Davada Vekalet: Türk hukukunda avukatla temsil zorunluluğu yok. Kişi kendi davasını kendi açabilir. Davada vekalet iki şekilde karşımıza çıkabilir. Kanuni temsil şeklinde ortaya çıkabilir, iradi olarak da temsil olabilir. Kanuni temsilci kişinin dava ehliyeti olmadığı zamanlarda devreye girecektir. Bu bir dava şartıdır. Dava ehliyeti olmadığı zaman devreye girdiği için, kanuni temsilci yoksa ortada açılan bu dava reddedilecektir.

İradi temsil ise, Türkiye’de avukatlardır. Medeni yargıda avukatla temsil zorunluluğu yok. Temsil yetkisini veren kişiye müvekkil, temsil eden kişiye ise vekil diyoruz. Temsille yetkilendirme vekaletname ile yapılıyor. Tek taraflı hukuki bir işlemdir. Değişik vekalet çeşitleri vardır. Umumi vekalet; dava açabilmesi için umumi vekaletnamede bunun izin almak zorundadır. Vekâletname bakımından bir şekil şartı söz konusudur (HMK 76). Yazılı olması gerekir ancak bu yazılı olması bir geçerlilik şartı değildir. İspat şartıdır.

Vekâletnameyi mahkemeye vereceğiz. Eğer davanızı bir vekil ile takip ettiriyorsanız vekaletnamenin mahkemeye verilmesi bir dava şartıdır. Kural olarak bir dava dilekçesiyle birlikte verilmesi gerekir. HMK 114/1-f: (dava şartları) “Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekalet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekaletnamesinin bulunması.”

Vekaletin kapsamı; davaya vekaletin kapsamı vekilin hangi işlemleri yapmaya yetkili olduğunu gösterir. Bu bağlamda vekaletin kapsamını da ikiye ayırıyoruz. Kanuni kapsam ve özel kapsam. Kanunda doğan kapsam HMK 73’te düzenlenmiştir. Bu maddede vekilin hangi işlemleri yapabileceği yazmaktadır. Aslında bu kanundan doğan kapsam sınırlı bir kapsamdır. Örneğin; müvekkilin sulh yapma yetkisi yok, tahkim sözleşmesi yapamaz, hâkimin reddi talebinde bulunamaz. Dolayısıyla bu kapsam çok sınırlıdır. Bunun dışındaki hususları yapabilmesi için kanun dışında yetkilendirilmesi gerekir. Buna da özel yetki diyoruz. Bu da HMK 74’te düzenlenmiştir.

Müvekkilin, hangi işlemleri yapabilmesi için özel yetkiye ihtiyaç duyduğu belirtilmiştir. Davaya vekaleti verdik diyelim. Bu vekalet, hüküm kesinleşmesine kadar geçerli olur. Bir davaya vekalet verdiğimizde vekaletin son bulması için kararın kesinleşmesi gerekir. Bu kanuni hüküm, taraflar aralarında anlaşarak vekalet ilişkisini sonlandırabilirler. Tebligat artık tarafa değil avukata yapılacaktır. Birden fazla vekiliniz var ise, bir tasni tebligat yapılması yeterlidir. Önemli olan vekil ile temsil edildiğinizde tebligatın size yapılmayacağıdır.

Davaya vekalet ne zaman son bulur?
İlk olarak hükmün kesinleşmesiyle vekalet ilişkisi son bulur. Vekilin, müvekkil tarafından azli durumunda da ilişki son bulur. Aynı zamanda vekil de istifa edebilir. Vekilin veya müvekkilin ölümüyle de son bulur. Vekiliniz meslekten ihraç edildiyse yine son bulur. Vekille temsil edildiğinizde taraf adına usulü işlemleri vekil yapar ve müvekkil adına hüküm doğurur. Usulü işlemleri vekil yapmasına rağmen dava hala müvekkilin davasıdır. Dolayısıyla talimat verme yetkisine sahiptir. Çünkü davanın asıl sahibi müvekkildir.

Fer’i Müdahale – Asli Müdahale
Yargılamaya üçüncü bir kişinin katılmasıdır. Bizim hukukumuzda esas olarak iki taraf vardır, davacı ve davalı olarak. Ancak belirli hallerde üçüncü bir kişinin davaya müdahalesi söz konusu olabilir. Bunlardan biri feri müdahil, diğeri ise asli müdahildir.
Örneğin; B, C’den bir araba satın aldı. A ise bu arabanın kendisine ait olduğunu ileri sürüyor ve B’ye karşı dava açıyor bu durumda A, B’ye karşı açmış olduğu davayı kazanırsa B, A’ya arabayı vermiş olacak. B ise C’ye rücu edecek. C’de B’ye karşı sorumlu olacak böyle bir durumda. Dolayısıyla A’nın açmış olduğu bir dava dolaylı olarak C’yi etkileyecek. B davayı kaybetmesi halinde arabayı vermek zorunda, C ise aldığı parayı vermek zorundadır. Dolayısıyla A ile B’nin davasında, B’nin kazanması C için yararlı olacak. Böyle bir durumda C bu davadan etkilenmektedir. C B’ye yardım etmek isteyecektir. Bunu da Fer’i müdahale olarak yapacaktır. Davaya müdahil olarak katılıp B’ye yardım edecektir. Burada C taraf değildir, sadece yardım ediyor. Kazanmasında menfaati olan kişiye yardım ediyor. Taraf değil, tarafın temsilcisi de değil, tarafın yardımcısıdır.

Fer’i müdahil olmak için şartlar:
• Derdest bir davanın bulunması gerekir.
• Yargılama sona ermemiş olmalıdır. Henüz karar verilmiş olmamalıdır. Kanun yolu aşamasında fer’i müdahil olarak katılmak mümkün değildir.
• Hukuki yarar. Bir menfaatinin bulunması gerekir. Üçüncü kişi davaya, kazanmasında hukuki menfaatin olduğu kişinin yanında katılacak. İki taraf arasında verilen karar üçüncü kişiyi doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor ise, davaya katılmasında hukuki yarar vardır.
• Teminat (HMK 84/1-a). Türkiye’de ikametgahı olmayan bir kişinin davaya müdahil olarak katılması mümkündür. Bu hallerde üçüncü kişi teminat göstermek zorundadır.

Fer’i müdahalenin usulü:
Müdahil, taraf ve dava ehliyetine sahip olmalıdır. Ama dava takip yetkisinden yararlanacaktır. Üçüncü kişi, yardım etmek isterse dilekçeyle başvuracak. Müdahale talebini yazacak ve kimin yanında yardımcı olarak katılmak istediğini belirtecek. Bu talep, her iki tarafa tebliğ edilir. Taraflar bu talebe itiraz edebilirler. Bu itirazları hâkim, hadiselere (küçük ihtilafçılar) uygun usule göre karar bağlayacaktır. İtiraz taleplerini inceledikten sonra fer’i müdahale talebini inceleyecek. Bunu incelerken, şartlara bakacak. Şartların varlığı halinde talebi kabul eder, yokluğu halinde reddedebilir. Diyelim ki fer’i müdahale talebi reddedildi. Bu ara bir karardır. Dolayısıyla müdahil bu kararı temyize götürebilmek için kesin kararı bekleyecektir. Ancak lehine davaya müdahale etmek istediği tarafın davayı kaybetmesi ve o kişinin kanun yoluna başvurması ihtimalinde, onunla birlikte kendi ara kararını da temyize taşıyabilecek.

Fer’i müdahalenin hükümleri:
HMK 68.madde düzenlemektedir. Müdahil, lehine katıldığı taraf ile birlikte hareket eder. Onun yardımcısıdır. Müdahilin yaptığı usulü işlemler tarafın yaptığı usulü işlemlerle ters düşmemelidir. Ters düşerse tarafın işlemleri geçerli olacaktır. Müdahil ancak davaya katıldığı andan itibaren usulü işlemler yapabilecek. Kendisinden önce yapılan usulü işlemlerin tekrarını isteyemeyecektir. Onları tartışamaz.

Fer’i müdahalede zaman aşımı:
Müdahil yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia ve savunma vasıtalarını ileri sürebilir. Tarafların usulü işlemleriyle ters düşmemeli dedik ancak kanun koyucu burada üçüncü kişinin menfaatinin ağır bastığını düşünmektedir. Karar taraflar için verilecek. Fer’i müdahile yönelik bir karar verilmeyecek. Yargılamaya katılsa bile karar sadece taraflar için verilecek. Dolayısıyla kanun yoluna başvurma yetkisi de taraflara aittir. Fer’i müdahil ise, kendinin yanında yardımcı olarak katıldığı tarafın kanun yoluna başvurması halinde ancak onunla birlikte kanun yoluna başvurabilir. Bu konuda tartışma vardır. Pekcanıtez diyor ki; müdahilin de tek başına kanun yoluna başvurma hakkı olmalıdır. Kural olarak tek başına başvuramaz ama Pekcanıtez diyor ki; menfaati zedeleniyorsa başvurabilir.

Fer’i müdahalenin etkisi:
Öncelikle kararın kendisine yönelik olmadığını söyleyelim. Karar taraflar arasında etki gösterir. Diyelim ki; B bu davayı kaybetti. B’nin bu davayı kaybetmesi C’yi etkileyecektir. B C’ye dava açacaktır böyle bir durumda. C eğer müdahil olarak ilk davayı iyi yürütmedin itirazında bulunması mümkün değildir. Kendisi davaya katıldığı andan itibaren yapılan işlemler için geçerlidir. Kendisinden önceki işlemlere için itirazda bulunabilir. C’nin 2.davada savunma hakkını sınırlıyoruz. Katılmadıysa eğer, davayı iyi yürütemediğini ileri sürebilecek.

Fatmanut Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat | Davada Vekalet ve Fer’i Müdahale

 

Yargılama sırasında taraf değişikliği; davanın açılmasından sonra taraflarda değişiklik olabilir. Aslında, dava açıldıktan sonra tarafların değişmesi davanın değişmesidir. Bu da kural olarak yasaktır. Kanun bazı hallerde tarafın değişmesine izin vermiştir. Bu izin dava değişmesinin istisnasıdır. İki şekilde gerçekleşebilir bu değişiklik. İlk ihtimal; dava açıldıktan sonra taraflardan birinin yanına başka bir kişi veya birkaç kişinin gelmesidir. İkinci ihtimal; taraflardan birinin yerine başka bir kişinin veya kişilerin geçmesiyle taraf değişikliği olabilir. Bu taraf değişikliğine izin verme de iki şekilde olabilir. Kanun izin vermiş olabilir ya da iradi bir şekilde yapılmış olabilir.

Kanunun izin verdiği taraf değişikliği; HMK 125- HMK 55’te izin verilmiştir. Kural olarak yasaktır ancak istisnalar mevcuttur. Diyelim ki; A B’ye karşı davasını açtı ve arabasını geri istiyor. Davanın konusu arabadadır araba dava açıldığında B’dedir. Dava devam ederken B, arabayı C’ye devrediyor. Dolayısıyla dava devam ederken dava konusu şeyin davalı tarafından 3.bir kişiye devredilmesi halinde ne olacak?

A’nın bu durumda B’ye gitmesinin hiçbir faydası yok. A’nın bu dava için C’ye gitmesi gerekir. Ama hükümde B’nin ismi yazıyor. Böyle bir durumda A mağdur olmasın diye kanuna göre; taraflardan birinin dava konusunu, dava açıldıktan sonra 3.bir kişiye devretmesi halinde davacının bir seçimlik hakkı vardır. B’ye karşı dava açtı, B dava konusunu devretti. Böyle bir durumda A seçimlik hakka sahip. C’ye karşı davaya devam edebilir. Bu, aslında dava değişikliğidir ama kanun buna izin veriyor. Davaya B’ye karşı kaldığı yerden de devam edebilir. Bu durumda ise dava konusu değişiyor. Arabayı istemiyor, onun yerine tazminat talep ediyor. Dava konusunun değişmesi aslında dav değişikliğidir. Ancak burada, kanun buna izin veriyor.

İradi taraf değişikliği; bu durumda taraflar kendi iradeleriyle izin verecekler. Burada HUMK ve HMK diye bir ayrım yapmamız gerekir.

HUMK’a göre;

İradi değişiklik HUMK’a göre tartışmalıydı. Kanunda bir düzenleme bulunmamaktaydı. Bu konu hakkında iki görüş vardı. İlk görüşe göre; tarafta iradi bir değişiklik bir dava değiştirmesidir ve dava değiştirme hükümlerine tabi olması gerekir. Kural olarak yasak ancak yine istisnalar mevcuttur. Islah yoluyla yapılan değiştirme buna örnektir. Yapılan bir usuli işlemin sonradan değiştirilmesine ıslah denir. Her taraf bir davada sadece bir kez ıslaha başvurabilir. Islah yolu ile davanın üç zorunlu unsurundan birini de değiştirebilirsiniz (istisna).

Dava değiştirme hükümlerine tabi olması gerekir. Karşı tarafın rızasıyla da değiştirme yapılabilir. Davalının açık iznini alarak taraf değiştirebiliriz. İlk görüşe dönersek; tarafta iradi değişiklik dava değiştirmedir. Dolayısıyla dava değiştirme hükümleri uygulanır diyor. Yani, ıslah ile hasmın rızası hükümlerini uygulayacağız. Davacı değişecekse, davalıdan izin almamız gerekir. A’nın yerin D davacı olacak. Bu durumda tasarruf ilkesi gereğince D’nin de rızasını almamız gerekir. Davalının değişmesi için de davacının izni gerekir. Davalının değişmesinde tasarruf ilkesine yer yoktur. Yeni davalının rızasına ihtiyaç duymuyoruz. Burada da tasarruf ilkesi geçerli ama davanın açılması noktasında değil. Davalının değişmesinde dava uzun yıllardan beri yapılan usulü işlemler geçerli olacaktır. Ancak bu durumda da eski davalıya karşı, yani davalının bir rücu hakkı doğacaktır. Davalının kötü savunma yapmasına katlanmak zorunda değildir. Böyle bir hak verilmiştir. İkinci görüşe gelirsek; iradi taraf değişikliği olduğu zaman dava değiştirme hükümleri uygulanmaz. Aslında bu bir dava arkadaşlığıdır. Dolayısıyla dava arkadaşlığı hükümlerini uygularız.

HMK’ya göre;

HMK 12.maddesiyle tarafta iradi değişiklik tartışması sonlandırıldı. Yeni bir hükümdür. “Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. (HMK 124/1)” Eski kanun dönemindeki birinci görüş benimsenmiştir. Hasmın rızası ile taraf değiştirilir diyor. Ancak ıslah kurumu yok burada. Islahın olup olmayacağı belli değildir. Taraf değişikliği yapıldığında, yeni tarafa yeniden dava dilekçesi yollayacağız. Karşı taraf da bu dava dilekçesine kendi cevabını verecektir. Eski davalının verdiği dava dilekçesine cevap, yeni davalıyı bağlamayacaktır.

Dava yığılması

Davanın zorunlu unsurlarının (taraflar, dava konusu, dava sebebi) bir tanesinin fazla olması halinde dava yığılması söz konusu olur. Birden fazla dava söz konusudur. Dava konusunun birden fazla olması halinde buna objektif dava yığılması diyoruz.Taraflar birden fazla olduğunda ise sübjektif dava yığılması diyoruz.

Not: Bir davanın üç zorunlu unsuru 303.maddede yazıyor. Maddi anlamda kesin hükmü düzenleyen bir maddedir. *Maddi anlamda kesin hüküm nedir? A’nın B’ye karşı açtığı 5.000 liralık alacak davasında karar verildikten sonra kararın kesinleşmesi söz konusudur. Karar ya kanun yolu geçmesiyle ya da kanun yoluna başvurulup orada karar verildikten sonra kesinleşir. Bir kararın kesinleşmesi “aynı taraflar arasında aynı dava konusuna veya aynı dava sebebine dayanan kesinleşmiş bir hüküm var ise o davanın bir daha açılması yasaktır (HKM 303).” Dolayısıyla A, B’ye karşı bir daha aynı davayı açtığında, bu davaya ilişkin olarak aynı dava konusuna ilişkin kesin bir karar var zaten diyoruz. Kesin hüküm bir dava şartıdır. Bu dava tekrar açılırsa usulden reddedilir. Kesinleşen karar var ise aynı davaya açmamız mümkün değildir. Derdesttik, hali hazırda devam eden bir dava demekti. Dava derdest ve henüz bir karar yok. Kesinleşmiş karar yok. Böyle bir durumda B derdesttik ilk itirazını ileri sürüyor demiştik. İlk itirazı davalı dava dilekçesine cevapta sürecekti. Bu bir hak düşürücü süreydi. Davalı bunu ilk itiraz olarak sürmezse dava görülmeye devam edecek. Oysa ilkdava kesinleşmiş bir karara sahip olsaydı ikinci açılan davaya izin verilmeyecekti. Dolayısıyla bu kurumlar arasında tek fark birinde kesinleşmiş hüküm olmasıdır ve bu derdesttik konusunun ilk itiraz olması da doktrinde tartışılıyordu. Doktrin; derdesttik de kesin hüküm gibi bir dava şartı olmalı diyordu. Aynı dava iki kere görülüyor diyordu. Dava şartı olması gerekir diyordu. HMK’da ise bu tartışma sonlandı ve derdestlik artık bir dava şartı olarak kabul edildi. Dava konusunun çokluğundan söz ettik. Dava konusunun çokluğunu maddi hukuktaki taleplerin yarışmasıyla karıştırmayın. Usul hukuku maddi hukuktan bağımsız dedik. Usulü talep dediğimiz ise farklı bir şeydir. Örneğin; B, A’nın evinde tamirat işi yapıyor. Bu tamirat işini yaparken A’nın evinde mobilyalarına zarar veriyor ve 3.000 liralık bir zarar doğuyor. Bu durumda A, B’den zararın tazminini isteyecek. 3.000 liralık dava, dava konusudur, netice-i talebidir. A’nın olaydaki alacağı hangi maddi hukuktaki taleplere dayanabilir? Sözleşmeye aykırılık veya haksız fiil. İki tane talep yolu var fakat iki kere 3.000lira almayacak. Bu talepler yarışıyorlar. Maddi talep iki tane ancak usulü talep bir tanedir.

Dava Ortaklığı (Sübjektif Dava Yığılması)

Davalı tarafında birden fazla kişi olmasına pasif dava arkadaşlığı diyoruz. Davacı tarafında birden fazla kişinin olmasına ise aktif dava arkadaşlığı diyeceğiz. Aynı anda ikisinin olması da mümkündür. Bunun dışında dava arkadaşlığını mecburi dava arkadaşlığı ve ihtiyari dava arkadaşlığı olarak ikiye ayırıyoruz. Mecburi dava arkadaşlığı, kanunla anlaşılır. Elbirliğiyle hareket eden taraflar (miras, adi ortaklık) mecburi dava arkadaşıdır. İhtiyari dava arkadaşlığı; müteselsil alacak, müteselsil borç durumunda ortaya çıkar. 3 davalıya karşı davanın birlikte açıldığını düşünürsek; ilk bakışta tek bir dava gibi gözükse de üç dava söz konusudur. Hepsine birlikte açıldığı için teknik olarak bir dava gözükse de üç dava var. Alangoya hoca diyor ki; A B’ye karşı; C’de D’ye karşı aynı haksız fiilden bir dava açtığını düşünelim. Bu mümkündür. Haksız fiili A ile B, C ile D’ye karşı beraber işledikleri için bu şekilde davanın açılması mümkün. Bu iki davanın bağımsız açıldığını düşünürsek, bunların da aslında dav arkadaşı olduğunu söylüyor Alangoya hocamız. Hoca diyor ki; terditli davalarda da (asıl istek vardı, bir de tali istek vardı bu davalarda) sava arkadaşlığı mümkündür. Yargıtay’ın da bunu destekleyen kararları mevcuttur. Örneğin; B’nin A’ya 5.000 liralık bir borcu var. B’nin bu borcunu Ü devralıyor. Artık borçlu oldu. A da davayı dolayısıyla Ü’ye karşı açacaktır. Ama A burada tedbirli davranıp, Ü’nün bana 5.000tl ödemesine mahkûm edilmesine ya da B’nin bana 5.000tlye mahkûm edilmesine diyebilir. Çünkü B ile Ü arasında gerçekleşen devir geçerli olmayabilir. Bu durumda B’ye karşı tekrar bir dava açmak zorunda kalabilir.

Dava arkadaşlığının doğumu; Maddi hukuktan ya da usul hukukundan doğabilir. Dava arkadaşlığının doğumu müşterek dava ile olabilir veya dava dışı bir hadise ile olabilir. Müşterek dava, alacaklının iradesine bağlı olarak açılabilir. Buna ihtiyari dava arkadaşlığı deriz bazı durumlarda da bu dava mecburi olarak açılır. Buna da mecburi dava arkadaşlığı diyoruz.

İhtiyari Dava Arkadaşlığı

HMK 57vd. düzenlenmiştir. Bu kurumlar eski kanunda da vardı. Eski düzenleme çok karışıktı. Müteselsil borçlulukta, davacı hepsine karşı tek tek dava açabileceği gibi hepsine karşı tek bir dava da açabilir. Dolayısıyla burada dava arkadaşı kadar dava sayısı vardır. Diyelim ki, üç davalı var. Üç ayrı davanın olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu üç davada birbirinden bağımsızdır. Buna davaların istiklali diyoruz. Davalılar arasında bir irtibat konusudur. Hepsinin aynı borçlardan sorumlu olmasından dolayı aralarında bir irtibat vardır. İhtiyari dava arkadaşlığında, davayı açarken davalıyı seçme konusundaki irade serbestisi davacıya aittir. Tamamen davacının tasarrufundadır. Hangi hallerde ihtiyari dava arkadaşlığının söz konusu olduğunu HMK 57 bize söylemektedir. “Birden çok kişi aşağıdaki hallerde dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir:

a)  Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması.

b)  Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri.

c)  Davaların temelini oluşturan vakaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.”

İhtiyari dava arkadaşlığı her birinin yetkisinin ayrı olduğu mülkiyeti ilgilendiriyor. Şimdi bu bentleri ayrı ayrı inceleceğiz.

1.bent; müşterek mülkiyet kastedilmiştir. Elbirliği dışındaki tüm haller ihtiyari dava arkadaşlığı konusudur diyor.

2.bent; aynı hukuki ve maddi sebebe dayanan bir ortak işlemden söz ediliyor. Bir sözleşme ile birden fazla kişi borç altına girmiş veya bir sözleşme ile birden fazla kişi hak sahibi olması halleri ifade edilmektedir. Eğer ortak işlemle birden fazla kişilerin hak sahibi olması söz konusuysa bu kişiler birlikte de dav açabilir. Örnek olarak; aynı vasiyetnameden iki kişiye farklı bir hak verilmiş olması durumunda, farklı haklar verilse de vasiyetname ortak bir işlem olduğu için bunlar birlikte de dava açabilir, tek tek de dava açabilir. Hakkın doğduğu işlemin ortak olması halidir. Farklı haklar olabilir ama aynı sebepten doğması önemlidir.

3.bent; aynı sebep veya benzer sebep durumunda da ihtiyari dava arkadaşlığı vardır diyor. Eski kanunda sadece aynı sözcüğünden ibaretti. Benzer olması ibaresi tartışmalıydı. Hâkim görüşe göre; benzer hukuki sebeplerden de ihtiyari dava arkadaşlığı doğmalıydı. Yeni kanunda ise, bu tartışmanın sona erdiğini görüyoruz. İhtiyari dava arkadaşlığının kapsamı genişletilmiştir diyebiliriz. Örnek olarak; birden fazla sigortalı prim ödedi. Ama sigorta sözleşmeleri bir şekilde akdedilmedi ve dava açmak istiyorlar. Bu durumda hepsi aynı anda dava açabilir. Çünkü aynı sebebe dayanıyor. Sigorta primlerini farklı yerlere ödemiş olabilirler. Bu durumda hepsinin ihtiyari dava arkadaşı olarak dava açmasına izin verilmiştir. Benzer sebepten dolayı.

İhtiyari Dava Arkadaşlığının Etkileri; birden fazla dava var ve davalar birbirinden bağımsız demiştik (davaların istiklali). Dava arkadaşlığında davanın açılma anı hepsi için farklı olabilir. Birlikte de açabilir, önce birine sonra birine açabilir. İhtiyari dava arkadaşlığında her dav arkadaşlığında her dav arkadaşının davası farklı anda da açılabilir ama farklı anda açılsa bile bu davaların birleştirilmesi mümkündür. Dava şartlarını ve ilk itirazları inceleyecek olursak; diyelim ki, üç davanın aynı anda açıldığını düşünelim. Burada üç tane dava söz konusudur. Dolayısıyla dava şartlarını ve ilk itirazları hepsi için ayrı ayrı inceleyeceğiz. Görünüşte tek bir dava gözükse de şartlar ve ilk itirazlar hepsi için ayrı ayrı incelenecek. Diyelim ki; C 17 yaşında C’nin taraf ehliyeti var, ancak dava ehliyeti kural olarak yok. Kanuni temsilciye de ulaşamadık dersek, burada usulden reddedilmesi gerekir davanın. Ama B ile D’nin davasına devam edilir. Dava şartları ve ilk itirazlar tüm arkadaşlar için ayrıca incelenmek zorundadır. Davalar birbirinden bağımsızdır ancak şekli bir birliktelik söz konusudur. Hâkim olduğunuzu düşünürsek; duruşma yapacaksınız, hepsini birden davaya çağıracaksınız. Bir dava arkadaşının yaptığı açıklama diğer dava arkadaşını bağlamaz. Davalar birbirinden bağımsızdır. B’nin yaptığı ikrar C ile D için bağlayıcı olmaz. Herkes kendi savunmasını yapacaktır. Tahkikat hepsi için aynı anda yapılır. Keşif yapılacaksa hepsi için aynı anda yapılır. Bunlar şekli birlikteliktir. Zamanaşımı def ’isi, sadece bu def ’iyi ileri süren için geçerlidir diyen var. Biri ileri sürdüyse diğerleri de bundan faydalanabilir diyen de var. Bu konuda bir netlik yoktur, her iki görüşte kullanılıyor. Feragat, kabul ve sulh işlemleri her dava arkadaşı için ayrıca yapılır. İkrar sadece ikrar edeni bağlar, diğerlerini bağlamaz. Bir dava arkadaşının diğer dava arkadaşının temsilcisi olabilir, diğer dava arkadaşının davasında tanık olabilir. Hepsi için farklı bir karar verilebilir. Çünkü bu davalar birbirinden bağımsızdır. Diyelim ki hepsi davayı kaybetti. B kanun yoluna başvurdu, diğeri başvurmadı. Başvurmayanlar, başvurandan etkilenmeyecekler. Çünkü bağımsızdır bu davalar. Hepsinin kanun yoluna başvurma süreleri de farklı olabilir, farklı zamanlarda tebligat gelmiş olabilir. HUMK 44.maddede dava arkadaşlığı bakımından düzenleme vardı. Tebligat için müşterek bir ikametgâh gösterilmek zorunda diyordu. Bu hüküm yeni kanuna geçmemiş. Dolayısıyla artık böyle bir zorunluluk yoktur.

Mecburi Dava Arkadaşlığı

Burada tek bir dava söz konusudur. Mecburi dava arkadaşlığı hallerinde; davacılar davayı birlikte açmak zorundalar, davalı taraf iseler, davanın hepsine karşı açılması gerekir. İradeye yer yok burada. HMK 59 – 60 ‘da düzenlenmiştir. Bu davanın ayrılması da mümkün değildir, birlikte açılacaktır. Dava şartlarına baktığımızda, hepsi için ayrıca incelenecek ama birindeki yokluk durumunda dava hepsi için reddedilecektir. Dava arkadaşlığı maddi veya usulü sebeplerden kaynaklanabilir. Maddi sebepten doğan mecburi dava arkadaşlığı; burada elbirliği mülkiyeti söz konusudur. Dolayısıyla burada birlikte hareket etme zorunluluğu var. Kimse kendi payı üzerinde bağımsız olarak hareket edemez. Buradaki birlik maddi hukuktan doğuyor. Bu konuda maddi hukuk emredicidir. Mirasçılar, adi ortaklık en klasik mecburi dava arkadaşlığı örnekleridir.

Örneğin; ev sahibi A kiracıları ise B ile C’dir. A kira alacağı için dava açarsa ikisine birden de açabilir, tek tek de açabilir. Tahliye etmek isterse eğer, bu durumda aynı anda ikisine birden açacaktır. Şöyle düşünürsek; sadece B’ye karşı açtığında ve davayı kazandığında B evi tahliye edecek ancak C, bu karardan etkilenmeyecek ve oturmaya devam edecek. Dolayısıyla ikisine birden bu davayı açmalıdır. Kira alacağında ise durum farklıdır, tek kişiye açması yeterlidir.

Davacı tarafta da mecburi dava arkadaşlığı söz konusu olabilir. Birlikte dava açılması gereken bir halde A davayı tek başına açarsa bu dava reddedilir. Ancak bazı hallerde A davayı açtıktan sonra diğer dava arkadaşlarının sonradan katılması söz konusu olabilir. Bu durumda hakim, diğer dava arkadaşlarının katılmasına izin verecektir. Hak düşürücü sürenin söz konusu olduğu acele işlerde, tek birinin davayı açması mümkün ama bu davaya diğerlerinin de sonradan katılması gerekir. Katılmazlarsa sava reddedilecektir. Şekli bakımından mecburi dava arkadaşlığı; aslında maddi hukuk bu kişilere birlikte dava açmalarını emretmiyor. Maddi hukuktan kaynaklanan bir zorunluluk yok ama şeklen birlikte dava açılması söz konusudur. Buradaki kişiler arasındaki ilişki çok sıkı değil. Burada sadece şeklen mecburi bir dava arkadaşlığı söz konusudur. Örneğin; soy bağının reddi davasını kişi, hem çocuğa hem de anneye karşı açmak zorunda. Burada teknik olarak zorunluluk söz konusudur. Bu haller kanunda düzenlenmiştir. Başka bir örnek; asli müdahalede ise, asli müdahil birinci davanın taraflarına karşı birlikte davayı açmak zorundadır. Mecburi dava arkadaşlığının etkileri; HMK md.60’a bakıyoruz. İhtiyari dava arkadaşlığında birbirinden bağımsız hareket ediyorlardı, burada ise birlikte hareket etmek zorundalar. Yargılama konusunda tek bir karar verilecek. Dolayısıyla kanun yoluna gideceklerse hepsi birlikte başvurmalıdır. Diyelim ki; bizim mecburi dava arkadaşlarımızdan C ikrarda bulundu, B bulunmadı. Ortak yapılmak zorunda olduğu için bu ikrar etki göstermeyecektir. Ortak dava olduğu için tek bir davacının işlem yapması etki göstermez.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

Yargılama sırasında taraf değişikliği, Dava Yığılması, Dava Ortaklığı

 

Davanın Tarafları
Bir davada taraflar arasında silah eşitliği vardır. Silah eşitliği; davalı ve davacının konumları aynı olmasına rağmen tarafların hakları eşit ve kullanacakları araçları aynı. Dolayısıyla davacı veya davalının bir üstünlüğü yok. Biz buna eşitlik ilkesi veya hâkim karşısında eşitlik de diyoruz.
*Taraf nedir? Taraf bir davada kendi adına hukuki koruma isteyen ve kendisine karşı hukuki koruma istenendir. Kendi adına hukuki koruma isteyen, davacı. Koruma istenen ise davalıdır. Taraf olmak için maddi hakka sahip olmamız gerekmiyor. Maddi hukuktan bağımsız bir kurumdur. Maddi hukuk ilişkisi taraf kavramının açıklanmasında önem arz etmemektedir. Eskiden medeni usul hukuku, maddi hukukun bir parçası olarak görülüyordu. Dolayısıyla taraf olabilmek için maddi hukuk ilişkisinde yer almak gerekiyordu. Ancak artık usul hukuku maddi hukuktan bağımsızdır.

Taraf kavramını açıklayan üç görüş var;
Maddi anlamda taraf teorisi: buna göre taraflar, maddi hukuk ilişkisinin süjeleridir. Yani kim maddi hukuk ilişkisinin süjesi olduğunu iddia ediyorsa usul hukukunun da tarafı da odur. Bu görüşe göre davada kimin taraf olup olmadığını anlayabilmemiz için maddi hukuk ilişkisinin tarafı olup olmadığını incelememiz gerekecektir. Maddi hukuk ilişkisi teknik olarak esasta inceleniyor. Oysa biz usuldeyiz. Dolayısıyla maddi hukukun taraflarının kim olduğunu ilk bakışta bulmamız biraz zor, eğer bu teoriyi kabul edersek. Bu teoriye göre menfi tespit davası açabilir miyiz? Menfi tespit davası, aralarındaki hukuki ilişkinin olmadığına dair bir tespit istemesidir. Yani maddi hukuk ilişkisinin olmadığını ileri sürüyor bir anlamda. Dolasıyla böyle bir dava bizim hukukumuzdan caiz olduğuna göre, maddi anlamda taraf teorisini göz önünde tuttuğumuzda böyle bir dava açılamaz. Çünkü maddi anlamda taraf teorisinde; maddi hukuka taraf olan kişi dava açabilir diyoruz. Oysa buradaki davada zaten maddi hukukun yokluğunun tespitini istiyoruz.

Şekil anlamında taraf teorisi: Usul hukuku maddi hukuktan ayrıldıktan sonra bağımsız bir taraf kavramı ihtiyacı duyuldu ve şekli anlamda taraf teorisi ortaya çıktı. Bu teoriye göre; kendi namına hukuki himaye isteyen ve kendisine karşı hukuki himaye istenen kişiler taraftır. Bu açıklamaya göre, taraflar arasında maddi hukuk ilişkisinin varlığı önem arz etmemektedir. Somut olayda; kimlerin taraf olduğu hukuki ihtilafı başlatan usul muamelesinden (dava dilekçesi) anlaşılmaktadır. Bu teoriye göre menfi tespit davasını açabileceğiz. Günümüzde kabul edilen görüş budur.

Fonksiyonel anlamda taraf teorisi: bu teoriye göre; bir ihtilafta iki taraf değil iki ihtilaflı malvarlığı karşı karşıyadır. Taraf dediğimiz kavram, ihtilaf konusu malvarlığını idareye yetkili kimsedir. Günümüzde kabul edilmeyen teoridir. Çünkü malvarlığına ilişkin davaları açıklamaya muktedirdir ancak şahıslarlığı davalarını açıklamakta aciz kalmaktadır. Hukukumuzda iki taraf sistemi kabul edilmiştir. Davacı veya davalı kısmında birden fazla kişi olması iki taraf sistemini bozmaz. Bir karar verildiğinde karar sadece taraflar arasında etki gösterecektir. Buna “interpartes” etkisi demiştik yani sadece yargılamaya dahil olan iki taraf arasında etki göstermesidir. Sadece taraflara hukuki dinlenme hakkı verdik, dolayısıyla 3.kişilerin bu dava hakkında savunma yapmadan etkilenmesi mümkün değildir. Her davada bir davalı ve bir davacı olmak zorundadır. Bunlar farklı taraflardır, aynı olamazlar. Bunun da bazı sonuçları var. Şöyle ki; bir taraf diğer tarafın temsilcisi olamaz, karşı tarafın şahidi olamaz, diğer tarafın dava ortağı olamaz ve bir taraf diğer tarafa müdahale edemez. (Bazı hallerde 3.kişilerin davaya müdahalesi söz konusudur.) Taraflar arasındaki konum itibariyle bir farklılık söz konusudur. Taraflar hâkim önünde eşit ancak konumları itibariyle farklılar. Bir iddiada bulunuyor, biri savunmada bulunuyor.

Taraf Ehliyeti
Medeni hukuktaki hak ehliyetinin karşılığı; usul hukukunda taraf ehliyetidir. Hak ehliyeti, doğumla başlar ölümle son bulur. Kişinin yaşı önem taşımaz. Bu konu fiil ehliyetinden farklıdır. HMK 50.maddede düzenlenmiştir. “Medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir.” Taraf ehliyetinin bir dava şartı olduğu ise HMK 114/1-d bendinde gösterilmektedir. Dolayısıyla hâkim her zaman kendiliğinden dikkate alacak. Taraflar açısından baktığımızda ise, taraflar bunu her zaman ileri sürebilecekler. Taraf ehliyeti, dava şartı olduğundan kamu hukukuna ilişkindir. Taraf ehliyeti yoksa davayı usulden reddedecektir. “Ölüye karşı dava açılabilir mi?” Taraf ehliyeti bir dava şartıdır. Olmaması halinde dava usulden reddedilir. Taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyetine karşılık gelir. Hak ehliyeti ise, doğumla başlar ölümle son bulur. Dolayısıyla kişi, ölmüş olduğu için hak ehliyeti son bulmuştur. Hak ehliyeti son bulan tarafın taraf ehliyeti de bulunmadığından dava usulden reddedilir. *Dava devam ederken taraflardan bir tanesi ölüyor. Bu durumda ne olacak?
Böyle bir durumda hâkimin davayı usulden reddetmesi gerekir. Ancak burada davayı hemen reddetmiyor. Ölen tarafın mirasçıları bu davaya devam edebilir mi edemez mi dikkate alınarak bir ayrım yapılıyor. Yani, şahsa sıkı suretle bağlı haklarla ilgili konularda hâkim bu davayı reddedecektir. Davanın, mirasçıları da ilgilendirdiği bir dava varsa buradabir süre verilecek (miras hukukuna ilişkin süre), ayrıca ölen kişinin hasmına da davaya mirasçılara karşı devam etmek isteyip istemediği sorulacak. Tüzel kişiler, taraf ehliyetine sahiptir. Adi ortaklığın taraf ehliyeti yoktur.

Dava Ehliyeti
Dava ehliyeti HMK 51.maddede düzenlenmiştir. “Dava ehliyeti, medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir.” Medeni hukuka atıf yapıyor. Medeni hukuktaki fiil ehliyetine karşılık gelir. Dava ehliyeti bir dava şartıdır. Dolayısıyla, kamu düzenine ilişkindir. Hâkim resen gözetir. Taraflar yargılamanın her aşamasında ileri sürer. Fiil ehliyetinde ayrım yapıyorduk. Tam ehliyetlilerde bir sıkıntı yok. Sınırlı ehliyetsizlerde bazı konularda ehliyetleri yoktu. Bunların fiil ehliyetlerini, kural olarak kullanmaya hakları yoktu. Onların yerine kanuni temsilcileri kullanıyordu. Ancak bazı durumlarda tek başına da kullanabiliyor. Tam ehliyetsizlerin hakları, kanuni temsilcileri tarafından kullanılıyor. Dava ehliyetinin olmadığı bir kişi, dava dilekçesinde kanuni temsilcisini belirtmezse, bu dava usulden reddedilecektir. Burada hâkim, belli bir süre bekleyebilir. Dava açtıktan sonra hâkim hemen reddetmeyip kanuni, temsilcisine icazet verip vermediğini soracaktır. İcazet vermesi halinde dava devam eder. Şahsa sıkı suretle bağlı haklarda, kanuni temsilcisi icazet vermese de bu dava açılabilir. (İstisna)

Dava Takip Yetkisi
İlk olarak, HMUK’ta bir dava şartı olarak kabul edilmekteydi. Ancak kanunda bir düzenlemesi yoktu. HMK 53’te düzenlenmiştir. “Dava takip yetkisi, talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisidir. Bu yetki, kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, maddi hukuktaki tasarruf yetkisine göre tayin edilir.” Dava takip hala dava şartıdır. (HMK 114/1-e) Niteliğinde değişiklik yok ancak kanuni bir dayanağa oturtulmuştur. Medeni hukuktaki tasarruf yetkisinin karşılığıdır. Dava takip yetkisi, şekli anlamda taraf teorisinin kabul edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Maddi hukuk ilişkisiyle alakası yoktur. Herkes kendi adına bir dava açma hakkına sahiptir. Kim kendi hakkının ihlal edildiğini ileri sürüyorsa dava takip yetkisi ondadır. Dava takip yetkisi sıfattan farklıdır. A, B’ye karşı dava açıyor. A, dava takip yetkisine sahiptir. A 5.000 liralık alacak benim diyerek dava açıyor C ise A’nın alacağından haberdar ama A dava açmıyor. A’nın adına dava açıyor. Bu davayı açmak mümkün değildir, çünkü tasarruf yetkisi yoktur. A’nı iflas ettiğini düşünelim. A’nın 5.000 liralık alacağı var, B’den. Müflis olmasıyla medeni haklarından yararlanma yetkisini, tasarruf yetkisini kaybediyor. Bunların yöntemi iflas idaresine geçiyor. A’nın müflis olsa ile mülkiyet hala onda ancak tasarruf yetkisini kaybediyor. Bu davayı A açamaz, onun yerine davayı iflas dairesi açacaktır. İcra İflas Kanunun 245.maddesi, dava takip yetkisinin kanun tarafından başkasına devredilmesini öngördüğü bir maddedir. Müflisin tasarruf yetkisini iflas dairesine devrediyor. Dava takip yetkisi iki türlü devredilebilir. İlki; kanun tarafından devredilebilir, ikincisi; iradi olarak devredilir. Kanun tarafından 3.bir kişiye dava takip yetkisinin devredilmesine dava yetkinliği diyoruz. Dava takip yetkisinin iradi olarak devredilebilmesi tartışmalıdır. Hukukumuzda olumlu ve olumsuz görüşler mevcuttur. İradi olarak 3.bir kişiye devredilmesini kabul edenler diyor ki; ancak üç şart halinde bu mümkündür. Bu şartlar 1) devir hak sahibinden üçüncü bir kişiye olmalı, 2)üçüncü kişinin bunda bir menfaati olmalı, 3) dava takip yetkisinin devredilebilir nitelikte olmasıdır. İkinci görüş ise, iradi olarak dava takip yetkisinin devredilmesi mümkün değildir diyor.

Sıfat
Doğrudan maddi hukuk ilişkisiyle bağlantılıdır. Maddi hukuk ilişkisinin tarafı olan kişinin sıfatı da vardır. Dolayısıyla, bir tarafın sıfat olup olmadığını esas ilişkin incelemede anlayacağız. Sıfat, usulü incelemeyle alakalı değil. Dolayısıyla bir kişinin sıfatı yoksa dava esastan reddedilir. Husumet sözcüğünü de bazen Yargıtay kararlarında okuyabilirsiniz. Husumet sözcüğü, sıfat yerine de kullanılıyor. Ayrıca; taraf ehliyet, dava ehliyet, dava takip yetkisi yerine de husumet sözcüğü Yargıtay tarafından kullanılıyor. Husumet sözcüğü ile kastedilen sıfat ise zaten dava esastan reddedilmiştir. Diğer durumlarda usulden reddedilmiştir. Yargıtay bunu yaparak karışıklığa sebebiyet veriyor.

Taraf belirtilmesi ve yanlışların düzeltilmesi
Tarafların kimler olduğunu dava dilekçesinden anlıyoruz. Şekli anlamda taraf teorisine göre davalı ve davacıyı tespit ediyoruz. Dava dilekçesinde demek ki; tarafların belirtilmesi gerekir. Dava dilekçesinin zorunlu unsurlarından birisi taraflardır. HMK 119’da dava dilekçesi düzenlenmiştir. Tarafları dava dilekçesine mutlaka yazmamız gerekir. Dava dilekçesini yazarken davacı olarak davalının ismini yanlış yazma ihtimalliniz var. Böyle bir durumda; düzeltmesi gerekecek ancak düzeltmeden sonra davalı olarak kastedilen başka bir kişi olmamalıdır. Düzelttikten sonra da kastedilen kişi aynı kalmalıdır. Eğer düzeltme sonucunda taraf değişmiyor, aynı kalıyor ise; bu dava dilekçesi kabul edilebilir. Eğer kişi değişiyorsa; o zaman bu düzeltme değil taraf değişikliğidir. Davanın zorunlu unsurlarından birisi davanın taraflarıdır. Tarafların değişmesiyle dava da değişmiş olur. Dava dilekçesinde davalıyı yanlış yazdık ve düzelttik. Bu durumda kastedilen kişinin aynı kişi olduğunu dava dilekçesinin bütününe bakarak tespit edeceğiz. Tarafların kim olduğunu tespit edebiliyor isek ve değiştirmeden sonra taraflar aynı kalıyor ise sorun yok bu düzeltme yapılabilir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş
Davanın Tarafları | Taraf Ehliyeti | Dava Ehliyeti | Dava Takip Yetkisi

Görevli Mahkeme neresidir sorusunun cevabını bir örnek olay ile açıklayayım:

Üsküdar ‘da yaşayan A, Kadıköy’de yaşayan B’ye 5.000 liraya satmıştır. Malı teslim etmiş ancak B borcunu ödememiştir. A dava açmak istiyor.
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin davaya bakacağı konusu görev konusudur. Eski kanuna göre; genel mahkeme ve özel mahkeme arasından genel mahkemenin yetki alanına giren bir konu söz konusudur. Genel mahkemeler arasında da malvarlığı şahısvarlığı ayrımını yapıyorduk. Olayımızda malvarlığına ilişkin bir dava var. Malvarlığında da yine bir ayrım yapıyorduk, parasal sınırın altında olup olmamasına göre.
Yeni kanuna göre; asliye hukuk mahkemesi görevli olacaktır. (HMK 2) Hala malvarlığı ve şahısvarlığı ayrımı yapılmasına rağmen dava asliye hukuk mahkemesine gidiyor. Sadece 4.maddedeki istisnalar mevcuttur.
Yetki; coğrafi bakımdan bir davaya hangi mahkemenin bakacağı konusudur. Yetki dediğimizde ilk bakacağımız genel yetki, özel yetki veya kesin yetki olup olmadığıdır. Genel yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihteki davalının yerleşim yeridir. Olayımızda Kadıköy mahkemesi genel yetkili mahkemedir.

Olayımızda borçlar kanunundan doğan bir sözleşme var. Dolayısıyla 10.maddeyi uygulamamız mümkündür. Taraflar sözleşmenin nerede ifa edileceğini belirtmişler mi bakacağız. Eğer bir hüküm yoksa BK 73 hükümlerini olayımıza uygulayacağız. Para borcu götürülecek borçtur, davacıya götürülecek borçtur. Dolayısıyla özel yetkili mahkememiz de Üsküdar mahkemesidir. Davacının böyle durumda seçimlik hakkı var.

Eski kanunda 12.madde; ihtiyati hacizden sonra davanın açılmasını düzenlemektedir. Bu madde yeni kanuna geçmedi. İhtiyati haciz; alacaklının müstakbel veya o anda başlattığı bir icra takibinde para alacağını tahsilde güçlük çekme tehlikesi atında olması durumunda, alacaklının ihtiyati haciz talebiyle borçlunun belirli bir malvarlığı değerini icra hukuk anlamında geçici olarak el konulmasıdır. İhtiyati haciz kararını veren mahkemede davasını açabiliyor.

2. Karşı Davada Yetki; (HUMK 14 – HMK 13)

“Kesin yetkinin söz konusu olmadığı hallerde, asıl davaya bakan mahkeme, karşı davaya bakmaya da yetkilidir.”
A, davayı görevli mahkemede açtı. B’de bu davaya karşılık dava açtı. A, Kadıköy’de açtıysa davayı; karşı davada aynı mahkemede açılacaktır. Kesin yetki olması halinde, karşı davanın yetkisi kesin yetkili bir mahkeme gerektiriyorsa o zaman karşı davayı ayıracağız ve kesin yetkili mahkemede açacağız. Bunun dışında asıl davayı açtığımız mahkemede karşı davayı açabiliriz.

3. Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetki

Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetkili mahkeme konusu; eski kanunda 15.maddede düzenleniyordu. Yani kanuna bu madde alınmadı ancak çok tartışmalı bir maddedir.
Vekalet ücretini isteyen avukattır. A’nın avukatı vardı ama A vekalet ücretini ödemedi. Bu durumda avukat kendi müvekkilini karşı dava açmak zorunda kalacak. Vekalet ücretinin kapsamı vs. hep tartışmalıydı.
Esas davayı gören mahkemede davasını açabilir. Yani asıl davanın Kadıköy asliye’ de açıldığını düşünürsek; vekalet ücretine ilişkin davayı da Kadıköy asliyede açacağız. Esas davaya bakan mahkeme yetkili mahkeme oluyor.
Esas davaya bakan hakim konuya vakıftır. Vekil için olayın değerlendirilmesi yönünden, deliller yönünden bir avantajdır. Eski 15.madde çok özel yetki kuralları düzenlenmişti. A’nın davasının değeri 15.000 lira olursa davaya asliye hukuk bakıyor. Vekalet olursa 3.000 lira olursa vekilin açacağı dava sulh hukuk mahkemesinde görülecektir ancak eski kanun vekalet ücreti davasının da asliye mahkemesinde bakılacağını söylemektedir.

4.Şubenin Bulunduğu Yer Mahkemesi

*Eski kanundaki 17.madde; şubenin bulunduğu yer mahkemesini düzenlenmektedir. Yeni kanuna geçmiş bu hüküm. Şubenin yaptığı işlemlerden merkez sorumludur. Dolayısıyla, kural olarak davayı merkeze açmamız gerekir. Ama kolaylık olsun diye şubede de açabiliyoruz davayı.
Yeni kanunda 14.madde düzenlenmiştir. “Bir şubenin işlemlerinden doğan davalarda, o şubenin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir.
Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. “
Eski kanundaki madde aynen korundu ancak iflas davaları ile ilgili bölüm çıkarıldı. İflas davaları, her zaman merkeze karşı açılacak bir davadır. İflas davasının nerede açılacağı icra kanununda düzenlenmiştir.

5. Sigorta sözleşmelerinden doğan davalarda yetki

Sigorta sözleşmelerinde doğan davalarda yetki hususunu HUMK 19 ve HMK 15.maddede düzenlenmiştir.
Eski kanundaki 19.maddeyi inceleyecek olursak; çeşitli ayrımlar yapıyordu. İlk ayrım; sigorta konusu bir gayrimenkul ise, tazminat davası o gayrimenkulün bulunduğu yerde de açılabilir. ‘Yerde de’ derken başka yerde açılması mümkün olduğunu kastediyoruz.
Taşınır bir malın söz konusu olması halinde ise yine bir ikili ayrım yapıyoruz. Taşınır mal, belirli bir yerde kalması gerek bir mal ise (makine) bu durumda malın bulunduğu yerde dava açılabilir.
Taşınır mal, belli bir yerde sabit kalması gerekmeyen bir şey ise(araba) hadisenin olduğu yerde davayı açmanız mümkündür. Bunlar, diğer yetki kurallarının yanında yetki kurallarıydı.
Bunu yanı sıra; 19.madde hayat sigortalarından doğan bir ihtilafta, sigorta olunan kişinin ikametgahında da davanın açılması mümkündür.

19.maddenin 2.fıkrasına göre bu düzenlemelere aykırı bir ibarenin bulunması geçersizdir. 19/2 hükmü 19/1’deki yetki kurallarının aykırı düzenlemenin sigorta sözleşmesinde bulunması halinde bunu geçersiz saymaktadır. Gördüğünüz gibi tüketici ciddi bir şekilde korunmaktadır.

Yeni kanunun 15.maddesine bakacak olursak; “Zarar sigortalarından doğan davalar; sigorta, bir taşınmaza veya niteliği gereği bir yerde sabit bulunması gereken yahut şart kılınan taşınıra ilişkinse, malın bulunduğu yerde; bir yerde sabit bulunması gerekmeyen veya şart kılınmayan bir taşınıra ilişkinse, rizikonun gerçekleştiği yerde de açılabilir.

Can sigortalarında, sigorta ettirenin, sigortalının veya lehtarın leh veya aleyhine açılacak davalarda onların yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir. (kesin yetki getirmiş yeni kanun. Eski kanunda; hayat sigortalarında mümkün demiştik. Buna aykırı bir hüküm konulamıyordu. Ama burada kesin yetki belirlemiş ve tüketiciyi açıkça korumuş.)


Bu hüküm deniz sigortalarından doğan davalarda uygulanmaz.”

*Geçici oturulan yer mahkemesinin yetkisi, HUMK 20 ve HMK 8’de düzenlenmiştir. Kanunun lafzına baktığımızda şahısvarlığına ilişkin davaları bu madde kapsamında değerlendirmemiz mümkün değildir. Eski kanunda da böyleydi. Söz konusu maddeler sadece malvarlığına ilişkindir. Şahısvarlığı haklarına ilişkin davalarda bu yetki kuralı geçerli değildir.

6. Haksız fiilden doğan davalarda yetki

HUMK 21 ve HMK 16’da düzenlenmiştir. Eski kanuna bakacak olursak; “haksız fiilden doğan davalar haksız fiilin işlendiği yer mahkemesinde de açılabilir.” Eski madde, haksız fiildin vuku bulduğu yer ifadesini içeriyordu. Bu açık bir ifade olarak değerlendirilmiyordu.
Burada bir tartışma vardı. Yargıtay diyordu ki; zararın ortaya çıktığı ve bu suretle haksız fiilin tamam olduğu yer şeklinde anlaşılması gerekir. Doktrin ise; fiil olayının her bir unsurunun gerçekleştiği yer mahkemesi yetkilidir diyordu. Dolayısıyla fiilin işlendiği yer, zararın olduğu vb. bütün bu yerler yetkili mahkeme olarak görülüyordu doktrine göre.

“Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. (HMK 16) “gördüğünüz gibi doktrinin görüşü benimsenmiş. Kural olarak madde aynı kalmış ancak kapsamı genişletilmiştir. Artık tartışmada kalmadı.


Kesin Yetki Kuralları

Genel yetki ve özel yetki kurallarını bertaraf ediyor. Özel yetki kurallarını incelerken bazı kesin yetki kurallarını da gördük. Tekrar bir tasnif yapacak olursak; genel yetki dedik, özel yetki dedik. Bazı kaynaklarda kesin yekti özel yetkiden ayrı tutulmasına karşın, bazılarında kesin yetki özel yetki kurallarının alt grubu halinde ortaya çıkmaktadır demiştik.
Eğer özel yetki kurallarının alt grubu olarak nitelendirirsek; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kuralları ve kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları diye ayırıyoruz. Kesin yetki, kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları dahilinde bulunacak.

Kesin etki, dava şartı olduğundan yargılamanın her aşamasında mevcut olması gerekir. Genel yetki konusunda önemli üç unsurdan bahsettik. Davanın açıldığı tarihte unsurunda, davalı başka bir yere taşınsa bile yetki kuralı bundan etkilenmeyecek demiştik.

Kesin yetkide durum farklıydı. Kesin yetki kuralının davanın her aşamasında sağlanması gerekir. Dava açıldığında kesin yetkili olan mahkemenin yetkisinin, dava açıldıktan sonra değişmesi halinde etkilenecektir. Örnek olarak; gayrimenkullerin aynına ilişkin davalarda kesin yetki olarak söz konusudur.
Diyelim ki; davanızı açtığınızda gayrimenkulünüzün Şişli’de bulunuyor. Davayı orada açtınız. Dava devam ederken ilçe sınırları değişiyor ve Beşiktaş ‘a geçiyor. Bu durumda dava etkilenecek. Dolayısıyla, eski mahkeme yetkisiz hale gelecek ve yetki artık yeni mahkemeye geçecek.

1. Gayrimenkullere ilişkin davalar

HUMK 13 ve HMK 12.maddelerinde düzenlenmiştir. Eski kanunda; gayrimenkullere ilişkin davalardan, gayrimenkulün fiilen bulunduğu yer mahkemesinde açılacağını anlamımız gerekiyordu. Fiilen bulunduğu yerden kasıt; ilçe sınırları esas alınacaktır.

“Gayrimenkul üzerinde bir hakka ilişkin davalar” ibaresi yer almaktaydı eski kanunda bu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği tartışmalıydı. Yargıtay; bu ifade sadece gayrimenkulün aynına ilişkin davaları kapsamaktadır diyordu.

Örneğin; ipoteğin kaldırılmasına ilişkin davalar, irtifak haklarına ilişkin davalar, taksim ve paylaşmanın giderilmesi davaları Yargıtay tarafından aynına ilişkin davalar olarak nitelendiriliyordu. Bunun yanı sıra Yargıtay; gayrimenkulün zilyetliğine veya üzerindeki hapis hakkına ilişkin davaları da gayrimenkulün aynına ilişkin olarak nitelendirmekteydi. Dolayısıyla böyle davalarda kesin yetki söz konusuydu.

Yeni kanunda; “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yok açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.” diyor. Dolayısıyla yeni kanun Yargıtay içtihatları açıkça benimsenmiştir.

“Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir. (HMK 12/3)” Birden fazla gayrimenkulün olduğunu düşünürsek. Her biri farklı yerlerde olan gayrimenkullere ilişkin davaları, gayrimenkullerin herhangi birinin bulunduğu yerdeki mahkemede açabiliyoruz. Bu da özel bir kuraldır. Eski kanunda da mevcuttu. Aslında bütün gayrimenkuller için kesin yetki söz konusudur. Hangi gayrimenkulün olduğu yerde dava açılacağı konusunda seçim hakkı davacıya aittir.

2. Mirastan doğan davalarda yetki

Ölmüş bir kişinin son ikametgahındaki mahkemenin yetkisi; yeni kanunda, mirastan doğan davalarda yetki diyor. HUMK 11 ve HMK 11’de düzenlenmiştir.
Eski kanundaki madde karışık bir maddeydi. Miras ile ilgili davalar, miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde açılır. Terekenin taksimi, paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine ilişkin davanın, mirasçılar arasında terekenin idaresine ilişkin davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar 11.madde kapsamında değerlendirilmekteydi. Bu davalar miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde bakılıyordu. Terekeyle ilgili açılacak davalar hususunda yine aynı mahkeme yetkiliydi.

Yeni kanundaki 11.maddeye bakarsak; Aşağıdaki davalarda, ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir: (bu ifade gayet güzel kesin yetkili mahkeme olduğunu ilk başta söylemiş ve sonra saymış)

‘Terekenin paylaşılmasına, yapılan paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine, ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisine, miras sebebiyle istihkaka ilişkin davalar ile mirasçılar arasında terekenin yönetiminden kaynaklanan davalar.
Terekenin kesin paylaşımına kadar mirasçılara karşı açılacak tüm davalar.’
‘Terekede bulunan bir mal hakkında açılmak istenen istihkak davası, terekenin yazımı ve tespiti zamanında mal nerede bulunuyorsa, orada da açılabilir. (HMK 11/2)’ (açılabilir demiş. Burada kesin yetki söz konusu değildir. Bunun için özel bir hüküm getirmiş. Burada demek ki; son yerleşim yerinin yanı sıra bir yetki daha söz konusu)
‘Mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesi verilmesine ilişkin davalarda, mirasçıların her birinin oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. (HMK 11/3)
Eski kanuna göre çok açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş. Kesin yetki olduğu da maddenin en başında vurgulanmış. Eski kanunda bazı hallerde kesin yetki değildi bazı hallerde kesin yetkiydi ve çok karışıktı.

3. Şirket ve cemiyetlerin ve vakıfların davaları

HUMK 17.madde HMK 14/2 olmuştur. İçeriği bakımından aynıdır. Kesin yetkiyi düzenliyor.
“Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi keşin yetkilidir.”

YETKİ SÖZLEŞMELERİ

Mahkemelerin yetkileri ve görevleri kanunla düzenlenir. Bunu düşündüğümüzde, aslında yetki sözleşmelerine yer olmaması gerekir. Kesin yetki hallerinde yetki sözleşmesi yapılması yasaktır. Oysa, genel yetki ve özel yetki hallerinde taraflar iradelerine göre yetki sözleşmeleri yapabilirler.
Genel yetki ve özel bir ilk itirazdı. İlk itirazda ileri sürülmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili mahkeme oluyordu. Bu da zımnen bir yetki sözleşmesi sayılabilir.

Özel yetkiyi ikiye ayırdığımızda; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılabiliyor. Ancak kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılamıyor.


*Taraflar yetkisiz bir mahkemeyi nasıl yetkili olarak getirebilirler?

Bunun 2 yolu var. İlk ihtimalde; ilk itiraz olarak ileri sürülmemesi halinde, yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor ve zımnen bir yetki sözleşmesi yapılmış gibi oluyor. İkinci olarak; açıkça yetki sözleşmesi yapıyorlar. Bu iki halde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor.

Yetki sözleşmesi iki şekilde yapılabilir. İhtilaf doğmadan önce yapılabilir. Örneğin; bir satış sözleşmesi yaparlar. O satış sözleşmesinde doğacak olan ihtilaflarda şu mahkemenin yetkili olması kararlaştırılır. Aslında ihtilaf doğmamıştır, belki de hiç doğmayacak. Bu duruma yetki şartı diyoruz.

Yetki sözleşmesi dediğimizde, ihtilafın doğmasında sonra yapılan bir sözleşmeyi anlıyoruz.
Yetki Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları
Eski kanun ile yeni kanunu birlikte inceleyeceğiz.

⦁ Öncelikle, kimler yetki sözleşmesi yapabilir?

Eski kanuna göre herkes yetki sözleşmesi yapabilir. Yeni kanunda 17.madde bizim için esastır. Bu madde yeni bir madde. Bu maddeye göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesi yapabilir sadece. Tacirler kamu tüzel kişileriyle yetki sözleşmeleri yapabilirler. Gerekçede açıkça belirtilmiştir.
“Tacirler veya kamu tüzel kişileri hukuki anlamda eşit konumda sayılabilirler. Buna karşılık, tacirler ve kamu tüzel kişileri, diğer kişilere göre daha güçlü konumda bulunan kimselerin, daha zayıf konumda bulunan kimselerin, daha güçlü olan tacir veya kamu tüzel kişilerine karşı korunma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
Örneğin; tüketiciler, satıcı veya hizmet sınıfı şirketler karşı hiçbir kazanç şansı olmadan sadece kendilerin uzatılan sözleşmeyi imza atarak şirket veya kamu tüzel kişisi tarafından konulan şartları kabul etmek zorunda kalabilirler. O nedenle alman hukukunda yetki sözleşmesinin her guruba yapılması kabul edilmiştir.

Tacirler ve kamu tüzel kişilerinin kendi aralarında yapmış oldukları işlemlerde daha zayıf konumda olan bir taraf yoktur. Kural olarak her iki tarafı da eşit olarak kabul etmek mümkündür. Bu kimseler kanunda belirtilen şartlar uygun olmak kaydıyla aralarında yetki sözleşmesi yapabilirler.” (GEREKÇE)

Alman kanununu esas alıp kanunumuza geçirmişiz. 17.madde çok güzel ancak bu maddenin düzenlenmesini ortadan kaldırmak için çok kolay maddeler sözleşmeye konulabilir. Aslında bu koruma kapsamını ihlal etmek çok kolay.

Örneğin; bankayla yaptığınız sözleşmede banka eğer sözleşmenin yerine getirileceği yer Kadıköy’dür derse, 10.maddeye atıf yapmış olur. 10.madde özel yetki kuralıdır. Taraflar kendi aralarında sözleşme yerini tespit etmiştir. Bu hükmü koyduğu an belirtilen mahkemeyi yetkili kılmış oluyor ve dolayısıyla 17.maddeyi ihlal etmiş oluyor.

⦁ İkinci şartımız; kesin yetki söz konusu olduğu zaman yetki anlaşması geçersizdir.
Çünkü kesin yetki bir dava şartıdır.
⦁ Üçüncü şartımız; anlaşmanın adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir.
18/2’de yetki sözleşmesinin yazılı yapılması gerektiği ortadadır. ‘Yetki sözleşmesinin geçerli olabilmesi için yazılı olarak yapılması, uyuşmazlığın kaynaklandığı hukuki ilişkinin belirli veya belirlenebilir olması ve yetkili kılınan mahkeme veya mahkemelerin gösterilmesi şarttır.’
Bazı sözleşmeler resmi şekle tabidir. Şekle tabi sözleşmelere yetki sözleşmesi koymak istiyorsak, yetki sözleşmesinin adi yazılı şeklide olması yeterlidir. Asıl sözleşmeden bağımsız değerlendirmek zorundayız ancak adi yazılı şekilde olmalıdır.
⦁ Dördüncü şartımız; yetki sözleşmesi belirli uyuşmazlıklar için yapılmalıdır. Yetki sözleşmesinin ilişkin olduğu uyuşmazlık belirli olmalıdır.
Bundan sonra aramızda yapacağımız bütün satım sözleşmelerinden doğacak olan sorunlar için diye bir ifade kullanmak yeterli değildir. Şu tarihlerde yapılmış sözleşmelere ilişkin doğacak uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme şurasıdır dememiz mümkündür.
⦁ Beşinci şartımız; yetkili kılınan mahkemenin belirli olması gerekir.
Genel bir ifade olmamakla birlikte hangi mahkemenin kastedildiği açıkça belirtilmesi gerekir. İstanbul mahkemeleri dediğimiz zaman bu belirlidir, Akdeniz’de bulunan mahkemeler yetkilidir demek yeterli değildir.
⦁ Altıncı şartımızda bir değişiklik söz konusu.
Eski kanunda yetki sözleşmesi yaparken genel ve özel yetki kurallarıyla belirlenen mahkemelerin yetkilerini bertaraf edemiyordunuz. Yetki sözleşmesi, genel ve özel yetkili mahkemelerin yanında yer almaktaydı.
*Alangoya; diğer mahkemelerin yetkisi sözleşmeyle bertaraf edilebilir diyordu. Hocanın bu görüşü azınlık görüşte kalıyordu. Buna menfi yetki sözleşmesi deniliyordu. Çünkü diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırıyordu. Bu durumda davacı, davasını sadece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemede açmak zorundaydı. Yargıtay ve doktrin; menfi yetki sözleşmesi yapılamaz diyordu. (*bu soruyu sınavda çok sormuşuzdur bugüne kadar)

Yargıtay; mahkemelerin yetkisini bertaraf etmek mahkemelere güvensizliğin bir işaretidir, dolayısıyla yetki sözleşmesiyle genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkisi bertaraf edilemez diyordu.

Alangoya; tahkimi düşünelim diyor. Tahkim olayında mahkemeye gitmiyoruz. Doğrudan tüm yetkili mahkemelerin yetkisini bertaraf etmiş ve sözleşmesinden farklı bir şey değildir. Tahkimi kabul eden hukuk sistemi menfi yetki sözleşmesinin de kabul etmek zorundadır diyordu.
‘Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır. (HMK 17)’
Kanuna göre esas olan yetki sözleşmesi, menfi yetki sözleşmesi olmuştur. Aksi kararlaştırılmadıkça sadece kararlaştırılan yerde dava açılır diyoruz. Bunun aksini belirtmediğin sürece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemeye yetkili olacaktır.

Yetki anlaşmasının geçerliliğini, ancak yetkili bulunan mahkeme denetleyebilir. Yetki sözleşmesinin etkisi; yetkili olmayan bir mahkemenin yetkisini kurabiliriz. Sözleşmenin etkisi, tarafların külli ve cüzi haleflerini de kapsar.

Bir mahkemenin yetkisi usulüne uygun bir kere tesis edildikten sonra o yetkiyi sonradan ortadan kaldırılmanız mümkün değildir.
Yetkisizlik İtirazı; 19/2 düzenlenmiştir. ‘Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. (bu cümle aslında fuzuli. 110vd. maddelerde ilk itiraz olduğu yazıyor zaten.) Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. ‘

Yetki itirazını davalı yapacak. İtiraz ettiği takdirde davalıdan yetkili mahkemeyi belirtmesini istiyoruz. Bunu belirtmek zorundadır. Birden fazla yetkili mahkeme söz konusuysa bunlardan birini seçecektir. Bulunan birçok mahkemeyi sayıp bırakması durumunda itiraz dikkate alınmaz. Yetkili kılınan mahkeme davaya bakmak zorundadır.


Genel ve özel yetki kurallarının varlığı halinde davacı davayı yetkisiz mahkemede açtığı takdirde davalı bunu ilk itiraz olarak ileri sürmek zorunda. Sürmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor dedik. Zımni bir anlaşma olduğunu belirttik. Anlaşmayı kanuna göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yapabiliyor.

Düşünelim ki; A tacir, B gerçek kişi. A, davayı yetkisiz mahkemede açtı. B, ilk itirazı sürmedi. A ile B aralarında bir yetki sözleşmesi yapamazlardı. Çünkü B gerçek kişidir. Bu durumda aralarında zımni bir yetki sözleşmesi var. Az önce yetki sözleşmeleri gerçek kişiler tarafından yapılamaz diyordu. Ancak bu değişmedi. Bu hüküm böyle kaldı.

Yetkisizlik Kararı

İki gruba ayırarak inceleyelim. Kesin yetkili hallerde; hakim gözetecek ya da taraflar davanın her aşamasında ileri sürebilecekler. Çünkü dava şartıdır.
Diyelim ki; taraflar ileri sürdü veya hakim resen gözetti. Ve yetkisiz mahkeme olduğunu düşünüyor. Bu durumda yetkisizlik kararı verecek. Hakim dosyadan elini çekiyor. Verdiği karar da nihai bir karadır. Dolayısıyla bu kararı kanunyoluna götürebilmemiz mümkündür.

Yetkisizlik kararından sonra yapılması gereken işlemler, görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemlerle aynıdır.

Kesin yetki olmadığı hallerde; yetkisizlik bu durumda ilk itiraz olarak ileri sürülecektir. Hakim burada kendisi yetkisiz dahi olduğunu düşünse bunu dikkate alamaz. Davalının yetkili mahkemeyi belirtmesi gerekiyor ve herhangi birini seçmesi gerekiyor. Mahkeme yetkisiz olduğuna karar verirse bu karar usule ilişkin nihai bir karar olur. Yetkisizlik kararı üzerine, aynı şekilde görevsizlik kararı üzerine yapılması gereken işlemler yapılır. Hakim yetkisiz olmadığına karar verirse bu bir ara karardır. Davaya bakmaya devam edecektir. Dolayısıyla esas kararını bekleyip kanun yoluna başvurabilir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Yetkili Mahkeme: Genel yetki kuralı eşli kanunda 9.maddede yer almaktaydı. “Her dava, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça açıldığı tarihte davalının Türk Kanunun Medenisi gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde görülür. Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”

***Burada üç unsur önemli. Dava, davalının yerleşim yeri, davanın açıldığı tarih.

HUMK 9.maddedeki ‘kanunda aksine hüküm sayılı bulunmadıkça’ ibaresi 1711 sayılı kanunla geldi. 1711 sayılı kanundan öncesinde bu ibare yoktu ve yeni kanunda da bu hüküm kaldırıldı. Bu ibareye rağmen genel yetki kuralı özel yetki kuralıyla bertaraf edilmedi.
Ancak Yargıtay’ın bazı kararlarında aksi şekilde görmek mümkündür. ‘Kanunda aksine bulunmadıkça’ ibaresinden dolayı genel yetki kuralı tali bir kuraldır. Eğer özel yetki mevcut ise genel yetki kuralı bertaraf edilmiştir. Öncelikle özel yetki kuralı uygulanır demiştir Yargıtay.

Doktrin, Yargıtay’ın bu görüşüne hiçbir zaman katılmadı. Bu konuda özel yetkinin genel yetkiyi bertaraf etmediğini kabul etti. Yargıtay bu uygulamayla davacının seçimlik hakkını kısıtlamış oluyordu.

HMK’ da genel yetki 6.maddede düzenlenmiştir. “Genel yetki mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.” ‘Aksine hüküm bulunmadıkça’ ibaresi gitmiş ama kanun aynen alınmıştır. Yine üç unsur önemli. Davalı, davalının yerleşim yeri ve davanın açıldığı tarih.
Genel yetki kuralı, her dava için geçerlidir. Her davada bir genel yetkili mahkeme vardır. Bazen, sadece genel yetkili mahkeme vardır; özel yetkili mahkeme yoktur. Genel yetki ile kesin yetki aynı anda varsa kesin yetkili mahkemede davamızı açacağız.

Saymış olduğumuz unsurları inceleyelim.

1.Davalının yerleşim yeri: “Yerleşim yeri, 22/11/2001 tarihli ve 4721 Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre belirlenir. (HMK 6/2)” yerleşim yerinin neresi olduğunu açıkça zikretmiş. Bu eski kanunda yoktu.
Eski kanunda bu konu açık değildi. Mesela; nüfus kütüğüne kayıtlı olunan yer yerleşim yeri olarak kabul ediliyordu Yargıtay tarafından. Günümüzde çok az kişi nüfusa kayıtlı olduğu yerde yaşıyor. Dolayısıyla, içtihat artık olmaktan çıktı.

Bunun dışında Yargıtay, yerleşim yeri olarak; memurların çalıştıkları yeri de görüyordu. Bu belki daha isabetli olabilir. Çünkü çalıştığını yerde gerçekten ikametgahınız olabilir.

6.maddeye baktığımızda genel yetkili mahkeme ile özel yetkili mahkeme arasındaki ilişkide birbirini bertaraf etmediğini ve davacının seçimlik hakkı olduğunu anlayabiliriz.
2.Davanın açıldığı tarihte: Şöyle bir örnek verelim; A,B’ ye karşı dava açtı. Genel yetkili mahkemede açtı. B’nin yerleşim yeri Kadıköy. A Kadıköy’de davayı açtığını düşünelim. Bir sene geçti, bir sene sonra bizim davalı üsküdar’a taşındı. Yetkide değişiklik olacak mı?
Unsura baktığımızda davanın açıldığı tarihte diyor. Dolayısıyla davanın açıldığı tarihte genel yetkili olan mahkeme yetkili kalmaya devam eder. Davalının dava açıldıktan sonra taşınması genel yetkili mahkemede bir değişikliğe sebebiyet vermez.
*Ancak, kesin yetkili mahkeme söz konusu olduğunda yetkinin sonradan değişmesi davanın akıbetini de etkileyecektir.

1.Davalının Birden Fazla Olması Halinde Yetkili Mahkeme

Davalının birden fazla olması davacının birkaç davalıya aynı anda açması anlamına geliyor. Dolayısıyla birden fazla da yerleşim yeri olacak. Buna dava arkadaşlığı da diyebiliriz.
*Genel yetkide ana kuralımız; davalının yerleşim yerinde davanın açılmasıydı. A; B,C ve D’ye karşı aynı anda dava açıyor. B Kadıköy’de oturuyor. C Üsküdar’da oturuyor. D ise Konya’da oturuyor. Bu durumda davayı nerede açacağız?
-> Eski kanunda bu durum 9/2’de düzenlenmişti. Yeni kanun 9.maddedeki tüm uygulamaları ayırıp birkaç madde haline getirdi. Baktığımız zaman 9.maddede çok uzun ve karışık bir maddedir.
“Davalı birden fazla ise, dava bunlardan birinin ikametgahı mahkemesinde açılır. (HUMK 9/2)” Yani bu saydığımız üç mahkemede de davayı açabiliyoruz. Bu üç mahkeme genel yetkili mahkemedir.
Bunların da istisnaları vardır. İlk istisnamız; ortak yetki taşıyan bir mahkeme var ise bu durumda davanın o yetkili mahkemede açılması gerekir.
B,C ve D üçü birlikte A’ya karşı haksız fiil işledi. A haksız fiilden dolayı bir tazminat davası açmak istiyor. Bu durumda üçünün yerleşim yeri mahkemesi genel yetkili mahkeme. Ancak haksız fiilin yapıldığı yer üçü içinde ortak mahkeme. Çünkü üçü de haksız fiili ortak bir yerde yaptı. Haksız fiilin işlendiği yer Eminönü ise, üçü içinde ortak yetkili mahkeme Eminönü olacaktır.

İkinci istisnamız; davanın sırf davalılardan birini kendi mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı; belirtiler veya başka delillerle anlaşılırsa, mahkeme onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.

Kanunkoyucu, burada kötü niyetli bir davadan yola çıkıyor. Sadece D’yi olduğu yerden farklı bir yere götürmek için davayı özellikle Kadıköy veya Üsküdar’da açıyor ise mahkeme, D’nin davasını ayırıp Konya’ya yollayacak ve yetkisizlik kararı verecek.
->Yeni kanunda 7.madde bu konuyu düzenler.
“Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır.”
“Birden fazla davalının bulunduğu hallerde, davanın, davalılardan bir sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı, deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.”
İki istisnamız da değişmemiş ve aynı kalmış. *Görmüş olduğumuz ilk istisna kesin yetkilidir. Ortak mahkeme varsa orada açmak zorunludur. Bu mahkeme kesin yetkili mahkemedir. Dolayısıyla bütün yetkili mahkemeleri bertaraf eder.

*Genel yetki kurallarına neden ihtiyaç duyduk?

Davacı olarak davanızı açarken tasarruf ilkesi çerçevesinde açıyorsunuz. Yani kendi dileğinizle, kendi isteğinizle istediğinizle zaman açıyorsunuz. Oysa davalı, bundan dava dilekçesinin tebliğ edildiği anda haberdar oluyor. Davalı da dava dilekçesine cevabı 10 gün içerisinde vermek zorunda. Dolayısıyla psikolojik olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Oysa davacı bu davayı düşünerek açıyor. Davalı ise bir anda tebligatla haberdar oluyor. Böyle bir durumda davalının kendi yerleşim yerindeki mahkemeye gitmesi rahatlatıcı bir unsurdur.
Davacı açısından düşündüğümüzde; herkesin bir yerleşim yeri vardır. Davacı hukuki olmadığını, avukatla temsil edilmediğini düşündüğümüzde yapacağı tek şey davalının yerleşim yerini tespit etmek ve davasını açmaktır. Çünkü hiçbir inceleme yapmadan davasını gidip açabilir. Avukatla temsil zorunluluğu olmayan ülkemizde bu, büyük bir rahatlıktır.

2. Davalının Yerleşim Yerinin Belli Olmaması Halinde Yetkili Mahkeme

Eski kanuna baktığımızda, 9.maddede düzenlenmiştir. “Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”
9.maddenin 1.fıkrasının 2.cümlesi, eski kanunda 16.maddeyle birlikte ele alınmaktaydı. “Türkiye dahilinde malum ikametgah olmayanlar aleyhindeki mal davaları Türkiye’de sakin oldukları mahal mahkemesinde ve Türkiye’de malum meskeni yoksa emvalinin veya munazaalı şeyin veya teminatı varsa o teminatın bulunduğu mahal mahkemesinde bakılır. (HUMK 16)”
Türkiye’de yerleşim yeri yok ise davayı ikiye ayırıyor. Malvarlığına ilişkin davalar – şahıs varlığına ilişkin davalar olarak. Malvarlığına ilişkin olanlarda, çekişmeli olan şeyin bulunduğu yer diyor.
Şahısvarlığında da ayrım yapıyor. Diyor ki; son ikametgahının bulunduğu yer mahkemesinde açılır. Son ikametgahı belli değil ise sakin olduğu yer. O da belli değilse Ankara, İzmir, İstanbul mahkemeleri bakacak.
Yeni kanuna bakarsak; 9.madde düzenlenmiştir. Eski kanundaki 16.maddeyi 9.maddenin içine taşımıştır. İki maddeyi bir maddede birleştirmiş. Bu madde çok sade ve anlaşılır nitelikte. MÖHUK (milletlerarası özel hukuk usulü kanunu) 28.maddesiyle 40.maddesinin uygulama alanı devam ediyor.

3. Boşanma Davalarında Yetkili Mahkeme

Bu husus da yine HUMK 9.maddede düzenlenmiştir. Boşanmayla ilişkin görevli mahkeme aile mahkemesidir. TMK 168.maddesiyle HUMK 9/3 aynı düzenlemeye sahiptir. Kanunkoyucu usul kanundaki maddeyi kaldırmış, TMK 168 bu konuda yetkili mahkemeyi belirten hüküm olarak devam etmektedir.
Boşanma davalarında iki tane yetkili mahkeme var. Birincisi; eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesidir. Diğeri; eşlerin son 6 aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesi yetkilidir.

Özel Yetkili Mahkemeler

Genel yetkili mahkeme özel mahkemenin yetkisini bertaraf etmez. Kanun; genel yetkili mahkemeden başka bazı davalar için özel yetki kuralı koymuştur. Bu özel yetkili mahkemeler, ilişkin oldukları davalar ile herhangi bir şekilde bağlantılıdır.
Bir davanın zorunlu unsurları; taraflar, dava konusu, dava sebebi (temeli). Genel yetkili mahkeme bu üç unsurdan, taraflardan davalıyı öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkan unsur ise dava konusudur.

Genel etki veya özel kurallarında yetkisizliği ilk itirazda ileri süreceğiz. Hak düşürücü süredir. İlk itiraz ileri sürülmezse yetkisiz mahkemede dava açıldıysa yetkisiz mahkeme yetkili hale gelir. Bu genel yetki ve özel yetkili haller için geçerlidir. Kesim yetkilinin niteliği dava şartıdır.

1.Sözleşmeden doğan davalarda yetki:

HUMK’ a göre; 10.maddede düzenlenmekteydi. Sözleşmeden doğan davalar dediğimizde sadece borçlar kanundan doğan sözleşmeler söz konusudur.
10.maddede iki tane yetki kuralı konusudur. Birincisi; sözleşmenin icra olunacağı yer mahkemesi yazar. Sözleşmenin icra olunacağı yer sözleşmede yazar. Taraflar bu konuda serbestiye sahiptir. İcra yerini belirleyebilirler, açıkçası veya zımnen düzenlenebilir.

Sözleşmede yazılmışsa; kanuna göre yetkili mahkemeyi belirleyeceğiz. Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan hüküm var. Para borcu alacaklıya götürülecek borçtur. (*BK 73) Kambiyo senetlerine ilişkin alçak söz konusuysa aranacak bir borçtur. Borçluya gidip arayacaksınız.

Olayımızda; A,B’ ye buzdolabı sattı diyelim. Ancak alacağı olan 5.000 lirayı alamadı. Bu durumda 10.maddenin uygulama girer.

İlk yetki kuralı diyor ki; sözleşmenin yerine getirileceği yer. Burada parayı istiyoruz. Para borcu olduğu için borçlu miktarı getirecektir. Dolayısıyla davaya, alacaklının ikametgahı mahkemesinde bakılır. İlk özel yetkili mahkeme A’nın ikametgahı mahkemesidir. Genel yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeridir.

Önce borçlu kanununa giren sözleşme var mı bunu inceleyeceğiz, sonra 10.maddedeki yetki kuralına ilişkin bir durum var mı onu inceleyeceğiz.

İkinci yetki kuralı diyor ki; sözleşmeden doğan bir dava, davalı veya vekili davanın açıldığı zaman orada bulunmak şartıyla sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesinde de açılabilir. Sözleşmenin yapıldığı yer; Üsküdar diyelim. Davanın açıldığı tarihte davalı veya vekilinin Üsküdar’da bulunması kaydıyla davayı Üsküdar’da açabiliriz.

Tamamen panayırlara, sirklere ilişkin bir düzenlemedir. Bir sözleşme yaptık diyelim panayırla. Panayır Kadıköy’de kaldığı sürece ona karşı bu davayı açabiliriz. Başka bir yere gittikten sonra dava açarsanız bu yetki kuralı uygulanmaz.

Yeni kanunda da 10.maddede düzenlenmiştir. “Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifade edileceği yer mahkemesinde de açılabilir.” Sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesi kuralı kaldırılmış artık. İkinci yetki kuralı artık yok. Kaldırılma nedeni ise, uygulama alanına çok az olmasıdır.


Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Çiftlik bank ve benzeri yapılar gündemde yoğun olarak yer almaktadır. Ponzi, piramit, saadet zinciri yapısındaki bu firmalara para yatıran kişilerin mağduriyeti nasıl giderilebilir, yatırımcılar paralarını kurtarabilirler mi? bu sorulara cevap arayacağız.

Çiftlik bank ile duyulan bu Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri kimdir, amaçları nedir?

İnsanlardan çok yüksek kazanç (kar) vadeden bu şirketler(ve/veya internet siteleri) halk arasında saadet zinciri olarakta bilinir. Ülkemizde ve Dünya’da bu sistem ile faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.

İşte bu Çiftlik bank bu benzeri yapıda Türkiye’de faaliyet sürdüren işletmelerin bazıları aşağıdadır;

-Birlik Beraberlik Tarım ve Hayvancılık
-Ekolium Bilişim Yazılım Tarım ve Hayvancılık
-UKASH İnternet Hizmetleri
-SKP Teknoloji Sanal Market
-CashÇiftlik
-Maden.im
-Elit Çiftlik
-ÇiftlikShop
-ÇiftlikMania
-Bizim Tavuklar
-Çılgın Tavuklar

Bu yapılar genellikle kulaktan kulağa tavsiye ile internet reklamlarıyla, email, telefon, sms vb. araçlarla insanlara ulaşırlar.

Bu şirketler çeşitli sözde çeşitli sanayi kollarında Tarım, Hayvancılık, Turizm, İnşaat, Bilişim vb. endüstrilerde yatırımlarımız var diyerek yüksek kazançlar elde ettiklerini iddia ederler. Bu kazançlarını büyütmek için yeni yatırımcılara ihtiyaç duyduklarını söylerler. Bu bahaneyle insanları bu sisteme yatırım yapmaya davet ederler.

Bu sisteme güvenen kişiler, kendi bütçelerine göre 5.000 tl’den başlayarak, 500.000 tl ve üstü miktarlara varan paralar yatırırlar.

Yatırımcı, bu şirketlerin kar vaatlerine inananak, yatırdığı parayı 6 ay ile 18 ay içinde amorti edeğini yani taksit taksit bu şirketten geri alacağını düşünür.
Yatırdığı parayı geri aldıktan sonra da, her ay için düzenli bir kar elde etmeyi umar.

Bu tuzaklı ve tehlikle ponzi sistemini kamufle etmek için profesyonel hazırlanmış internet siteleri vardır. Bunun yanısıra sosyal medya maniülasyon ekipleri, sisteme entegre online oyun platformu ve göstermelik endüstriyel yatırım (çiftlik açtık, fabrika açtık) videoları ve fotoğrafları da olabilir.

Duydukları, gördükleri ve okuduklarından etkilenen kişiler, bu sistemden yüksek kazanç etmek umuduyla para yatırırlar.

Ponzi şirketi için, işler  düzenli yeni üye girişi olmasına bağlı olarak devam edebilir. Sisteme yeni üyeler almaya devam ediyorsa, işler o zaman dilimi için yolunda demektir. Yatırımcılara aydan ayda taksitli ödemeleri yapılır.

Örneğin 80.000 TL yatırım yapan bir kişinin aylık 6.250 TL’den 6 ay düzenli geri ödeme alması gibi.

Ancak piyasa koşullarının misliyle çok üstünde kar payı (geri ödeme) vadeden sistem zamanla tıkanmaya başlar.

Çünkü, üretmeden “sürekli ve yüksek kazanç elde etmek” imkansızdır!

Ponzi’de sıkıntıların başladığı nasıl anlaşılır?

Sistemin bazı ödemeleri aksatmasıyla yatırımcılar tedirgin olur ve sosyal medya üzerinden birbiri ile haberleşir. Bu panik havası ve dedikodular yayıldıkça sisteme olan güven azalmaya başlar. Azalan güven ile sisteme yeni üye girişi de azalır.

Yeni üye girişi azaldıkça, sisteme giren para azalır. Sistem eski üyelerin aylık ödemesini  geciktirmeye başlar. Bu arada tehlikeyi erken farkeden kişiler parasını kurtarmak şirkete başvurur ancak para iadesi talepleri reddedilir. Gerekçe olarak imzaladıkları sözleşme, taahhütname ve çeşitli bahaneler gösterilir.

Üyelerin güvenini kaybetmeye başlayan bu şirket, bir kartopu etkisiyle iyice ödeme yapmaz/yapamaz hale gelir. Elinde var olan parayı da kaçırıp ortadan kaybolur. Olay basın ve medyaya düştükçe tedirginlik had safhaya ulaşır. Artık tüm yatırımcılar paralarını kurtarmanın peşine düşer.

Bu benzeri yapıda işletlemere para yatıran kişilerin, parasını nasıl kurtarabilir?

Halen faaliyette olan şirketlerden parasını geri almak isteyenler bunu yasal çerçevede gerçekleştirmelidir.

Çiftlik bank ile duyulan Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri olarak bilinen firmalara güvenerek para yatıran mağdur yatırımcıların yapması gereken, konusunda uzman bir avukat ile anlaşmaktadır. Avukatınız aracılığııyla yardımı ile yasal süreç başlatılır.

Para yatırdığınız firmanın, tüm mal varlıklarına haciz konulması, banka hesaplarının bloke edilmesi, icra takibi vb. metodlar ile tahsilat süreci devam eder.

Burada kritik olan şey zamandır. Çünkü para yatırdıkları şirket iflas ettikten sonra tahsilat imkanı çok güçtür. Ortada yüzlerce alacaklı varken, firmadan geriye kalan sınırlı varlıklar ile bütün yatırımcıların parası karşılanamaz. Sadece erken davrananlar paralarını kurtarabilir.

Ticaret ve Tüketici Hukuku Avukat

Av.Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat

 

Davaların Birleştirilmesi: Davalar arasında bir ilişki olduğunda davaların birleştirilmesi mümkündür. 

“Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerinde veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. (166/1)”
“Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirilme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (166/2)

Örneğin; Hakim davayı inceliyor. Taraflardan biri hakimin reddi talebinde bulunuyor. Esas incelemeye devam etmemiz mümkün değil. Bir ihtilafçık çıktı. Karar verilmeden esasa geçemeyiz. Dolayısıyla bu bir hadisedir.
İlk itirazlar da birer hadisedir. İlk itirazları dava dilekçesine cevapta davalı ileri sürer dedik. İlk itirazlar çözülmeden davaya devam edilmesi mümkün değil. Bazen 3.kişiler davaya müdahale edebilir. Böyle bir taleple karşılaştığınızda bu da bir hadisedir. Önce bunu çözeceksiniz. Eski hale getirme talebi de bir hadisedir.
Hadiselerin İncelenmesi; hadiseler yargılamanın herhangi bir aşamasında karşımıza çıkabilir. Öyle bir ihtilafçık ki, o sorunu çözmeden asıl olayımızı incelemeye geçemeyiz. Hadiseler, dilekçeyle veya duruşmada sözlü söylerseniz tutanağa yazılır.

Hadise talebiyle karşı karşıya kalan hakim, bunu inceler ve karşı tarafa tebliğ eder. Ancak karşı tarafa tebliğ etmesi için hadise talebini incelemeye değer bulması gerekir. İncelemeye değer bir talep söz konusu değilse karşı tarafa tebliğ etmeyecektir. Örneğin; sürenin geçtiğini gördüğünde incelemeye değer bulmayacak ve doğrudan talebi reddedecek.

İncelemeye değer bulduğu takdirde karşı tarafa tebliğ eder ve karşı taraftan cevap bekler. Sonra da hakim hadise üzerinde inceleme yapıp karara bağlar. Bazı konularda kendisi karar verebilir. Bazı hallerde ise (ret talebi) kendisi karar veremez. Ret talebini, aynı yetkiye sahip hakim inceleyecektir.
Bazı hadiseler sonucunda verdiği karar neticesinde davadan elini çekmek zorunda kalabilir. Bu durumda nihai bir karar vermiş oluyor. Bu tamamen hangi konunun hadise olduğuna bağlıdır.
Asliye Hukuk ve Asliye Ticaret Mahkemeleri Arasındaki İşbölümü
Kadıköy’deki birkaç tane sulh hukuk mahkemesi var. Sizin davanıza hangi mahkemenin bakacağı ‘UYAP’ sistemiyle belirlenir. Bu mahkemelerin arasındaki ilişki nedir? Sulh hukuk ile asliye hukuk arasındaki ilişki görev ilişkisi. Ama bir bölgede birden fazla sulh hukuk mahkemesi varsa, bunlar arasındaki ilişki ise işbölümüdür.

*Asliye hukuk ile asliye ticaret arasındaki ilişki nedir?
Bunların arasındaki ilişki de bir işbölümü ilişkisidir. Alangoya; bunların arasındaki ilişkinin bir görev olması gerektiğini savunuyor. Ancak kanuna baktığımızda 116.maddenin son bendi işbölümü itirazı ve bunun kapsamını belirtmektedir. Gerekçeyi de okuduğunuz da asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesinin alanına girdiğini gördüğünüzde artık bunlar arasındaki ilişkinin işbölümü ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Ticaret mahkemesi her ilde yok. Olmayan yerlerde ticaret mahkemesinin davalarına asliye hukuk ticaret mahkemesi sıfatıyla bakıyor.
Hangi davaların ticari davalar olduğunu TTK 4.maddede (eski kanun- 6762s.k.) yer alıyor. Bunları iki gruba ayırabiliriz. Mutlak ticari davalar ve nısbi ticari davalar.

– Mutlaka ticari davalar: -> Ticaret kanununa göre
-> Kooperatifler kanununa göre
-> Diğer kanunlara göre
– Nısbi ticari davalar: -> Ticari işletmeyle ilgili bazı davalar
-> Her iki taraf için ticari sayılan hususlardan doğan davalar

İşbölümü itirazıyla ilgili olarak; asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişkinin işbölümü olduğunu söyledik. İşbölümü itirazı da ticaret mahkemesinde açılması gereken bir davanın asliye hukukta açılması üzerine başvurulan bir kurumdur.
Bu bir ilk itirazdır. (HMK 116) Dolayısıyla davalı dava dilekçesinde cevabını yazarken ileri sürecek. Hak düşürücü süredir.

*İş bölümü itirazı bir ilk itirazdır. Ancak tarafların iradelerine bağlı olmayan hususlarda mahkeme bunu resen gözetir. İflas davaları mutlaka asliye ticaret mahkemesinde açılması gerekir. Bu bir dava şartıdır. Dava şartı olduğu için resen gözetilir. Taraflarda her zaman ileri sürebilirler.
İşbölümü itirazını yaptığımızı düşünelim. Hakim bunu inceleyecek. İşbölümü itirazının dava dilekçesine cevap süresinde yazılmadığını tespit eden hakim ne yapacaktır.
Reddedecek ve davaya bakmaya devam edecektir.

Süresinde yapıldığını kabul edersek, hakim bu sefer itirazın yerine olup olmadığını inceleyecek. Haklı olmadığını düşünüyorsa reddedecek. Bu ret kararı bir ara karardır. Çünkü hakim yargılamaya devam edecek. Arar karara karşı esasa ilişkin kararla birlikte kanunyoluna başvurabilir.
İşbölümü itirazını kabul ettiğini düşünürsek, hakim nihai bir karar vermiş oluyor. Dosyadan elini çekiyor. Artık o davaya devam etmeyecek. İşbölümü itirazını kabul ettiği takdirde bir gönderme kararı yazacak. Bu gönderme kararında, dava dosyasının ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilir. Bu kararı yazdıktan sonra dosyadan elini çeker. Gönderme kararı üzerine, aynı görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemler yapılacak. (HMK 20)

YETKİ: Yetki, coğrafi yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı ilişkindir. Mahkeme tespit ediliyor görev konusuyla, hangi yerdeki mahkeme olduğu da konusuna tespit ediliyor.
Dış yetki uluslar arası yetkidir. Uluslar arası yetki, Türk vatandaşıyla yabancı birey evlenmişi. Bunların boşanma hususu uluslar arası yetkiye bağlıdır. İç yetki, ulusal yetkidir. Bizim konumuzu iç yetki oluşturuyor.

Yetki kurallarını; genel yetki kuralları, özel yetki kuralları, kesin kuralları diye üçe ayırıyoruz. Kesin yetkinin diğerlerinden farklı özellikleri var. Kesin yetkiyi ayrı bir grup olarak kabul edenler var, bir de özel yetki kurallarının içinde nitelendirenler var.
Kesin yetki bir dava şartıdır. Genel yetki ve özel yetki ise ilk itirazdır.

Genel yetki kuralı ile özel yetki kuralının aynı anda bulunması mümkündür. Böyle olunca birden fazla yetkili mahkeme olur. Burada davacının seçme hakkı vardır. Genel yetki ile özel yetki birbirini bertaraf etmez. Seçimlik hak söz konusudur.

Oysa kesin yetki kuralı; uyulması zorunlu kurallardır. Kesin yetkili bir mahkeme varsa, genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkilerini bertaraf eder. Davacının seçimlik hakkı yoktur. Davayı mecburen kesin yetkili mahkemede açacaktır.
Dava şartı olduğu için, dava yetkili mahkemede açılmadığından bu husus yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebilir veya hakim resen dikkate alacaktır. Oysa genel yetkili veya özel yetkili mahkemelerin olması halinde ikisinden birini seçmek davacını hakkıdır. Davalı ilk itiraz olarak ileri sürecektir. İleri süremediği takdirde hakim resen dikkatte almayacaktır.
Davacı davayı yanlış bir mahkemede açtıysa davalı ilk itirazda bulanabilir. İlk itirazda bulunmadığı takdirde hakim resen dikkate almaz. Bu durumda yetkisiz bir mahkeme yetkili hale gelecektir.

Fatmanur Toprak Saygıner| Kahramanmaraş Avukat

Bekletici Mesele: Bir mahkemede görülmekte olan bir davanın sonuçlandırılması için başka bir mahkemede görülecek veya görülmekte olan bir davanın sonucunun beklenmesine bekletici mesele denir.
Eski kanunda bekletici meseleye ilişkin açık bir hüküm yoktu. Yeni kanunda 165.madde bu konuya ilişkindir.

Bir davadaki talep sonucu hakkında karar verebilmesi için daha önce çözülmesi gereken sorunlara ‘ön sorun (ön melese)’ denilmektedir. Örneğin; alacaklısınız ve kefile karşı dava açmak istiyorsunuz. Bu durumda kefile karşı dava açtığınız davada asıl borçlunun borcunu istiyorsunuz. Hakim, esasa ilişkin incelemeyi yaparken netice-i talebe ulaşmak için; önce kefalet sözleşmesini inceleyecek, kefil olup olmadığını inceleyecek. Sonrada da asıl borcu inceleyecek. Dolayısıyla bir süre önmeselemiz var. Bütün bunların varlığı gerekli ki netice-i talebe ulaşabileyim.
Bu davanın bir önsorunu başka bir davanın netice-i talebi olabilir. Mesela; kefalet sözleşmesinin varlığı veya yokluğu konusu. Kefalet sözleşmesinin varlığı veya yokluğu konusu. Kefalet sözleşmesinin tespitine ilişkin davada borçlu ve kefil arasında bir ihtilaf vardır. Dolayısıyla bunların arasındaki bu davanın netice-i talebi kefalet sözleşmesinin varlığıdır. Alacaklının alacak davasında ise bu mesele bir önsorundur.
Alacaklının davasına konu olan alacak için kefile başvurduğumuz davada, kefil sözleşmesinin olup olmadığı hakim tarafından bekletici mesele yapılabilir, bu davadan çıkan sonucu bekleyebilir. Bu davadan çıkan sonuç kesin hüküm etkisine ulaştığı zaman artık gerçek kabul edilir. Bu karar kesinleştikten sonra asıl davanın hakimi bu sonucu alacak ve kendi olayına inşa edece. Akabinde kendi netice-i talebine gidecek.
*İlk davada kefilin kazandığını düşünürsek ve ilk davanın hakimi de bekletici mesele yaptığını düşünürsek ikinci davanın hakimi de bekletici mesele yaptığını düşünürsek ikinci davanın akıbeti ne olacak?
O zaman da bekleyecek. Çünkü kefilin davayı kazanması kefil olmadığını ispat eder. Dolayısıyla ikinci davayı da alacaklı kaybeder. Kefilin davasında, kefil kaybederse ikinci davayıda alacaklı kazanmış olacak.Kefilin davayı kaybetmesi kefalet sözleşmesinin olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla alacaklı talebine kefile karşı ileri sürebilecek.
Anayasa mahkemesinde bekletici mesele yapmak zorunluydu. Usul hukukunda ise bekletici mesele yapma zorunluluğu yok. Hakimin takdirindedir.
Alacak davasında kefile karşı açılan davada hakim borçlunun kefile karşı davadan haberdar ise bekleyebilir ya da devam edebilir. Devam ettiği takdirde her iki mahkemeden farklı kararlar çıkabilir.
Bekletici mesele yapmanın olumlu yönü; iki davada farklı kararların çıkmaması, kararların uyum içinde olmasıdır. Olumsuz yönü ise; bekletici mesele yapılan olayın kesinleşmesini beklememiz gerekir. Kanunyoluna başvurulduysa oradan kesin kararın çıkmasını bekleyeceğiz. Dolayısıyla bekletici mesele yapılan dava 7-8 yıl sürebilir. Bu durumda, bizim asıl davamız kararın kesinleşmesine kadar bekleyecek

.
Bizim alacak davamızda hakim bekletici mesele yapmaya karar verdi. Borçlu kendi yargılamanızın hızlı yapmaya karar verdi. Borçlu kendi yargılamanızın hızlı yapılmasını istiyor. Peki, borçlunun böyle bir durumda bir hukuki çareye başvurma imkanı var mı?
Mahkeme bekletici mesele yaptığını açıkça belirtmek zorundadır. Bu karar bir ara karardır. Hakim davadan elini çekmiyor çünkü. Ara kararlara karşı kanunyoluna başvurmamız mümkün değil.
Burada ara kararlara ilişkin büyük bir istisna var. Hakim görüşe göre; bekletici mesele ara karar olmasına karşın burada taraflara itiraz hakkı tanınmalıdır. Dolayısıyla böyle bir itiraz hakkı tanındığı için hakim ara kararından dönebilir.
Bekletici mesele yapılması davanın işlemden kaldırılması kararı değildir. Dolayısıyla, dosyanın işlemden kaldırılması kararı olmadığı için bir dahaki duruşma gününü de belirlemek zorunda. Bekletici mesele konusunda ara kararı veren hakim tahmini bir duruşma günü belirleyecek. Bu duruşma günü sonra ertelenebilir. Belirlendiği için de zaten bu dosyanın işlemden kaldırılmadığını açıkça göstermektedir.
Değişik yargı kollarına ilişkin de bekletici mesele yapılabilir. İdari yargıdaki bir davanın sonucu adli yargı bekleyebilir.

Fatmanur Toprak Saygıner| Kahramanmaraş Avukat

 

Medeni usul hukukunda görev kurallarının niteliği kamu düzenine ilişkindir. Kanunda da yazıyor. Eski kanunda; kanunla düzenlenmesi gerektiği yazıyordu. Yeni kanunda, hem kanunla düzenlenmesi gerektiği hem de kamu düzenine ilişkin olduğu özellikle belirtilmiş. (HMK md.1)

Aynı zamanda bir dava şartıdır. Dava şartı olduğuna göre, görevli olmayan mahkemede davayı açtığımızda usulden reddedilir. Esasa yönelik incelemeye girmeyecek. Dava şartı olduğu için hakim tarafından resen gözetilir. Yargılamanın her safhasında gözetilir. Aynı şekilde taraflar da yargılamanın her safhasında ileri sürebilir. Görev kuralına aykırılıkta zamansal bir sınır yok. Taraf olarak görevsizliği ileri sürmek dava Yargıtay’ da iken aklınızda geldiyse bile mümkündür.

Görevsiz mahkemede davanın açılması halinde mahkemenin vereceği karara görevsizlik kararı diyoruz. Mahkeme bu kararı ne zaman verebilir? İlk olarak, dava dilekçesini okuduğu an hakim görevsizlik kararı verebilir. Dava dilekçesi hakimin önüne geldiğinde davanın konusunu görecekseniz ve buna bakarak görev kurallarını belirleyebileceksiniz.

Yargılamanın her aşamasında görevsizlik kararı verebilir, ancak ilk defa teknik olarak dilekçe eline geçtiği an verebilir. Ancak deniliyor ki; teknik olarak dava dilekçesi hakimin eline geçtiği an görevsizlik kararı verebilir ama davadan davalının daha haberi yok. Teknik anlamda taraflar tam olarak oluşmadı. Davalı henüz bir şeyden haberdar değil. Dolasıyla doktrin diyor ki; taraflar oluşmadan hakim görevsizlik kararı vermemelidir. Dava dilekçesi davalıya tebliğ edilecek, davalı dava dilekçesine cevap yazacak ve böylece taraflar oluşacak.

Tarafların oluşmasından sonra ancak görevsizlik kararı verilebilir. Buna teşkil-i tarafeyn deniliyor. Bu doktrindeki bir görüş. Ama aslında hakim teknik anlamda dava dilekçesini gördüğü an görevsizlik kararı verebilir.

*Yargıtay temyizinde taraflardan biri mahkemenin görevsizliğini ileri sürdü. Yargıtay ne yapacak?
Yargıtay, dava şartına aykırılık olduğu için kararı bozacaktır. Bozma üzerine dava yeniden ilk derece mahkemesine gönderilir ve orada tekrar görülür. Bu sefer görevli mahkemeye yolladınız tabi ki. Görevli mahkeme davaya bakıyor. Taraf olarak yeniden görevsizlik itirazında bulunuyorsunuz. Taraflar Yargıtay’ın gönderdiği mahkemede de görevsizlik itirazında bulunabilir. Görev konusunda usuli müktesep hak (kazanılmış hak) söz konusu değildir. Bozma kararından sonra dahi yapılan yeni yargılamada görevsizlik itirazı ileri sürülebilir.

Sulh hukuk mahkemesinin görev alanına giren bir dava olduğunu düşünelim. Bu davayı yanlışlıkla asliye hukuk mahkemesinde başlattınız. Dava görevli olmayan mahkemede başladı. Bu durumda asliye hukuk mahkemesinin bakması sonucunda karar da verdiğini düşünelim.

*Taraflar bu durumda bu kararı temyiz edebilirler mi?
Kural olarak; temyize gidebilmeleri mümkün olmalı. Ancak, burada bir istisna yapıldı. HUMK 7/3’e göre; eğer görevli mahkeme sulh ise ve görevsiz mahkeme olarak asliye mahkemesi bu davaya baktıysa bu sebepten dolayı temyize götürülmesi mümkün değildir. Çünkü daha tecrübeli ve bir heyet mahkemesi karar vermiş olduğu için bu kararın temyiz edilmesi mümkün değil.
Yeni kanuna baktığımızda ise, asliye hukuk mahkemesi de tek hakimli olduğu için bu karara karşı temyize gidilebilir. Eski kanun zamanında uygulamada da tek hakimli mahkemeleri ancak kanunda heyet mahkemesi olarak görüldüğü için böyle bir madde vardı. HUMK 7/3 yeni kanuna geçmedi. Kanunkoyucu bu istisnadan vazgeçmiştir. Dolasıyla bu karar temyize götürebilir.

Görevsizlik Kararı Üzerine Yapılacak İşlemler:
Diyelim ki; ilk derece mahkemesinde hakimsiniz. Önünüze bir dilekçe geldi, dava dilekçesine cevap da geldi ve taraflar oluştu. Artık inceliyorsunuz davayı. Görevsiz olduğunu tespit ettiniz. Bu durumda hakim olarak ne yapmanız gerekir?

Esas incelemeye geçmeyeceğiz. Dolasıyla usulden bir ret gerekir. Hakim olarak görevsizlik kararı vereceğiz. Görevsizlik kararı verildikten sonra o ihtilafa ilişkin herhangi bir işlem yapmayacaksınız, çünkü siz görevli değilsiniz. Dolasıyla hakim, görevsizlik kararı üzerine dosyadan elini çekiyor.
Bir hakimin verdiği karar sonucunda dosyadan elini çekiyor ise, buna karar diyoruz. Dosyadan elini çekmeyip karardan sonra yargılamaya devam etseydi, o zaman bu ara karar olurdu. Hakimin reddi talebi reddedildiyse eğer, verilen bu karar bir ara karardır. Taraf olarak görevsizlik itirazında bulundunuz ve itirazınız reddedildi, bu durumda bu da bir ara karardır.

Nihai kararları ikiye ayırıyoruz. Usule ilişkin nihai kararlar-esasa ilişkin nihai kararlar. Buradaki karar (görevsizlik kararı) usuli nitelikte nihai bir karardır. Çünkü hala usuli incelemedeyiz. Görevsizlik kararı esasa ilişkin bir karar değildir.

*Mahkeme görevsizlik kararı verdi diyelim. Bu görevsizlik kararına ne yapacağız?
Yargıtay’ın görüşüne göre yazılması gereken iki husus var. Bunlardan ilk; görevli mahkemenin belirtilmesidir. İkincisi; göndermeye ilişkin bir ibarenin bulunması gerekir. Görevli mahkemeye kendiliğinden dosyayı göndermeyecek.

HUMK’ a göre yapılacak işlemler; HUMK 193/3 bizim için önem arz etmektedir.
‘Görevsizlik kararına karşı, temyiz süresinin sona erdiği veya Yargıtay(kanun yolu mahkemesi)’ın onama kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren 10 gün içinde davacının görevli mahkemeye yeniden dilekçe vererek davalıya davetiye tebliğ ettirmesi gerekir.

Görevsizlik kararı ( usuli nitelikte nihai karar) 10 gün
2 süre var. İlk süre, temyiz süresinin sona ermesi. Kanun yolu süresinin kendiliğinden geçmesinden itibaren (yani tarafların hiçbiri kanun yoluna başvurmadı) 10 günlük bir süre başlıyor. Demek ki; ilk süre başlama noktamız;kanun yolu süresinin kendiliğinden geçmesiyle başlıyor. (görevsizlik kararı kesinleşmiş olacak) Kanun yolu süresi geçtikten sonra 10 günlük süre başlıyor. Not: HMK’ da bu kuralla ilgili süre değişti.

İkinci süre; Yargıtay’ın onama kararının tebliği tarihinde itibaren. (onama kararından sonra yazmayın sınavda, süre başlama ve bitim zamanları çok önemlidir.) Demek ki; burada taraflardan biri kanun yoluna başvurmuş. Yargıtay ise onama kararı vermiş. Görevsizlik kararını onamış ve ilk derece mahkemesini haklı çıkarıyor. İşte bu kararın tebliğinden itibaren de 10 günlük süre başlıyor. Davacı, bu 10 günlük süre içinde görevli mahkemeye başvurmak zorundadır.

Yargıtay bozma kararı verseydi, dava olduğu yerden devam edecekti. İlk derece mahkemesinin haksız olduğunu yani bu dava hakkında görevli olduğunu belirtiyor.
Görevli mahkemeye kimin başvuracağı konusunda tartışmalar var, onları inceleyelim. Yargıtay diyor ki; görevli mahkemeye başvurma hakkı sadece davacınındır.

Kuru-Alangoya ise farklı bir görüşü savunuyor. Diyorlar ki; 10 günlük sürede sadece davacı değil davalının da görevli mahkemeye başvurma hakkı olmalıdır. Davalıya da bu hakkı tanımalıyız. **Neden böyle düşünüyorlar? HUMK 188-HUMK 123 maddelerini incelemeliyiz. İçerikleri aynı.

*’Davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir.’ (HMK 123) Davacı, davayı dava dilekçesiyle tasarruf ilkesi gereğince açıyordu. Açtıktan sonra davaya davalı dahil oluyor. Dolasıyla davasını açtıktan sonra davacı davadan sıkıldım deyip davasını geri alamaz, dava hakkından vazgeçemez. Feragat etmek demiyoruz, geri alma diyoruz. Yani davacı sonradan aynı davayı tekrar açabilir geri alma durumunda.

Tasarruf ilkesi gereğince dava açıp açmama konusunda serbest olan davacı, davayı bir kere açtıktan sonra geri alabilmesi için artık davalının rızasına ihtiyaç duymaktadır. Burada tasarruf ilkesinin hakimiyet alanın sınırlanmıştır. Davasını geri alabilir ancak bunun için davalının rızası olacaktır. Davadan maddi anlamda feragat ettiğinde dava hakkından vazgeçiyor. Böyle bir durumda davalının rızasına ihtiyacı yoktur. 123.maddedeki uygulamada maddi anlamda feragat yoktur. İlgili maddede dava hakkından vazgeçiyor, sonra tekrar açabilir davalının rızası dahilinde.

Davayı açtıktan sonra davacı davayı kendiliğinden geri alamaz. Dolayısıyla görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine eğer sadece davacıya dava açma hakkı tanırsak 10 gün içinde davacının görevli mahkemeye başvurmaması üzerine dava son bulacak, açılmamış sayılacak. Bu durumda davacının iradesiyle dava son buluyor. Bu da 123.maddeye aykırı. 123.madde bu uygulamayla ihlal edilmiş oluyor. Davalı her an kendisine karşı dava açılması tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Davalı kendisini aklamak istiyor. Dolayısıyla burada Yargıtay’ın içtihadına karşı sert bir görüş vardır. Davalıya da görevli mahkemeye başvurma hakkı verilmelidir. Aksi takdirde 123.madde ihlal edilmiş olur. Bu tartışma HMK’ da sonlandı.

193.maddedeki sürenin kendiliğinden geçmesi haline, taraflardan hiçbirinin başvuruda bulunmaması halinde dava hiç açılmamış sayılacaktır.Bu durum zamanaşımı bakımından önemlidir. Görevsizlik kararı kesinleşti, 10 günlük süre başladı ve bu süre içinde taraflar hiçbir şey yapmadı. Bu durumda dava hiç açılmamış sayılacak. Hiç açılmamış sayıldığında davanın açıldığı tarihe geri dönüyoruz. Zamanaşımı bu sonuca göre davanın açıldığı tarihte kesinleşmiş olmuyor. Yani geriye dönüyoruz dava hiç açılmamış sayıldığı için. Geri döndüğümüzde dava hiç açılmamış sayıldığı için o zamanaşımı kesilmesi ortadan kalkıyor ve zamanaşımı süresi dolamaya devam ediyor. Davacı tekrar davasını açmakta serbest ama hem harç yatıracak hem de artık davalı zamanaşımı süresinin dolduğunu davacıya karşı ileri sürebilir. Bu durumda davacı, ben sana önceden dava açmıştım deme şansına sahip değil. Çünkü o davayı hiç açılmamış kabul ediyoruz.

*10 günlük süre işlemeye başlamadan ve görevsizlik kararının kesinleşmeden; yani görevsizlik kararını verilmesi ile kesinleşmesi arasında davacı görevli mahkemeye başvurursa ne olacak? Öncelikle bu mümkün müdür?

Yargıtay görevli mahkemeye erken başvuruları kabul ediyor, mümkün görüyor. Bu başvuruyu da görevli mahkemeye başvuru olarak kabul ediyor. Bu durumda iki sıkıntı karşımıza çıkıyor.
1.Böyle bir durumda, Yargıtay aksi bir karar verirse ne olacak? Onama kararı vermedi, bozma kararı verdi diyelim. Bozma kararında ilk mahkemeye görevli olduğunu belirtiyor. Bu durumda dava görevli mahkemeden alınıp ilk mahkemeye geri gelecek. Ancak yine de Yargıtay erken başvuruya izin veriyor.

2.Davalı derdestlik ilk itirazında bulunabilir mi? Derdestlik, görülmekte olan bir davayı tarif eder. Derdestlik ilk itirazı, aynı dava konusuna ilişkin aynı davacıya karşı ilk itirazı yapması demektir.
Derdestlik ilk itirazına şöyle örnek verelim; A, B’ye 5.000liralık alacak davasını açtı. Bu davayı Kadıköy yetkili mahkemesinde açtı diyelim. Sonra bu dava derdest iken (esasa ilişkin nihai bir sonuca bağlanmadan) A aynı davayı Üsküdar’da tekrar açtı. Davalı olarak derseniz ki; bu davaya Kadıköy bakıyor. Neden biz Üsküdar’a geldik dersiniz. Dolasıyla buna derdestlik ilk itirazı diyoruz. Davalının; aynı dava konusuna ilişkin aynı davacıdan kendisine karşı açılan davada derdestlik ilk itirazını ileri sürme hakkı mevcuttur.

*Hangi hallerde derdestlik söz konusu? Bir davanın 3 zorunlu unsuru vardır. Taraflar, dava konusu, dava sebebi(temeli). Bu 3 unsurdan bir tanesi eksik olması halinde önünüzde dava yoktur. Her iki davanın 3 unsurunun aynı olması halinde davalı derdestlik ilk itirazını ileri sürebilir. Çünkü her iki davanın 3 unsuru aynı ise iki dava aynıdır. Aynı dava olduğu zaman açılan ikinci davada, davalı derdestlik ilk itirazında bulunabilir.

Diyelim ki, ikinci davada taraflar aynı ve A yine 5.000 liralık netice-i talepte bulunuyor. Dava konusu da aynı. Dava sebebi dediğimiz şey, netice-i talebine dayanak teşkil eden hayat olayıdır. Örneğin ilk davada A diyor ki; 3 ekim’ de yaptığımız sözleşmeden dolayı senden 5.000lira alacağım var. İkinci davayı da aynı şekilde açıyor. Dava sebebi de aynı. Bu durumda davalının derdestlik ilk itirazında bulunma hakkı var.

İkinci davadaki satış sözleşmesi değişik bir şekilde olsun. Bu durumda aynı dava olmuyor. Dava sebebi değişiyor. Dolayısıyla ikinci davada derdestlik ilk itirazında bulunamaz davalı. Demek ki; aynı davanın iki kere açılmasında derdestlik ilk itirazında bulunabilir.

Şimdi görevsizlik kararına dönelim. Davacı görevsizlik kararı kesinleşmemeden görevli mahkemeye başvurdu. Erken bir vakitte başvurdu. Bu başvuruya Yargıtay izin veriyor. Erken başvuru halinde ilk mahkemede henüz görevsizlik kararı kesinleşmedi. İlk davanın sonucu daha belli değil. 10 günün bitmesi sonucunda belli olacaktı. Belki Yargıtay’dan bozma kararı çıkacak, henüz onu da bilmiyoruz. Davacı ikinci mahkemeye gitti ve davayı orada devam ettirdi.

***Diyelim ki, ilk mahkemenin görevsizliğine Yargıtay bozma kararı verdi. Bu durumda aslında teknik olarak davaya baktığımızda aynı olan iki dava söz konusudur. Dolayısıyla burada davalının derdestlik ilk itiraz hakkı var mı?
Görevsizlik kararı kesinleşmeden davacının görevli mahkemeye erken başvurusu halinde ikinci mahkemeye bu dava gitmiş oluyor. Ama aslında bu dava hala ilk mahkemededir. Böyle bir durumda Yargıtay diyor ki; erken başvurudan dolayı ikinci mahkemeye davayı taşıyıp götürdüyse, orada derdest ettiyse davayı; davalıya derderstlik ilk itirazı hakkı tanımıyor. Yargıtay bu halde davalıya derdestlik ilk itirazı tanımıyor.

Görevsizlik kararında sonra başvursaydı hiçbir sıkıntı olmayacaktı. Zaten ikinci mahkemede devam edecekti dava. Ama aslında buradaki başvurusu 10 gün sonundaki başvurusuyla aynı anlama geliyor. Dolayısıyla iki dava olmasına karşın, erken başvurudan dolayı iki dava söz konusudur. Zamanında başvursaydı tek dava olacaktı. Buradaki tek sıkıntı; Yargıtay’ın bozma kararı vermesidir. Onun için de dedik ki; dava tekrar ilk mahkemeye gidecek ve bu sıkıntı da ortadan kalkacak. Erken başvuru halinde derdestlik ilk itiraz hakkı tanınmıyor.

10 günlük süre içerisinde görevli mahkemeye başvurmadığı taktirde dava hiç açılmamış sayılacak dedik. 10 günlük süre hak düşürücü bir süredir. Süre geçtikten sonra bile başvursa, bu dava artık eski davanın devamı değil yeni bir dava olacak.

Bir tartışmamız daha var. Görevsizlik kararını davayı açtığımız ilk mahkeme verdi. Görevsizlik kararı usuli nitelikte nihai bir karar. Nihai karar olduğu için hakim davadan elini çekiyor.

***Görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine de hükmedecek mi?
Yargıtay diyor ki; görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine de hükmedecek. Yargıtay’ın bu konuya ilişkin iki gerekçesi var. Birincisi; her mahkeme kendi önündeki davanın yargılama giderlerine hükmeder. İkincisi; Yargıtay diyor ki; görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine 10 günlük sürede davacının görevli mahkemeye başvurmaması halinde yargılama giderleri kalacak. Bu gerekçelerden dolayı görevsizlik kararı veren mahkemenin yargılama giderlerine de hükmetmesi gerektiğini söylüyor.

Doktrinin görüşü ise; yargılama giderlerinin belirlenmesinde esas olan ana kural, haksız çıkan tarafa yüklenmesidir. Davayı kim kaybederse yargılama giderlerini o ödüyor. Görevsizlik kararı verilirken esasa ilişkin hiçbir inceleme yok. Kimin haklı kimin haksız olduğu belli değil. Dolayısıyla esasa ilişkin bir karar olmadığından ana prensibi uygulama yer yoktur. Bunun sonucu olarak da görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine hükmedemez. 10 günlük süre içerisinde görevli mahkemeye başvuran olmaz ise; o zaman da eski kanundaki 425.madde uygulanır diyor ki doktrin. Herhangi bir nedenden dolayı yargılama son bulmuyor. 425.madde, yargılama giderlerinin nasıl dağılacağı konusuna ilişkin bir madde.

Not: HMK’ da tartışma da değişti.
Görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra başlayan 10 günlük (yeni kanuna göre 2 haftalık) sürede tarafların hiçbir görevli mahkemeye başvurmaz ise dava hiç açılmamış sayılıyor. Geriye dönük olarak davanın tüm etkilerini ortadan kaldırıyor. Ortaya çıkan tüm sonuçlar ortadan kalkıyor. Buna örnek olarak zamanaşımı defisini söyledik.

Görevsizlik kararının kesinleşmesinde sonra başvuru olduğunu düşünelim. Bu takdirde açılmış dava için aynı davanın devamı diyebiliriz.
“Bir mahkemenin verdiği görevsizlik kararı kanun yoluna gidilmeden kesinleşmiş ise bu görevsizlik kararı dosya kendisine gönderilen mahkemeyi bağlamaz.” Yani ikinci mahkeme de görevsizlik kararı verebilir. Ancak bir şartı var; kanun yoluna gidilmemiş olması gerekir.

İki mahkemede görevsizlik kararı verdiyse; bir üst mahkemeden görevli mahkemeyi tespit etmesini isteyeceğiz. Görevli mahkeme ya asliye olur ya da sulh olur zaten. Ancak burada her iki mahkeme de görevli olmadığını söylüyor. Burada bir üst mahkemenin karar vermesi istenir.

Her iki mahkemenin görevsizlik kararı vermesi halinde buna; olumsuz görev uyuşmazlığı denilmektedir. Eki kanuna göre (md.25.); mercii tayin yoluna gidilir. Bir üst mahkeme (Yargıtay) bu konudaki son kararı verecektir. Yargıtay’ın verdiği karar her iki taraf içinde bağlayıcıdır.
Dava konusunun bağlı olduğu zamanaşımı süresi, görevsizlik kararının kesinleşmesinden önce tamamlanırsa (10 günlük süre daha başlamadı-HUMK 193) eski BK md.137 (yeni BK 158)’deki 60 günlük ek süre devreye girer. Ek sürenin 10 gününde görevli mahkemeye başvurulduğunda, eski davanın devamı olduğundan yeniden harç ödenmeyecektir.10 günlük süresinin bitmesi ile ek sürenin kalan kısmında harç ödenmek suretiyle yeni bir dava açılabilir.

Çok ilginç bir sonuç var; 10 günlük sürenin dolmasıyla ilk davanın tüm sonuçları ortadan kalkıyor diyoruz. Ama burada bir istisna yapıyoruz. Deniliyor ki; zamanaşımı süresi eğer görevsizlik kararının kesinleşmesinden önce ama görevsizlik kararının verilmesinden sonra doluyor ise bu durumda BK’ daki 60 günlük ek süreyi veriyoruz. Dava açılmadığı takdirde dava hiç açılmamış sayılmasına rağmen bu ek süre işlemeye devam ediyor. Aslında bu ek sürenin işlememesi gerekir. Çünkü zaten dava hiç açılmamış sayılır, sonuçlarını doğurmamış sayılır.

Ama çok büyük istisna yapılıyor. Bu ek süre içerisinde, 10 günlük süre dolduktan sonra; 30 günlük bizim davacı tekrar açıyor. Bu 30 günlük sürenin hala BK’daki 60 günlük süre başlamamasına rağmen BK’ya göre b süre işliyor. Yargıtay bunu böyle kabul ediyor. Doktrinde bu eleştiriliyor. Alangoya hoca bunun mümkün olmaması gerektiğini söylüyor.

10 gün içinde davayı görevli mahkemeye götürmemesine rağmen, BK’ ya göre 60 günlük süre kalıyor.
10 günlük süre dolduktan sonra eğer hala BK ’ya göre 60 günlük süre devam ediyorsa dava açtığı takdirde zamanaşımı defisi kendisine karşı ileri sürülemeyecek. Ama aslında bu açılan davada 10 günlük sürede görevli mahkemeye başvurmadığı için tüm sonuçları ortadan kalkmış, ancak böyle de bir istisna yapılıyor. (Bunu lütfen dikkate alalım, kitaptan da okuyalım bu bölümü.)

10 günlük süreyi normalde kararın kesinleşmesiyle başlatıyoruz. BK’ ya göre verilen 60 günlük sürenin başlama zaman ilk 10 gün değil; görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonraki 10 gündür. Ek süre, görevsizlik kararı daha verilmeden başlamış da olabilir. (*kitapta ilk 10 günlük yazıyor. Kafanız karışmasın. 60 günün son 10 günü de olabilir.)

Görevsizlik mahkeme tarafından yapılan usuli işlemlerin geçerliliği; kural olarak geçersiz kabul edilir. Buna karşılık tarafların yaptıkları usuli işlemler geçerli olarak kabul edilir

HMK’ ya göre yapılacak işlemler; HMK md.20 bizim için önemlidir.

“Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.”


Bazı hususlar değişmiş. İlk olarak sürenin değiştiğini görüyoruz. 10 gündü, 2 hafta olmuş.

Başvuracak kişi davacıydı, artık taraflardan biri diyor. Dolasıyla her iki taraf da başvuruda bulunabiliyor. Dün incelediğimiz görüşlerden doktrinin görüşü kabul edilmiş.

“Dosya kendisine gönderilen mahkeme, kendiliğinden taraflara davetiye gönderir.” Eski kanuna göre; davacı görevli mahkemeye başvurur ve davetiye yollattırır. Yani davetiye yollanması için talepte bulunur. Artık sadece görevli mahkemeye başvuruyor. Davetiyeyi artık mahkeme kendisi yolluyor.

Yargılama giderlerine ilişkin de bir tartışma vardır. Yargıtay; her mahkeme kendi önüne gelen dosyada yargılama giderlerine hükmetmesi gerekir, diyordu. Görevsiz mahkeme esasa ilişkin bir tespit yapmamasına rağmen yargılama giderlerine hükmetmesini istiyordu. Doktrin; esasa ilişkin henüz bir sonuç yok. Davayı kimin kaybettiği henüz belli değil. Dolasıyla yargılama giderlerine hükmedilmez diyordu. Görevli mahkemenin karar vermesini istiyordu. 10 günlük süre içerisinde davaya devam edilmezse 425.maddeyi kıyasen uygulayacağız.

Bu konuda da değişiklik var demiştik. HMK 331.madde yargılama giderlerine ilişkin bir maddedir.

“Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder (burada doktrinin görüşünü benimsemiş kanun). Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkeme dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkum eder. (görevsiz mahkeme talep üzerine karar veriyor. Masraflar davacıya yükleniyor. Tamamen doktrinin görüşü benimsenmiş.)”

Talep olunca davacı ödeyecek ancak talep olmadığını düşünürsek dava masrafları açıkta kalacak. Mutlaka uygulamada mahkeme resen karar verecek ama kanunun lafzına bağlı kalırsak taraflar hiç talepte bulunmaz ise öyle kalacaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner
Kahramanmaraş Avukat

 

Hakimler ve Hakimin reddi: Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde karar verirler. Bu hak anayasa tarafından verilmiştir. Devlet size hukuki koruma sağlamakla yükümlü. Bu korumayı hakimler vasıtasıyla bağımsız mahkemelerde sağlıyor. Dolasıyla hakimin konumu daha özel bir konumdur. Türk milleti adına karar veriyor. Yargı yetkisini kullanıyor. Hakimlerin verdiği kararlara taraflar uymak zorundadır. Bazen hakimlerin verdiği kararlar kamu kuruluşlarını da bağlar. Örneğin , idari mahkemede hakimin verdiği karar ilgili kamu kuruluşunu da bağlar. Sadece bireyler değil yasama ve yürütme organları da hakimin verdiği kararlarla bağlıdır.

*Neden hakimler yargı yetkisini kullanıyor? Hukuk devletinde bizzat ihkak-ı hak yapamıyorsunuz. Devlet size hukuki koruma sağlamak zorundadır. Bu hukuki korumayı da hakimler aracılığıyla sağlamaktadır. Diğer kamu görevlilerden farklı statüyle, farklı koruma sahipler. Dolasıyla bu da hakimlerin korunmasını gerektirir.
Hakim teminatı, hakimlerin bağımsızlığının gerçekleştirilmesinin ve korunmasının en önemli araçlarından biridir. Hakim teminatı Anayasa’da belirlenmiştir. Anayasa; hakim ve savcıların azledilmeyeceğini, kendileri istemedikçe 65 yaşından önce emekliye sevk edilmeyeceğini, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık ödenek ve özlük haklarından yoksun bırakılmayacağını öngörmektedir. Bu prensipler anayasada benimsendiği gibi Hakimler ve Savcılar Kanununun 44. Maddesinde de aynen benimsenmiştir.
*Kimler hakim olabilir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, hukuk fakültesi mezunu olmak gerekir. Lisanslı olanlar için 30 yaş, doktora yapmış olanlar için 35 yaş sınırı vardır. Askerlikle ilgili şartlar var. Sağlık problemi olmaması gerekir. Son olarak da sınava girip geçmesi gerekir.

Hakimlerin atama, terfi disiplin ve yer değiştirme gibi özlük hakları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna aittir. Anayasa’nın 159. Maddesidir. Bu konuda eleştirilen konu HSYK’ nın üyelerinden birinin Adalet Bakanlığı olmasıdır. Dolasıyla oy kullanma hakkına sahip oluyor. Üçlü ayrımda adalet bakanı yürütme organı içindedir. Kakim atamalarını HSYK yapıyor.
1961 anayasasına baktığımızda, orda Yüksek Hakimler Kurulu vardır. Bu kurul sadece hakimlerden oluşuyordu. Günümüzde tek eleştirilen kısım da adalet bakanı müsteşarlığının kurulun tabi üyesi olması sebebiyledir.

Hakimler yasama, yürütme ve yargı organından bağımsızdır. Bütün güçlere karşı bağımsızdır. Bunun dışında hakimler yasalara bağlı ve vicdani kanaatine uygun olarak karar vermelidirler. Hakimler görevlerini gerçekleştirirken kişiler ya da organlar hiçbir şekilde talimat veremez, emir veremez, genelge gönderemez ve tavsiyede bulunamaz. Tabi hakimlik görevini yaptığı konulara ilişkin olarak talimat veremez. Anayasa, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinin hiçbir beyanda bulunamayacağını belirtmektedir. Bu kadar bağımsızlığa karşın hakimler ve savcılar kural olarak, kanunda belirtilen görevlerinden başka resmi veya özel hiçbir görev alamazlar.

Tahkim bir ihtilaf mahkeme dışında bir kurumda çözmektedir. Tahkim, devletin yargı organları dışında bir ihtilafı çözülmesine alternatif yoldur. Tahkimde hakemler görev yapmaktadır. Hakemler karar verirken az önce hakimler için saydığımız tüm esaslar geçerlidir. Hakimlerin bağlı oldukları tüm prensiplerle hakemler de bağlıdır.

Hakimin Davaya Bakmaktan Yasaklandığı Haller
Ana kuralımız, hakim önüne gelen dosyaya bakmak zorundadır. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Ya hakim yasaklıdır ya da hakimin reddedilmesine ilişkin bir sebep vardır. Bu iki ihtimal dışında hakim dosyaya bakmak zorundadır. 

Hakim, yasaklı olduğu bir davaya bakarsa hakimin tarafsızlığından şüpheye düşeriz. Kanunlara bağlı ve vicdani kanaatine uygun karar verirken aynı zamanda tarafsız olmak zorundadır. Bunun dışında, önüne gelen davada bir menfaatinin bulunmaması gerekir. Bunları teminat altında almak için de kanun koyucu bazı halleri yasaklanmıştır.
Yaşanmış olaylardan örnek vereyim size; bir bayan hakim var ve hakim davayı incelerken keşfe gitti. Davacının evine keşfe gidildi ve hakim davacının köpeğini sevdi ve birkaç dakika geçirdi. Davalı ise tarafsızlığından şüphe ettiği için hakimi reddetti. İkinci örnek; davaya bir heyet mahkemesi bakıyor. Davalı ve davacıdan birisi çok popüler birisidir. Heyetten bir hakim, ünlü olan taraftan bir imza istiyor ve imzayı da alıyor. Karşı taraf ise hakimi reddediyor. İkinci olayda tarafsız olmadığı çok bariz ortada, ancak ilk olayda hakimin tarafsızlığında biraz şüphe var. Burada size anlatmak istediğim, tarafsızlık her zaman çok açık bir şekilde olmayabilir. Böyle durumlarda somut olaya göre karar vermek gerekir.
Hakimin yasaklı olması; HUMK 34.maddede düzenlenmiştir. Yasaklı olduğu maddeyi okuduğumuzda eski kanunun anlaşılması çok güçtür. 34. Maddede bir farklılık olmamakla birlikte dili sadeleştirilmiştir.

Hakim, aşağıdaki hallerde davaya bakamaz; talep olmasa bile çekinmek zorundandır?
a)Kendisine ait olan veya doğrudan doğruya ya da dolasıyla ilgili olduğu davada. (bir menfaatten söz ediyor, menfaati olduğu bir davadan çekilecek )
b)Aralarında evlilik bağı kalksa bile eşinin davasında. (eski kanunda bu, aralarında evlilik bağı kalksa bile karısının davasında şeklindeydi. Yani erkek hakime hitap ediyordu. Bayan hakim olduğunuzda kanunun lafzına göre etkilenyemecektiniz ancak kanunun amacına göre etkilenecektiniz.)
c)Kendisi veya eşinin altsoy veya üstsoyunun davasında.
ç)Kendisi ile arasında evlatlık bağı bulunanın davasında.
d)Üçüncü derece de dahil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı kalksa dahi kayın hısımlığı bulunanların davasında. (avukat ile hakim bir akrabalık ilişkisinde ise, bu durumda kanun bunu açıkça saymamış. Hakim çekilmek zorunda değil, davaya bakabilir. Ancak Avukatlık Kanununun 13.maddesinde, avukatın böyle bir durumda çekilmesi gerektiği yazıyor.)
e)Nişanlısının davasında .
f)İki taraftan birinin vekili, vasisi, kayyımı veya yasal danışmanı sıfatıyla hareket ettiği davada.
Bu sayım tahdidi bir sayımdır. Yani bu hallerin dışında yasaklı değildir. Diyelim ki; yasaklı bir hal var, taraflar bunun biliyor hakim de bunu biliyor. Taraflar yasaklı durum olmasına rağmen biz bu hakimin davaya bakmasını istiyoruz derse; eski kanuna göre, tarafların açık ve yazılı izinleri olduğu zaman bakabilirdi ancak bakmak zorunda değildi. Yeni kanuna göre, taraflar kabuk etse dahi bu davaya bakamaz. Çünkü hakimin yasaklı olması kuralı kamu düzenine ilişkindir.
*Hakim yasaklı çıkınca yerine kim bakacak ?
Aynı yetkiye sahip bir hakim bakacak ( sulh’ ta açılan bir dava ise sulh hakimi davaya bakacak). Bunların içinde de hangisinin davaya bakacağını da nöbetçi mahkeme belirliyor. Hakim yasaklı olduğunu anladığı an davadan çekilmek zorundadır. Çekilmediği takdirde taraflar, davanın her aşamasında bunu ileri sürebilirler.
*Yeni kanuna göre çekilmek kararına karşı kanun yolu açık mıdır?
Yeni kanuna göre bir üst mahkemeye başvurma imkanı mevcuttur. Eski kanuna göre bu tartışmalıydı. Yargıtay, temyiz edilemeyeceğini söylüyordu.

Hakimin çekilmeden önce dava ile ilgili yaptığı işlemler ne olacak? Eğer usuli işlem söz konusuysa ve bu usuli işlemler düzgün yapıldıysa bunları iptal etmeye gerek yok. Çünkü usul ekonomisi prensibine ters düşer. Ancak kanun burada bir boşluk bırakmış, iptal edilebilir de. Yasaklı hakim artık ihtilafa ilişkin hüküm verdiyse, bu karar doğru dahi olsa iptal edilecektir. Bütün bu konuları HMK 35.maddesi düzenlenmektedir. Yeniden karar vermek zorunda kaldığı için mahkeme masraf yaptı. Bu masrafları yasaklı hakim ödeyecek. Çünkü zaten çekilmek zorundadır diyor kanun.

Hakimin Reddi
HUMK 29. Maddesinde, HUMK 36.maddede düzenlemiştir. Hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebebin bulunması halinde, taraflardan biri hakimi reddedebileceği gibi hakim de bizzat çekilebilir. Özellikle aşağıdaki hallerde, hakimin reddi sebebinin varlığı kabul edilir:
a)Davada, iki taraftan birine öğüt vermiş ya da yol göstermiş olması.
b)Davada, iki taraftan birine veya üçüncü kişiye kanunen gerekmediği halde görüşünü açıklamış olması.
c)Davada, tanık veya bilirkişi olarak dinlemiş veya hakim ya da hakem sıfatıyla hareket etmiş olması.
ç)Davanın, dördüncü derece de dahil yansoy hısımlarına ait olması.
d)Dava esnasında, iki taraftan birisi ile davası veya aralarında bir düşmanlık bulunması.
Bu maddedeki bentler örnek olarak sayılmış, tahdidi değildir. Yeni maddenin yapısı değişti. Madde, hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren hal diye başlıyor. Eski kanuna göre içerik değişmemesine rağmen maddenin yapısı değişti. Eski kanunda madde 6 bentte oluşmaktaydı ve yeni kanundaki ilk ifade (genel ifade) eski kanunda 6.bentte yer almaktaydı.
Hakimin yasaklı olduğu haller ile hakimin reddi kurumu iki benzer kurumdur. Dolasıyla bu konulara ve bunun gibi olan benzer konulara çalışırken iki kurum arasındaki farkları ve benzerlikleri değerlendirip ayırt etmemiz anlamanız açısından daha rahat olacaktır.

Hakimin Reddinde Usul
Hakimin reddini taraflar ve hakim isteyebilir. Ret istemi dilekçeyle yapılır. Taraflar ve hakim kendisi reddi isteyebilir dedik. Dolasıyla reddetme süresi bakımından da bir ayrım yapmamız gerekir.
Taraflar reddetmek istiyorsa, hakimin reddi sebebini bilen taraf öğrendiği andan itibaren en geç ilk oturumda binldirmesi gerekir. Eğer ilk oturumda reddetme isteminde bulunmazsa bir daha bu istekte bulunamaz çünkü verilen süreyi kaçırmıştır. Hakimin kedisini reddetmesi ise belli bir süreye tabi değildir.
Hakim reddi usulü 40.maddede yer almaktadır. Ret talebi reddedilen hakim incelemez. Sulh hukuk hakimi reddedildiği takdirde, ret talebi o yerdeki diğer sulh hukuk hakimi tarafından incelenir. Reddedilen hakim mütalaa yapıp kendi görüşünü bildirip incelemeyi yapacak hakime verebilir. Ret talebini inceleyen hakim tam ispat aramaz, tarafsızlığından şüpheye düşülmesini muhtemel olarak görmesi yeterlidir.
Ret talebi kabul edilene kadar reddi istenen hakim davaya bakamaz, bekletilir. İnceleme esnasında davaya devam edilmez. Ancak gecikmeden dolayı bazı zararlar doğabilir. Bu zararların önüne geçilmesi için ihtiyati tedbir kararı veya delil tespiti kararı verilebilir. Ret talebi reddedilirse reddi istenen hakim davaya bakmaya devam edecek. Ret talebi kabul edilirse artık o hakim davaya bakmayacak. Aynı yetkiye sahip başka bir hakim bakmaya devam eder. Ret talebine ilişkin karara karşı kanun yolu açıktır.

Zabıt katipler; duruşma esnasında hakimle birlikte duruşma salonunda bulunuyorlar. Duruşma tutanağını tutuyorlar, sonra bu tutanak imzalanıyor ve imzalandığı için bu tutanak gerçek kabul ediliyor. Önemli görevleri vardı. Tutanak, o duruşmanın yapıldığının tek belgesidir. Dolasıyla hakimler için saydığımız ret sebepleri ve yasaklı olduğu haller aynen geçerlidir. HMK 45.madde, bunu açıkça düzenlemektedir.

Hakimlerin Sorumlulukları
Sorumlulukları üçe ayrılır (hukuki, disiplin ve cezai sorumluluk). Bunlar özel düzenlenmiştir. Çünkü taraflardan biri davayı kaybettiğinde hakime karşı uydurma sebeplerden dava açılabilir. Yani taraflar karardan memnun kalmadıklarında onları sorumlu tutabilirler. Yaptıkları işi tarafsız ve bağımsız yapmak zorundalar. Özel konumlarından dolayı sorumlulukları da özel olarak düzenlenmiştir. Disiplin sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununda (md.62-81) düzenlenmiştir. Cezai sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununun 82 ile 92. Maddeleri arasında düzenlenmiştir. Hakimlerin görevlerinde doğan veya görevde işledikleri suçlar için geçerlidir bu maddeler. Hakimlerin hukuki sorumluluğu ise Usul Kanununda düzenlenmiştir. (HUMK 573-576, HUMK 46-49).
Hukuki sorumluluğa ilişkin sebepler tahdidi sayılmıştır. Bu sebeplerin varlığı halinde tazminat istenebilir. Hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine (Eski kanunda hukuki sorumluluk davası açıldığında bu dava doğrudan hakime açılıyor. Ancak yeni kanunda bu dava devlete açılıyor. Devlet davayı kaybettiği davayı takdirde hakime rücu edecektir.) tazminat davası açılabilir:
a)Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b)Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. (HMK MD.46/1-2)
Davayı önce devlete açmamızın ilk nedeni ; hakim, kendi davasıyla uğraşmıyor ve işini yapmaya devam ediyor. Davayı kaybettiğinizi düşündüğünüz zaman, hakimde para olmayabiliyor. Dolayısıyla sizin zararınızı karşılamayabilir. Ancak devlette sizin zararınızı ödeyecek kadar para var. Dolayısıyla hem alacaklıyı koruyor bu hüküm hem de hakimi koruyor.

*Davayı kaybeden herkesin böyle bir dava açmasını nasıl engelleriz?
Sebepsiz yere açılan davaları engellemek için HMK49.madde düzenlemiştir. Dava esastan reddedilirse davacı, beş yüz Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar disiplin para cezasına mahkum edilir. Yani hakime karşı açılan davada haksız çıkarsanız belli bir miktar para cezası ödemek zorundasınız.

Nizasız Kaza ( çekişmesiz yargı )
Veraset ilamı (noter de verilebiliyor) nizasız kazaya örnektir. Eski kanunumuzda nizasız kazaya ilişkin doğrudan bir hüküm yoktu. Dolayısıyla nizasız kazanın ne olduğunu açıklamakta sıkıntı çekiyorduk. HMK 382.madde nizasız kazayı düzenliyor. Bu maddede hangi davaların nizasız kaza olduğu açıkça sayılmaktadır. 

Eskide nizasız kazayı belirlemede etkili olan kriterleri inceleyelim. Çünkü bu kriterler hala geçerli.
İlk kriterimiz; ihtilaf yokluğudur. Yaş büyütme, isim değiştirme, veraset ilamı gibi davalardır. Bu davalarda karşı taraf yoktur. Tek tarafladır. İkinci kriter; sübjektif hak yokluğudur. MK 348.maddedeki velayetin kaldırılması buna örnektir. Üçüncü kriter; resen harekete geçme kriterleridir. MK 346.maddedeki çocuğun korunmasına ilişkin önlem alınması örnek verilebilir.
Hüküm etkisine bakacak olursak; inşai etkisi olabilir, tamir edici etkisi olabilir. Kararın etkisinden dolayı farklılıklar da olabilir. Bu da bir kriterin olabilir.
Usul hukukunda dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi geçerlidir. Davayı davacı açıyor, dava malzemesini taraflar getiriyor. Hakim resen araştırma yapmaz usul hukukunda. Bazı nizasız kazaya ilişkin davalarda resen araştırma ilkesi geçerli olabilir. (babalık davası, çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin alınması hususunda hakimin malzemeyi taraflardan istemesi adil olmaz.

Görev-Yetki
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin söz konusu davaya bakacağı konusu görev konusudur. Yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı konusu da yetki konusuna ilişkindir. Görev ve yetki konularının kanunla düzenlenmesi gerekir. Çünkü, keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından dolayı kanunla düzenlenmelidir.

HUMK’ ta görev;
Her iki kanunun prensibi aynı, her iki kanunun 1.maddesi göreve ilişkindir. Mahkemelerin görevi kanunla belirlenir (HUMK md.1). -Mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar kamu düzenindendir. (HMK md.1)
Yapacağımız ilk ayrım sulh ayrımıdır. Asliye hukuk mahkemelerine giden davalar 5235 sayılı kanunun 6.maddesinde düzenlenmiştir. Hangi davaların asliye hukuk mahkemesinin görev alanına girdiğini belirtmektedir. Sulh hukuk mahkemelerinin görev alanına girmeye tüm davalara asliye hukuk mahkemesi bakar (5235sk md.6)
HUMK’ ta 8.madde sulh hukuk mahkemesinin görevlerini düzenlemiştir. Burada yapacağımız ilk ayrım; malvarlığına ve şahıs varlığına ilişkin davalardadır. Malvarlığına dediğimizde bir şekilde parayla ölçülebilen bir dava konusu olmalı. Şahıs varlığına ilişkin davalar da konusu para ile ölçülemeyen davalardır. Başkasına devredilemez ve paraya çevrilemez.
Şahıs varlığına ilişkin davalara asliye hukuk mahkemesi bakıyor hiçbir ayrım yapmadan. Malvarlığına ilişkin davalara gelince burada bir ayrım yapmak zorundayız. Malvarlığına ilişkin bir dava olduğunda 8.maddeye bakıyoruz. İflas davalarıyla vakfa ilişkin davalar olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları, (HUMK 8/1).
Orada parasal bir sınır oluğunu görüyoruz. Her sene Maliye Bakanlığı tarafından bu sınır yenileniyor. Değeri bilmeniz önemli değil, parasal sınır olduğunu bilmemiz yeterli. (günümüzde 7780 tl sınır) Bu parasal sınırın üstünde kalan davalar asliye hukuk mahkemesinde, parasal sınırın altında kalan ise sulh hukuk mahkemesinde görülüyor.

*Bir davanın malvarlığına ya da şahıs varlığına ilişkin olmadığını nerden anlayacağız?
Bunu tarafların dava konusu bize söyleyecek. Örnek olayımıza bakarsak; A il B arasında 5.000 liralık alacak davası vardı. Bu davanın konusu malvarlığına ilişkindir. Dava konusu dediğimiz husus netice-i taleptir. Netice-i talep, dava dilekçesine yazılır. Mutlaka dava dilekçesinde bulunması gerekir. Çünkü hakim davacının ne istediğini dava dilekçesindeki netice-i talebe bakarak anlar. Netice-i talebinize dayanak olacak hayat olayını (vakaları) yazacaksınız, belirteceksiniz. Demek ki; dava dilekçesine kabaca baktığımızda mutlaka netice-i talebi yazmamız gerekecektir. Bu hayat olayı, dava malzemesi de dava dilekçesindeki netice-i talebe dayanak teşkil edecek. O hayat olayından sizin netice-i talebinize ulaşılması gerekir.
Dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi dediğimize göre hayat olayını dava dilekçesine yazmamız zorunlu bir unsurdur. Dava dilekçesine baktığımızda A, B’nin bana 5.000 liralık borcunu vermesini talep ediyorum demiş. Dolayısıyla burada malvarlığına ilişkin bir ayrım yapıyoruz. Sonra ikinci ayrımı yapacağız. Asliye hukuk mahkemesi mi yoksa sulh hukuk mahkemesi mi davaya bakacak ona bakacağız. Burada parasal bir sınır var dedik. Bu borç parasal sınırın altında kaldığı için A’nın açtığı bu davaya sulh hukuk mahkemesi bakacaktır.
Dava konusunun değeri sınırdan yüksek değilse kural olarak sulh hukuk mahkemesi bakar. Ancak bunun da istisnaları mümkündür. İlk istisnaya gelelim; 8.maddenin birinci fıkrasında gizlidir bu istisna. İkinci istisnamız 8.maddenin 2.fıkrasındadır.
İflas davalarıyla vakfa ilişkin hariç olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları sulh hukuk mahkemesi bakar (HUMK 8/1). İlk istisna iflas davaları ile vakfa ilişkin davalardır. Bu davalara asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.
İkinci istisnaya geldiğimizde, bu istisna önem arz etmektedir. HUMK 8/2’yi öğrendiğinizde şu anda geçerli olan görev kurallarını da öğrenmiş olacaksınız. Madde; dava konusu olan şeyin değerine bakılmaksızın diye başlıyor ve sonra 6 bent sayılıyor. 6 bendin sonunda bu davalara sulh hukuk mahkemesinin bakacağı belirtilmektedir. İlk ifade bizim için önemlidir. İkinci istisna, parasal sınırı ortadan kaldırıyor.

Dava konusunu tespit ediyoruz. Tespit ederken dava dilekçesine bakıyoruz. Sonra dava konusu malvarlığına mı ilişkin şahıs varlığına mı ilişkin onu tespit ediyoruz. Sonra madde 8’e bakıp parasal sınırı inceliyoruz, eğer malvarlığına ilişkin ise, iflas davası mı yoksa vakfa ilişkin dava mı ona bakıyoruz. Madde 8/2.fıkra sayılan bentlerden herhangi birisi mi ona bakıyoruz. Eğer o fıkralardan birinin içine giriyorsa artık parasal sınıra bakmıyoruz ve dava sulh hukuk mahkemesine gidiyor.
Şimdi 8.maddede sayılan 6 bendi tek tek inceliyoruz.
HUMK 8/2-1 (HUMK 4/1-a): İcra ve iflas Kanununun onuncu babında yer alan 269 ve 272nci ve sonraki maddeleri hükümleri hariç olmak üzere, kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, akdin feshi yahut tespit davaları, bu davalara birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları ve bunlara karşılık olarak açılan davaları.
Bu madde için değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesine giden davalar dedik. HMK’ daki 4.madde sulh hukuk mahkemesine ilişkin bir düzenleme içermektedir. HUMK’ daki maddede kira davaları sınırlı tutulmuş ancak HMK’ daki 4.maddede belirtilen kira davaları geniş tutulmuş. Gördüğünüz gibi bazı kira sözleşmesine dayana davalar sulh hukuka girmekteydi. Yeni kanunda ise artık hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm kira sözleşmesine dayanan davalar sulh hukuk mahkemesinde görülmektedir.
HUMK 8/2-2 (HUMK 4/1-b): Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ait davaları, burada bir değişiklik yok aynen kalmıştır.
HUMK 8/2-3 (HUMK 4/1-C): Taşınır ve taşınmaz mallarda yalnız zilyetliğin korunması ile ilgili davaları, burada da bir değişiklik yok. Aynen kabul edilmiş.
Bundan sonraki bentler yeni kanunda kabul edilmemiştir. 4.bentte bazı çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemleri HMK 382.maddede düzenlenmektedir. 5.bent zaten kaldırılmıştı. 6.bentteki mirasçılık belgesi ile ilgili hüküm yeni kanunda 382.maddeye gitti. Şimdi genel başka prensiplere gelelim.

*Dava konusunun değeri nasıl hesaplanır? Dava konusunun değeri davanın açıldığı güne göre hesaplanır. Dava konusuna göre görev ayrımı yapıyorduk. Örnek davamızda, A’nın 5.000 liralık alacağı vardı. A ayrıca 2.000 liralık da faizim var diyor. Bu durumda bu faizi dava konusunun değerini tespit ederken hesaba katmayacağız. Dava konusunun değerini belirlerken faiz ve giderler hesaba katılmayacak.
Para olmayan bir dava konusu olduğunda (araba, kitap, ev), davanın açıldığı tarihteki değerini hesaplayacağız. Konusu paradan başka bir şey olduğu zaman o şeyin, davanın açıldığı tarihteki değeri dikkate alınacak. 5.000 dolarlık bir alacağımız var. Bu durumda davanın açıldığı tarihteki döviz kuruna göre belirleyeceğiz.
Dava dilekçesinde dava konusunun değerini gösterilmesi zorunludur. Bu değerin gösterilmesinin zorunlu olmasının iki sebebi var. Birincisi; görev konusudur. Eski kanuna göre, parasal sınırdan söz ediyorduk. Bu parasal sınırı aşıp aşmadığını görmemiz için önemlidir. Hangi mahkemenin görevli olduğunu bize gösterecek. İkinci sebep ise; harçlardır. Dava dilekçesini mahkemeye götürürken yanınızda para götüreceksiniz. Sizden harç alacaklar ve bu harcı ise dava konusunun değerine göre alacaklar. Harçlar Kanununun 16.maddesine göre; dava dilekçesinde dava konusunun değerini yazmadığınız takdirde dava dilekçeniz işleme konulmaz.
Eski kanun yürürlükteyken bir tartışma vardı. Çok kısa bahsedeceğim.

*Dava konusu paradan başka bir şey olduğu zaman dava konusunun değerini kim belirleyecek?
Esas kural, dava dilekçesinde dava konusunun değerini bildirmek zorundasınız. Dava konusunun değerini paraya çevirmek mümkün ise de bu konuda farklılıklar ortaya çıkabilir. Örneğin, dava konusu araba olsa, bu arabanın değeri davacıya göre yüksektir davalıya göre düşüktür. Böyle bir uyuşmazlıkta kim bu değeri belirleyecek sorusu ortaya çıkıyor. 

Birinci görüşe göre; taraflar dava konusunun değeri üzerinde anlaşılıyorlar ise hakim bununla bağlıdır. Eğer anlaşamazlarsa, dava konusunun değeri mahkeme resen belirleyecek.
İkinci görüşe göre; taraflar anlaşsa dahi dava konusunun değerini mahkeme resen belirler. Tasarıdaki düzenlemede ikinci görüşü benimsendi.
Birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi; örnek davamızda A 5.000 liralık bir dava açıyoruz. Bu alacak davası tek bir davaydı. Sadece 5.000 liralık alacağı için dava açıyordu. Dolayısıyla böyle bir durumda eski kanuna göre sulh hukuk mahkemesine göre gidecekti. A’nın aynı adamadan iki tane alacağı var diyelim. Biri 5.000 lira olsun, diğeri 4.000 lira olsun. Bu davaların tek tek de açılabileceği gibi birlikte açması iki netice-i talep olacak, dolasıyla iki tane hayat olayı olacak. Aslında tek dava dilekçesinde teknik olarak baktığımızda iki tane dava var. İlk davayı tek olarak açsaydı dava sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkinci davayı tek açsaydı yine sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkisinin birlikte açtığında ise, toplam değeri dikkate alınır ve dava asliye hukuk mahkemesine gidecek. Dolasıyla birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi halinde bunların toplam değeri dikkate alınacak.

Seçimlik dava; bazı borçlar var ki borçlunun borcunu yerine getirirken seçme hakkı vardır. Örneğin; borçlu borcunu öderken ya motosikleti teslim edecek ya da arabayı verecek. Borcunun hangi yolla ödeyeceğini seçme hakkı davalıya ait olur böyle bir durumda. Dilekçeye baktığınızda tek bir netice-i talebiniz var. O da borçlunun borcunu yerine getirmesidir. Ancak motosiklet ile arabanın değeri aynı olmayabilir. Bu durumda görevli mahkeme hangi borca göre belirlenecek? Bu durumda seçimlik borçta hangisinin değeri fazla ise dava konusunun değeri ona göre belirlenecek.

Terditli dava; yeni kanunda düzenlenmiştir.
HMK 111.madde; davacı, aynı davalıya karşı birden fazla talebini, aralarında asilik-ferilik ilişkisi kurmak suretiyle, aynı dava dilekçesinde ileri sürülebilir. Bunun için, talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunması şarttır. Mahkeme, davacının asli talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’i talebini inceleyemez ve hükme bağlayamaz.
Terditli davalar eski kanunda düzenlenmemişti. Türk hukukunda caiz olup olmadığı tartışmalıydı. Hakim görüş; terditli davanın Türk hukukunda caiz olduğu yönündeydi. Kanuna baktığımızda artık kabul edildi diyebiliriz. Asli ve ferilikten söz ediliyor, talepten söz ediliyor.
A, B’ ye karşı dava açacak. İki talep olacak, ilk talebi asli taleptir. Asıl olarak onu istiyor. O reddedildiği takdirde ikinci bir talep devreye girsin diyor. Demek ki ikinci talep birinci talep reddedildiğinde incelenecek. İlk talep kabul edildiğinde ikinci talebe gerek kalamayacak.
Örnek verecek olursak ; A, B’ den arabasını istiyor. Diyelim ki arabayı satın aldı. Asli talep olarak satış sözleşmesine dayanarak arabasını geri istiyor. Ama satış sözleşmesinin geçerli olmadığına yönelik endişesi de var. Eğer sözleşmesinin varlığını kabul etmezse o zaman bana tazminat ver diyor. Bu da ikinci talep oluyor. İlk talebin reddedilmesi halinde tazminat davası açılmasını istiyor.

*Terditli davalarda dava konusunun değerini nasıl belirleyeceğiz?
Asli talebin değeri 4.000lira diyelim, feri talebin değeri 8.000lira olsun. Bu durumda seçimlik davada olduğu gibi hangisinin değeri fazla ise ona göre belirlenecek.
Kısmi davalar; A’nın bu sefer 10.000liralık bir alacağı olsun. Ancak 4.000liralık bir kısmı için önce dava açıyor. Asli talebin bir kısmını talep ediyor. Dolasıyla buna kısmi dava diyoruz. Böyle bir şey, dava konusuna göre harç yatırıldığı için yapılıyor. 4.000lialık davayı kazanırsa bu sefer 6.000liralık kısmı da dava edilecek. Bu davaların açılmasının en büyük sebebi harçtır.
Eski kanunda kısmi davaları doğrudan düzenleyen bir hüküm yoktu. HMK’ da 109.madde kısmi davaların düzenlemektedir. Eski kanuna göre kısmi dava açarken netice-i talebin 4.000liralık kısmı isteyecek. Akabinde, bakiye kısmını saklı tutuyorum diyecek. Bu şerhi düşmediği takdirde Yargıtay; davacının bakiyeden bu konuda çok eleştiri aldı ve yıllarca bu içtihadından vazgeçmedi. Yeni kanunda artık kısmi dava açarken bu şerhi düşmeseniz bile o hakkınızdan feragat etmiş sayılmıyoruz. (HMK 109/3)
Kısmi davalarda görev konusu HUMK 4.maddede düzenlenmişti. ‘Alacağın bir kısmı dava olundukta, eğer son kısım ise, mahkemenin vazifesini tayinde müddeabihin kıymetine bakılır.
Son kısım olmadığı ve alacağın tamamı da münazaalı olduğu takdirde alacağın tamamı nazarı itibarı alınır.
Yani kısmi davalarda görev şöyle düzenlenmiştir, eğer kısmi davada dava konusu kısmi davanın son bölümü ise görev konusu sadece son bölüme göre belirlenecek. Örneğin; davamızda 4.000liralık kısmı ilk önce açmıştır. Sonra 6.000liralık kısma açtı. İşte görevli mahkemeyi bu durumda 6.000liralık kısma göre belirleyeceğiz. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ise bir ayrım yapacağız. Alacağın tamamı çekişmeli ise ve açılan dava ilk kısım için ise, görevi belirlerken alacağın bütününü dikkate alacağız. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ve alacağın tümü ihtilaflı değil ise, çekişmeli değil ise, o zaman görevli mahkemeyi belirlerken sadece alacağın o kısmını dikkate alacağız.
Karşılık dava; eski kanunda da vardı, yeni kanunda da var. Yeni kanunda 132.maddede düzenlenmektedir. İlk açılan davaya karşılık açılan davadır. Örneğin, A alacağı için 5.000liralık dava açtı. B bu dava karşısında itiraz edebilir ve diğer bir olanak olarak karşı dava açabilir eğer onunda A’dan alacağı varsa. B karşı dava açmak yerine alacağını vereceği para yerine mahsup edebilir.
Karşı dava açıldığında bizim davalı davacı konumuna gelecek. O zaman A asıl davanın davacısı, karşı davanın davalısı. B ise asıl davanın davalısı, karşı davanın davacısı konumundadır. Karşı dava, dava dilekçesine cevapta açılır. Yani bir süresi vardır.
Davalı, davanın açıldığından dava dilekçesi kendine tebliğ edildiğinde haberdar olur. Sonra davalıya bir süre verilir, dava dilekçesine cevap vermesi bekleriz. Sonra bunu da mahkemeye gönderiyor. Davacı da bu sefer ‘replik’ dediğimiz dava dilekçesine cevap dilekçesine cevap yazıyor. Bu da davalıya tebliğ ediliyor. Davalı da kısaca ‘düplik’ dediğimiz dilekçeyi yazıyor. Bu dilekçeler bittikten sonra duruşma safhasına geçilir.

*Karşı davayı nerede açıyoruz?
Dava dilekçesine cevap dilekçesini yazarken açıyor karşı davayı. İkinci cevabına(düplikte) bu davayı açamaz. İlk cevabında açmak zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanır. Davalı dilekçesinde üst tarafa asıl davaya dava dilekçesine cevap yazıyor, alt tarafa da karşı dava olarak yazıyor. Bu karşı davaya ilişki bölüm dava dilekçesine cevapta oluyor. Dolasıyla replikte davacı aynı zamanda hem cevaba cevap yazıyor hem de dava dilekçesine cevap yazıyor. Karşı davaya karşı dava açılmaz.

*Karşı davaya ilişkin görev kuralları 5.maddede düzenlenmiştir. Her iki dava, 8/1’deki parasal sınırın altında ise o zaman görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. İkisinin toplam değeri parasal sınırı geçse dahi sulh hukuk mahkemesi bakar. Her iki dava 8/1’deki parasal sınırın üstünde ise asliye hukuk mahkemesi bakar.
Asıl dava 8.maddedeki sınırın altında, karşılık dava 8.maddedeki sınırın üstünde ise bu durumda asıl dava sulh hukuk mahkemesinde açılmıştı, karşılık dava parasal sınırın üstüne çıktı. Bundan sonra ise davaya asliye hukuk mahkemesi bakacaktır. Asıl dava parasal sınırın üstünde olursa, karşılık dava parasal sınırın altında olursa bu durumda bu davaya da asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.

HMK’da Görev;
Yeni kanuna baktığımızda 1.madde HUMK’ taki ilk maddeyle aynıdır.
2.madde asliye hukuk mahkemelerinin görevini düzenlemektedir. Eski kanunda yoktu böyle madde. 5235 sayılı kanunun 6.maddesi; asliye hukuk mahkemesinin görevi sulh hukuk mahkemesinin görevli olmadığı davalara bakmaktadır diyordu. Yeni kanunda açıkça asliye hukuk mahkemesinin görevi düzenlenmiştir.
Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir(HMK2/1). Şahıs varlığı – malvarlığı ayrımından hala söz ediyor. Ancak her ikisinin de görevli mahkemesi asliye hukuk mahkemesidir diyor. Artık parasal sınırdan söz etmiyor. Aksine bir düzenleme bulunmadıkça derken HMK 4.maddeye atıf yapıyor. Dolasıyla olağan mahkememiz artık asliye hukuk mahkemesidir.
Dava dilekçesinde dava konusunun değeri belirlememiz gerekir dedik. İki gerekçemiz var dedik. Artık parasal sınır kalktı, yine dava konusunun değerini belirtmek zorundayız ancak sadece harç için belirtmek zorundayız.
Dava konusunun değeri dava açıldıktan sonra değişebilir. Bu durumda da görev kurallarının bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Ancak artık parasal sınır kalktığı için bu konuda sıkıntı yoktur.
Objektif dava yığılması, iki talebin aynı talep edilmesinde söz ettik. A iki talep için dava açmıştır. Biri 5.000liralık bir dava diğeri 4.000liralık bir dava diyelim. İkisinin toplamını dikkate alıyorduk görev için. Artık bu davalarda hiçbir sorun olmayacak görev konusunda. Çünkü parasal sınır kalktı. Ancak harç konusunda önem arz etmeye devam edecek.
Kısmi davalar, karşı davalara ilişkin anlattığım prensiplerin hepsi artık kalktı. Onlar eski kanun dönemine ilişkin prensiplerdi.
3.maddeye bakarsak ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görevi düzenlenmektedir. Burada idare bir eylem veya işlemden sonra bir zararın doğması söz konusudur. Kural olarak idari işlem dediğimiz için bu davanın idari yargı koluna gitmesi gerekirdi. Eski kanunda buna ilişkin hiçbir şey yoktu. Burada idari yargı kolunun yapması gereken bir iş medeni yargıya verilmiş. Burada kanunun gerekçesi baktığımızda şöyle bir sonuç görüyoruz; bu davalar idari yargıda görülmesi istenmemiş. Usul kuralları uygulansın istenmiş. Bunun da tazminat bakımından farlılık getireceğinden dolayı olduğu söyleniyor.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Kahranmaraş Avukat

1 2 3 7