (güçlendirilmiş şahsi etki) doğurur. Burada söz konusu olan bir ayni hak değil, sözleşmenin şerh edilmesi nedeniyle ayni etki meydana gelmesidir. Yani, taşınmaz satım vaadi sözleşmesi tapuya şerh verildiğinde, taşınmaz üçüncü kişiye satılsa bile, satış vaadi sözleşmesi alacaklısı alacak hakkını taşınmazı devralan üçüncü kişiden de talep edebilir.

Noterlik Kanunu’na göre de noterler tarafından tanzim edilen gayrimenkul satış vaadi sözleşmeleri ile arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri taraflardan biri isterse gayrimenkul siciline şerh verilir (Noterlik Kanunu md. 44/B). Taraflardan biri dilekçe ile tapuya başvurarak gayrimenkul satış vaadi sözleşmesini tapuya şerh verebilir ( Tapu Kanunu md. 26 ve MK md. 1009).

Şerhin etkisi beş yıldır. Yani, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin şerh edilmesinden itibaren 5 yıl içinde taşınmaz tapuda devredilmediği takdirde şerhin etkisi ortadan kalkar. Sözleşmeden kaynaklanan hakkın nispi etkisini ayni etkiye dönüştüren şerh işlemi tapuya kaydedildiği andan itibaren beş yıl içerisinde satış işleminin yapılması gerekir, aksi takdir de şerh düşmüş olur. Şerhin düşmesi sadece ayni etkiyi nispi etkiye dönüştürür. Sözleşmenin muteberliğine ve sözleşme konusu haklar ortadan kalkmaz.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesine İlişkin Yargıtay Kararları

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesi Yargıtay Kararları
Mirasçıların Kendi Arasında Satış Vaadi Sözleşmesi Yapması

İştirak halindeki taşınmazda paydaşlardan birisinin kendi payı için iştirake dahil olmayan kişiyle yaptığı taşınmaz satış vaadi sözleşmesi şahsi hak meydana getirmesi nedeniyle geçerlidir. Sadece söz konusu elbirliği mülkiyet hali çözülmedikçe sözleşme ifa edilemez. Satış vaadi önce iştirake dahil olmayan M.B.’ye yapılmışsa da bilahare ve onun temliki ile gene iştirakçilerden olan davacıya geçmiştir. Bu durumda ve elbirliği mülkiyetin malikleri arasındaki satış vaadi sözleşmeleri yerine getirebileceğinden davanın dinlenmesindeki engel ortadan kalkmıştır (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2784 Karar).

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinde Bedelin Eksik Ödenmesi

Davacı, 17.05.1996 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile, davalının, 15 Parsel sayılı taşınmazda inşa edilen iş hanındaki 33 no’lu dükkanı satmayı vaad ettiğini, sözleşme bedelini davalıya ödediğini, dükkanı teslim alarak kullanmaya başladığını belirterek dükkana düşen arsa payının tapuda iptal ve tescil işlemi ile adına geçirilmesini dava ve talep etmiştir. Davalı, kendisine taşınmaz bedeli olarak sözleşmede kararlaştırılan bedelin sadece 750 bin TL’sinin ödendiğini, geriye kalan 200 bin TL karşılığında verilen 05/09/1996 tarihli senedin ödenmediğini, taahhüt bedeli ödendiği takdirde tescile muvafakat edeceğini açıklamıştır. Yerel mahkemenin yapması gereken işlem, ödenmediği anlaşılan kısım için bilirkişiye hesap yaptırılarak davacıya bu bedeli mahkeme veznesine depo etmesi için süre verilmesi ve bu işlem yapıldığı takdirde tapu iptal ve tescile karar vermesidir (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 13873 Karar).

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinde Zamanaşımı Süresinin Hesaplanması

Zamanaşımı süresinin hesaplanabilmesi için öncelikle sözleşmenin ifa olanağının olup olmadığı araştırılması gerekir. İfa olanağı doğduğu andan itibaren zamanaşımı süresi işlemeye başlayacaktır. Yani, satım vaadi konusu taşınmazın tapuda devrine engel teşkil edecek herhangi bir yasal engelin bulunması durumunda söz konusu engel kalkmadan sözleşmeden doğan hak ve alacakların zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2000/2448 karar; 2003/5635 karar).

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, mülkiyet hakkına oldukça önemli yükümlülükler getirdiğinden bir avukat vasıtasıyla hazırlanması hak kayıplarını önleyecektir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Gayrimenkul Avukatı

İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi) Davası Nedir?

İzale-i Şuyu veya ortaklığın giderilmesi davası, paylı veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz malda ortaklar arasındaki paydaşlığa son vererek kişisel mülkiyete geçişi sağlayan, davanın tüm tarafları için benzer sonuçlar doğuran bir dava türüdür.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Kime Karşı Açılır?

Ortaklığın giderilmesi davası, menkul veya gayrimenkule ortak olan tüm paydaşlara karşı açılır. Herhangi bir paydaş taşınır veya taşınmaz maldaki ortaklığa son verilerek ortaklığın bitirilmesini talep edebilir. Paydaşlar, kendi aralarında malı nasıl pay edeceklerine dair bir anlaşma yaparak ortaklığa son verebilirler. Anlaşma yoluyla ortaklık sonlandırılamaz ise, paydaşlardan biri diğer tüm paydaşlar aleyhine izale-i şuyu davası açarak dava yoluyla ortaklığın giderilmesini isteyebilir.

Tüm paydaşların ortaklığın giderilmesi davasında yer alması zorunludur. Paydaşlardan birinin ölümü halinde mirasçılık belgesinde ismi geçen tüm mirasçıların davaya dahil edilmesi gerekir. Tüm ortaklar davaya dahil edilmeden davanın sonuçlandırılması mümkün değildir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılır

Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davasında yetkili mahkeme taşınmaz malın bulunduğu yer mahkemesidir. Görevli mahkeme ise Sulh Hukuk Mahkemesi’dir. Örneğin, taşınmaz mal Kahramanmaraş’ta bulunuyorsa ortaklığın giderilmesi davasında yetkili ve görevli mahkeme  Kahramanmaraş Sulh Hukuk Mahkemesi’dir.

Ortaklığın Giderilmesi Davasında Mahkeme Harç ve Giderleri

Ortaklığın giderilmesi davası matbu harca tabi bir davadır. Her ne kadar davayı açan paydaş dava harcını ve mahkeme giderlerini davanın başında ödemek zorunda kalsa da davanın sonunda mahkeme giderleri ve avukatlık ücretleri payları oranında taraflara yükletilir. İzale-i şuyu davasında davanın kazananı veya kaybedeni olmaz, davanın tarafı olan herkes davadan aynı şekilde etkilenir.

Aynen Taksim Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi)

İzale-i şüyu davasının tarafları malı nasıl bölüştüreceklerine anlaşarak dava sırasında bu antlaşmayı hakime bildirebilirler. Hakim bu antlaşma doğrultusunda ortaklığın giderilmesine karar verebilir. Taraflar malın paylaşılması konusunda anlaşmazlarsa maldaki ortaklığın ya satış suretiyle ya da aynen taksim yoluyla giderilmesi gerekir.

Ortaklığın giderilmesi davasında malın aynen taksimi için taraflardan yalnızca birinin talepte bulunması yeterlidir. Taraflardan biri ortak malın aynen taksim edilerek ortaklığın giderilmesine karar verilmesini isterse, hakim öncelikle aynen taksim şartlarının bulunup bulunmadığını araştırmalıdır (MK md. 699/2).

Paydaşlığın giderilmesi davalarında mahkemece malın aynen bölünerek paylaştırılmasına karar verilebilmesi için taşınmazın yüzölçümü, niteliği, pay ve paydaş sayısı ve tarım arazilerinin niteliği ile imar mevzuatına göre aynen taksimin mümkün olup olmadığının araştırılması gerekir. Taşınmazın önemli ölçüde bir değer kaybına uğraması söz konusu ise aynen bölünerek paylaştırılmasına karar verilemez. Keza paydaşlar rıza göstermedikleri takdirde taşınmazın bir bölümü paylı bırakılamaz.

Aynen bölünerek paylaştırmanın (taksimin) mümkün olması durumunda bölünen parçaların değerlerinin birbirine denk düşmemesi halinde eksik değerdeki parçaya para (ivaz) eklenerek denkleştirme sağlanır. Paydaşlar arasında anlaşma olmadıkça hakim kendiliğinden bazı taşınmazların bir kısım paydaşlara, kalanın diğer paydaşlara verilmesi şeklinde aynen bölünerek paylaştırmaya karar veremez.

Eğer taşınmaz malda kat mülkiyeti kurmak mümkünse, hakim kat mülkiyeti kurulup kurulamayacağını çok iyi araştırmalıdır. Kat mülkiyetinin kurulması mümkün olan bir taşınmaz malda satış suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilemez.

Satış Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi)

Taşınmazın aynen taksimi mümkün değilse ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilir. Taşınmaz malın satışı, mahkeme vasıtasıyla değil satış memurluğu veya icra dairesi marifetiyle yapılır. Satış açık arttırma yoluyla yapılmalıdır. Ancak tüm paydaşlar bir araya gelerek satışın ortaklar arasında yapılması hususunda oybirliğiyle anlaştıkları takdirde satış yalnızca ortaklar arasında yapılır.

Paydaşlığın (ortaklığın) satış yoluyla giderilmesi halinde dava konusu taşınmaz üzerinde bina, ağaç v.s. gibi bütünleyici parçalar (muhdesat) varsa bunların arzla birlikte satılması gerekir. Ancak muhdesatın bir kısım paydaşlara (ortaklara) ait olduğu konusunda tapuda şerh varsa veya bu hususta bütün paydaşlar ittifak ediyorlarsa ve muhdesat arzın değerinde bir artış meydana getiriyorsa bu artışın belirlenmesi için dava tarihi itibariyle arzın ve muhdesatın değerleri ayrı ayrı tespit edilir. Belirlenen bu değerler toplanarak taşınmazın tüm değeri bulunur. Bulunan bu değerin ne kadarının arza ne kadarının muhdesata isabet ettiği yüzdelik ( %… ) oran kurulmak suretiyle belirlenir. Satış sonunda elde edilecek bedelin bölüştürülmesi de bu oranlar esas alınarak yapılır. Muhdesata isabet eden kısım muhdesat sahibi paydaşa, geri kalan bedel ise payları oranında paydaşlara (ortaklara) dağıtılır.

Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davası, ferdi mülkiyete geçmek isteyen mülk sahibinin bu hakkını güvence altına alan, ama bu arada tüm paydaşların haklarını eşit bir şekilde koruyan bir gayrimenkul davası olarak mutlaka bir gayrimenkul avukatı tarafından takip edilmelidir.

Fatmanur Toprak SAYGINER | Kahramanmaraş Barosu Avukatı | Gayrimenkul Avukatı

Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir?

Tapu iptali ve tescili davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez.

Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür.

Tapu İptal ve Tescil Davası Kime Karşı Açılır?

Taşınmaz mülkiyetine ilişkin tüm davalar ile tapu iptal ve tescil davası, tapu kaydında taşınmazın mülkiyet hakkı sahibi olarak gözüken kişiye karşı açılır. Kayıt malikinin ölü olması halinde ise tapu iptal ve tescil davasının malikin mirasçılarına yöneltilmesi gerekir.

Tapu iptal ve tescil davası ile birlikte tapu kaydında yer alan üçüncü kişiye ait ayni veya şahsi bir hakkın ortadan kaldırılması da talep edilirse, tapu kaydındaki hak sahibine de ayrıca dava açılması gerekir. Örneğin; ipotek, önalım hakkı, tapuya şerh edilmiş gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, sükna hakkı vs. gibi ayni veya şahsi hakların da terkini talep ediliyorsa, lehine bu haklar tesis edilen kişiler aleyhine de dava açılmalıdır.

Olağanüstü zamanaşımı nedeniyle açılacak tapu tescil davaları, ilgili tüzel kişilik ve hazine aleyhine birlikte açılmalıdır (TMK md.713/3). Örneğin, bir köyün sınırları içerisinde bulunan taşınmazı nizasız ve aralıksız 20 yıl malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, hem Köy tüzel kişiliğine hem de hazine aleyhine tapu tescil davası açmalıdır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Nasıl Açılır?

Tapu iptali davası, tüm gayrimenkul davaları gibi taşınmazın bulunduğu yerde açılır (HMK md.12). Taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Taraflar anlaşarak davanın kesin yetkili yer mahkemesi dışında bir mahkemede görülmesini sağlayamazlar.

Tapu iptali ve tescili davası, asliye hukuk mahkemesinde açılır (HMK md.2/1). Taşınmazın vasfı, büyüklüğü, değeri vb. gibi özellikleri ne olursa olsun davaya bakmakla görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.

Tapu iptal ve tescil davası dilekçesinde taşınmazın kayıt bilgileri ile arazideki durumu ve olayın özelliklerine göre yapılan işlemdeki hukuka aykırılıklar açık bir şekilde anlatılmalıdır. Tapu kayıtları, kayıtlara dayanak teşkil eden belgeler ile birlikte dava dosyasına getirtileceği için doğru bilgi zaman kaybını azaltacaktır. Tapu iptali davası dilekçesinde özellikle hangi hususlarda bilirkişi incelemesi talep edildiği, keşif işleminde veya tanıklar dinlenirken nelere dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmalıdır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Hangi Nedenlerle Açılır?

Hukuki ehliyetsizlik nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Muris muvazaası (mirastan mal kaçırma) nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Vekalet görevinin (vekillik yetkisinin) götüye kullanılması nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
İmar uygulamasından kaynaklanan tapu iptali ve tescili davası,
Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Aile konutu nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik nedeniyle tapu tescil davası.
Hukuki Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Tapuda taşınmazın devri işlemini yapan herkesin devir anında temyiz kudretine ve fiil ehliyetine sahip olması gerekir (MK md.9). Medeni Kanuna göre temyiz kudreti; bireyin davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme gücüdür. Örneğin; kişinin 18 yaşından küçük olması, devir sırasında sarhoş olması, akıl zayıflığı olması, yaşlılık veya bunlara benzer sebeplerden herhangi biriyle akla uygun hareket etme yeteneğini kaybetmiş kişi fiil ehliyetine sahip değildir.

Fiil ehliyetine sahip olmayan kişinin yaptığı gayrimenkul satış işlemleri ve tapuda gayrimenkul devirleri hukuka aykırı olup tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, MK md. 15’te de belirtildiği üzere, ayırtım gücü (temyiz kudreti) olmayan kişinin geçerli bir iradesi de bulunmadığından, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz, temyiz kudreti olmayan kişi ile işlem yapan karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz (Yargıtay 1.HD- Karar: 2016/2135, 11.06.1941 tarih 4/21 Sayılı Yargıtay İBK).

Ehliyetsizlik nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davasında, tapu devir işleminin hukuka aykırı olup olmadığı şu şekilde araştırılır (Yargıtay 1.HD Karar: 2016/4228):

Öncelikle tarafların gösterdiği tüm deliller toplanarak tapu iptal ve tescil davası dosyasına getirtilir.
Taraf tanıkları dinlenirken ehliyet olgusuna ilişkin ayrıntılı, açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınır.
Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ilişkin tüm tıbbi belgeler dava dosyasına getirilerek incelenir. Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, reçeteler, film grafiklerinin tamamı getirtilmelidir.
Ehliyetsizlik ve temyiz kudretinin yokluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirir. Bu nedenle, kişinin eşlem yapmaya ehliyetli olup olmadığına dair bilimsel tıbbi bir rapor alınmalıdır. Özellikle Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesi kişinin ehliyet durumuna ilişkin tıbbi rapor hazırlama konusunda uzmandır.
Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle yapılan tapu devir işlemleri hukuka aykırı olup, bu şekilde yapılan işlemlerin yarattığı mağduriyetler tapu iptal ve tescil davası ile giderilir.

Kendisine vekaleten işlem yapma yetkisi verilen vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etmek zorundadır. Vekalet veren kişiye zarar verecek işlem ve davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır.

Vekil ile vekalet veren arasında yazılı bir “vekalet sözleşmesi” varsa taraflar arasındaki ilişkinin ve vekaletin kapsamı bu sözleşme hükümleri dikkate alınarak belirlenir. Vekil ile vekalet veren arasında herhangi bir sözleşme yoksa vekaletin kapsamı, görülecek işin niteliğine göre belirlenir ( BK md.504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa bile vekil her zaman vekalet verenin iradesine ve çıkarlarına uygun hareket etme yükümlülüğü altındadır (Yargıtay 1. HD-Karar: 2016/2002). .

Vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimsenin dahi belirtilmesi, vekile dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil sorumlu olur.

Vekilin hukuka aykırı bir eylem ve işlemiyle vekalet verene ait bir gayrimenkulü devraldığını bilen veya olayın özelliklerine göre bilmesi gereken “üçüncü kişi alıcı” aleyhine tapu iptal ve tescil davası açılır. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan üçüncü kişi olan alıcı, iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar (4721 sayılı MK’nın md.3). Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi, üçüncü kişi alıcı iyiniyetli ise bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Muris muvazaası, diğer deyişle mirastan mal kaçırma; mirasçılarının sahip olduğu miras hakkını ortadan kaldırmak üzere miras bırakan tarafından yapılana hileli işlemlerdir. Muris muvazaası en çok miras bırakanın tapuda kendi adına kayıtlı taşınmazları üçüncü kişilere devretmesi yoluyla meydana gelmektedir.

Miras bırakanın hileli gayrimenkul devirleri tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. Muris muvazaasına dayanan tapu iptal ve tescil davası, ancak tenkis davası ile birlikte veya tenkis davası açıldıktan sonra ayrı bir dava olarak açılabilir. Çünkü, miras bırakan mal kaçırsa bile, mirasçıların miras hakkı zarar görmüyor ise muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açılamaz.

Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davalarında çözülmesi gereken hukuki sorun miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırma iradesiyle hareket edip etmediğinin tespitidir. Miras bırakan mirasını paylaştırırken hoşgörü ile karşılanabilecek makul oranlarda farklılıklar yaratarak paylaşım yapabilir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında; miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı ve mal paylaşımının hakkaniyete uygun bir paylaşım olup olmadığı aşağıdaki ölçütler kullanılarak tespit edilir (Yargıtay 1.HD-Karar: 2016/5445):

Miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden tüm taşınır, taşınmaz ve haklar araştırılır. Tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler ilgili kurumlardan getirtilir.
Yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı vb. gibi hususlar dikkate alınarak miras bırakanın yaptığı işlemin mirastan mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı araştırılır.
Mirasbırakanın tapu devri yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı incelenir.
Tapuyu mirasbırakandan devir alan tarafın gayrimenkulü alım gücünün olup olmadığı araştırılır.
Gayrimenkulün satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki farkın ne olduğu tespit edilmeye çalışılır.
Miras bırakan, mirasçı ve taşınmazı devralan üçüncü kişi arasındaki sosyal ve beşeri ilişkiler incelenir.
Her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak miras bırakanın amacının paylaştırma mı yoksa mal kaçırma mı olduğu tespit edilmeye çalışılır.
Kazandırıcı Zamanaşımı ve Zilyetlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil davası

Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir gayrimenkulü davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, gayrimenkule ait mülkiyet hakkının kendi adına tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir (TMK md.713/1).

Tapuda kayıtlı bir gayrimenkulün veya payın kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla mülk edinilmesi kural olarak mümkün değildir. Ancak, tapu kaydından taşınmazın mülk sahibinin kim olduğu anlaşılamıyorsa veya 20 yıl önce hakkında gaiplik kararı verilen bir kimseye ait ise, taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesi mümkündür. Bu hükmün uygulanabilmesi için gayrimenkulün sahibinin kim olduğunun bilinmesini sağlayacak, kimliğin belirlenmesine yarayacak bilgi ve belgelerin tapu sicilinden (kütüğünden) çıkarılmasının imkansız olması gerekir ( Yargıtay HGK’nun 10.04.1991 tarih 1991/8-51 Esas, 194 Karar ve 15.04.2011 tarih 2011/8-111 Esas, 2011/180 Karar).

Tapu kütüğünden sahibi anlaşılamayan veya sahibi hakkında 20 yıl önce gaiplik kararı verilen gayrimenkulü, nizasız ve aralıksız 20 yıl malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, gayrimenkulün kendi adına tescilini sağlamak üzere tapu iptal ve tescil davası açabilir. Yani, malik sıfatıyla zilyet için zilyetliğin başladığı tarihten itibaren 20 yıllık bir kazandırıcı zamanaşımı süresi söz konusudur.

Gayrimenkulün sahibinin anlaşılamaması şu hallerde mümkündür (Yargıtay 8. HD – Karar: 2016/6183) :

Gerekli her türlü dikkat ve özen gösterilerek tapu kütüğü incelenmesine rağmen mülkiyet hakkı sahibi anlaşılamıyorsa, o gayrimenkulün sahibin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
Tapu kütüğünde malik kısmının boş olması, silinmesi ve yeniden yazılmaması halinde, taşınmazın sahibinin kim olduğunun anlaşılamadığı kabul edilir.
Taşınmazın soyut ve nam-ı mevhum adına (mevcut olmayan hayali kişi) yazılması, malik olarak kayıtlı kişinin hiç yaşamamış ve kaydının herhangi bir yerde bulunmamış olması halinde, malikin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
Malik adının belirsiz, yetersiz ve soyut gösterilmesi halinde malikin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
“Tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik” kavramını gayrimenkul ile ilgili bazı fiili ve hukuki sorunlarla karıştırmamak gerekir. Örneğin; tanınmayan, hatırlanmayan, adresi tespit edilemeyen, kendilerine tebligat yapılamayan, mirasçıları belirlenemeyen, uzun yıllar önce ölmüş ya da taşınmış bir kişinin mülkiyet hakkı devam eder. Bu kişiye ait taşınmazın mülkiyeti, kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yolu ile elde edilemez. Çünkü, bu hallerde taşınmazın sahibi bellidir, “tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik” kavramı söz konusu değildir.

Aile Konutu Şerhi Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Eşlerden biri diğerinin “açık rızasını” almadan taşınmazı üçüncü kişilere devredemez veya taşınmaz üzerinde üçüncü kişi yararına ipotek vb. gibi sınırlı ayni haklar tesis edemez (MK md.194/1), (HGK-2015/1201 karar).

Medeni Kanun’un aile konutu nedeniyle sağladığı korumadan eksiksiz yararlanabilmek için gayrimenkulün sahibi olmayan eş, tapu müdürlüğüne başvurarak tapu kütüğüne “aile konutu şerhi” verilmesini talep etmelidir. Aile konutu şerhi bulunan taşınmaz üzerinde eşin açık rızası alınmadan yapılan devir işlemi tapu iptal ve tescil davası yoluyla geçersiz hale getirilir.

Tapu kütüğünde aile konutu şerhi konulmamış olması halinde; tapudaki devir işleminin tarafı olan iyiniyetli üçüncü kişinin hakkı korunur (MK md.1023). Yargısal kararlar, bu halde üçüncü iyiniyetli kişinin taşınmaz iktisabının korunacağı yönündedir (HGK – K. 2013/579; K. 2015/528 ). Üzerinde aile konutu şerhi olmayan taşınmaz devralan, aile konutu olduğunu bilmeyen ya da bilemeyecek durumda olan üçüncü kişinin tapuya güven ilkesinden yararlanması asıldır. Ancak, tapuda aile konut şerhi olmasa bile, bunu bilebilecek durumda olan veya bilen kişinin iyiniyetinin bulunduğunun kabul edilmesi mümkün değildir. Örneğin, bankalar kredi verirken yaptıkları araştırmalarda taşınmazın ne şekilde kullanıldığını raporlamak durumundadır. Taşınmazın mesken olarak kullanıldığı hallerde bankanın iyiniyet savunması dinlenmez. Diğer eşin açık rızası alınmadan ödenen kredi nedeniyle taşınmaza konulan ipotek kaldırılır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Yargıtay Kararları

Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması – Zamanaşımı – Tapu İptali ve Tescili

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/8229
Karar No: 2015/7977

Dava, vekâletnamenin hile ile alındığı ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, davalıdan borç para istediğini, davalının noterden borç senedi düzenlenmesi koşuluyla borç para verebileceğini bildirmesi üzerine notere gittiklerini, davalının hileli işlem yapmak suretiyle borç senedi yerine satış yetkisi içerir biçimde vekâletname düzenlettirdiğini, bu şekilde dava dışı b. e. adına düzenlenen vekâletname kullanılarak 228 parsel sayılı taşınmazının davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, öte yandan temlikin hileli olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, hile hukuksal nedenine dayalı olan davanın, hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Ne var ki; iddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden, davada hile hukuksal nedenine değil, vekâletnamenin hile ile alındığı iddiasına dayanıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere vekâletnamenin hile ile alındığı iddiası, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içermektedir.

Hâl böyle olunca; vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanan davaların herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye bağlı olmadığı gözetilerek, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.

Muris Muvazaası – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/6852
Karar No: 2015/7094

Öncelikle temlik tarihinde mirasbırakanın ehliyetli olup olmadığının Adli Tıp 4. İktisas Kurulundan alınacak raporla saptanması, ehliyetli olmadığının anlaşılması halinde davaya katılmayan mirasçıların olurlarının alınması ya da miras şirketine TMK’nun 640. maddesi uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi ayrıca davada sadece iptal isteğinde bulunulduğu gözetilerek davacıya tescil istekli dava açması için imkan verilmesi açıldığı taktirde eldeki dava ile birleştirilmesi, taraf teşkili sağlandıktan ve tescil davası açılıp eldeki dava ile birleştirildikten sonra davanın kabul edilmesi, miras bırakanın ehliyetli olması halinde pay oranında istekte bulunulabileceği gözetilerek muris muvazaası iddiası bakımından inceleme yapılması ve varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekir.

Temyiz Kudreti – Ehliyetsizlik – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/7368
Karar No: 2015/7013

Tapu iptal ve tescil davasının dayanağı davalının temyiz kudretine sahip olmayan kişiden taşinmaz satın aldığı iddiasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.

Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem ( müşahede ) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ( HMK ) 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek ve önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa mirasbırakana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. istenmesi, tüm dosyanın 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri hükmü uyarınca Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi, akit tarihinde mirasbırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, mirasbırakanın ehliyetli olduğunun saptanması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı isteğin değerlendirilmesi, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken anılan hususlar gözardı edilerek karar verilmesi hukuka aykırıdır.

Kazandırıcı Zamanaşımı – Mülkiyet Hakkı – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2015/7308
Karar No: 2015/9425

Kanunun açık hükmü dikkate alındığında, tapu sicilinden malikin kim olduğunun anlaşılamaması hali; taşınmaz malın sahibinin kim olduğunun bilinmesine yarayacak, kimliğini ortaya koyacak gerekli bilgi ve belgelerin tapu sicilinden ( kütüğünden ) çıkarılmasının imkansız olmasıdır. ( Yargıtay HGK’nın 10.4.1991 tarih 1991/8-51 Esas, 194 Karar ve 15.4.2011 tarih 2011/8-111 Esas, 2011/180 Karar sayılı ilamları ).

Genel olarak, gerekli dikkati gösteren herkesin kayıtlarda malikin kim olduğunu anlayamayacağı hallerde tapu sicilinde yazılı olan malikin bilinmediğinin kabulü gerekir. Ayrıca “… tapu kütüğünde malik sütununun boş bırakılması, silinmesi ve yeniden yazılmaması, soyut ve nam-ı mevhum adına ( mevcut olmayan hayali kişi ) yazılması, hiç yaşamamış ve kaydının herhangi bir yerde bulunmamış olması, malik adının müphem, yetersiz ve soyut gösterilmiş olması…” gibi durumlarda malikin kim olduğunun anlaşılamadığı kabul edilir. Başka bir anlatımla, tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik, tanınmayan, hatırlanmayan, adresi tespit edilemeyen, kendilerine tebligat yapılamayan, mirasçıları belirlenemeyen, uzun yıllar önce ölmüş ya da taşınmış bir kişi değildir. Tapu kaydı, tapulama tutanağındaki açıklamalara göre; kayıt maliki H. A. tanınan ve bilinen kişi olup, TMK’nın 713/2 maddesinde yazılı koşulların gerçekleştiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Mahkemece, bu hususlar dikkate alınarak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yasal ve yerinde olmayan gerekçelerle kayıt malikinin hayali bir kişi olduğundan hareketle yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Zilyedlik ve Eklemeli Zilyetlik Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI
Esas No: 2013/8-1782
Karar No: 2015/1090

Dava; TMK’nun 713/1, 3402 sayılı Kanunun 14 maddesi uyarınca tespit sonrası, tapu kaydının oluşmasından önceki satın alma ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetlik nedenlerine, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş ise de verilen karar dosya kapsamına uygun bulunmamaktadır. Davacı vekili, tespitten sonraki 10.08.1988 tarihli pay satışı senedine dayanmış, vekil edeninin yurt dışında Almanya’da çalıştığını, taşınmaz üzerindeki Kemal’e ait 1/2 payı bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, Almanya’da olmaları nedeniyle taşınmazı kullanmasalar da yaz tatiline geldiklerinde sahiplik ettiklerini, davalının yakınları olması nedeniyle taşınmazın kullanmasına ses çıkarmadıklarını, davalının izinsiz olarak taşınmaz üzerine ev yaptığını ileri sürmüştür. Davacı tanıkları; davalının taşınmaz üzerindeki payını 1988 yılında bedelini alarak sattığını,davacının yurtdışında olup 15-20 gün Türkiye’de kaldıkları süre içerisinde sahiplik ettiklerini, taşınmazın davalı tarafından kullanıldığını ve üzerindeki yapıların davalıya ait olduğunu bildirmişlerdir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, taşınmaz üzerindeki 1/2 pay sahibi M. S. ile davalı kardeş olup, davacı ise diğer paydaş M. S.’ın eşidir. Başka bir ifade ile davacı davalının yengesidir. Diğer yönden; taşınmaz üzerindeki payın 1988 yılında davacıya satıldığı ve satış bedelinin ödendiği hususunda duraksama bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık; satışın usulüne uygun olup olmadığı, zilyetliğinin devredilip devredilmediği ve davalı mülkiyetinden çıkıp çıkmadığı hususunda toplanmaktadır. Bozma ilamında da açıklandığı üzere, taşınmazın öncesi tapusuzdur. Davacı taşınmaz üzerindeki davalı payını 1988 yılında senetle satın almıştır. Taşınmazın öncesi tapusuz olduğuna göre, menkul hükmünde olup mülkiyet; satış, zilyetliğin devir ve teslimi ile alıcıya geçer. Somut olayda; davalı K. S. kendi payı ile birlikte diğer paydaş M. S. payını da kullanmaktadır. Davacı Almanya’da çalışmakta olup yılın belli bölümlerinde Türkiye’ye gelmektedir. Davacı taşınmaz üzerindeki payı satın almış ise de gerek satılan pay gerekse davacının eşi M. S. payı davalının kullanımındadır. Tarafların yakınlığı, davacının Türkiye’ye geldiği dönemlerde taşınmazı sahiplenmesi karşısında davalının zilyetliğinin fer’i ve davacı adına sürdürülen zilyetlik niteliğinde olduğu ve zilyetliğin malik sıfatıyla sürdürülmediğinin kabulü gerekir. Bu nitelikteki zilyetlik süresi ne olursa olsun, hukukça kazanma bakımından değer taşımaz. Tüm bu açıklamalara göre, taşınmaz üzerindeki davalıya ait payın mülkiyetinin davacıya geçtiğinin kabulü gerekmektedir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme sonunda tapu iptal ve tescil davasının yazılı şekilde reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Vekaletin Kötüye Kullanılması Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Esas: 2013/21184 Karar: 2015/6683

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda İstanbul Adli Tıp Kurumundan alınan raporlar ile murisin vekaletnamenin düzenlendiği tarihte ve akit tarihinde fiil ehliyetine sahip olduğu belirlenerek ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğinin reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak, dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davada vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine de dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan; davacı her ne kadar 17.03.2010 tarihli dilekçesinde davanın ehliyetsizlik nedenine dayalı olduğunu belirtmiş ise de, vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasından da vazgeçmiş değildir.

Hemen belirtilmelidir ki; bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim Yargıtay içtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. (11.04.1990 günlü ve 1990/1-152 E, 1990/236 K.; 15.05.2013 günlü ve 2012/1- 1808 E, 2013/699 K. sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları)

Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve (818 sayılı Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekalet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hallerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekalet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekaletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK’nın 504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince; mahkemece vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiası bakımından bir değerlendirme yapılmadan sadece ehliyetsizlik iddiası yönünden karar verilmiştir.

Hal böyle olunca; vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiası bakımından tarafların iddia ve savunması doğrultusunda delillerinin toplanması, yukarıda belirlenen ilkeler de gözetilmek suretiyle elde edilen olgu ve bulgular değerlendirilerek neticesine göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Tapu iptal ve tescil davası, taşınmaz mülkiyetini değiştiren ve taraflar açısından büyük ekonomik riskler taşıyan bir gayrimenkul davası çeşidi olduğundan mutlaka bir gayrimenkul avukatı vasıtasıyla takip edilmelidir.

Avukat Fatmanur Toprak SAYGINER | Gayrimenkul Hukuku ve Gayrimenkul Avukatı

Trafik kazası geçirdiyseniz aklınıza gelebilecek soruları cevaplamaya çalışalım kısaca:

1 – Aracınız var ve hasar gördüyse ne yapabilirsiniz?
Aracınızın KASKO’ su varsa müracaat edersiniz. Hasarı ekspertiz raporu ile tespit eder ve size ödeme yapar. Karşı tarafın kusur varsa o kusur oranında karşı tarafa ve sigortasına ( zorunlu mali mesuliyet sigortasına ) müracaat ederek tahsilât yapar. Sonuçta siz karşı tarafla uğraşmak yerine alacağınıza fazla uğraşmadan ulaşmış olursunuz.

2 – Trafik kazasında yaralanmışsanız ne yaparsınız?
Karşı tarafın kusuru oranında karşı tarafa ve sigortasına müracaat edebilirsiniz. Sizin aralanmanıza sebep olan, ödeme yapmaktan çekinecektir. Ancak karşı tarafın sigortası (zorunlu mali mesuliyet sigortası ) epey bir evrak ve formaliteden sonra size bir miktar ödeme yapacaktır. Bu ödemeyi sigortalısının kusuru oranında yapacaktır. Bu gibi durumlarda sigorta şirketleri, ödeme yapmamak ve az ödeme yapmak için elinden geleni yapacaktır. Tecrübelerimiz maalesef bunu göstermektedir.

Sigortadan bir ödeme aldığınızda muhtemelen bu ödeme az olacağından, sigortaya ibra vermiş olsanız bile sigorta firmasına ve sizin yaralanmanıza sebep olana bir tazminat davası açabilirsiniz. Bu tazminat sigorta için maddi tazminattır; karşı yan için ise ( sigortalı için ) maddi ve manevi tazminattır.

3 – Trafik kazasında yakınınız ölmüşse ne yapabilirsiniz?
Karşı tarafın kusuru oranında, sigortasından talepte bulunabilirsiniz. Yukarıda yazdıklarım burada da geçerlidir.

4 – Trafik kazasında yaralanmış ya da yakınınızı kaybetmişseniz yapmanız gerekenler nelerdir?
Yapılacak ilk iş karşı tarafın sigorta şirketine usulüne uygun bir müracaatta bulunmaktır. Bunu gecikmeden, birkaç gün içinde yapmanızı tavsiye ederiz. Bu müracaat birçok formaliteyi gerektirdiğinden ve hesaplamalar, özellikle de avukat yerine bir vatandaşın müracaat etmesi halinde mağdur aleyhine yapılabileceğinden, bir avukat vasıtasıyla yapılmalıdır kanaatindeyiz.

Sigorta ödeme yaptıktan sonra da az ödeme yapacağı için dava açmanız gerekir.
Deneyimli bir avukatın açacağı dava sizin daha fazla tazminat ve faiz almanızı sağlayabilecektir.

Görmekteyiz ki kazanın hemen ardından, bir takım yollardan kazazedenin bilgilerine ulaşan bazı şahıs ve hatta firmalar, bu işleri takip etmek için sizi arayabilecektir. Cazip tekliflerde bulunabilecekleridir. Dava açılması gerektiğinde işinizi bir avukata yönlendireceklerdir. Bu çalışmalar yasal değildir. Bu gibi teklifleri kabul edip etmemek size kalmıştır. Bu tür firmalar ya da şahıslar sizi kandırmaya yönelik bir tavır içine girerlerse şikâyetçi olabileceğiniz bir merci pek bulunmamaktadır. Oysa işinizi bir avukat takip ediyorsa cezai ve hukuki sorumluluğu büyük olduğu gibi meslek birliği sebebiyle de disiplin sorumluluğu söz konusu olacaktır ve bir avukatın izini kaybettirmesi, kaçması söz konusu olamayacaktır. Neticede hayatını bu işten kazanan bir meslek erbabının işlerinde daha özenli ve güvenilir olması da doğaldır. Eğer işinizi böyle bir firmanın ya da şahsın değil de konusunda deneyimli bir avukatın takip etmesini isterseniz, elinizdeki mevcut belgelerle ( en azından kaza tespit tutanağı ile ) bir avukata başvurabilirsiniz. Trafik kazası tazminat davalarında deneyimli bir avukat, sizin dava açarken ne kadarlık bir dava açmanız gerektiğini de hesaplayabilecek ve böylece maksimum tazminatı, en çok faizle ve en kısa zamanda almanızı temin edebilecektir.

5 – Trafik kazasından sonra dava açmak isterseniz ya da sigortaya başvurmak isterseniz nereye müracaat etmelisiniz?
Trafik kazalarında çok büyük bir oranda karşı tarafın sigortası bulunmaktadır. Sigortası yoksa güvence hesabına ( garanti fonuna ) müracaat edilebilir. Her iki durumda da bu sigorta firmalarının merkezleri genelde İstanbul’ dur. Ancak ikamet ettiğiniz şehirde veya İstanbul’da bu davayı açabilirsiniz.

6 – Kazda yaralanmışsanız özetle ne yapmalısınız?
Öncelikle trafik kaza tespit tutanağını edinin.
Sonrasında bu davalarda tecrübeli olduğuna ve başarılı olacağına inandığınız bir avukata gidin.
Avukatınızın sigorta firmasına müracaat ederek tahsilât yapmasını ve sonrasında da bakiye için dava açmasını isteyin.
Bu sırada hastane işlemlerinizi de yapın. Elinizde mevcut hastane evrakını ve varsa savcılık evrakını avukatınıza verin.

7 – Kazadan sonra dava açmam için ne kadar süre var?
Bu süre genelde şöyledir:
Ölümlü trafik kazalarında 15 yıl

Yaralamalı trafik kazasında 8 yıl

Hem ölü hem yaralı varsa 15 yıl

Yukarıdaki zamanaşımları TCK md. 66’ ya göre belirlenmiştir. Eğer bu uzamış ceza zamanaşımı süreleri içerisinde zarar ya da tazminattan sorumlu olan öğrenilememişse öğrenme tarihinden itibaren 2 yıl içinde de dava açılabilir ancak hiçbir şekilde kaza tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra dava açılamaz. Bu durum sadece yaralamalı kazalarda önem ifade etmektedir. Yaralanmalı trafik kazasında süre 8 yıl olup bu süre geçirildikten sonra sorumlu öğrenildiğinde 2 yıllık süre başlar ancak süre kazadan itibaren 10 yılı geçemez.
Bazı istisnai durumlarda yukarıda sayılan süreler değil 2 yıllık süre uygulanmaktadır.

8 – Tek taraflı trafik kazasında tazminat alınabilir mi?
Bir arkadaşınızın arabası ile yolculuk yaparken örneğin arkadaşınız şarampole yuvarlandı. Bu durumda arkadaşınızın sigortasından ve arkadaşınızdan davacı olabilirsiniz.

9 – Trafik kazası tazminat davaları ne kadar sürer?
Genelde yaralanma yani maluliyet varsa iyi bir çalışma ile dava 1 – 1.5 yılda bitirilebilir. Tabi bundan sonra 1 yıl kadar sürebilecek olan temyiz safhası da söz konusu olabilir. Maluliyetin kapsamı, devam edip etmesi vb. sebeplerden dolayı dava daha fazla da sürebilecektir. Genel olarak ortalama temyiz hariç 2 yıl normal bir süredir. Ölüm halinde ise dava daha kısa sürecektir.

Şartları oluşmuşsa tahkime başvurmak mümkündür. Bu halde dava 3-4 ayda sonuçlanabilmektedir. Tahkime mi mahkemeye mi başvurulabileceğini avukatınız değerlendirecektir.

10 – Kazaya sebep olanı affettiyseniz, ibra ettiyseniz ne olur?
Dava açmak istediğiniz kişiyi daha önce ibra ettiyseniz artık o kişiden de sigortasından da tazminat talep edemezsiniz. Yani karşı tarafa yazılı olarak “ ibra ettim, tazminat talebim yok “ vb. bir yazı verirseniz tazminat alamazsınız. Ancak ceza davasında savcılıkta, karakolda, şikâyetçi değilim derseniz, tazminat hakkınız devam eder.

Sigorta şirketlerine verilen ibralar ( para alındığında sizi mecbur tutuyorlar ) genelde makbuz hükmünde olup sadece size yapılan ödeme kadar sigortayı borçtan kurtarır. Ancak yine de bazı riskleri vardır. Avukatınız, bu konuda gereken önlemleri alabilir.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak Saygıner

SİGORTASIZ ARAÇ SİZE ÇARPARSA TAZMİNATINIZ GÜVENCEDEDİR.
Size çarpan ve yaralanmanıza ya da ölümünüze neden olan araç, trafiğe sigortasız çıkmış bir araç ise ya da bir şekilde plakasını alamamışsanız, ölüm ve yaralanmadan doğan tazminatınızı Güvence Hesabı’ ndan alabilirsiniz.

Yapılan istatistiklere göre Türkiye’ de en çok ( traktör – motosiklet hariç ) sigortasız araç bulunan iller ve sigortasız araç oranları şöyle:

Şırnak’ ta sigortasız araç oranı % 25,89
Hakkâri’ de sigortasız araç oranı % 21,26
Afyon’ da sigortasız araç oranı % 17,82
Yozgat’ ta sigortasız araç oranı % 17,80
Niğde’ de sigortasız araç oranı % 17,24
Burdur’ da sigortasız araç oranı % 16,76
Artvin’ de sigortasız araç oranı % 16,69
Kars’ ta sigortasız araç oranı % 16,53
Kastamonu’ da sigortasız araç oranı % 16,44
Bayburt’ ta sigortasız araç oranı % 16,25

Sigortalılık oranı en yüksek illerin başında ise İstanbul, Bingöl, Trabzon, Ankara, Ordu, Tunceli, Rize, Kocaeli, Siirt ve Giresun geliyor.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak SAYGINER

1 2 3 6