Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ile ilgili emsal teşkil edecek yargıtay kararı aşağıda sunulmuştur.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU,
Esas No.2013/18-682 Karar No.2014/376

Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedel tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 7.12.2010 gün ve 2009/126 E-2010/463 K. sayılı kararın incelenmesi davacı Belediye vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 24.11.2011 gün ve 2011/9673 E-2011/10536 K. sayılı ilamı ile;

( … Mahkemece yapılan araştırma ve incelemeyle alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki,

Kamulaştırma Yasası’nın 10. maddesiyle bedelin tespiti esaslarını düzenleyen 11. maddenin ( g ) bendi hükmüne göre; kamulaştırılacak taşınmazın arsa olarak kabulü halinde kamulaştırma ( değerlendirme ) gününden önceki özel amacı olmayan emsallerin satış değeri esas alınarak değerinin tespit edilmesi gerekir.

Bu esaslara göre gerçekçi ve doğru sonuçlara ulaşılabilmesi için ana amaç; emsal alınan taşınmazın satış tarihinin değerlendirme tarihinden önce ve değerlendirme tarihine yakın bulunması, davaya konu taşınmaza örnek teşkil edebilecek nitelikte, davaya konu taşınmazla aynı veya yakın semtlerde bulunması, topografik yapısı, manzarası, konumu, üzerinde yapılabilecek inşaat ve katlar için izin ve ruhsat sınırları, yüzölçümleri, imar uygulamasına konu edilmiş olup olmadıkları, sokak, cadde veya şehir alanlarına cepheleri ve mesafeleri gibi yönlerden benzer ya da yakın özelliklere sahip bulunması gereklidir. İzmir gibi büyük şehirlerde yukarda açıklanan bu özellikler itibarıyla davaya konu taşınmaza daha yakın konumda ve değerlendirme tarihine yakın satış tarihli taşınmaz satışlarının bulunması mümkün olduğu halde hükme esas alınan bilirkişi raporunda davaya konu taşınmazla yukarda açıklanan özellikler itibarıyla benzer özellikler taşımayan ve satış tarihinin 1993 olması sebebiyle aradan geçen uzun sürenin yanıltıcı sonuçlara götürebileceği de dikkate alınmadan 1242 ada 24 parselin satışının somut emsal alınmış olması doğru görülmemiştir.

Mahkemece tarafların vereceği ya da re’sen getirtilecek kayıtlar üzerinden yukarda açıklanan ilkelere uygun taşınmaz satışları araştırılarak emsal olabilme niteliklerine uygun bulunanlar tespit edilip bu emsallerin 11. maddenin ( d ) bendinde öngörülen vergiye esas olmak üzere ilgili belediyelerce bulundukları cadde veya sokak için değerlendirme tarihindeki asgari m2 değerleri getirtilip, davaya konu taşınmazın değerlendirme, emsal taşınmazların ise değerlendirmeye esas alınan satış tarihleri itibarıyla imar düzenlemesi sonucu meydana gelen imar parsellen olup olmadıkları da belediye imar müdürlüğü ve tapu müdürlüklerinden araştırılıp bu emsallere göre ve ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmelidir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlatıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, 4650 Sayılı Kanun’la değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, afete maruz bölgede kalması sebebiyle kamulaştırma kararı verilen 12005 ada 7 parsel sayılı taşınmazın malikleri olan davalıların uzlaşmaya davet edilmelerine rağmen anlaşamadıklarını, bu hususun anlaşmazlık tutanağı düzenlenerek belirlendiğini ileri sürerek, kamulaştırma bedelinin tespitiyle taşınmazın davacı Belediye adına tescilini istemiştir.

Davalılardan bir kısmı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Sultaniye Mahallesi 1242 ada 24 parsel sayılı taşınmazı emsal alan bilirkişi raporu doğrultusunda kamulaştırma bedeli belirlenerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya metni aynen alman ilamla bozulmuştur. yerel mahkemece önceki gerekçeyle direnilmiştir. Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir.

H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; Kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde; mahkemece 24 numaralı parseli emsal kabul eden bilirkişi raporuna göre hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı, buna göre, bozma ilamında değinilen şekilde yeniden emsal araştırması yapılması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Dosya içeriği, toplanan delillere göre ve özellikle Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçelerle bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır. ( Nitekim Yargıtay H.G.K.’nun 26.6.2013 gün, 2013/18-32 E., 2013/885 K. sayılı ilamının da aynı yönde olduğu görülmüştür. )

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı kanunun 440. maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesi Nedir?

Gayrimenkul (taşınmaz) satış vaadi sözleşmesi; bir taşınmazın sözleşmede kararlaştırılan koşullarla ilerideki bir zaman diliminde devrini amaçlayan ve iki tarafa da borç yükleyen sözleşmelerdendir. Bir diğer deyişle, ileride tapu memuru önünde resmi bir şekilde yapılması gereken taşınmaz satım sözleşmesi yapılmasının taahhüt edilmesidir.

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile vaad eden (vaad borçlusu) belli bir taşınmazı satmayı, vaad alan da ( vaad alacaklısı) bu taşınmazı satın almayı taahhüt eder. Böylece her iki taraf karşılıklı borçlanmış olurlar, bu özelliği itibari ile taşınmaz satış vaadinden doğan haklar karşılıklı iki kişi tarafından ileri sürülebilen nispi nitelikteki haklardır.

Başkasına Ait Taşınmaz İçin Satış Vaadi Sözleşmesi Yapılabilir mi?

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmeleri taahhüt muamelesi olmaları nedeniyle satışı vaad eden taraf kendisine ait olmayan bir taşınmaz için de taahhüttte bulunabilir. Şöyle ki; söz konusu sözleşmelerde vaad borçlusu sadece ileride taşınmaz satım sözleşmesi yapmayı taahhüt eder. Sözleşmenin yapılması anın gayrimenkulün mülkiyetine sahip olmak şart değildir. Satış vaadi sözleşmesinde belirlenen tarihte tapuda devir yapılması (asıl satım sözleşmesi) taahhüt edildiğinden, sözleşme hukuki niteliği itibariyle bir taahhüt işlemi olarak kabul edilir. Yani, taşınmazı satmayı vaad eden taraf, sözleşme kurulduğu esnada taşınmazın mülkiyetine sahip değilse bile, ileride söz konusu taşınmazı vaad alacaklısına devretmeyi taahhüt etmiş olur. Aksi durumda vaad edenin sözleşmeye aykırılık sebebiyle TBK ilgili hükümleri gereği tazminat borcu doğar.

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları

Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan bütün sözleşmelerin geçerliliği resmi şekilde yapılmasına bağlıdır (MK md. 706). Resmi şekilde yapılmayan gayrimenkul satış sözleşmeleri geçersiz olup taraflar arasında hiçbir bağlayıcılıkları yoktur.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi de ileride taşınmaz mülkiyetinin tapuda devrini yapmayı taahhüt eden bir ön sözleşmedir. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri de resmi senet şeklinde düzenlenmesi ve noter huzurunda iki tarafça imzalanması suretiyle geçerlilik kazanır ( BK md. 29, Noterlik K. md. 60/3, md.89). Sözleşmenin şekil şartı kamu düzeni ile ilgili olup noter tarafından düzenleme şeklinde yapılması zorunludur. Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, noter tarafından düzenleme şeklinde değil de onaylama şeklinde yapılırsa geçersiz hale gelir.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmelerine konu olabilecek gayrimenkulün tapuda kayıtlı bir taşınmaz olması gerekir, bu kayıt MK md. 1008’in öngördüğü şekilde mülkiyet hakkı veren bir kayıt olmalıdır.i anlamak gerekir. Tapusuz taşınmazlara ilişkin taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapılması mümkün değildir, yapılan sözleşme geçerli kabul edilmez.

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesine konu olacak taşınmaz üzerinde iştirak halinde mülkiyet söz konusu ise artık burada taşınmaz satış vaadi sözleşme, borç doğuran işlemlerden olur yani taahhüt muamelesi olarak geçerliliğini korur. Örneğin; miras ortaklığından kaynaklanan elbirliği (iştirak) mülkiyette, mirasçılardan biri ileriye dönük kendi payına düşen hisseyi satmayı vaad ederse iş bu sözleşmeye dayalı tapu iptal ve tescil talebinde bulunulamaz. Mirasçıların tamamının onay vermediği temliki tasarruf işlemi bağlayıcı değildir. Ancak satış vaadi sözleşmesi bu durumda taahhüt muamelesi işlevi gördüğünden; borçlar kanunu hükümleri gereğince taraflar kendi aralarında taahhüt ettikleri şeyleri borçlanırlar ve borcunu ifa etmeyen taraf temerrüdde düşecektir.

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinde satın almayı vaad eden tarafın ödeyeceği bedelin açıkça sözleşmede belirtilmiş olması gerekir. Yine bununla birlikte ödenecek bedelin ödeme şekline (taksit veya peşin olmasına) ilişkin açık hüküm olması zorunludur. Satış vadi sözleşmelerine konu edilemeyen taşınmazlara ilişkin imar mevzuatında düzenleme mevcuttur. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18/son maddesine göre; “Veraset yolu ile intikal eden, bu Kanun hükümlerine göre şüyulandırılan Kat Mülkiyeti Kanunu uygulaması, tarım ve hayvancılık, turizm, sanayi ve depolama amacı için yapılan hisselendirmeler ile cebri icra yolu ile satılanlar hariç imar planı olmayan yerlerde her türlü yapılaşma amacıyla arsa ve parselleri hisselere ayıracak özel parselasyon planları, satış vaadi sözleşmeleri yapılamaz.” Yani, İmar Kanunu 18. maddeye göre yapılaşma amacıyla hisselendirilmiş olan taşınmazlar satış vaadine konu edilemez.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinde Tarafların Yükümlülükleri Nelerdir?

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinde, satış vaad eden sözleşmede devir tarihi olarak belirtilen tarihte sözleşme konusu taşınmazı satış vaad edilene devretmekle yükümlüdür. Sözleşme kuruluş aşamasında satış vaad eden tarafın taşınmaza malik olması şart değildir. Sadece, devir aşamasında malik olmalıdır. Hal böyle iken satış vaad eden devir sırasında taşınmaza malik değilse sözleşmeden kaynaklı borcunu ifa edemezse Borçlar Kanunu’nun ifa imkansızlığı ve borca aykırılık hükümleri gereği tazminata mahkum edilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, burada tazmin edilecek zarar müspet zarardır. Yani, sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesinden kaynaklanan zarardır.

Uygulamada bazen birden fazla gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapıldığı görülmektedir. Birden fazla satış vaadi sözleşmesinin varlığı halinde sözleşmelerden tarih itibariyle en önce yapılan sözleşme muteber kabul edilir. Buna öncelik (kadimlik) ilkesi de denir.

Taşınmaz satış vaadinden doğan alacak hakkı, hukuki niteliği itibariyle yenilik doğuran bir haktır. Karşı tarafa tapuda asıl sözleşmeyi, yani satış sözleşmesini yapmayı talep etme hakkı verildiğinden, talep halinde sözleşme gereği tapunun devredilmesi gerekir. Aksi takdirde, satışı vaad edip süresinde yerine getirmeyen taraf, uygulamada hükmen tescil olarak adlandırılan tapu iptal ve tescil davası ile muhatap olacaktır. Zira Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 1.3.2004 T., K.2004/1301 sayılı kararında, “…Vaad alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet geçirim borcu yüklenen satıcıdan, edimini yerine getirmediğinde dava tarihinde yürürlükte bulunan Medeni Kanunun 716. maddesi uyarınca açılacak tapu iptali ve tescil davası ile edimin hükmen yerine getirilmesini isteyebilir” şeklinde vaad alacaklısına, vaad borçlusunun edimini yerine getirmediğinde taşınmazın hükmen tescili için dava hakkı tanınmıştır.

Taşınmazı satın almayı vaad eden taraf ise sözleşmede belirtilen bedeli ve yine ödeme şekli olarak belirtilen biçimde ödemekle yükümlüdür. Asıl sözleşmeyi yapıp taşınmazı devralmayı taahhüt ettiği için belirtilen tarihte asıl sözleşmeyi yapmaya ve taşınmazı devralmaya hazır olduğunu satış vaad edilene bildirmesi gerekir.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinin Sona Ermesi

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, taraf iradeleriyle herhangi bir şekilde karşılıklı sona erdirilebilir. Diğer sözleşmelerde olduğu gibi taşınmaz satış vaadi sözleşmesi de şu hallerde sona erer:

Sözleşmenin ifa edilmesi,
Sözleşmede belirlenen edimin ifasının zamanaşımına uğraması,
Sözleşmenin feshedilmesi.
Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmelerinde Zamanaşımı

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin tabi olduğu özel bir zamanaşımı rejimi söz konusu değildir. Bu nedenle zamanaşımı konusunda BK md. 146 hükümleri gereği 10 yıllık zaman aşımı süresi uygulanır.

Zamanaşımı süresinin ne zaman başlayacağı Yargıtay kararları ile açıklığı kavuşturulmuştur. Zamanaşımı süresi, ifa olanağı doğduğu andan itibaren başlayacaktır (14.HD K.2000/2448, K.2003/5635 sayılı).

Zamanaşımı süresinin tespiti açısından sözleşmenin ifa olanağının olup olmadığı araştırılmalıdır. Gayrimenkul satım vaadi sözleşmesine konu edilen taşınmazın tapuda devrine önleyecek herhangi bir engelin bulunması durumunda, söz konusu engel kalkmadan sözleşmeden doğan hak ve alacakların zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. Sözleşme yapıldıktan sonra zamanaşımı süresi içerisinde meydana gelen devir engelleri de işleyen süreyi bulunduğu noktada durduracaktır. Örneğin, satım vaad eden tarafla tapuya devir işlemi için gidildiğinde tapuda taşınmaz üzerinde ihtiyati tedbir olduğu fark edilmiş ve sözleşme de 3 yıl önce imzalanmış ise, geriye kalan yedi yıllık zamanaşımı süresi tapuda gayrimenkul üzerine konulan ihtiyati tedbir kaldırılıncaya kadar işlemeye devam etmeyecek, yani zamanaşımı süresi duracaktır.

Satış vaadi sözleşmelerinde, tarafların; ‘zamanaşımından feragat ediyorum’ niteliğinde bir madde eklemeleri hususu uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ancak taraflarca sözleşmeye eklenen bu şerhin kanunen herhangi bir geçerliliği yoktur. Çünkü sözleşmelerden doğan alacak haklarından ve diğer fer’i alacaklardan BK. 160/1. maddesi gereği önceden feragat edilemez.

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmesi

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinden doğan alacak hakkının üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi, ancak sözleşmenin tapuya şerh edilmesi ile mümkündür (MK md. 1009). Tapuya şerh edilmesi ile sözleşmeden doğan hak, ayni etki (güçlendirilmiş şahsi etki) doğurur. Burada söz konusu olan bir ayni hak değil, sözleşmenin şerh edilmesi nedeniyle ayni etki meydana gelmesidir. Yani, taşınmaz satım vaadi sözleşmesi tapuya şerh verildiğinde, taşınmaz üçüncü kişiye satılsa bile, satış vaadi sözleşmesi alacaklısı alacak hakkını taşınmazı devralan üçüncü kişiden de talep edebilir.

Noterlik Kanunu’na göre de noterler tarafından tanzim edilen gayrimenkul satış vaadi sözleşmeleri ile arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri taraflardan biri isterse gayrimenkul siciline şerh verilir (Noterlik Kanunu md. 44/B). Taraflardan biri dilekçe ile tapuya başvurarak gayrimenkul satış vaadi sözleşmesini tapuya şerh verebilir ( Tapu Kanunu md. 26 ve MK md. 1009).

Şerhin etkisi beş yıldır. Yani, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin şerh edilmesinden itibaren 5 yıl içinde taşınmaz tapuda devredilmediği takdirde şerhin etkisi ortadan kalkar. Sözleşmeden kaynaklanan hakkın nispi etkisini ayni etkiye dönüştüren şerh işlemi tapuya kaydedildiği andan itibaren beş yıl içerisinde satış işleminin yapılması gerekir, aksi takdir de şerh düşmüş olur. Şerhin düşmesi sadece ayni etkiyi nispi etkiye dönüştürür. Sözleşmenin muteberliğine ve sözleşme konusu haklar ortadan kalkmaz.

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesine İlişkin Yargıtay Kararları

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesi Yargıtay Kararları
Mirasçıların Kendi Arasında Satış Vaadi Sözleşmesi Yapması

İştirak halindeki taşınmazda paydaşlardan birisinin kendi payı için iştirake dahil olmayan kişiyle yaptığı taşınmaz satış vaadi sözleşmesi şahsi hak meydana getirmesi nedeniyle geçerlidir. Sadece söz konusu elbirliği mülkiyet hali çözülmedikçe sözleşme ifa edilemez. Satış vaadi önce iştirake dahil olmayan M.B.’ye yapılmışsa da bilahare ve onun temliki ile gene iştirakçilerden olan davacıya geçmiştir. Bu durumda ve elbirliği mülkiyetin malikleri arasındaki satış vaadi sözleşmeleri yerine getirebileceğinden davanın dinlenmesindeki engel ortadan kalkmıştır (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2784 Karar).

Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesinde Bedelin Eksik Ödenmesi

Davacı, 17.05.1996 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile, davalının, 15 Parsel sayılı taşınmazda inşa edilen iş hanındaki 33 no’lu dükkanı satmayı vaad ettiğini, sözleşme bedelini davalıya ödediğini, dükkanı teslim alarak kullanmaya başladığını belirterek dükkana düşen arsa payının tapuda iptal ve tescil işlemi ile adına geçirilmesini dava ve talep etmiştir. Davalı, kendisine taşınmaz bedeli olarak sözleşmede kararlaştırılan bedelin sadece 750 bin TL’sinin ödendiğini, geriye kalan 200 bin TL karşılığında verilen 05/09/1996 tarihli senedin ödenmediğini, taahhüt bedeli ödendiği takdirde tescile muvafakat edeceğini açıklamıştır. Yerel mahkemenin yapması gereken işlem, ödenmediği anlaşılan kısım için bilirkişiye hesap yaptırılarak davacıya bu bedeli mahkeme veznesine depo etmesi için süre verilmesi ve bu işlem yapıldığı takdirde tapu iptal ve tescile karar vermesidir (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 13873 Karar).

Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinde Zamanaşımı Süresinin Hesaplanması

Zamanaşımı süresinin hesaplanabilmesi için öncelikle sözleşmenin ifa olanağının olup olmadığı araştırılması gerekir. İfa olanağı doğduğu andan itibaren zamanaşımı süresi işlemeye başlayacaktır. Yani, satım vaadi konusu taşınmazın tapuda devrine engel teşkil edecek herhangi bir yasal engelin bulunması durumunda söz konusu engel kalkmadan sözleşmeden doğan hak ve alacakların zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2000/2448 karar; 2003/5635 karar).

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, mülkiyet hakkına oldukça önemli yükümlülükler getirdiğinden bir avukat vasıtasıyla hazırlanması hak kayıplarını önleyecektir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Gayrimenkul Avukatı

İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi) Davası Nedir?

İzale-i Şuyu veya ortaklığın giderilmesi davası, paylı veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz malda ortaklar arasındaki paydaşlığa son vererek kişisel mülkiyete geçişi sağlayan, davanın tüm tarafları için benzer sonuçlar doğuran bir dava türüdür.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Kime Karşı Açılır?

Ortaklığın giderilmesi davası, menkul veya gayrimenkule ortak olan tüm paydaşlara karşı açılır. Herhangi bir paydaş taşınır veya taşınmaz maldaki ortaklığa son verilerek ortaklığın bitirilmesini talep edebilir. Paydaşlar, kendi aralarında malı nasıl pay edeceklerine dair bir anlaşma yaparak ortaklığa son verebilirler. Anlaşma yoluyla ortaklık sonlandırılamaz ise, paydaşlardan biri diğer tüm paydaşlar aleyhine izale-i şuyu davası açarak dava yoluyla ortaklığın giderilmesini isteyebilir.

Tüm paydaşların ortaklığın giderilmesi davasında yer alması zorunludur. Paydaşlardan birinin ölümü halinde mirasçılık belgesinde ismi geçen tüm mirasçıların davaya dahil edilmesi gerekir. Tüm ortaklar davaya dahil edilmeden davanın sonuçlandırılması mümkün değildir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılır

Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davasında yetkili mahkeme taşınmaz malın bulunduğu yer mahkemesidir. Görevli mahkeme ise Sulh Hukuk Mahkemesi’dir. Örneğin, taşınmaz mal Kahramanmaraş’ta bulunuyorsa ortaklığın giderilmesi davasında yetkili ve görevli mahkeme  Kahramanmaraş Sulh Hukuk Mahkemesi’dir.

Ortaklığın Giderilmesi Davasında Mahkeme Harç ve Giderleri

Ortaklığın giderilmesi davası matbu harca tabi bir davadır. Her ne kadar davayı açan paydaş dava harcını ve mahkeme giderlerini davanın başında ödemek zorunda kalsa da davanın sonunda mahkeme giderleri ve avukatlık ücretleri payları oranında taraflara yükletilir. İzale-i şuyu davasında davanın kazananı veya kaybedeni olmaz, davanın tarafı olan herkes davadan aynı şekilde etkilenir.

Aynen Taksim Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi)

İzale-i şüyu davasının tarafları malı nasıl bölüştüreceklerine anlaşarak dava sırasında bu antlaşmayı hakime bildirebilirler. Hakim bu antlaşma doğrultusunda ortaklığın giderilmesine karar verebilir. Taraflar malın paylaşılması konusunda anlaşmazlarsa maldaki ortaklığın ya satış suretiyle ya da aynen taksim yoluyla giderilmesi gerekir.

Ortaklığın giderilmesi davasında malın aynen taksimi için taraflardan yalnızca birinin talepte bulunması yeterlidir. Taraflardan biri ortak malın aynen taksim edilerek ortaklığın giderilmesine karar verilmesini isterse, hakim öncelikle aynen taksim şartlarının bulunup bulunmadığını araştırmalıdır (MK md. 699/2).

Paydaşlığın giderilmesi davalarında mahkemece malın aynen bölünerek paylaştırılmasına karar verilebilmesi için taşınmazın yüzölçümü, niteliği, pay ve paydaş sayısı ve tarım arazilerinin niteliği ile imar mevzuatına göre aynen taksimin mümkün olup olmadığının araştırılması gerekir. Taşınmazın önemli ölçüde bir değer kaybına uğraması söz konusu ise aynen bölünerek paylaştırılmasına karar verilemez. Keza paydaşlar rıza göstermedikleri takdirde taşınmazın bir bölümü paylı bırakılamaz.

Aynen bölünerek paylaştırmanın (taksimin) mümkün olması durumunda bölünen parçaların değerlerinin birbirine denk düşmemesi halinde eksik değerdeki parçaya para (ivaz) eklenerek denkleştirme sağlanır. Paydaşlar arasında anlaşma olmadıkça hakim kendiliğinden bazı taşınmazların bir kısım paydaşlara, kalanın diğer paydaşlara verilmesi şeklinde aynen bölünerek paylaştırmaya karar veremez.

Eğer taşınmaz malda kat mülkiyeti kurmak mümkünse, hakim kat mülkiyeti kurulup kurulamayacağını çok iyi araştırmalıdır. Kat mülkiyetinin kurulması mümkün olan bir taşınmaz malda satış suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilemez.

Satış Suretiyle İzale-i Şuyu (Ortaklığın Giderilmesi)

Taşınmazın aynen taksimi mümkün değilse ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilir. Taşınmaz malın satışı, mahkeme vasıtasıyla değil satış memurluğu veya icra dairesi marifetiyle yapılır. Satış açık arttırma yoluyla yapılmalıdır. Ancak tüm paydaşlar bir araya gelerek satışın ortaklar arasında yapılması hususunda oybirliğiyle anlaştıkları takdirde satış yalnızca ortaklar arasında yapılır.

Paydaşlığın (ortaklığın) satış yoluyla giderilmesi halinde dava konusu taşınmaz üzerinde bina, ağaç v.s. gibi bütünleyici parçalar (muhdesat) varsa bunların arzla birlikte satılması gerekir. Ancak muhdesatın bir kısım paydaşlara (ortaklara) ait olduğu konusunda tapuda şerh varsa veya bu hususta bütün paydaşlar ittifak ediyorlarsa ve muhdesat arzın değerinde bir artış meydana getiriyorsa bu artışın belirlenmesi için dava tarihi itibariyle arzın ve muhdesatın değerleri ayrı ayrı tespit edilir. Belirlenen bu değerler toplanarak taşınmazın tüm değeri bulunur. Bulunan bu değerin ne kadarının arza ne kadarının muhdesata isabet ettiği yüzdelik ( %… ) oran kurulmak suretiyle belirlenir. Satış sonunda elde edilecek bedelin bölüştürülmesi de bu oranlar esas alınarak yapılır. Muhdesata isabet eden kısım muhdesat sahibi paydaşa, geri kalan bedel ise payları oranında paydaşlara (ortaklara) dağıtılır.

Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davası, ferdi mülkiyete geçmek isteyen mülk sahibinin bu hakkını güvence altına alan, ama bu arada tüm paydaşların haklarını eşit bir şekilde koruyan bir gayrimenkul davası olarak mutlaka bir gayrimenkul avukatı tarafından takip edilmelidir.

Fatmanur Toprak SAYGINER | Kahramanmaraş Barosu Avukatı | Gayrimenkul Avukatı

Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir?

Tapu iptali ve tescili davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez.

Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür.

Tapu İptal ve Tescil Davası Kime Karşı Açılır?

Taşınmaz mülkiyetine ilişkin tüm davalar ile tapu iptal ve tescil davası, tapu kaydında taşınmazın mülkiyet hakkı sahibi olarak gözüken kişiye karşı açılır. Kayıt malikinin ölü olması halinde ise tapu iptal ve tescil davasının malikin mirasçılarına yöneltilmesi gerekir.

Tapu iptal ve tescil davası ile birlikte tapu kaydında yer alan üçüncü kişiye ait ayni veya şahsi bir hakkın ortadan kaldırılması da talep edilirse, tapu kaydındaki hak sahibine de ayrıca dava açılması gerekir. Örneğin; ipotek, önalım hakkı, tapuya şerh edilmiş gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, sükna hakkı vs. gibi ayni veya şahsi hakların da terkini talep ediliyorsa, lehine bu haklar tesis edilen kişiler aleyhine de dava açılmalıdır.

Olağanüstü zamanaşımı nedeniyle açılacak tapu tescil davaları, ilgili tüzel kişilik ve hazine aleyhine birlikte açılmalıdır (TMK md.713/3). Örneğin, bir köyün sınırları içerisinde bulunan taşınmazı nizasız ve aralıksız 20 yıl malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, hem Köy tüzel kişiliğine hem de hazine aleyhine tapu tescil davası açmalıdır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Nasıl Açılır?

Tapu iptali davası, tüm gayrimenkul davaları gibi taşınmazın bulunduğu yerde açılır (HMK md.12). Taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Taraflar anlaşarak davanın kesin yetkili yer mahkemesi dışında bir mahkemede görülmesini sağlayamazlar.

Tapu iptali ve tescili davası, asliye hukuk mahkemesinde açılır (HMK md.2/1). Taşınmazın vasfı, büyüklüğü, değeri vb. gibi özellikleri ne olursa olsun davaya bakmakla görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.

Tapu iptal ve tescil davası dilekçesinde taşınmazın kayıt bilgileri ile arazideki durumu ve olayın özelliklerine göre yapılan işlemdeki hukuka aykırılıklar açık bir şekilde anlatılmalıdır. Tapu kayıtları, kayıtlara dayanak teşkil eden belgeler ile birlikte dava dosyasına getirtileceği için doğru bilgi zaman kaybını azaltacaktır. Tapu iptali davası dilekçesinde özellikle hangi hususlarda bilirkişi incelemesi talep edildiği, keşif işleminde veya tanıklar dinlenirken nelere dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmalıdır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Hangi Nedenlerle Açılır?

Hukuki ehliyetsizlik nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Muris muvazaası (mirastan mal kaçırma) nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Vekalet görevinin (vekillik yetkisinin) götüye kullanılması nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
İmar uygulamasından kaynaklanan tapu iptali ve tescili davası,
Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Aile konutu nedeniyle tapu iptal ve tescil davası,
Kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik nedeniyle tapu tescil davası.
Hukuki Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Tapuda taşınmazın devri işlemini yapan herkesin devir anında temyiz kudretine ve fiil ehliyetine sahip olması gerekir (MK md.9). Medeni Kanuna göre temyiz kudreti; bireyin davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme gücüdür. Örneğin; kişinin 18 yaşından küçük olması, devir sırasında sarhoş olması, akıl zayıflığı olması, yaşlılık veya bunlara benzer sebeplerden herhangi biriyle akla uygun hareket etme yeteneğini kaybetmiş kişi fiil ehliyetine sahip değildir.

Fiil ehliyetine sahip olmayan kişinin yaptığı gayrimenkul satış işlemleri ve tapuda gayrimenkul devirleri hukuka aykırı olup tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, MK md. 15’te de belirtildiği üzere, ayırtım gücü (temyiz kudreti) olmayan kişinin geçerli bir iradesi de bulunmadığından, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz, temyiz kudreti olmayan kişi ile işlem yapan karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz (Yargıtay 1.HD- Karar: 2016/2135, 11.06.1941 tarih 4/21 Sayılı Yargıtay İBK).

Ehliyetsizlik nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davasında, tapu devir işleminin hukuka aykırı olup olmadığı şu şekilde araştırılır (Yargıtay 1.HD Karar: 2016/4228):

Öncelikle tarafların gösterdiği tüm deliller toplanarak tapu iptal ve tescil davası dosyasına getirtilir.
Taraf tanıkları dinlenirken ehliyet olgusuna ilişkin ayrıntılı, açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınır.
Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ilişkin tüm tıbbi belgeler dava dosyasına getirilerek incelenir. Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, reçeteler, film grafiklerinin tamamı getirtilmelidir.
Ehliyetsizlik ve temyiz kudretinin yokluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirir. Bu nedenle, kişinin eşlem yapmaya ehliyetli olup olmadığına dair bilimsel tıbbi bir rapor alınmalıdır. Özellikle Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesi kişinin ehliyet durumuna ilişkin tıbbi rapor hazırlama konusunda uzmandır.
Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle yapılan tapu devir işlemleri hukuka aykırı olup, bu şekilde yapılan işlemlerin yarattığı mağduriyetler tapu iptal ve tescil davası ile giderilir.

Kendisine vekaleten işlem yapma yetkisi verilen vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etmek zorundadır. Vekalet veren kişiye zarar verecek işlem ve davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır.

Vekil ile vekalet veren arasında yazılı bir “vekalet sözleşmesi” varsa taraflar arasındaki ilişkinin ve vekaletin kapsamı bu sözleşme hükümleri dikkate alınarak belirlenir. Vekil ile vekalet veren arasında herhangi bir sözleşme yoksa vekaletin kapsamı, görülecek işin niteliğine göre belirlenir ( BK md.504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa bile vekil her zaman vekalet verenin iradesine ve çıkarlarına uygun hareket etme yükümlülüğü altındadır (Yargıtay 1. HD-Karar: 2016/2002). .

Vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimsenin dahi belirtilmesi, vekile dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil sorumlu olur.

Vekilin hukuka aykırı bir eylem ve işlemiyle vekalet verene ait bir gayrimenkulü devraldığını bilen veya olayın özelliklerine göre bilmesi gereken “üçüncü kişi alıcı” aleyhine tapu iptal ve tescil davası açılır. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan üçüncü kişi olan alıcı, iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar (4721 sayılı MK’nın md.3). Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi, üçüncü kişi alıcı iyiniyetli ise bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Muris muvazaası, diğer deyişle mirastan mal kaçırma; mirasçılarının sahip olduğu miras hakkını ortadan kaldırmak üzere miras bırakan tarafından yapılana hileli işlemlerdir. Muris muvazaası en çok miras bırakanın tapuda kendi adına kayıtlı taşınmazları üçüncü kişilere devretmesi yoluyla meydana gelmektedir.

Miras bırakanın hileli gayrimenkul devirleri tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. Muris muvazaasına dayanan tapu iptal ve tescil davası, ancak tenkis davası ile birlikte veya tenkis davası açıldıktan sonra ayrı bir dava olarak açılabilir. Çünkü, miras bırakan mal kaçırsa bile, mirasçıların miras hakkı zarar görmüyor ise muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açılamaz.

Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davalarında çözülmesi gereken hukuki sorun miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırma iradesiyle hareket edip etmediğinin tespitidir. Miras bırakan mirasını paylaştırırken hoşgörü ile karşılanabilecek makul oranlarda farklılıklar yaratarak paylaşım yapabilir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında; miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı ve mal paylaşımının hakkaniyete uygun bir paylaşım olup olmadığı aşağıdaki ölçütler kullanılarak tespit edilir (Yargıtay 1.HD-Karar: 2016/5445):

Miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden tüm taşınır, taşınmaz ve haklar araştırılır. Tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler ilgili kurumlardan getirtilir.
Yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı vb. gibi hususlar dikkate alınarak miras bırakanın yaptığı işlemin mirastan mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı araştırılır.
Mirasbırakanın tapu devri yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı incelenir.
Tapuyu mirasbırakandan devir alan tarafın gayrimenkulü alım gücünün olup olmadığı araştırılır.
Gayrimenkulün satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki farkın ne olduğu tespit edilmeye çalışılır.
Miras bırakan, mirasçı ve taşınmazı devralan üçüncü kişi arasındaki sosyal ve beşeri ilişkiler incelenir.
Her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak miras bırakanın amacının paylaştırma mı yoksa mal kaçırma mı olduğu tespit edilmeye çalışılır.
Kazandırıcı Zamanaşımı ve Zilyetlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil davası

Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir gayrimenkulü davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, gayrimenkule ait mülkiyet hakkının kendi adına tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir (TMK md.713/1).

Tapuda kayıtlı bir gayrimenkulün veya payın kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla mülk edinilmesi kural olarak mümkün değildir. Ancak, tapu kaydından taşınmazın mülk sahibinin kim olduğu anlaşılamıyorsa veya 20 yıl önce hakkında gaiplik kararı verilen bir kimseye ait ise, taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesi mümkündür. Bu hükmün uygulanabilmesi için gayrimenkulün sahibinin kim olduğunun bilinmesini sağlayacak, kimliğin belirlenmesine yarayacak bilgi ve belgelerin tapu sicilinden (kütüğünden) çıkarılmasının imkansız olması gerekir ( Yargıtay HGK’nun 10.04.1991 tarih 1991/8-51 Esas, 194 Karar ve 15.04.2011 tarih 2011/8-111 Esas, 2011/180 Karar).

Tapu kütüğünden sahibi anlaşılamayan veya sahibi hakkında 20 yıl önce gaiplik kararı verilen gayrimenkulü, nizasız ve aralıksız 20 yıl malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, gayrimenkulün kendi adına tescilini sağlamak üzere tapu iptal ve tescil davası açabilir. Yani, malik sıfatıyla zilyet için zilyetliğin başladığı tarihten itibaren 20 yıllık bir kazandırıcı zamanaşımı süresi söz konusudur.

Gayrimenkulün sahibinin anlaşılamaması şu hallerde mümkündür (Yargıtay 8. HD – Karar: 2016/6183) :

Gerekli her türlü dikkat ve özen gösterilerek tapu kütüğü incelenmesine rağmen mülkiyet hakkı sahibi anlaşılamıyorsa, o gayrimenkulün sahibin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
Tapu kütüğünde malik kısmının boş olması, silinmesi ve yeniden yazılmaması halinde, taşınmazın sahibinin kim olduğunun anlaşılamadığı kabul edilir.
Taşınmazın soyut ve nam-ı mevhum adına (mevcut olmayan hayali kişi) yazılması, malik olarak kayıtlı kişinin hiç yaşamamış ve kaydının herhangi bir yerde bulunmamış olması halinde, malikin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
Malik adının belirsiz, yetersiz ve soyut gösterilmesi halinde malikin kim olduğunun belli olmadığı kabul edilir.
“Tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik” kavramını gayrimenkul ile ilgili bazı fiili ve hukuki sorunlarla karıştırmamak gerekir. Örneğin; tanınmayan, hatırlanmayan, adresi tespit edilemeyen, kendilerine tebligat yapılamayan, mirasçıları belirlenemeyen, uzun yıllar önce ölmüş ya da taşınmış bir kişinin mülkiyet hakkı devam eder. Bu kişiye ait taşınmazın mülkiyeti, kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yolu ile elde edilemez. Çünkü, bu hallerde taşınmazın sahibi bellidir, “tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik” kavramı söz konusu değildir.

Aile Konutu Şerhi Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

Eşlerden biri diğerinin “açık rızasını” almadan taşınmazı üçüncü kişilere devredemez veya taşınmaz üzerinde üçüncü kişi yararına ipotek vb. gibi sınırlı ayni haklar tesis edemez (MK md.194/1), (HGK-2015/1201 karar).

Medeni Kanun’un aile konutu nedeniyle sağladığı korumadan eksiksiz yararlanabilmek için gayrimenkulün sahibi olmayan eş, tapu müdürlüğüne başvurarak tapu kütüğüne “aile konutu şerhi” verilmesini talep etmelidir. Aile konutu şerhi bulunan taşınmaz üzerinde eşin açık rızası alınmadan yapılan devir işlemi tapu iptal ve tescil davası yoluyla geçersiz hale getirilir.

Tapu kütüğünde aile konutu şerhi konulmamış olması halinde; tapudaki devir işleminin tarafı olan iyiniyetli üçüncü kişinin hakkı korunur (MK md.1023). Yargısal kararlar, bu halde üçüncü iyiniyetli kişinin taşınmaz iktisabının korunacağı yönündedir (HGK – K. 2013/579; K. 2015/528 ). Üzerinde aile konutu şerhi olmayan taşınmaz devralan, aile konutu olduğunu bilmeyen ya da bilemeyecek durumda olan üçüncü kişinin tapuya güven ilkesinden yararlanması asıldır. Ancak, tapuda aile konut şerhi olmasa bile, bunu bilebilecek durumda olan veya bilen kişinin iyiniyetinin bulunduğunun kabul edilmesi mümkün değildir. Örneğin, bankalar kredi verirken yaptıkları araştırmalarda taşınmazın ne şekilde kullanıldığını raporlamak durumundadır. Taşınmazın mesken olarak kullanıldığı hallerde bankanın iyiniyet savunması dinlenmez. Diğer eşin açık rızası alınmadan ödenen kredi nedeniyle taşınmaza konulan ipotek kaldırılır.

Tapu İptal ve Tescil Davası Yargıtay Kararları

Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması – Zamanaşımı – Tapu İptali ve Tescili

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/8229
Karar No: 2015/7977

Dava, vekâletnamenin hile ile alındığı ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, davalıdan borç para istediğini, davalının noterden borç senedi düzenlenmesi koşuluyla borç para verebileceğini bildirmesi üzerine notere gittiklerini, davalının hileli işlem yapmak suretiyle borç senedi yerine satış yetkisi içerir biçimde vekâletname düzenlettirdiğini, bu şekilde dava dışı b. e. adına düzenlenen vekâletname kullanılarak 228 parsel sayılı taşınmazının davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, öte yandan temlikin hileli olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, hile hukuksal nedenine dayalı olan davanın, hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Ne var ki; iddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden, davada hile hukuksal nedenine değil, vekâletnamenin hile ile alındığı iddiasına dayanıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere vekâletnamenin hile ile alındığı iddiası, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içermektedir.

Hâl böyle olunca; vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanan davaların herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye bağlı olmadığı gözetilerek, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.

Muris Muvazaası – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/6852
Karar No: 2015/7094

Öncelikle temlik tarihinde mirasbırakanın ehliyetli olup olmadığının Adli Tıp 4. İktisas Kurulundan alınacak raporla saptanması, ehliyetli olmadığının anlaşılması halinde davaya katılmayan mirasçıların olurlarının alınması ya da miras şirketine TMK’nun 640. maddesi uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi ayrıca davada sadece iptal isteğinde bulunulduğu gözetilerek davacıya tescil istekli dava açması için imkan verilmesi açıldığı taktirde eldeki dava ile birleştirilmesi, taraf teşkili sağlandıktan ve tescil davası açılıp eldeki dava ile birleştirildikten sonra davanın kabul edilmesi, miras bırakanın ehliyetli olması halinde pay oranında istekte bulunulabileceği gözetilerek muris muvazaası iddiası bakımından inceleme yapılması ve varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekir.

Temyiz Kudreti – Ehliyetsizlik – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2014/7368
Karar No: 2015/7013

Tapu iptal ve tescil davasının dayanağı davalının temyiz kudretine sahip olmayan kişiden taşinmaz satın aldığı iddiasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.

Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem ( müşahede ) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ( HMK ) 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek ve önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa mirasbırakana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. istenmesi, tüm dosyanın 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri hükmü uyarınca Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi, akit tarihinde mirasbırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, mirasbırakanın ehliyetli olduğunun saptanması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı isteğin değerlendirilmesi, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken anılan hususlar gözardı edilerek karar verilmesi hukuka aykırıdır.

Kazandırıcı Zamanaşımı – Mülkiyet Hakkı – Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2015/7308
Karar No: 2015/9425

Kanunun açık hükmü dikkate alındığında, tapu sicilinden malikin kim olduğunun anlaşılamaması hali; taşınmaz malın sahibinin kim olduğunun bilinmesine yarayacak, kimliğini ortaya koyacak gerekli bilgi ve belgelerin tapu sicilinden ( kütüğünden ) çıkarılmasının imkansız olmasıdır. ( Yargıtay HGK’nın 10.4.1991 tarih 1991/8-51 Esas, 194 Karar ve 15.4.2011 tarih 2011/8-111 Esas, 2011/180 Karar sayılı ilamları ).

Genel olarak, gerekli dikkati gösteren herkesin kayıtlarda malikin kim olduğunu anlayamayacağı hallerde tapu sicilinde yazılı olan malikin bilinmediğinin kabulü gerekir. Ayrıca “… tapu kütüğünde malik sütununun boş bırakılması, silinmesi ve yeniden yazılmaması, soyut ve nam-ı mevhum adına ( mevcut olmayan hayali kişi ) yazılması, hiç yaşamamış ve kaydının herhangi bir yerde bulunmamış olması, malik adının müphem, yetersiz ve soyut gösterilmiş olması…” gibi durumlarda malikin kim olduğunun anlaşılamadığı kabul edilir. Başka bir anlatımla, tapu kütüğünden kim olduğu anlaşılamayan malik, tanınmayan, hatırlanmayan, adresi tespit edilemeyen, kendilerine tebligat yapılamayan, mirasçıları belirlenemeyen, uzun yıllar önce ölmüş ya da taşınmış bir kişi değildir. Tapu kaydı, tapulama tutanağındaki açıklamalara göre; kayıt maliki H. A. tanınan ve bilinen kişi olup, TMK’nın 713/2 maddesinde yazılı koşulların gerçekleştiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Mahkemece, bu hususlar dikkate alınarak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yasal ve yerinde olmayan gerekçelerle kayıt malikinin hayali bir kişi olduğundan hareketle yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Zilyedlik ve Eklemeli Zilyetlik Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI
Esas No: 2013/8-1782
Karar No: 2015/1090

Dava; TMK’nun 713/1, 3402 sayılı Kanunun 14 maddesi uyarınca tespit sonrası, tapu kaydının oluşmasından önceki satın alma ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetlik nedenlerine, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş ise de verilen karar dosya kapsamına uygun bulunmamaktadır. Davacı vekili, tespitten sonraki 10.08.1988 tarihli pay satışı senedine dayanmış, vekil edeninin yurt dışında Almanya’da çalıştığını, taşınmaz üzerindeki Kemal’e ait 1/2 payı bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, Almanya’da olmaları nedeniyle taşınmazı kullanmasalar da yaz tatiline geldiklerinde sahiplik ettiklerini, davalının yakınları olması nedeniyle taşınmazın kullanmasına ses çıkarmadıklarını, davalının izinsiz olarak taşınmaz üzerine ev yaptığını ileri sürmüştür. Davacı tanıkları; davalının taşınmaz üzerindeki payını 1988 yılında bedelini alarak sattığını,davacının yurtdışında olup 15-20 gün Türkiye’de kaldıkları süre içerisinde sahiplik ettiklerini, taşınmazın davalı tarafından kullanıldığını ve üzerindeki yapıların davalıya ait olduğunu bildirmişlerdir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, taşınmaz üzerindeki 1/2 pay sahibi M. S. ile davalı kardeş olup, davacı ise diğer paydaş M. S.’ın eşidir. Başka bir ifade ile davacı davalının yengesidir. Diğer yönden; taşınmaz üzerindeki payın 1988 yılında davacıya satıldığı ve satış bedelinin ödendiği hususunda duraksama bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık; satışın usulüne uygun olup olmadığı, zilyetliğinin devredilip devredilmediği ve davalı mülkiyetinden çıkıp çıkmadığı hususunda toplanmaktadır. Bozma ilamında da açıklandığı üzere, taşınmazın öncesi tapusuzdur. Davacı taşınmaz üzerindeki davalı payını 1988 yılında senetle satın almıştır. Taşınmazın öncesi tapusuz olduğuna göre, menkul hükmünde olup mülkiyet; satış, zilyetliğin devir ve teslimi ile alıcıya geçer. Somut olayda; davalı K. S. kendi payı ile birlikte diğer paydaş M. S. payını da kullanmaktadır. Davacı Almanya’da çalışmakta olup yılın belli bölümlerinde Türkiye’ye gelmektedir. Davacı taşınmaz üzerindeki payı satın almış ise de gerek satılan pay gerekse davacının eşi M. S. payı davalının kullanımındadır. Tarafların yakınlığı, davacının Türkiye’ye geldiği dönemlerde taşınmazı sahiplenmesi karşısında davalının zilyetliğinin fer’i ve davacı adına sürdürülen zilyetlik niteliğinde olduğu ve zilyetliğin malik sıfatıyla sürdürülmediğinin kabulü gerekir. Bu nitelikteki zilyetlik süresi ne olursa olsun, hukukça kazanma bakımından değer taşımaz. Tüm bu açıklamalara göre, taşınmaz üzerindeki davalıya ait payın mülkiyetinin davacıya geçtiğinin kabulü gerekmektedir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme sonunda tapu iptal ve tescil davasının yazılı şekilde reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Vekaletin Kötüye Kullanılması Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Esas: 2013/21184 Karar: 2015/6683

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda İstanbul Adli Tıp Kurumundan alınan raporlar ile murisin vekaletnamenin düzenlendiği tarihte ve akit tarihinde fiil ehliyetine sahip olduğu belirlenerek ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğinin reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak, dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davada vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine de dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan; davacı her ne kadar 17.03.2010 tarihli dilekçesinde davanın ehliyetsizlik nedenine dayalı olduğunu belirtmiş ise de, vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasından da vazgeçmiş değildir.

Hemen belirtilmelidir ki; bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim Yargıtay içtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. (11.04.1990 günlü ve 1990/1-152 E, 1990/236 K.; 15.05.2013 günlü ve 2012/1- 1808 E, 2013/699 K. sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları)

Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve (818 sayılı Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekalet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hallerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekalet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekaletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK’nın 504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince; mahkemece vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiası bakımından bir değerlendirme yapılmadan sadece ehliyetsizlik iddiası yönünden karar verilmiştir.

Hal böyle olunca; vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiası bakımından tarafların iddia ve savunması doğrultusunda delillerinin toplanması, yukarıda belirlenen ilkeler de gözetilmek suretiyle elde edilen olgu ve bulgular değerlendirilerek neticesine göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Tapu iptal ve tescil davası, taşınmaz mülkiyetini değiştiren ve taraflar açısından büyük ekonomik riskler taşıyan bir gayrimenkul davası çeşidi olduğundan mutlaka bir gayrimenkul avukatı vasıtasıyla takip edilmelidir.

Avukat Fatmanur Toprak SAYGINER | Gayrimenkul Hukuku ve Gayrimenkul Avukatı

Trafik kazası geçirdiyseniz aklınıza gelebilecek soruları cevaplamaya çalışalım kısaca:

1 – Aracınız var ve hasar gördüyse ne yapabilirsiniz?
Aracınızın KASKO’ su varsa müracaat edersiniz. Hasarı ekspertiz raporu ile tespit eder ve size ödeme yapar. Karşı tarafın kusur varsa o kusur oranında karşı tarafa ve sigortasına ( zorunlu mali mesuliyet sigortasına ) müracaat ederek tahsilât yapar. Sonuçta siz karşı tarafla uğraşmak yerine alacağınıza fazla uğraşmadan ulaşmış olursunuz.

2 – Trafik kazasında yaralanmışsanız ne yaparsınız?
Karşı tarafın kusuru oranında karşı tarafa ve sigortasına müracaat edebilirsiniz. Sizin aralanmanıza sebep olan, ödeme yapmaktan çekinecektir. Ancak karşı tarafın sigortası (zorunlu mali mesuliyet sigortası ) epey bir evrak ve formaliteden sonra size bir miktar ödeme yapacaktır. Bu ödemeyi sigortalısının kusuru oranında yapacaktır. Bu gibi durumlarda sigorta şirketleri, ödeme yapmamak ve az ödeme yapmak için elinden geleni yapacaktır. Tecrübelerimiz maalesef bunu göstermektedir.

Sigortadan bir ödeme aldığınızda muhtemelen bu ödeme az olacağından, sigortaya ibra vermiş olsanız bile sigorta firmasına ve sizin yaralanmanıza sebep olana bir tazminat davası açabilirsiniz. Bu tazminat sigorta için maddi tazminattır; karşı yan için ise ( sigortalı için ) maddi ve manevi tazminattır.

3 – Trafik kazasında yakınınız ölmüşse ne yapabilirsiniz?
Karşı tarafın kusuru oranında, sigortasından talepte bulunabilirsiniz. Yukarıda yazdıklarım burada da geçerlidir.

4 – Trafik kazasında yaralanmış ya da yakınınızı kaybetmişseniz yapmanız gerekenler nelerdir?
Yapılacak ilk iş karşı tarafın sigorta şirketine usulüne uygun bir müracaatta bulunmaktır. Bunu gecikmeden, birkaç gün içinde yapmanızı tavsiye ederiz. Bu müracaat birçok formaliteyi gerektirdiğinden ve hesaplamalar, özellikle de avukat yerine bir vatandaşın müracaat etmesi halinde mağdur aleyhine yapılabileceğinden, bir avukat vasıtasıyla yapılmalıdır kanaatindeyiz.

Sigorta ödeme yaptıktan sonra da az ödeme yapacağı için dava açmanız gerekir.
Deneyimli bir avukatın açacağı dava sizin daha fazla tazminat ve faiz almanızı sağlayabilecektir.

Görmekteyiz ki kazanın hemen ardından, bir takım yollardan kazazedenin bilgilerine ulaşan bazı şahıs ve hatta firmalar, bu işleri takip etmek için sizi arayabilecektir. Cazip tekliflerde bulunabilecekleridir. Dava açılması gerektiğinde işinizi bir avukata yönlendireceklerdir. Bu çalışmalar yasal değildir. Bu gibi teklifleri kabul edip etmemek size kalmıştır. Bu tür firmalar ya da şahıslar sizi kandırmaya yönelik bir tavır içine girerlerse şikâyetçi olabileceğiniz bir merci pek bulunmamaktadır. Oysa işinizi bir avukat takip ediyorsa cezai ve hukuki sorumluluğu büyük olduğu gibi meslek birliği sebebiyle de disiplin sorumluluğu söz konusu olacaktır ve bir avukatın izini kaybettirmesi, kaçması söz konusu olamayacaktır. Neticede hayatını bu işten kazanan bir meslek erbabının işlerinde daha özenli ve güvenilir olması da doğaldır. Eğer işinizi böyle bir firmanın ya da şahsın değil de konusunda deneyimli bir avukatın takip etmesini isterseniz, elinizdeki mevcut belgelerle ( en azından kaza tespit tutanağı ile ) bir avukata başvurabilirsiniz. Trafik kazası tazminat davalarında deneyimli bir avukat, sizin dava açarken ne kadarlık bir dava açmanız gerektiğini de hesaplayabilecek ve böylece maksimum tazminatı, en çok faizle ve en kısa zamanda almanızı temin edebilecektir.

5 – Trafik kazasından sonra dava açmak isterseniz ya da sigortaya başvurmak isterseniz nereye müracaat etmelisiniz?
Trafik kazalarında çok büyük bir oranda karşı tarafın sigortası bulunmaktadır. Sigortası yoksa güvence hesabına ( garanti fonuna ) müracaat edilebilir. Her iki durumda da bu sigorta firmalarının merkezleri genelde İstanbul’ dur. Ancak ikamet ettiğiniz şehirde veya İstanbul’da bu davayı açabilirsiniz.

6 – Kazda yaralanmışsanız özetle ne yapmalısınız?
Öncelikle trafik kaza tespit tutanağını edinin.
Sonrasında bu davalarda tecrübeli olduğuna ve başarılı olacağına inandığınız bir avukata gidin.
Avukatınızın sigorta firmasına müracaat ederek tahsilât yapmasını ve sonrasında da bakiye için dava açmasını isteyin.
Bu sırada hastane işlemlerinizi de yapın. Elinizde mevcut hastane evrakını ve varsa savcılık evrakını avukatınıza verin.

7 – Kazadan sonra dava açmam için ne kadar süre var?
Bu süre genelde şöyledir:
Ölümlü trafik kazalarında 15 yıl

Yaralamalı trafik kazasında 8 yıl

Hem ölü hem yaralı varsa 15 yıl

Yukarıdaki zamanaşımları TCK md. 66’ ya göre belirlenmiştir. Eğer bu uzamış ceza zamanaşımı süreleri içerisinde zarar ya da tazminattan sorumlu olan öğrenilememişse öğrenme tarihinden itibaren 2 yıl içinde de dava açılabilir ancak hiçbir şekilde kaza tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra dava açılamaz. Bu durum sadece yaralamalı kazalarda önem ifade etmektedir. Yaralanmalı trafik kazasında süre 8 yıl olup bu süre geçirildikten sonra sorumlu öğrenildiğinde 2 yıllık süre başlar ancak süre kazadan itibaren 10 yılı geçemez.
Bazı istisnai durumlarda yukarıda sayılan süreler değil 2 yıllık süre uygulanmaktadır.

8 – Tek taraflı trafik kazasında tazminat alınabilir mi?
Bir arkadaşınızın arabası ile yolculuk yaparken örneğin arkadaşınız şarampole yuvarlandı. Bu durumda arkadaşınızın sigortasından ve arkadaşınızdan davacı olabilirsiniz.

9 – Trafik kazası tazminat davaları ne kadar sürer?
Genelde yaralanma yani maluliyet varsa iyi bir çalışma ile dava 1 – 1.5 yılda bitirilebilir. Tabi bundan sonra 1 yıl kadar sürebilecek olan temyiz safhası da söz konusu olabilir. Maluliyetin kapsamı, devam edip etmesi vb. sebeplerden dolayı dava daha fazla da sürebilecektir. Genel olarak ortalama temyiz hariç 2 yıl normal bir süredir. Ölüm halinde ise dava daha kısa sürecektir.

Şartları oluşmuşsa tahkime başvurmak mümkündür. Bu halde dava 3-4 ayda sonuçlanabilmektedir. Tahkime mi mahkemeye mi başvurulabileceğini avukatınız değerlendirecektir.

10 – Kazaya sebep olanı affettiyseniz, ibra ettiyseniz ne olur?
Dava açmak istediğiniz kişiyi daha önce ibra ettiyseniz artık o kişiden de sigortasından da tazminat talep edemezsiniz. Yani karşı tarafa yazılı olarak “ ibra ettim, tazminat talebim yok “ vb. bir yazı verirseniz tazminat alamazsınız. Ancak ceza davasında savcılıkta, karakolda, şikâyetçi değilim derseniz, tazminat hakkınız devam eder.

Sigorta şirketlerine verilen ibralar ( para alındığında sizi mecbur tutuyorlar ) genelde makbuz hükmünde olup sadece size yapılan ödeme kadar sigortayı borçtan kurtarır. Ancak yine de bazı riskleri vardır. Avukatınız, bu konuda gereken önlemleri alabilir.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak Saygıner

SİGORTASIZ ARAÇ SİZE ÇARPARSA TAZMİNATINIZ GÜVENCEDEDİR.
Size çarpan ve yaralanmanıza ya da ölümünüze neden olan araç, trafiğe sigortasız çıkmış bir araç ise ya da bir şekilde plakasını alamamışsanız, ölüm ve yaralanmadan doğan tazminatınızı Güvence Hesabı’ ndan alabilirsiniz.

Yapılan istatistiklere göre Türkiye’ de en çok ( traktör – motosiklet hariç ) sigortasız araç bulunan iller ve sigortasız araç oranları şöyle:

Şırnak’ ta sigortasız araç oranı % 25,89
Hakkâri’ de sigortasız araç oranı % 21,26
Afyon’ da sigortasız araç oranı % 17,82
Yozgat’ ta sigortasız araç oranı % 17,80
Niğde’ de sigortasız araç oranı % 17,24
Burdur’ da sigortasız araç oranı % 16,76
Artvin’ de sigortasız araç oranı % 16,69
Kars’ ta sigortasız araç oranı % 16,53
Kastamonu’ da sigortasız araç oranı % 16,44
Bayburt’ ta sigortasız araç oranı % 16,25

Sigortalılık oranı en yüksek illerin başında ise İstanbul, Bingöl, Trabzon, Ankara, Ordu, Tunceli, Rize, Kocaeli, Siirt ve Giresun geliyor.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak SAYGINER

Bu makalede trafik kazası geçirince yapılması gerekenler hakkında temel bilgileri bulabileceksiniz.
Öncelikle yaralı iseniz hastaneden tedavi evrakları temin edilmeli ve heyet raporu alınmalıdır. Heyet raporunda belirlenen maluliyet oranınız sizin alabileceğiniz tazminat miktarında önemli bir kriter olacaktır.

Heyet raporunu aldıktan sonra elinizdeki trafik kaza tutanağı vs. belgeler ile birlikte sigortaya müracaat edebilirsiniz. Bu belgelerin tamamlanması ve müracaatınızın yapılması konusunda bu konularda deneyimli bir avukattan yardım almanız, tazminatın ödenme süresi bakımından ve tazminat miktarı bakımından faydalı olacaktır. Aksi halde sigorta şirketi sürekli gerekli gereksiz belgeler isteyerek süreyi uzatabilecektir.

Sigorta şirketi ödeme yaptıktan sonra bu ödemenin yeterli bir ödeme olup olmadığını yine avukatınız değerlendirebilecektir. Bu değerlendirmeyi yapabilmesi için avukatınızın aktüerya hesabını bilmesi ve trafik kazalarında deneyimli olması önem taşımaktadır. Ülkemizde avukatlar yasal olarak branşlaşmış olmasa da trafik kazalarında deneyimli bir avukatın trafik kazası avukatı olarak nitelendirilmesi mümkündür. Sigorta tazminatını yetersiz bulmanız halinde fazla miktar için dava açmanız gerekebilir.

Sigorta ödemeyi reddetmiş de olabilir. Her iki ihtimalde de yani sigorta şirketinin yetersiz ödeme yapması halinde de hiç ödeme yapmamış olması halinde de trafik kazası tazminat davalarında bilgi sahibi bir avukat vasıtasıyla yargıya müracaat etmeniz gerekmektedir.

Tazminat talebi için de dava açmanız için de yasal olarak avukat tutma mecburiyetiniz bulunmamaktadır. Ancak yukarıda açıkladığımız gibi hep ödemenizin daha kısa sürede alınabilmesi hem de tazminat miktarının hakettiğiniz miktarın altında olmaması için trafik kazası nedeniyle alacağınız tazminat işlemlerini bir avukat vasıtasıyla yapmanız faydalı olacaktır.

Trafik azasında bir yakınınızı kaybettiğinizde de tazminat hakkınız doğabileceğinden aynı hususlar bu durum için de geçerli olacaktır.

Trafik kazası tazminat davaları ile ilgili diğer makalelerimiz sitemizde mevcuttur.

Trafik Kazası Avukatı | Fatmanur Toprak Saygıner

Özellikle bedelli askerlik konusunun gündemde olduğu zamanlarda sıkça karşılaşılan problem yaş değişikliğinin gerçekleşmesiyle bedelli askerliğe hak kazanılıp kazanılmayacağıdır. Yaş değiştirmenin bedelli askerliğe veya askerliğe herhangi bir etkisi YOKTUR. Askerlik Kanunu’nun 81. maddesi bu hususu düzenlemektedir. Bu maddeye göre; Askerlik çağına girdikten sonra yapılan yaş değişiklikleri (mahkemece resmi hastane doğum kayıtları esas alınarak yapılanlar hariç) askerlik işlemlerinde dikkate alınmaz. 

Ancak; yoklamalar sırasında aile kütüğünde yazılı yaşları ile görünümleri uyumlu olmayanlardan kayden yaş düzeltmelerine engel bulunmayanların yaşlarının düzeltilmesi için askerlik şubesi başkanı tarafından Cumhuriyet savcısına müracaat olunur ve yargılama sonucuna göre askerlikleri yaptırılır. Görüldüğü üzere ancak resmi hastane kayıtları olan ve nüfusta bu kayıtlardan farklı bir şekilde tahsis edilen yaşlarda değişiklik yapılırsa Türk Silahlı Kuvvetleri kabul etmektedir.

Yaş Büyütme – Yaş Küçültme Davaları

Günümüzde pek çok kişi, nüfusa geç kaydedilmekte veya erken kaydedilerek gerçek kayıtlarda gerçek yaşlarını görememektedirler. Bu husus kişileri yaşantılarında dönem dönem zorluklar çıkarabilmektedir. Nitekim yakın geçmişte bedelli askerlik imkanın verilmesiyle birlikte gerçek yaşı nüfusta yazmayan kişiler sorun yaşamış ve bedelli askerlik imkanından faydalanamamıştır. İşte bu nedenle yaş değişikliği davaları önem arzetmektedir. Gerek eğitim ve öğretim hayatı bakımından gerekse de devlete bağlı kurumlarda yer alma bakımından yaş hususu önem taşımaktadır. Yaş küçültme ve yaş büyütme hususlarını aynı başlık altında incelememizin sebebi ikisinin de aynı kurallara tabi olması ve yargının her iki dava çeşidini de birlikte ele almasıdır.

Yaş Değişikliği Davasında Hukuki Düzenleme

İsim değişikliğine yönelik hukuki düzenleme Türk Medeni Kanunu’nda yer alsa da yaşın değiştirilmesi, küçültülmesi ve büyütülmesine yönelik düzenleme Nüfus Kanunu’nda yer almaktadır. Bu maddeye göre :

“Yaş, ad, soyadı ve diğer kayıt düzeltme davaları ilgilinin oturduğu yer asliye hukuk mahkemesinde Cumhuriyet savcısı ve nüfus başmemuru veya nüfus memuru huzuruyla görülür ve karara bağlanır. Bu davalar düzeltmeyi isteyenlerle, ilgili resmi dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından açılabilir ve dinlenecek tanıklar, resmi kayıt örnekleri ve belgelerle ispat olunur. Şu kadar ki; ilgilinin görünüşü davayı yalanlayıcı olmaması şarttır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre ceza mahkemelerinde yapılacak yaş düzeltmesi işlerinde de nüfus başmemuru veya nüfus memuru taraf olarak bulunurlar. Mahkeme kararına karşı taraflar Yargıtay’a başvurabilirler, yaş, ad, soyadı ve kayıt düzeltmesi hakkındaki mahkemeden verilen kararlar kesinleştikten sonra ilgilinin aile kütüne geçirilir. Ad ve soyadının değiştirilmesi, din değiştirme suretiyle de olsa mahkeme kararıyla yapılır. Adlarını değiştirenlerin aile kütüğünde yazılı çocukların baba veya ana adları, soyadlarını değiştirenlerin yalnız eşiyle reşit olmayan çocuklarının soyadları birlikte değiştirilir. Yaş düzeltme davası ancak bir defa açılabilir. Yaş, ad, soyadı değiştirenler askerlik ödevliliği içinde iseler yapılan düzeltmeler nüfus idarelerince on beş gün içinde askerlik şubelerine de bildirilir. ” denilmiştir. Hukuki düzenleme bu olmakla beraber yerleşmiş içtihatlar doğrultusunda mahkemelerin dikkat edeceği kurallar söz konusudur. Bunlara aşağıda değineceğiz.

Yaş Değişikliği Davasında Mahkemenin Aradığı Şartlar

Mahkemece yaş değişikliğine karar verilebilmesi sıkı şartlara tabi tutulmuştur. Bu şartları kısaca sayacak olursak :

Hastanede veya doğum evinde doğmuş olmamalı
Dış görünüş, beyan edilen yaşa uygun olmalı
Beyan edilen yaşta bir kardeş bulunmamalıdır.
Kanunun ve mahkemelerin aradığı şartlar bunlar olup bu şartları değerlendirmek gerekirse;

Hastane – Doğumevi: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, herhangi bir hastane veya doğumevinde doğmuş olmamalıdır. Buaradaki şart, şahsın doğumunu belgeleyen herhangi bir resmi evrakın olmaması halidir. Şayet doğuma ilişkin resmi bir evrak söz konusu ise mahkeme bu evraka bağlı kalıp davanın reddine karar verecektir. O nedenle yaş değişikliği için resmi bir kurum veya kuruluşta doğmuş olmama ilk şarttır.

Dış Görünüş: Yaş değiştirmek isteyen şahıs, beyan ettiği asıl yaşın görüntüsüne uygun olmalıdır. Şayet o yaştaki birisinin dış görünüşüne sahip olmayan birisini beyanını mahkeme dikkate almayacak ve yalan beyan dolayısıyla kanaat oluşturamayacaktır. Böylelikle açılmış olan dava reddedilecektir. Beyan edilen yaş şayet 1-2 yaş büyük veya küçük ise mahkeme açısından pek bir sorun teşkil etmeyecektir.

Kardeş Şartı: Şayet, davacının beyan ettiği yaşta bir başka kardeşinin mevcut olması davanın reddini gerektirecektir. Nitekim annenin gebe kalma ve gebelik süresi dikkate alınacağından aynı süreç içerisinde iki kişinin doğumunun gerçekleşmesi mantık kurallarıyla bağdaşmayacağından ötürü davanın reddine karar verilecektir. İşbu nedenle beyan edilen yaşta bir kardeşin bulunmaması gerekmektedir.

Yaş Değişikliği Davasında Kemik Radyolojisi

Yaş değiştirme davaları görülürken ilgili mahkeme, davacının kemik yaşının tespitini isteyebilir. Adli Tıp Kurumu aracılığıyla şahsın kemik yaşının tespiti gerçekleştirilir ve kemik yaşına göre mahkeme davacının talebini red veya kabul eder. Fakat kemik yaşı tespiti yalnızca 22-25 yaşa kadar gerçekleştirilebilmekte, bu yaştan sonra kemiklerin gelişim göstermemesi nedeniyle yaş tespiti imkanı kalmamaktadır.

Yaş Değişikliği Davasında Dava Süreci

Yaş değiştirme ( Yaş düzeltme, yaş küçültme, yaş büyütme) davalarında dava süreci şu şekilde ilerlemektedir :

Talep sahibinin yaş değişikliği şartlarını taşıyıp taşımadığının tespiti
Şartların varlığı halinde avukata vekaletname çıkarılması
Bildirilen 2 tanıkla birlikte davanın açılması
Duruşma günü tanıkların beyanı ve mevcut delillerle birlikte Mahkemenin yaş değişikliğine hükmetmesi
Gerekçi kararın yazımı
Kararın mahalli bir gazetede ilanı
Mahkeme kararının kesinleşmesi.
Yaş değiştirme davalarında süreç bu şekilde ilerlemekte olup dava süresi 2-4 ay arasıdır. Nitekim bu süre mahkemenin yoğunluğuna göre değişebilmektedir. Bunun yanı sıra şayet mahkeme kemik yaşı tespiti talep ederse dosyanın Adli Tıp Kurumuna gitmesi dolayısıyla süreç daha da uzayacaktır.

Yaş değişikliği davaları sadece bir kez açılabilir Bu davalar doğru yerde ve doğru mahkemede açılmalıdır. Nitekim yetkisiz ve/veya görevsiz bir mahkeme açılmış olan dava, mahkeme hakimi tarafından reddedilecek, davacı taraf için maddi külfet ve zaman kaybına yol açacaktır. İşte bu nedenle uzman bir avukat ile işlerinizi yüretmeniz bu riskleri ortadan kaldıracaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Aile Avukatı

Kişinin Adı ve Soyadı toplumdaki bireyleri birbirinden ayırmaya yaradığı için, genel kural kişinin adını ve soyadını istediği şekilde ve istediği zaman değiştirememesidir. Fakat bu genel kuralın sıkı sıkıya uygulanması, gerek toplumda karışıklık doğurması, gerekse kişilik haklarına saygısızlık olacağı için, Medeni Kanunumuz, bazı özel durumlar ve koşullar dahilinde kişinin ad ve soyadının değiştirilmesine izin vermektedir.

Medeni Kanun’un İzin Verdiği Koşullar Nelerdir?

Ad ve Soyadını değiştirebilecek, yeni bir ad alabilecek, kullandığı ada başkaca bir ekleme yapabilecek veya çıkarabilecektir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus , ad ve soyadın değiştirilmesi ile, ad ve soyadın düzeltilmesi davaları arasındaki farktır. Ad ve soyadın değiştirilmesi davasında, kişi tamamen yeni bir ad veya soyada kavuşurken, düzeltme davasında Örneğin, kişinin aslında Ahmet olması gereken adı yanlışlıkla Mehmed olarak yazıldığından bahisle, doğrusu olan Mehmet’e çevrilmesidir.

Ad Soyad Değişikliği İçin Haklı Bir Sebebiniz Var mı?

Medeni Kanun ad ve soyad değişikliği için “haklı bir sebep” olması gerektiğini belirtmiş fakat hangi sebeplerin haklı sebep olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmemiştir. Bu yüzden ad ve soyad değişikliği için dava açarken haklı sebep olarak Nüfus Kanunu’nun 21. Maddesi ve Soyadı Kanunu’nun 3. Maddeleri göz önünde bulundurulacaktır. Bu maddeleri incelediğimizde;

Milli kültüre,
Örf ve adetlere uygun olmayan,
Gülünç ve çirkin anlamları olan,
Kişisel ilişkilerde veya meslek ve sanatın icrasında yanlış anlamalar doğurabilecek hususlar haklı sebep olarak sayılacaktır.
Yukarıda sayılanların dışında, özellikle ad (isim) değişikliği davaları için uygulamada ayrıca kullanılan haklı sebep ise, kişinin gerek sosyal, gerekse iş çevresinde kimlikte yazan isimden başkaca bir isimle tanınması, kimlikte yazan ismini sadece resmi işlemlerinde mecburiyet dolayısı ile kullanmasıdır.

Ad ve Soyad Değiştirme Başvurusu Nasıl Yapılır?

Ad ve soyad değiştirme davaları sadece 1 defa açılabileceği için yapılacak başvurunun, hazırlanacak dilekçenin uzman bir avukat tarafından yapılması gereklidir. Evli kadınlar, evlilik devam ettiği sürece soyadı değiştirme davası açamazlar.
Adın ve Soyadın Değişmesine Nasıl İtiraz Edilir?

Ad veya soyad değişimi nedeniyle zarar gören kişiler var ise, bu değişikliğin öğrenilmesinden itibaren 1 yıl içerisinde ad ve soyad değişikliğine dair kararın kaldırılmasını talep edebilir.

İsim Değiştirme Davası İçin Tanık Gerekli Midir?
Evet en az iki tanık gereklidir.
Tanıkların ad soyad T.C kimlik no ve adreslerinin belirtilmesi gerekir.
Tanıklardan en az bir tanesinin (aile dışından) iş arkadaşı veya sosyal yaşantısından arkadaşı olması faydalıdır.

İsim Değiştirme Davası ne kadar sürede sonuçlanır?

Mahkeme yoğunluğuna göre 2-4 ay arasında.

İsim Değiştirme İçin Vekaletname Çıkarırken Dikkat Edilecek Önemli Husus Nedir?

Avukatınıza noterden Vekalet çıkarırken (Nüfus davaları açmaya, isim , soyisim değiştirmek için dava açmaya) şeklinde ibarenin MUTLAKA eklenmesi gereklidir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Aile Avukatı

Boşanma süreci içerisinde açılacak boşanma davası türleri vardır. Usul ve şekil yönünden birbirinden farklı olan boşanma davaları, eşlerin tüm konularda uzlaşmaları ya da uzlaşmamış olmaları durumuna göre farklılık gösterir. Bu noktada anlaşmalı boşanma davası açılabileceği gibi çekişmeli boşanma davası da açılabilir. Çekişmeli Boşanma, eşlerden birisinin boşanmak istememesi ya da her iki eşinde boşanmak istese dahi boşanmanın hukuki sonuçları üzerinde uzlaşma sağlayamaması durumunda açılan boşanma davası türüdür. Çekişmeli boşanma süreci ile ilgili merak edilen konulara ve çözüm yollarına bu makalemizde yer vermekteyiz.
Çekişmeli Boşanma Davası Nasıl Açılır?
Boşanma istemiyle dava açacak kişiler açısından ister anlaşmalı boşanma olsun isterse de çekişmeli boşanma, davanın görüleceği mahkeme Aile Mahkemeleridir. Aile Mahkemeleri olmayan yerlerde ise boşanma davası Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılabilir. Çekişmeli boşanma davası nasıl açılır diye merak eden kişiler açısından bu süreçte bireylerin hukuki anlamda doğru hazırlanmış ve eksiksiz olan bir boşanma dilekçesi ile birlikte yetkili Aile Mahkemesine başvuru yapmaları gerekir.

Boşanma davalarında görevli mahkemelerin hangisi olduğunu söyledik, yetkili mahkemeler ise eşlerin son altı ay içerisinde birlikte ikamet ettikleri yerde bulunun Aile Mahkemeleridir. Boşanma davası nerede açılır diye merak edenler açısından örnek vermek gerekirse Kahramanmaraş’ta ikamet eden çiftler açısından boşanma davasının açılacağı yer Kahramanmaraş adliyesidir.”

Boşanma davası açarken üzerinde durulması gereken ilk unsur davanın hukuki altyapısı olmalıdır. Zira boşanma sonrası hak kaybı sıklıkla yaşanan durumlardır. Yani çocuğun velayeti, mal paylaşımının nasıl yapılacağı, tazminat ya da nafaka ödenip ödenmeyeceği gibi bir çok hususta hak kaybı yaşanması olasılığı oldukça yüksektir. Bu nedenle çekişmeli boşanma davası açarken mutlaka uzman bir boşanma avukatı tarafından destek alınması önerilir.

Çekişmeli Boşanma Davası Ne Kadar Sürer?
Çekişmeli boşanmalar, anlaşmalı boşanma ile kıyaslandığında daha uzun sürmektedir. Bunun bir çok sebebi vardır. Öne sürülen boşanma nedenlerinin araştırılması, delillerin toplanması, bilirkişi raporlarının gelmesi, tanıkların dinlenmesi… gibi bir çok unsur çekişmeli boşanma davası süresini arttırmaktadır. Doğru bir şekilde çekişmeli boşanma süreci takip edilirse ortalama 4 5 celsede boşanma sağlanabilir. Bu da ortalama 1-2 yıl arasında bir süreye denk gelir. Fakat boşanma davası takip edilmez ve gerekli hukuki prosedürler doğru bir şekilde yerine getirilmez ise çekişmeli boşanma davası 3-4 yıl sürebilir.

Çekişmeli Boşanma Dilekçesi Nasıl Yazılır?
Boşanma sürecinin hukuki boyutu son derece zor ve karmaşıktır. Bu süreçte gerekli prosedürlerin doğru uygulanması gerekir. Çekişmeli boşanma davalarında dilekçe bu süreci başlatan ve sürecin nasıl işleyeceğini belirleyen noktadır. Çekişmeli boşanma dilekçesi davanın nasıl bir süreç olacağını belirler. Her boşanma gerekçesi boşanma sürecini farklı kılacaktır. Örneğin terk nedeniyle boşanma davalarında izlenecek yok ile aldatma nedeniyle boşanma davalarında izlenecek yol aynı olmamaktadır. Bu yüzden boşanma dilekçesi nasıl yazılır diyen kişiler süreç hakkında hukuki bilgiye ihtiyaç duyacaklardır. Çekişmeli boşanma dilekçesi yazılırken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Öncelikle belirtmekte fayda var, boşanma dilekçesi boşanma sürecinin iskeletini oluşturacaktır Boşanma dilekçesi yazılırken bireyler mutlaka “çekişmeli boşanma dilekçesi örneği” gibi internet üzerinde kolay ulaşılabilen ve hukuki anlamda bir getirisi olmayacak uygulamalardan uzak durmalıdırlar. Çekişmeli boşanma davası dilekçesi örneği olarak bulabileceğiniz dilekçeler hukuki altyapıdan uzak ve gelişi güzel hazırlanmış belgelerdir. Bu şekilde açılacak boşanma davaları da bireylere yarardan çok zarar getirecektir.

Her evlilik içerisinde boşanmayı getiren tutum ve davranışlar farklıdır. O yüzden boşanma davası dilekçesi hazırlanırken, kişiye ya da evliliğe özel bir boşanma dilekçesi konusunda uzman bir avukat tarafından hazırlanmalıdır.

Çekişmeli Boşanma Davalarında Sebep?
Boşanma süreci açısından en önemli unsurlardan birisi de hukuki boşanma sebepleri olmaktadır. Boşanma davası açılırken öne sürülecek boşanma nedenleri doğru seçilmelidir. Örneğin aldatılan bir kişi boşanma davası açarken belirli prosedürlerin uygulanması gerekir. Nedir bu prosedürler? Aldatma nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için aldatma olayının öğrenilmesini takiben 6 ay içerisinde boşanma davası açılmalıdır. Aksi durumda aldatma nedeniyle boşanma davası açma hakkı düşer. Ya da farklı bir örnek verirsek, ilgisizlik nedeniyle boşanma davası açacak bireyler açısından Medeni Kanun ilgisizlik nedeniyle boşanma davası açılabileceğine yönelik bir boşanma sebebini vurgulamamıştır. Onun yerine ilgisizliği boşanma sebebi olarak öne sürecek kişilerin Kanunun “166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelden sarsılması” durumunu öne sürmeleri gerekir.

Boşanma davalarında sebep, doğru seçilmediği ve öne sürülen boşanma nedeni ispat edilemediği zaman boşanma davası reddedilir. Boşanma nedenleri ispat yükümlülüğü davayı açan kişiye aittir ve gerekli ispatın yapılamadığı durumda boşanma davası reddedilir.

Tek Taraflı Boşanma Davası
Boşanma süreci içerisinde eşlerden birisinin boşanmayı reddetmesi ya da her iki eşin boşanmayı istemesine rağmen boşanmanın maddi ve manevi sonuçlarında uzlaşamamaları durumunda tek taraflı boşanma davası açılmaktadır. Çekişmeli boşanma olarak da adlandırılan tek taraflı boşanma davası içerisinde davayı hukuki bir sebebe dayandırarak açtan davacı, bu hukuki sebebi ispatla yükümlüdür. Diğer yandan tek taraflı boşanma davası açılan kişi de boşanmayı getiren olayların farklı şekilde geliştiğine dair, karşı dava açabilmektedir.

Çekişmeli Boşanma Davası Reddedilirse Ne Olur?
Boşanma davasının reddi gibi bir durum söz konusu olduğunda bireylerin 3 yıl boyunca aynı hukuki gerekçe ile boşanma davası açmaları engellenir. Yukarıda vermiş olduğumuz örnekten devam edersek aldatma nedeniyle boşanma davası açıp, aldatma olayını ispat edemeyen kişi bu süreçte dava reddedilirse tekrar aldatma nedeniyle boşanma davası açamaz. Bunun için 3 yıl beklemesi gerekir. Bu da çekişmeli boşanma davası açacak kişilerin dava süre ve kaybedeceği 3 yıl düşünüldüğünde 5-6 yıllık bir zaman kaybına sebep olur.

Çekişmeli Boşanmalarda İspat Nasıl Yapılır?
Çekişmeli boşanma davası açarak evliliğini noktalamak isteyen kişiler açısından öne sürülen boşanma sebebinin ispatı, farklı argümanlar ve tanıklar ile yapılabilir. Burada ispat yapılırken delillerin hukuki şekilde elde edilmiş olması gerekir. Örneğin eve gizli kamera yerleştirilmesi, ve bu gizli kamera görüntülerinin mahkemeye sunulması, delilin hukuki olarak elde edilmediği göz önünde bulundurularak işleme konulmayabilir.

Çekişmeli boşanmalarda ispat için kullanılabilecek argümanlara bir kaç örnek vermek gerekirse, kredi kartı ekstreleri, otel kayıtları, doktor raporu, hastane kayıtları, karakol ya da polis merkezinden alınacak kayıtlar, mesaj içerikleri, sosyal medya paylaşımları, fotoğraflar…

Çekişmeli Boşanmalarda Velayet Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanmalarda tarafların en fazla fikir ayrılığına düştüğü nokta çocukların velayeti olmaktadır. Çocuğun velayeti ile ilgili karar verilirken esas unsur çocuğun menfaati olmaktadır. Hakimler de çocuğun velayetine karar verirken çocuğun menfaatlerini göz önünde bulundurarak karar verirler. Bu noktada çocuğun velayeti için etkili bir savunma yapılması gerekir. Taraflar çocuğun velayetini alma noktasında hakim kanaati oluşturmalıdırlar. O yüzden çocuğun kendisi ile yaşamasının çocuğun menfaatleri doğrultusunda olduğu yönünde bir savunma yapılmalıdır.

Çekişmeli Boşanmalarda Nafaka Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanma davası açarak evliliğin yasal olarak bitirilmesi sürecinde alınabilecek üç farklı nafaka türü bulunmaktadır. Bunlar tedbir nafakası, yoksulluk nafakası ve iştirak nafakası (çocuk bakım nafakası) olmaktadır. Tedbir nafakası boşanma davası sürerken maddi yokluğa düşecek tarafa ödenmesi gereken nafaka türüdür. Boşanma davalarında tedbir nafakası ödenmesine yönelik talep hakime iletilir ve hakim boşanma davası sürerken taraflardan birisinin diğer eşe tedbir nafakası ödemesine karar verir.

Yoksulluk nafakası almak için boşanma davasının neticelenmesi gerekir. Yoksulluk nafakası alabilmek için bazı şartlar vardır. Yoksulluk nafakalarında nafaka talebinde bulunacak kiş, boşanmayı getiren olaylarda eşinden daha az kusura sahip olmalıdır. Örneğin aldatma nedeniyle açılacak boşanma davalarında aldatan kişiye yoksulluk nafakası bağlanmaz. Yoksulluk nafakası alabilmenin esas koşulu eşinden daha az kusura sahip olmaktadır. Fakat kimi zaman hakimler eşi ile eşit kusura sahip kişilere nafaka bağlayabilmektedir. Bu durum az da olsa görülen bir hadise olup çok sık yaşanmamaktadır.

Çekişmeli boşanma davalarında çocuk nafakası, çocuğun velayetini alan kişiye her ay ödenen nafaka türüdür. İştirak nafakası diğer adıyla çocuk bakım nafakası yalnızca çocuğun ihtiyaçları için kullanılabilir. Çocuğun eğitim masrafları, beslenme ve diğer temel ihtiyaçlarının sağlanması amacıyla hakim velayeti verdiği kişiye çocuk bakım nafakası bağlamaktadır.

Çekişmeli Boşanma Davalarında Tazminat Nasıl Alınır?
Çekişmeli boşanmalarda tazminat ile ilgili talep edilebilecek 2 farklı tazminat türü vardır. Boşanmalarda maddi tazminat almak isteyen kişiler boşanma sonrası maddi standartlarında düşme olması nedeniyle tazminat talebinde bulunabilirler. Maddi tazminatlarda boşanmayı getiren olaylar üzerinde eşinden daha az kusura sahip ya da kusursuz olan kişiler maddi tazminat talep edebilirler. Çekişmeli boşanma davasında maddi tazminat talep edilirken karşı tarafın ödeme gücü göz önüne alınarak bir tazminat miktarı talep edilmelidir. Hakim de karşı tarafında ödeme gücü oranında bir tazminata hükmeder. Bilinmelidir ki tazminat istenirken hakim istenilen tutar üzerinde bir tazminata karar vermez. Örneğin 300.000 TL tazminat isteyen bir kişiye hakim karşı tarafında daha fazla ödeme gücü var diyerek 350.000 TL tazminat ödenmesi yönünde karara hükmetmez. O yüzden boşanmalarda maddi tazminat talep edilirken gerçekçi ve doğru bir talepte bulunulması gerekir.

Boşanmalarda manevi tazminat ise kişilik hakları saldırıya uğramış kişiler tarafından talep edilebilir. Örneğin aldatma nedeniyle boşanma davası açacak kişi aldatma unsurunun kişilik haklarını zedelediği gerekçesi ile manevi tazminat talep edebilir. Manevi tazminat maddi tazminata göre daha düşük bir miktarda olmaktadır. Ayrıca verdiğimiz örnekten yola çıkarsak aldatma olayında olayın gerçekleştiği 3. kişiye de manevi tazminat davası açılabilir. Aldatma olayındaki 3. kişiye açılacak manevi tazminat davasında, 3. kişinin evli olunduğundan haberinin olması gerekir.

Çekişmeli Boşanmalarda Mal Pal Paylaşımı Nasıl Yapılır?
Çekişmeli boşanmalarda mal paylaşımı mal paylaşımı esası, bulunulan mal rejimine göre yapılır. Mal paylaşımı davası boşanma davalarından farklıdır ve boşanma gerçekleştikten sonra açılabilir. 2002 yılında yürütlüğe giren yasaya göre edinilmiş mallara katılma rejimi aksi bir sözleşme olmaması durumunda geçerli olacak mal rejimidir. 2002 yılından önce gerçekleşen evliliklerde mal ayrılığı rejimi bulunmaktadır. Mal ayrılığı rejimine göre evlilik içerisinde alınan her mal alan kişiye aittir. Bu durum kadının çalışmadığı varsayımında kadının mallardan hak iddia edememesine neden olduğundan dolayı 2002 yılında edinilmiş mallara katılma rejimi gelmiştir. Edinilmiş mallara katılma rejiminde ise evlilik içerisinde alınan her mal üzerinde iki taraf da hak sahibidir. 2002 yılından önce yapılan evliliklerde malların hangi tarihte alındığı önemlidir. Bu tarihten önce alınmış mallar mal ayrılığı rejimine göre bu tarihten sonra alınan mallar ise edinilmiş mallara katılma rejimine göre paylaştırılmaktadır.

Çekişmeli Boşanma Ücretleri 2017 ne kadardır?
Çekişmeli boşanma ücreti belirlenirken bir çok husus bu hesaplamaya dahil edilmektedir. Avukat tutulması durumunda çekişmeli boşanma avukatlık ücreti ödenecektir. Bunun dışında dava açılması için ödenecek ücretler, yargılama giderleri, bilirkişi ücretleri… gibi bir çok kalem çekişmeli boşanma ücretleri içerisinde yer alır. Çekişmeli boşanma masrafları ile ilgili tam ödenecek tutarlar, davanın içeriğine göre farklılık gösterecektir. O yüzden ücret hakkında kesin bilgi almak adına uzman bir boşanma avukatına danışılması önerilir.

Çekişmeli Boşanma Avukatı
Çekişmeli boşanma davalarında avukat tutulması son derece önemlidir. Yaşanabilecek hak kayıpları ve boşanma davası süresi düşünüldüğünde en kolay şekilde boşanma süreci atlatmak ancak uzman bir boşanma avukatı ile mümkün olacaktır.
Çekişmeli Boşanma Davası Hangi Mahkemede Açılır?
Boşanma davalarının açılabileceği görevli mahkeme Aile Mahkemesidir. Aile Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise boşanma davası Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılabilir.

Çekişmeli Boşanma Davasında Hakim Ne Sorar?
Hakimin görevi dava için öne sürülen boşanma nedeninin gerçeği yansıtıp yansıtmadığıdır. Bu noktada hakim boşanma davasında taraflara, boşanmayı getiren olayların nasıl geliştiği ve tarafların bu olaylar karşısındaki tutum ve davranışlarının ne olduğu ile ilgili sorular yöneltir.

Boşanma Davasında Kaç Tane Tanık Gösterilmelidir?
Boşanmalarda tanık göstermek için belirli bir sayı olmamaktadır. Burada tanık göstermek isteyen kişiler açısından tanığın az olması ya da tanık sayısının çok olmasından ziyade tanıkların boşanmayı getiren olaylara üzerindeki şahitliğinin hakim nezdinde ne kadar etkili olacağı önemlidir.

Boşanma Davasında Hakim Çocuğu Kime Verir?
Boşanmalarda çocuğun velayeti ile ilgili olarak esas unsur çocuğun menfaatleri olması nedeniyle hakim, çocuğa kimin hangi şartlarda bakacağı, çocuğun gelişimine hangi bireyin daha fazla katkı sağlayacağı, çocuğa hangi ebeveynin daha iyi bir gelecek hazırlayacağı gibi hususları inceleyerek velayete karar verir.

Boşanma Davasını Nasıl Açmalıyım?
Boşanma süreci içerisinde boşanma davası açılmasından daha önemli olan boşanma davasının nasıl yürütüleceğidir. Bu noktada çekişmeli boşanma davası açacak kişilerin uzman bir boşanma avukatı tutmaları önerilir. Zira boşanma davasının reddi gibi bir durumda bireyler aynı nedenle tekrar boşanma davası açmak için 3 yıl beklemek zorundadırlar.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner – Boşanma Avukatı

1 2 3 5