Görevli Mahkeme neresidir sorusunun cevabını bir örnek olay ile açıklayayım:

Üsküdar ‘da yaşayan A, Kadıköy’de yaşayan B’ye 5.000 liraya satmıştır. Malı teslim etmiş ancak B borcunu ödememiştir. A dava açmak istiyor.
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin davaya bakacağı konusu görev konusudur. Eski kanuna göre; genel mahkeme ve özel mahkeme arasından genel mahkemenin yetki alanına giren bir konu söz konusudur. Genel mahkemeler arasında da malvarlığı şahısvarlığı ayrımını yapıyorduk. Olayımızda malvarlığına ilişkin bir dava var. Malvarlığında da yine bir ayrım yapıyorduk, parasal sınırın altında olup olmamasına göre.
Yeni kanuna göre; asliye hukuk mahkemesi görevli olacaktır. (HMK 2) Hala malvarlığı ve şahısvarlığı ayrımı yapılmasına rağmen dava asliye hukuk mahkemesine gidiyor. Sadece 4.maddedeki istisnalar mevcuttur.
Yetki; coğrafi bakımdan bir davaya hangi mahkemenin bakacağı konusudur. Yetki dediğimizde ilk bakacağımız genel yetki, özel yetki veya kesin yetki olup olmadığıdır. Genel yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihteki davalının yerleşim yeridir. Olayımızda Kadıköy mahkemesi genel yetkili mahkemedir.

Olayımızda borçlar kanunundan doğan bir sözleşme var. Dolayısıyla 10.maddeyi uygulamamız mümkündür. Taraflar sözleşmenin nerede ifa edileceğini belirtmişler mi bakacağız. Eğer bir hüküm yoksa BK 73 hükümlerini olayımıza uygulayacağız. Para borcu götürülecek borçtur, davacıya götürülecek borçtur. Dolayısıyla özel yetkili mahkememiz de Üsküdar mahkemesidir. Davacının böyle durumda seçimlik hakkı var.

Eski kanunda 12.madde; ihtiyati hacizden sonra davanın açılmasını düzenlemektedir. Bu madde yeni kanuna geçmedi. İhtiyati haciz; alacaklının müstakbel veya o anda başlattığı bir icra takibinde para alacağını tahsilde güçlük çekme tehlikesi atında olması durumunda, alacaklının ihtiyati haciz talebiyle borçlunun belirli bir malvarlığı değerini icra hukuk anlamında geçici olarak el konulmasıdır. İhtiyati haciz kararını veren mahkemede davasını açabiliyor.

2. Karşı Davada Yetki; (HUMK 14 – HMK 13)

“Kesin yetkinin söz konusu olmadığı hallerde, asıl davaya bakan mahkeme, karşı davaya bakmaya da yetkilidir.”
A, davayı görevli mahkemede açtı. B’de bu davaya karşılık dava açtı. A, Kadıköy’de açtıysa davayı; karşı davada aynı mahkemede açılacaktır. Kesin yetki olması halinde, karşı davanın yetkisi kesin yetkili bir mahkeme gerektiriyorsa o zaman karşı davayı ayıracağız ve kesin yetkili mahkemede açacağız. Bunun dışında asıl davayı açtığımız mahkemede karşı davayı açabiliriz.

3. Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetki

Vekalet ücretine ilişkin davalarda yetkili mahkeme konusu; eski kanunda 15.maddede düzenleniyordu. Yani kanuna bu madde alınmadı ancak çok tartışmalı bir maddedir.
Vekalet ücretini isteyen avukattır. A’nın avukatı vardı ama A vekalet ücretini ödemedi. Bu durumda avukat kendi müvekkilini karşı dava açmak zorunda kalacak. Vekalet ücretinin kapsamı vs. hep tartışmalıydı.
Esas davayı gören mahkemede davasını açabilir. Yani asıl davanın Kadıköy asliye’ de açıldığını düşünürsek; vekalet ücretine ilişkin davayı da Kadıköy asliyede açacağız. Esas davaya bakan mahkeme yetkili mahkeme oluyor.
Esas davaya bakan hakim konuya vakıftır. Vekil için olayın değerlendirilmesi yönünden, deliller yönünden bir avantajdır. Eski 15.madde çok özel yetki kuralları düzenlenmişti. A’nın davasının değeri 15.000 lira olursa davaya asliye hukuk bakıyor. Vekalet olursa 3.000 lira olursa vekilin açacağı dava sulh hukuk mahkemesinde görülecektir ancak eski kanun vekalet ücreti davasının da asliye mahkemesinde bakılacağını söylemektedir.

4.Şubenin Bulunduğu Yer Mahkemesi

*Eski kanundaki 17.madde; şubenin bulunduğu yer mahkemesini düzenlenmektedir. Yeni kanuna geçmiş bu hüküm. Şubenin yaptığı işlemlerden merkez sorumludur. Dolayısıyla, kural olarak davayı merkeze açmamız gerekir. Ama kolaylık olsun diye şubede de açabiliyoruz davayı.
Yeni kanunda 14.madde düzenlenmiştir. “Bir şubenin işlemlerinden doğan davalarda, o şubenin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir.
Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. “
Eski kanundaki madde aynen korundu ancak iflas davaları ile ilgili bölüm çıkarıldı. İflas davaları, her zaman merkeze karşı açılacak bir davadır. İflas davasının nerede açılacağı icra kanununda düzenlenmiştir.

5. Sigorta sözleşmelerinden doğan davalarda yetki

Sigorta sözleşmelerinde doğan davalarda yetki hususunu HUMK 19 ve HMK 15.maddede düzenlenmiştir.
Eski kanundaki 19.maddeyi inceleyecek olursak; çeşitli ayrımlar yapıyordu. İlk ayrım; sigorta konusu bir gayrimenkul ise, tazminat davası o gayrimenkulün bulunduğu yerde de açılabilir. ‘Yerde de’ derken başka yerde açılması mümkün olduğunu kastediyoruz.
Taşınır bir malın söz konusu olması halinde ise yine bir ikili ayrım yapıyoruz. Taşınır mal, belirli bir yerde kalması gerek bir mal ise (makine) bu durumda malın bulunduğu yerde dava açılabilir.
Taşınır mal, belli bir yerde sabit kalması gerekmeyen bir şey ise(araba) hadisenin olduğu yerde davayı açmanız mümkündür. Bunlar, diğer yetki kurallarının yanında yetki kurallarıydı.
Bunu yanı sıra; 19.madde hayat sigortalarından doğan bir ihtilafta, sigorta olunan kişinin ikametgahında da davanın açılması mümkündür.

19.maddenin 2.fıkrasına göre bu düzenlemelere aykırı bir ibarenin bulunması geçersizdir. 19/2 hükmü 19/1’deki yetki kurallarının aykırı düzenlemenin sigorta sözleşmesinde bulunması halinde bunu geçersiz saymaktadır. Gördüğünüz gibi tüketici ciddi bir şekilde korunmaktadır.

Yeni kanunun 15.maddesine bakacak olursak; “Zarar sigortalarından doğan davalar; sigorta, bir taşınmaza veya niteliği gereği bir yerde sabit bulunması gereken yahut şart kılınan taşınıra ilişkinse, malın bulunduğu yerde; bir yerde sabit bulunması gerekmeyen veya şart kılınmayan bir taşınıra ilişkinse, rizikonun gerçekleştiği yerde de açılabilir.

Can sigortalarında, sigorta ettirenin, sigortalının veya lehtarın leh veya aleyhine açılacak davalarda onların yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir. (kesin yetki getirmiş yeni kanun. Eski kanunda; hayat sigortalarında mümkün demiştik. Buna aykırı bir hüküm konulamıyordu. Ama burada kesin yetki belirlemiş ve tüketiciyi açıkça korumuş.)


Bu hüküm deniz sigortalarından doğan davalarda uygulanmaz.”

*Geçici oturulan yer mahkemesinin yetkisi, HUMK 20 ve HMK 8’de düzenlenmiştir. Kanunun lafzına baktığımızda şahısvarlığına ilişkin davaları bu madde kapsamında değerlendirmemiz mümkün değildir. Eski kanunda da böyleydi. Söz konusu maddeler sadece malvarlığına ilişkindir. Şahısvarlığı haklarına ilişkin davalarda bu yetki kuralı geçerli değildir.

6. Haksız fiilden doğan davalarda yetki

HUMK 21 ve HMK 16’da düzenlenmiştir. Eski kanuna bakacak olursak; “haksız fiilden doğan davalar haksız fiilin işlendiği yer mahkemesinde de açılabilir.” Eski madde, haksız fiildin vuku bulduğu yer ifadesini içeriyordu. Bu açık bir ifade olarak değerlendirilmiyordu.
Burada bir tartışma vardı. Yargıtay diyordu ki; zararın ortaya çıktığı ve bu suretle haksız fiilin tamam olduğu yer şeklinde anlaşılması gerekir. Doktrin ise; fiil olayının her bir unsurunun gerçekleştiği yer mahkemesi yetkilidir diyordu. Dolayısıyla fiilin işlendiği yer, zararın olduğu vb. bütün bu yerler yetkili mahkeme olarak görülüyordu doktrine göre.

“Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. (HMK 16) “gördüğünüz gibi doktrinin görüşü benimsenmiş. Kural olarak madde aynı kalmış ancak kapsamı genişletilmiştir. Artık tartışmada kalmadı.


Kesin Yetki Kuralları

Genel yetki ve özel yetki kurallarını bertaraf ediyor. Özel yetki kurallarını incelerken bazı kesin yetki kurallarını da gördük. Tekrar bir tasnif yapacak olursak; genel yetki dedik, özel yetki dedik. Bazı kaynaklarda kesin yekti özel yetkiden ayrı tutulmasına karşın, bazılarında kesin yetki özel yetki kurallarının alt grubu halinde ortaya çıkmaktadır demiştik.
Eğer özel yetki kurallarının alt grubu olarak nitelendirirsek; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kuralları ve kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları diye ayırıyoruz. Kesin yetki, kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kuralları dahilinde bulunacak.

Kesin etki, dava şartı olduğundan yargılamanın her aşamasında mevcut olması gerekir. Genel yetki konusunda önemli üç unsurdan bahsettik. Davanın açıldığı tarihte unsurunda, davalı başka bir yere taşınsa bile yetki kuralı bundan etkilenmeyecek demiştik.

Kesin yetkide durum farklıydı. Kesin yetki kuralının davanın her aşamasında sağlanması gerekir. Dava açıldığında kesin yetkili olan mahkemenin yetkisinin, dava açıldıktan sonra değişmesi halinde etkilenecektir. Örnek olarak; gayrimenkullerin aynına ilişkin davalarda kesin yetki olarak söz konusudur.
Diyelim ki; davanızı açtığınızda gayrimenkulünüzün Şişli’de bulunuyor. Davayı orada açtınız. Dava devam ederken ilçe sınırları değişiyor ve Beşiktaş ‘a geçiyor. Bu durumda dava etkilenecek. Dolayısıyla, eski mahkeme yetkisiz hale gelecek ve yetki artık yeni mahkemeye geçecek.

1. Gayrimenkullere ilişkin davalar

HUMK 13 ve HMK 12.maddelerinde düzenlenmiştir. Eski kanunda; gayrimenkullere ilişkin davalardan, gayrimenkulün fiilen bulunduğu yer mahkemesinde açılacağını anlamımız gerekiyordu. Fiilen bulunduğu yerden kasıt; ilçe sınırları esas alınacaktır.

“Gayrimenkul üzerinde bir hakka ilişkin davalar” ibaresi yer almaktaydı eski kanunda bu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği tartışmalıydı. Yargıtay; bu ifade sadece gayrimenkulün aynına ilişkin davaları kapsamaktadır diyordu.

Örneğin; ipoteğin kaldırılmasına ilişkin davalar, irtifak haklarına ilişkin davalar, taksim ve paylaşmanın giderilmesi davaları Yargıtay tarafından aynına ilişkin davalar olarak nitelendiriliyordu. Bunun yanı sıra Yargıtay; gayrimenkulün zilyetliğine veya üzerindeki hapis hakkına ilişkin davaları da gayrimenkulün aynına ilişkin olarak nitelendirmekteydi. Dolayısıyla böyle davalarda kesin yetki söz konusuydu.

Yeni kanunda; “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yok açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.” diyor. Dolayısıyla yeni kanun Yargıtay içtihatları açıkça benimsenmiştir.

“Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir. (HMK 12/3)” Birden fazla gayrimenkulün olduğunu düşünürsek. Her biri farklı yerlerde olan gayrimenkullere ilişkin davaları, gayrimenkullerin herhangi birinin bulunduğu yerdeki mahkemede açabiliyoruz. Bu da özel bir kuraldır. Eski kanunda da mevcuttu. Aslında bütün gayrimenkuller için kesin yetki söz konusudur. Hangi gayrimenkulün olduğu yerde dava açılacağı konusunda seçim hakkı davacıya aittir.

2. Mirastan doğan davalarda yetki

Ölmüş bir kişinin son ikametgahındaki mahkemenin yetkisi; yeni kanunda, mirastan doğan davalarda yetki diyor. HUMK 11 ve HMK 11’de düzenlenmiştir.
Eski kanundaki madde karışık bir maddeydi. Miras ile ilgili davalar, miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde açılır. Terekenin taksimi, paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine ilişkin davanın, mirasçılar arasında terekenin idaresine ilişkin davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar, ölüme bağlı tasarrufların iptali gibi davalar 11.madde kapsamında değerlendirilmekteydi. Bu davalar miras bırakanın son ikametgahı mahkemesinde bakılıyordu. Terekeyle ilgili açılacak davalar hususunda yine aynı mahkeme yetkiliydi.

Yeni kanundaki 11.maddeye bakarsak; Aşağıdaki davalarda, ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir: (bu ifade gayet güzel kesin yetkili mahkeme olduğunu ilk başta söylemiş ve sonra saymış)

‘Terekenin paylaşılmasına, yapılan paylaşma sözleşmesinin geçersizliğine, ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisine, miras sebebiyle istihkaka ilişkin davalar ile mirasçılar arasında terekenin yönetiminden kaynaklanan davalar.
Terekenin kesin paylaşımına kadar mirasçılara karşı açılacak tüm davalar.’
‘Terekede bulunan bir mal hakkında açılmak istenen istihkak davası, terekenin yazımı ve tespiti zamanında mal nerede bulunuyorsa, orada da açılabilir. (HMK 11/2)’ (açılabilir demiş. Burada kesin yetki söz konusu değildir. Bunun için özel bir hüküm getirmiş. Burada demek ki; son yerleşim yerinin yanı sıra bir yetki daha söz konusu)
‘Mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesi verilmesine ilişkin davalarda, mirasçıların her birinin oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. (HMK 11/3)
Eski kanuna göre çok açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş. Kesin yetki olduğu da maddenin en başında vurgulanmış. Eski kanunda bazı hallerde kesin yetki değildi bazı hallerde kesin yetkiydi ve çok karışıktı.

3. Şirket ve cemiyetlerin ve vakıfların davaları

HUMK 17.madde HMK 14/2 olmuştur. İçeriği bakımından aynıdır. Kesin yetkiyi düzenliyor.
“Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi keşin yetkilidir.”

YETKİ SÖZLEŞMELERİ

Mahkemelerin yetkileri ve görevleri kanunla düzenlenir. Bunu düşündüğümüzde, aslında yetki sözleşmelerine yer olmaması gerekir. Kesin yetki hallerinde yetki sözleşmesi yapılması yasaktır. Oysa, genel yetki ve özel yetki hallerinde taraflar iradelerine göre yetki sözleşmeleri yapabilirler.
Genel yetki ve özel bir ilk itirazdı. İlk itirazda ileri sürülmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili mahkeme oluyordu. Bu da zımnen bir yetki sözleşmesi sayılabilir.

Özel yetkiyi ikiye ayırdığımızda; kamu düzenine ilişkin olmayan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılabiliyor. Ancak kamu düzenine ilişkin olan özel yetki kurallarında yetki sözleşmeleri yapılamıyor.


*Taraflar yetkisiz bir mahkemeyi nasıl yetkili olarak getirebilirler?

Bunun 2 yolu var. İlk ihtimalde; ilk itiraz olarak ileri sürülmemesi halinde, yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor ve zımnen bir yetki sözleşmesi yapılmış gibi oluyor. İkinci olarak; açıkça yetki sözleşmesi yapıyorlar. Bu iki halde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor.

Yetki sözleşmesi iki şekilde yapılabilir. İhtilaf doğmadan önce yapılabilir. Örneğin; bir satış sözleşmesi yaparlar. O satış sözleşmesinde doğacak olan ihtilaflarda şu mahkemenin yetkili olması kararlaştırılır. Aslında ihtilaf doğmamıştır, belki de hiç doğmayacak. Bu duruma yetki şartı diyoruz.

Yetki sözleşmesi dediğimizde, ihtilafın doğmasında sonra yapılan bir sözleşmeyi anlıyoruz.
Yetki Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları
Eski kanun ile yeni kanunu birlikte inceleyeceğiz.

⦁ Öncelikle, kimler yetki sözleşmesi yapabilir?

Eski kanuna göre herkes yetki sözleşmesi yapabilir. Yeni kanunda 17.madde bizim için esastır. Bu madde yeni bir madde. Bu maddeye göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesi yapabilir sadece. Tacirler kamu tüzel kişileriyle yetki sözleşmeleri yapabilirler. Gerekçede açıkça belirtilmiştir.
“Tacirler veya kamu tüzel kişileri hukuki anlamda eşit konumda sayılabilirler. Buna karşılık, tacirler ve kamu tüzel kişileri, diğer kişilere göre daha güçlü konumda bulunan kimselerin, daha zayıf konumda bulunan kimselerin, daha güçlü olan tacir veya kamu tüzel kişilerine karşı korunma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
Örneğin; tüketiciler, satıcı veya hizmet sınıfı şirketler karşı hiçbir kazanç şansı olmadan sadece kendilerin uzatılan sözleşmeyi imza atarak şirket veya kamu tüzel kişisi tarafından konulan şartları kabul etmek zorunda kalabilirler. O nedenle alman hukukunda yetki sözleşmesinin her guruba yapılması kabul edilmiştir.

Tacirler ve kamu tüzel kişilerinin kendi aralarında yapmış oldukları işlemlerde daha zayıf konumda olan bir taraf yoktur. Kural olarak her iki tarafı da eşit olarak kabul etmek mümkündür. Bu kimseler kanunda belirtilen şartlar uygun olmak kaydıyla aralarında yetki sözleşmesi yapabilirler.” (GEREKÇE)

Alman kanununu esas alıp kanunumuza geçirmişiz. 17.madde çok güzel ancak bu maddenin düzenlenmesini ortadan kaldırmak için çok kolay maddeler sözleşmeye konulabilir. Aslında bu koruma kapsamını ihlal etmek çok kolay.

Örneğin; bankayla yaptığınız sözleşmede banka eğer sözleşmenin yerine getirileceği yer Kadıköy’dür derse, 10.maddeye atıf yapmış olur. 10.madde özel yetki kuralıdır. Taraflar kendi aralarında sözleşme yerini tespit etmiştir. Bu hükmü koyduğu an belirtilen mahkemeyi yetkili kılmış oluyor ve dolayısıyla 17.maddeyi ihlal etmiş oluyor.

⦁ İkinci şartımız; kesin yetki söz konusu olduğu zaman yetki anlaşması geçersizdir.
Çünkü kesin yetki bir dava şartıdır.
⦁ Üçüncü şartımız; anlaşmanın adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir.
18/2’de yetki sözleşmesinin yazılı yapılması gerektiği ortadadır. ‘Yetki sözleşmesinin geçerli olabilmesi için yazılı olarak yapılması, uyuşmazlığın kaynaklandığı hukuki ilişkinin belirli veya belirlenebilir olması ve yetkili kılınan mahkeme veya mahkemelerin gösterilmesi şarttır.’
Bazı sözleşmeler resmi şekle tabidir. Şekle tabi sözleşmelere yetki sözleşmesi koymak istiyorsak, yetki sözleşmesinin adi yazılı şeklide olması yeterlidir. Asıl sözleşmeden bağımsız değerlendirmek zorundayız ancak adi yazılı şekilde olmalıdır.
⦁ Dördüncü şartımız; yetki sözleşmesi belirli uyuşmazlıklar için yapılmalıdır. Yetki sözleşmesinin ilişkin olduğu uyuşmazlık belirli olmalıdır.
Bundan sonra aramızda yapacağımız bütün satım sözleşmelerinden doğacak olan sorunlar için diye bir ifade kullanmak yeterli değildir. Şu tarihlerde yapılmış sözleşmelere ilişkin doğacak uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme şurasıdır dememiz mümkündür.
⦁ Beşinci şartımız; yetkili kılınan mahkemenin belirli olması gerekir.
Genel bir ifade olmamakla birlikte hangi mahkemenin kastedildiği açıkça belirtilmesi gerekir. İstanbul mahkemeleri dediğimiz zaman bu belirlidir, Akdeniz’de bulunan mahkemeler yetkilidir demek yeterli değildir.
⦁ Altıncı şartımızda bir değişiklik söz konusu.
Eski kanunda yetki sözleşmesi yaparken genel ve özel yetki kurallarıyla belirlenen mahkemelerin yetkilerini bertaraf edemiyordunuz. Yetki sözleşmesi, genel ve özel yetkili mahkemelerin yanında yer almaktaydı.
*Alangoya; diğer mahkemelerin yetkisi sözleşmeyle bertaraf edilebilir diyordu. Hocanın bu görüşü azınlık görüşte kalıyordu. Buna menfi yetki sözleşmesi deniliyordu. Çünkü diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırıyordu. Bu durumda davacı, davasını sadece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemede açmak zorundaydı. Yargıtay ve doktrin; menfi yetki sözleşmesi yapılamaz diyordu. (*bu soruyu sınavda çok sormuşuzdur bugüne kadar)

Yargıtay; mahkemelerin yetkisini bertaraf etmek mahkemelere güvensizliğin bir işaretidir, dolayısıyla yetki sözleşmesiyle genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkisi bertaraf edilemez diyordu.

Alangoya; tahkimi düşünelim diyor. Tahkim olayında mahkemeye gitmiyoruz. Doğrudan tüm yetkili mahkemelerin yetkisini bertaraf etmiş ve sözleşmesinden farklı bir şey değildir. Tahkimi kabul eden hukuk sistemi menfi yetki sözleşmesinin de kabul etmek zorundadır diyordu.
‘Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır. (HMK 17)’
Kanuna göre esas olan yetki sözleşmesi, menfi yetki sözleşmesi olmuştur. Aksi kararlaştırılmadıkça sadece kararlaştırılan yerde dava açılır diyoruz. Bunun aksini belirtmediğin sürece yetki sözleşmesinde belirtilen mahkemeye yetkili olacaktır.

Yetki anlaşmasının geçerliliğini, ancak yetkili bulunan mahkeme denetleyebilir. Yetki sözleşmesinin etkisi; yetkili olmayan bir mahkemenin yetkisini kurabiliriz. Sözleşmenin etkisi, tarafların külli ve cüzi haleflerini de kapsar.

Bir mahkemenin yetkisi usulüne uygun bir kere tesis edildikten sonra o yetkiyi sonradan ortadan kaldırılmanız mümkün değildir.
Yetkisizlik İtirazı; 19/2 düzenlenmiştir. ‘Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. (bu cümle aslında fuzuli. 110vd. maddelerde ilk itiraz olduğu yazıyor zaten.) Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. ‘

Yetki itirazını davalı yapacak. İtiraz ettiği takdirde davalıdan yetkili mahkemeyi belirtmesini istiyoruz. Bunu belirtmek zorundadır. Birden fazla yetkili mahkeme söz konusuysa bunlardan birini seçecektir. Bulunan birçok mahkemeyi sayıp bırakması durumunda itiraz dikkate alınmaz. Yetkili kılınan mahkeme davaya bakmak zorundadır.


Genel ve özel yetki kurallarının varlığı halinde davacı davayı yetkisiz mahkemede açtığı takdirde davalı bunu ilk itiraz olarak ileri sürmek zorunda. Sürmediği takdirde yetkisiz mahkeme yetkili hale geliyor dedik. Zımni bir anlaşma olduğunu belirttik. Anlaşmayı kanuna göre; tacirler ve kamu tüzel kişileri yapabiliyor.

Düşünelim ki; A tacir, B gerçek kişi. A, davayı yetkisiz mahkemede açtı. B, ilk itirazı sürmedi. A ile B aralarında bir yetki sözleşmesi yapamazlardı. Çünkü B gerçek kişidir. Bu durumda aralarında zımni bir yetki sözleşmesi var. Az önce yetki sözleşmeleri gerçek kişiler tarafından yapılamaz diyordu. Ancak bu değişmedi. Bu hüküm böyle kaldı.

Yetkisizlik Kararı

İki gruba ayırarak inceleyelim. Kesin yetkili hallerde; hakim gözetecek ya da taraflar davanın her aşamasında ileri sürebilecekler. Çünkü dava şartıdır.
Diyelim ki; taraflar ileri sürdü veya hakim resen gözetti. Ve yetkisiz mahkeme olduğunu düşünüyor. Bu durumda yetkisizlik kararı verecek. Hakim dosyadan elini çekiyor. Verdiği karar da nihai bir karadır. Dolayısıyla bu kararı kanunyoluna götürebilmemiz mümkündür.

Yetkisizlik kararından sonra yapılması gereken işlemler, görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemlerle aynıdır.

Kesin yetki olmadığı hallerde; yetkisizlik bu durumda ilk itiraz olarak ileri sürülecektir. Hakim burada kendisi yetkisiz dahi olduğunu düşünse bunu dikkate alamaz. Davalının yetkili mahkemeyi belirtmesi gerekiyor ve herhangi birini seçmesi gerekiyor. Mahkeme yetkisiz olduğuna karar verirse bu karar usule ilişkin nihai bir karar olur. Yetkisizlik kararı üzerine, aynı şekilde görevsizlik kararı üzerine yapılması gereken işlemler yapılır. Hakim yetkisiz olmadığına karar verirse bu bir ara karardır. Davaya bakmaya devam edecektir. Dolayısıyla esas kararını bekleyip kanun yoluna başvurabilir.

Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Yetkili Mahkeme: Genel yetki kuralı eşli kanunda 9.maddede yer almaktaydı. “Her dava, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça açıldığı tarihte davalının Türk Kanunun Medenisi gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde görülür. Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”

***Burada üç unsur önemli. Dava, davalının yerleşim yeri, davanın açıldığı tarih.

HUMK 9.maddedeki ‘kanunda aksine hüküm sayılı bulunmadıkça’ ibaresi 1711 sayılı kanunla geldi. 1711 sayılı kanundan öncesinde bu ibare yoktu ve yeni kanunda da bu hüküm kaldırıldı. Bu ibareye rağmen genel yetki kuralı özel yetki kuralıyla bertaraf edilmedi.
Ancak Yargıtay’ın bazı kararlarında aksi şekilde görmek mümkündür. ‘Kanunda aksine bulunmadıkça’ ibaresinden dolayı genel yetki kuralı tali bir kuraldır. Eğer özel yetki mevcut ise genel yetki kuralı bertaraf edilmiştir. Öncelikle özel yetki kuralı uygulanır demiştir Yargıtay.

Doktrin, Yargıtay’ın bu görüşüne hiçbir zaman katılmadı. Bu konuda özel yetkinin genel yetkiyi bertaraf etmediğini kabul etti. Yargıtay bu uygulamayla davacının seçimlik hakkını kısıtlamış oluyordu.

HMK’ da genel yetki 6.maddede düzenlenmiştir. “Genel yetki mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.” ‘Aksine hüküm bulunmadıkça’ ibaresi gitmiş ama kanun aynen alınmıştır. Yine üç unsur önemli. Davalı, davalının yerleşim yeri ve davanın açıldığı tarih.
Genel yetki kuralı, her dava için geçerlidir. Her davada bir genel yetkili mahkeme vardır. Bazen, sadece genel yetkili mahkeme vardır; özel yetkili mahkeme yoktur. Genel yetki ile kesin yetki aynı anda varsa kesin yetkili mahkemede davamızı açacağız.

Saymış olduğumuz unsurları inceleyelim.

1.Davalının yerleşim yeri: “Yerleşim yeri, 22/11/2001 tarihli ve 4721 Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre belirlenir. (HMK 6/2)” yerleşim yerinin neresi olduğunu açıkça zikretmiş. Bu eski kanunda yoktu.
Eski kanunda bu konu açık değildi. Mesela; nüfus kütüğüne kayıtlı olunan yer yerleşim yeri olarak kabul ediliyordu Yargıtay tarafından. Günümüzde çok az kişi nüfusa kayıtlı olduğu yerde yaşıyor. Dolayısıyla, içtihat artık olmaktan çıktı.

Bunun dışında Yargıtay, yerleşim yeri olarak; memurların çalıştıkları yeri de görüyordu. Bu belki daha isabetli olabilir. Çünkü çalıştığını yerde gerçekten ikametgahınız olabilir.

6.maddeye baktığımızda genel yetkili mahkeme ile özel yetkili mahkeme arasındaki ilişkide birbirini bertaraf etmediğini ve davacının seçimlik hakkı olduğunu anlayabiliriz.
2.Davanın açıldığı tarihte: Şöyle bir örnek verelim; A,B’ ye karşı dava açtı. Genel yetkili mahkemede açtı. B’nin yerleşim yeri Kadıköy. A Kadıköy’de davayı açtığını düşünelim. Bir sene geçti, bir sene sonra bizim davalı üsküdar’a taşındı. Yetkide değişiklik olacak mı?
Unsura baktığımızda davanın açıldığı tarihte diyor. Dolayısıyla davanın açıldığı tarihte genel yetkili olan mahkeme yetkili kalmaya devam eder. Davalının dava açıldıktan sonra taşınması genel yetkili mahkemede bir değişikliğe sebebiyet vermez.
*Ancak, kesin yetkili mahkeme söz konusu olduğunda yetkinin sonradan değişmesi davanın akıbetini de etkileyecektir.

1.Davalının Birden Fazla Olması Halinde Yetkili Mahkeme

Davalının birden fazla olması davacının birkaç davalıya aynı anda açması anlamına geliyor. Dolayısıyla birden fazla da yerleşim yeri olacak. Buna dava arkadaşlığı da diyebiliriz.
*Genel yetkide ana kuralımız; davalının yerleşim yerinde davanın açılmasıydı. A; B,C ve D’ye karşı aynı anda dava açıyor. B Kadıköy’de oturuyor. C Üsküdar’da oturuyor. D ise Konya’da oturuyor. Bu durumda davayı nerede açacağız?
-> Eski kanunda bu durum 9/2’de düzenlenmişti. Yeni kanun 9.maddedeki tüm uygulamaları ayırıp birkaç madde haline getirdi. Baktığımız zaman 9.maddede çok uzun ve karışık bir maddedir.
“Davalı birden fazla ise, dava bunlardan birinin ikametgahı mahkemesinde açılır. (HUMK 9/2)” Yani bu saydığımız üç mahkemede de davayı açabiliyoruz. Bu üç mahkeme genel yetkili mahkemedir.
Bunların da istisnaları vardır. İlk istisnamız; ortak yetki taşıyan bir mahkeme var ise bu durumda davanın o yetkili mahkemede açılması gerekir.
B,C ve D üçü birlikte A’ya karşı haksız fiil işledi. A haksız fiilden dolayı bir tazminat davası açmak istiyor. Bu durumda üçünün yerleşim yeri mahkemesi genel yetkili mahkeme. Ancak haksız fiilin yapıldığı yer üçü içinde ortak mahkeme. Çünkü üçü de haksız fiili ortak bir yerde yaptı. Haksız fiilin işlendiği yer Eminönü ise, üçü içinde ortak yetkili mahkeme Eminönü olacaktır.

İkinci istisnamız; davanın sırf davalılardan birini kendi mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı; belirtiler veya başka delillerle anlaşılırsa, mahkeme onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.

Kanunkoyucu, burada kötü niyetli bir davadan yola çıkıyor. Sadece D’yi olduğu yerden farklı bir yere götürmek için davayı özellikle Kadıköy veya Üsküdar’da açıyor ise mahkeme, D’nin davasını ayırıp Konya’ya yollayacak ve yetkisizlik kararı verecek.
->Yeni kanunda 7.madde bu konuyu düzenler.
“Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır.”
“Birden fazla davalının bulunduğu hallerde, davanın, davalılardan bir sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı, deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir.”
İki istisnamız da değişmemiş ve aynı kalmış. *Görmüş olduğumuz ilk istisna kesin yetkilidir. Ortak mahkeme varsa orada açmak zorunludur. Bu mahkeme kesin yetkili mahkemedir. Dolayısıyla bütün yetkili mahkemeleri bertaraf eder.

*Genel yetki kurallarına neden ihtiyaç duyduk?

Davacı olarak davanızı açarken tasarruf ilkesi çerçevesinde açıyorsunuz. Yani kendi dileğinizle, kendi isteğinizle istediğinizle zaman açıyorsunuz. Oysa davalı, bundan dava dilekçesinin tebliğ edildiği anda haberdar oluyor. Davalı da dava dilekçesine cevabı 10 gün içerisinde vermek zorunda. Dolayısıyla psikolojik olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Oysa davacı bu davayı düşünerek açıyor. Davalı ise bir anda tebligatla haberdar oluyor. Böyle bir durumda davalının kendi yerleşim yerindeki mahkemeye gitmesi rahatlatıcı bir unsurdur.
Davacı açısından düşündüğümüzde; herkesin bir yerleşim yeri vardır. Davacı hukuki olmadığını, avukatla temsil edilmediğini düşündüğümüzde yapacağı tek şey davalının yerleşim yerini tespit etmek ve davasını açmaktır. Çünkü hiçbir inceleme yapmadan davasını gidip açabilir. Avukatla temsil zorunluluğu olmayan ülkemizde bu, büyük bir rahatlıktır.

2. Davalının Yerleşim Yerinin Belli Olmaması Halinde Yetkili Mahkeme

Eski kanuna baktığımızda, 9.maddede düzenlenmiştir. “Davalının ikametgahı belli değilse, davaya Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır.”
9.maddenin 1.fıkrasının 2.cümlesi, eski kanunda 16.maddeyle birlikte ele alınmaktaydı. “Türkiye dahilinde malum ikametgah olmayanlar aleyhindeki mal davaları Türkiye’de sakin oldukları mahal mahkemesinde ve Türkiye’de malum meskeni yoksa emvalinin veya munazaalı şeyin veya teminatı varsa o teminatın bulunduğu mahal mahkemesinde bakılır. (HUMK 16)”
Türkiye’de yerleşim yeri yok ise davayı ikiye ayırıyor. Malvarlığına ilişkin davalar – şahıs varlığına ilişkin davalar olarak. Malvarlığına ilişkin olanlarda, çekişmeli olan şeyin bulunduğu yer diyor.
Şahısvarlığında da ayrım yapıyor. Diyor ki; son ikametgahının bulunduğu yer mahkemesinde açılır. Son ikametgahı belli değil ise sakin olduğu yer. O da belli değilse Ankara, İzmir, İstanbul mahkemeleri bakacak.
Yeni kanuna bakarsak; 9.madde düzenlenmiştir. Eski kanundaki 16.maddeyi 9.maddenin içine taşımıştır. İki maddeyi bir maddede birleştirmiş. Bu madde çok sade ve anlaşılır nitelikte. MÖHUK (milletlerarası özel hukuk usulü kanunu) 28.maddesiyle 40.maddesinin uygulama alanı devam ediyor.

3. Boşanma Davalarında Yetkili Mahkeme

Bu husus da yine HUMK 9.maddede düzenlenmiştir. Boşanmayla ilişkin görevli mahkeme aile mahkemesidir. TMK 168.maddesiyle HUMK 9/3 aynı düzenlemeye sahiptir. Kanunkoyucu usul kanundaki maddeyi kaldırmış, TMK 168 bu konuda yetkili mahkemeyi belirten hüküm olarak devam etmektedir.
Boşanma davalarında iki tane yetkili mahkeme var. Birincisi; eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesidir. Diğeri; eşlerin son 6 aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesi yetkilidir.

Özel Yetkili Mahkemeler

Genel yetkili mahkeme özel mahkemenin yetkisini bertaraf etmez. Kanun; genel yetkili mahkemeden başka bazı davalar için özel yetki kuralı koymuştur. Bu özel yetkili mahkemeler, ilişkin oldukları davalar ile herhangi bir şekilde bağlantılıdır.
Bir davanın zorunlu unsurları; taraflar, dava konusu, dava sebebi (temeli). Genel yetkili mahkeme bu üç unsurdan, taraflardan davalıyı öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkarıyordu. Davalıya bağlantılı bir yetki kuruyordu. Özel yetkili mahkemelerde öne çıkan unsur ise dava konusudur.

Genel etki veya özel kurallarında yetkisizliği ilk itirazda ileri süreceğiz. Hak düşürücü süredir. İlk itiraz ileri sürülmezse yetkisiz mahkemede dava açıldıysa yetkisiz mahkeme yetkili hale gelir. Bu genel yetki ve özel yetkili haller için geçerlidir. Kesim yetkilinin niteliği dava şartıdır.

1.Sözleşmeden doğan davalarda yetki:

HUMK’ a göre; 10.maddede düzenlenmekteydi. Sözleşmeden doğan davalar dediğimizde sadece borçlar kanundan doğan sözleşmeler söz konusudur.
10.maddede iki tane yetki kuralı konusudur. Birincisi; sözleşmenin icra olunacağı yer mahkemesi yazar. Sözleşmenin icra olunacağı yer sözleşmede yazar. Taraflar bu konuda serbestiye sahiptir. İcra yerini belirleyebilirler, açıkçası veya zımnen düzenlenebilir.

Sözleşmede yazılmışsa; kanuna göre yetkili mahkemeyi belirleyeceğiz. Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan hüküm var. Para borcu alacaklıya götürülecek borçtur. (*BK 73) Kambiyo senetlerine ilişkin alçak söz konusuysa aranacak bir borçtur. Borçluya gidip arayacaksınız.

Olayımızda; A,B’ ye buzdolabı sattı diyelim. Ancak alacağı olan 5.000 lirayı alamadı. Bu durumda 10.maddenin uygulama girer.

İlk yetki kuralı diyor ki; sözleşmenin yerine getirileceği yer. Burada parayı istiyoruz. Para borcu olduğu için borçlu miktarı getirecektir. Dolayısıyla davaya, alacaklının ikametgahı mahkemesinde bakılır. İlk özel yetkili mahkeme A’nın ikametgahı mahkemesidir. Genel yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeridir.

Önce borçlu kanununa giren sözleşme var mı bunu inceleyeceğiz, sonra 10.maddedeki yetki kuralına ilişkin bir durum var mı onu inceleyeceğiz.

İkinci yetki kuralı diyor ki; sözleşmeden doğan bir dava, davalı veya vekili davanın açıldığı zaman orada bulunmak şartıyla sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesinde de açılabilir. Sözleşmenin yapıldığı yer; Üsküdar diyelim. Davanın açıldığı tarihte davalı veya vekilinin Üsküdar’da bulunması kaydıyla davayı Üsküdar’da açabiliriz.

Tamamen panayırlara, sirklere ilişkin bir düzenlemedir. Bir sözleşme yaptık diyelim panayırla. Panayır Kadıköy’de kaldığı sürece ona karşı bu davayı açabiliriz. Başka bir yere gittikten sonra dava açarsanız bu yetki kuralı uygulanmaz.

Yeni kanunda da 10.maddede düzenlenmiştir. “Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifade edileceği yer mahkemesinde de açılabilir.” Sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesi kuralı kaldırılmış artık. İkinci yetki kuralı artık yok. Kaldırılma nedeni ise, uygulama alanına çok az olmasıdır.


Fatmanur Toprak Saygıner | Avukat Kahramanmaraş

 

Çiftlik bank ve benzeri yapılar gündemde yoğun olarak yer almaktadır. Ponzi, piramit, saadet zinciri yapısındaki bu firmalara para yatıran kişilerin mağduriyeti nasıl giderilebilir, yatırımcılar paralarını kurtarabilirler mi? bu sorulara cevap arayacağız.

Çiftlik bank ile duyulan bu Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri kimdir, amaçları nedir?

İnsanlardan çok yüksek kazanç (kar) vadeden bu şirketler(ve/veya internet siteleri) halk arasında saadet zinciri olarakta bilinir. Ülkemizde ve Dünya’da bu sistem ile faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.

İşte bu Çiftlik bank bu benzeri yapıda Türkiye’de faaliyet sürdüren işletmelerin bazıları aşağıdadır;

-Birlik Beraberlik Tarım ve Hayvancılık
-Ekolium Bilişim Yazılım Tarım ve Hayvancılık
-UKASH İnternet Hizmetleri
-SKP Teknoloji Sanal Market
-CashÇiftlik
-Maden.im
-Elit Çiftlik
-ÇiftlikShop
-ÇiftlikMania
-Bizim Tavuklar
-Çılgın Tavuklar

Bu yapılar genellikle kulaktan kulağa tavsiye ile internet reklamlarıyla, email, telefon, sms vb. araçlarla insanlara ulaşırlar.

Bu şirketler çeşitli sözde çeşitli sanayi kollarında Tarım, Hayvancılık, Turizm, İnşaat, Bilişim vb. endüstrilerde yatırımlarımız var diyerek yüksek kazançlar elde ettiklerini iddia ederler. Bu kazançlarını büyütmek için yeni yatırımcılara ihtiyaç duyduklarını söylerler. Bu bahaneyle insanları bu sisteme yatırım yapmaya davet ederler.

Bu sisteme güvenen kişiler, kendi bütçelerine göre 5.000 tl’den başlayarak, 500.000 tl ve üstü miktarlara varan paralar yatırırlar.

Yatırımcı, bu şirketlerin kar vaatlerine inananak, yatırdığı parayı 6 ay ile 18 ay içinde amorti edeğini yani taksit taksit bu şirketten geri alacağını düşünür.
Yatırdığı parayı geri aldıktan sonra da, her ay için düzenli bir kar elde etmeyi umar.

Bu tuzaklı ve tehlikle ponzi sistemini kamufle etmek için profesyonel hazırlanmış internet siteleri vardır. Bunun yanısıra sosyal medya maniülasyon ekipleri, sisteme entegre online oyun platformu ve göstermelik endüstriyel yatırım (çiftlik açtık, fabrika açtık) videoları ve fotoğrafları da olabilir.

Duydukları, gördükleri ve okuduklarından etkilenen kişiler, bu sistemden yüksek kazanç etmek umuduyla para yatırırlar.

Ponzi şirketi için, işler  düzenli yeni üye girişi olmasına bağlı olarak devam edebilir. Sisteme yeni üyeler almaya devam ediyorsa, işler o zaman dilimi için yolunda demektir. Yatırımcılara aydan ayda taksitli ödemeleri yapılır.

Örneğin 80.000 TL yatırım yapan bir kişinin aylık 6.250 TL’den 6 ay düzenli geri ödeme alması gibi.

Ancak piyasa koşullarının misliyle çok üstünde kar payı (geri ödeme) vadeden sistem zamanla tıkanmaya başlar.

Çünkü, üretmeden “sürekli ve yüksek kazanç elde etmek” imkansızdır!

Ponzi’de sıkıntıların başladığı nasıl anlaşılır?

Sistemin bazı ödemeleri aksatmasıyla yatırımcılar tedirgin olur ve sosyal medya üzerinden birbiri ile haberleşir. Bu panik havası ve dedikodular yayıldıkça sisteme olan güven azalmaya başlar. Azalan güven ile sisteme yeni üye girişi de azalır.

Yeni üye girişi azaldıkça, sisteme giren para azalır. Sistem eski üyelerin aylık ödemesini  geciktirmeye başlar. Bu arada tehlikeyi erken farkeden kişiler parasını kurtarmak şirkete başvurur ancak para iadesi talepleri reddedilir. Gerekçe olarak imzaladıkları sözleşme, taahhütname ve çeşitli bahaneler gösterilir.

Üyelerin güvenini kaybetmeye başlayan bu şirket, bir kartopu etkisiyle iyice ödeme yapmaz/yapamaz hale gelir. Elinde var olan parayı da kaçırıp ortadan kaybolur. Olay basın ve medyaya düştükçe tedirginlik had safhaya ulaşır. Artık tüm yatırımcılar paralarını kurtarmanın peşine düşer.

Bu benzeri yapıda işletlemere para yatıran kişilerin, parasını nasıl kurtarabilir?

Halen faaliyette olan şirketlerden parasını geri almak isteyenler bunu yasal çerçevede gerçekleştirmelidir.

Çiftlik bank ile duyulan Ponzi, Piramit şeması, Saadet zincirleri olarak bilinen firmalara güvenerek para yatıran mağdur yatırımcıların yapması gereken, konusunda uzman bir avukat ile anlaşmaktadır. Avukatınız aracılığııyla yardımı ile yasal süreç başlatılır.

Para yatırdığınız firmanın, tüm mal varlıklarına haciz konulması, banka hesaplarının bloke edilmesi, icra takibi vb. metodlar ile tahsilat süreci devam eder.

Burada kritik olan şey zamandır. Çünkü para yatırdıkları şirket iflas ettikten sonra tahsilat imkanı çok güçtür. Ortada yüzlerce alacaklı varken, firmadan geriye kalan sınırlı varlıklar ile bütün yatırımcıların parası karşılanamaz. Sadece erken davrananlar paralarını kurtarabilir.

Ticaret ve Tüketici Hukuku Avukat

Av.Fatmanur Toprak Saygıner | Kahramanmaraş Avukat

 

Davaların Birleştirilmesi: Davalar arasında bir ilişki olduğunda davaların birleştirilmesi mümkündür. 

“Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerinde veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. (166/1)”
“Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirilme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (166/2)

Örneğin; Hakim davayı inceliyor. Taraflardan biri hakimin reddi talebinde bulunuyor. Esas incelemeye devam etmemiz mümkün değil. Bir ihtilafçık çıktı. Karar verilmeden esasa geçemeyiz. Dolayısıyla bu bir hadisedir.
İlk itirazlar da birer hadisedir. İlk itirazları dava dilekçesine cevapta davalı ileri sürer dedik. İlk itirazlar çözülmeden davaya devam edilmesi mümkün değil. Bazen 3.kişiler davaya müdahale edebilir. Böyle bir taleple karşılaştığınızda bu da bir hadisedir. Önce bunu çözeceksiniz. Eski hale getirme talebi de bir hadisedir.
Hadiselerin İncelenmesi; hadiseler yargılamanın herhangi bir aşamasında karşımıza çıkabilir. Öyle bir ihtilafçık ki, o sorunu çözmeden asıl olayımızı incelemeye geçemeyiz. Hadiseler, dilekçeyle veya duruşmada sözlü söylerseniz tutanağa yazılır.

Hadise talebiyle karşı karşıya kalan hakim, bunu inceler ve karşı tarafa tebliğ eder. Ancak karşı tarafa tebliğ etmesi için hadise talebini incelemeye değer bulması gerekir. İncelemeye değer bir talep söz konusu değilse karşı tarafa tebliğ etmeyecektir. Örneğin; sürenin geçtiğini gördüğünde incelemeye değer bulmayacak ve doğrudan talebi reddedecek.

İncelemeye değer bulduğu takdirde karşı tarafa tebliğ eder ve karşı taraftan cevap bekler. Sonra da hakim hadise üzerinde inceleme yapıp karara bağlar. Bazı konularda kendisi karar verebilir. Bazı hallerde ise (ret talebi) kendisi karar veremez. Ret talebini, aynı yetkiye sahip hakim inceleyecektir.
Bazı hadiseler sonucunda verdiği karar neticesinde davadan elini çekmek zorunda kalabilir. Bu durumda nihai bir karar vermiş oluyor. Bu tamamen hangi konunun hadise olduğuna bağlıdır.
Asliye Hukuk ve Asliye Ticaret Mahkemeleri Arasındaki İşbölümü
Kadıköy’deki birkaç tane sulh hukuk mahkemesi var. Sizin davanıza hangi mahkemenin bakacağı ‘UYAP’ sistemiyle belirlenir. Bu mahkemelerin arasındaki ilişki nedir? Sulh hukuk ile asliye hukuk arasındaki ilişki görev ilişkisi. Ama bir bölgede birden fazla sulh hukuk mahkemesi varsa, bunlar arasındaki ilişki ise işbölümüdür.

*Asliye hukuk ile asliye ticaret arasındaki ilişki nedir?
Bunların arasındaki ilişki de bir işbölümü ilişkisidir. Alangoya; bunların arasındaki ilişkinin bir görev olması gerektiğini savunuyor. Ancak kanuna baktığımızda 116.maddenin son bendi işbölümü itirazı ve bunun kapsamını belirtmektedir. Gerekçeyi de okuduğunuz da asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesinin alanına girdiğini gördüğünüzde artık bunlar arasındaki ilişkinin işbölümü ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Ticaret mahkemesi her ilde yok. Olmayan yerlerde ticaret mahkemesinin davalarına asliye hukuk ticaret mahkemesi sıfatıyla bakıyor.
Hangi davaların ticari davalar olduğunu TTK 4.maddede (eski kanun- 6762s.k.) yer alıyor. Bunları iki gruba ayırabiliriz. Mutlak ticari davalar ve nısbi ticari davalar.

– Mutlaka ticari davalar: -> Ticaret kanununa göre
-> Kooperatifler kanununa göre
-> Diğer kanunlara göre
– Nısbi ticari davalar: -> Ticari işletmeyle ilgili bazı davalar
-> Her iki taraf için ticari sayılan hususlardan doğan davalar

İşbölümü itirazıyla ilgili olarak; asliye hukuk ile asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişkinin işbölümü olduğunu söyledik. İşbölümü itirazı da ticaret mahkemesinde açılması gereken bir davanın asliye hukukta açılması üzerine başvurulan bir kurumdur.
Bu bir ilk itirazdır. (HMK 116) Dolayısıyla davalı dava dilekçesinde cevabını yazarken ileri sürecek. Hak düşürücü süredir.

*İş bölümü itirazı bir ilk itirazdır. Ancak tarafların iradelerine bağlı olmayan hususlarda mahkeme bunu resen gözetir. İflas davaları mutlaka asliye ticaret mahkemesinde açılması gerekir. Bu bir dava şartıdır. Dava şartı olduğu için resen gözetilir. Taraflarda her zaman ileri sürebilirler.
İşbölümü itirazını yaptığımızı düşünelim. Hakim bunu inceleyecek. İşbölümü itirazının dava dilekçesine cevap süresinde yazılmadığını tespit eden hakim ne yapacaktır.
Reddedecek ve davaya bakmaya devam edecektir.

Süresinde yapıldığını kabul edersek, hakim bu sefer itirazın yerine olup olmadığını inceleyecek. Haklı olmadığını düşünüyorsa reddedecek. Bu ret kararı bir ara karardır. Çünkü hakim yargılamaya devam edecek. Arar karara karşı esasa ilişkin kararla birlikte kanunyoluna başvurabilir.
İşbölümü itirazını kabul ettiğini düşünürsek, hakim nihai bir karar vermiş oluyor. Dosyadan elini çekiyor. Artık o davaya devam etmeyecek. İşbölümü itirazını kabul ettiği takdirde bir gönderme kararı yazacak. Bu gönderme kararında, dava dosyasının ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilir. Bu kararı yazdıktan sonra dosyadan elini çeker. Gönderme kararı üzerine, aynı görevsizlik kararı üzerine yapılacak olan işlemler yapılacak. (HMK 20)

YETKİ: Yetki, coğrafi yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı ilişkindir. Mahkeme tespit ediliyor görev konusuyla, hangi yerdeki mahkeme olduğu da konusuna tespit ediliyor.
Dış yetki uluslar arası yetkidir. Uluslar arası yetki, Türk vatandaşıyla yabancı birey evlenmişi. Bunların boşanma hususu uluslar arası yetkiye bağlıdır. İç yetki, ulusal yetkidir. Bizim konumuzu iç yetki oluşturuyor.

Yetki kurallarını; genel yetki kuralları, özel yetki kuralları, kesin kuralları diye üçe ayırıyoruz. Kesin yetkinin diğerlerinden farklı özellikleri var. Kesin yetkiyi ayrı bir grup olarak kabul edenler var, bir de özel yetki kurallarının içinde nitelendirenler var.
Kesin yetki bir dava şartıdır. Genel yetki ve özel yetki ise ilk itirazdır.

Genel yetki kuralı ile özel yetki kuralının aynı anda bulunması mümkündür. Böyle olunca birden fazla yetkili mahkeme olur. Burada davacının seçme hakkı vardır. Genel yetki ile özel yetki birbirini bertaraf etmez. Seçimlik hak söz konusudur.

Oysa kesin yetki kuralı; uyulması zorunlu kurallardır. Kesin yetkili bir mahkeme varsa, genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkilerini bertaraf eder. Davacının seçimlik hakkı yoktur. Davayı mecburen kesin yetkili mahkemede açacaktır.
Dava şartı olduğu için, dava yetkili mahkemede açılmadığından bu husus yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebilir veya hakim resen dikkate alacaktır. Oysa genel yetkili veya özel yetkili mahkemelerin olması halinde ikisinden birini seçmek davacını hakkıdır. Davalı ilk itiraz olarak ileri sürecektir. İleri süremediği takdirde hakim resen dikkatte almayacaktır.
Davacı davayı yanlış bir mahkemede açtıysa davalı ilk itirazda bulanabilir. İlk itirazda bulunmadığı takdirde hakim resen dikkate almaz. Bu durumda yetkisiz bir mahkeme yetkili hale gelecektir.

Fatmanur Toprak Saygıner| Kahramanmaraş Avukat

Bekletici Mesele: Bir mahkemede görülmekte olan bir davanın sonuçlandırılması için başka bir mahkemede görülecek veya görülmekte olan bir davanın sonucunun beklenmesine bekletici mesele denir.
Eski kanunda bekletici meseleye ilişkin açık bir hüküm yoktu. Yeni kanunda 165.madde bu konuya ilişkindir.

Bir davadaki talep sonucu hakkında karar verebilmesi için daha önce çözülmesi gereken sorunlara ‘ön sorun (ön melese)’ denilmektedir. Örneğin; alacaklısınız ve kefile karşı dava açmak istiyorsunuz. Bu durumda kefile karşı dava açtığınız davada asıl borçlunun borcunu istiyorsunuz. Hakim, esasa ilişkin incelemeyi yaparken netice-i talebe ulaşmak için; önce kefalet sözleşmesini inceleyecek, kefil olup olmadığını inceleyecek. Sonrada da asıl borcu inceleyecek. Dolayısıyla bir süre önmeselemiz var. Bütün bunların varlığı gerekli ki netice-i talebe ulaşabileyim.
Bu davanın bir önsorunu başka bir davanın netice-i talebi olabilir. Mesela; kefalet sözleşmesinin varlığı veya yokluğu konusu. Kefalet sözleşmesinin varlığı veya yokluğu konusu. Kefalet sözleşmesinin tespitine ilişkin davada borçlu ve kefil arasında bir ihtilaf vardır. Dolayısıyla bunların arasındaki bu davanın netice-i talebi kefalet sözleşmesinin varlığıdır. Alacaklının alacak davasında ise bu mesele bir önsorundur.
Alacaklının davasına konu olan alacak için kefile başvurduğumuz davada, kefil sözleşmesinin olup olmadığı hakim tarafından bekletici mesele yapılabilir, bu davadan çıkan sonucu bekleyebilir. Bu davadan çıkan sonuç kesin hüküm etkisine ulaştığı zaman artık gerçek kabul edilir. Bu karar kesinleştikten sonra asıl davanın hakimi bu sonucu alacak ve kendi olayına inşa edece. Akabinde kendi netice-i talebine gidecek.
*İlk davada kefilin kazandığını düşünürsek ve ilk davanın hakimi de bekletici mesele yaptığını düşünürsek ikinci davanın hakimi de bekletici mesele yaptığını düşünürsek ikinci davanın akıbeti ne olacak?
O zaman da bekleyecek. Çünkü kefilin davayı kazanması kefil olmadığını ispat eder. Dolayısıyla ikinci davayı da alacaklı kaybeder. Kefilin davasında, kefil kaybederse ikinci davayıda alacaklı kazanmış olacak.Kefilin davayı kaybetmesi kefalet sözleşmesinin olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla alacaklı talebine kefile karşı ileri sürebilecek.
Anayasa mahkemesinde bekletici mesele yapmak zorunluydu. Usul hukukunda ise bekletici mesele yapma zorunluluğu yok. Hakimin takdirindedir.
Alacak davasında kefile karşı açılan davada hakim borçlunun kefile karşı davadan haberdar ise bekleyebilir ya da devam edebilir. Devam ettiği takdirde her iki mahkemeden farklı kararlar çıkabilir.
Bekletici mesele yapmanın olumlu yönü; iki davada farklı kararların çıkmaması, kararların uyum içinde olmasıdır. Olumsuz yönü ise; bekletici mesele yapılan olayın kesinleşmesini beklememiz gerekir. Kanunyoluna başvurulduysa oradan kesin kararın çıkmasını bekleyeceğiz. Dolayısıyla bekletici mesele yapılan dava 7-8 yıl sürebilir. Bu durumda, bizim asıl davamız kararın kesinleşmesine kadar bekleyecek

.
Bizim alacak davamızda hakim bekletici mesele yapmaya karar verdi. Borçlu kendi yargılamanızın hızlı yapmaya karar verdi. Borçlu kendi yargılamanızın hızlı yapılmasını istiyor. Peki, borçlunun böyle bir durumda bir hukuki çareye başvurma imkanı var mı?
Mahkeme bekletici mesele yaptığını açıkça belirtmek zorundadır. Bu karar bir ara karardır. Hakim davadan elini çekmiyor çünkü. Ara kararlara karşı kanunyoluna başvurmamız mümkün değil.
Burada ara kararlara ilişkin büyük bir istisna var. Hakim görüşe göre; bekletici mesele ara karar olmasına karşın burada taraflara itiraz hakkı tanınmalıdır. Dolayısıyla böyle bir itiraz hakkı tanındığı için hakim ara kararından dönebilir.
Bekletici mesele yapılması davanın işlemden kaldırılması kararı değildir. Dolayısıyla, dosyanın işlemden kaldırılması kararı olmadığı için bir dahaki duruşma gününü de belirlemek zorunda. Bekletici mesele konusunda ara kararı veren hakim tahmini bir duruşma günü belirleyecek. Bu duruşma günü sonra ertelenebilir. Belirlendiği için de zaten bu dosyanın işlemden kaldırılmadığını açıkça göstermektedir.
Değişik yargı kollarına ilişkin de bekletici mesele yapılabilir. İdari yargıdaki bir davanın sonucu adli yargı bekleyebilir.

Fatmanur Toprak Saygıner| Kahramanmaraş Avukat

 

Medeni usul hukukunda görev kurallarının niteliği kamu düzenine ilişkindir. Kanunda da yazıyor. Eski kanunda; kanunla düzenlenmesi gerektiği yazıyordu. Yeni kanunda, hem kanunla düzenlenmesi gerektiği hem de kamu düzenine ilişkin olduğu özellikle belirtilmiş. (HMK md.1)

Aynı zamanda bir dava şartıdır. Dava şartı olduğuna göre, görevli olmayan mahkemede davayı açtığımızda usulden reddedilir. Esasa yönelik incelemeye girmeyecek. Dava şartı olduğu için hakim tarafından resen gözetilir. Yargılamanın her safhasında gözetilir. Aynı şekilde taraflar da yargılamanın her safhasında ileri sürebilir. Görev kuralına aykırılıkta zamansal bir sınır yok. Taraf olarak görevsizliği ileri sürmek dava Yargıtay’ da iken aklınızda geldiyse bile mümkündür.

Görevsiz mahkemede davanın açılması halinde mahkemenin vereceği karara görevsizlik kararı diyoruz. Mahkeme bu kararı ne zaman verebilir? İlk olarak, dava dilekçesini okuduğu an hakim görevsizlik kararı verebilir. Dava dilekçesi hakimin önüne geldiğinde davanın konusunu görecekseniz ve buna bakarak görev kurallarını belirleyebileceksiniz.

Yargılamanın her aşamasında görevsizlik kararı verebilir, ancak ilk defa teknik olarak dilekçe eline geçtiği an verebilir. Ancak deniliyor ki; teknik olarak dava dilekçesi hakimin eline geçtiği an görevsizlik kararı verebilir ama davadan davalının daha haberi yok. Teknik anlamda taraflar tam olarak oluşmadı. Davalı henüz bir şeyden haberdar değil. Dolasıyla doktrin diyor ki; taraflar oluşmadan hakim görevsizlik kararı vermemelidir. Dava dilekçesi davalıya tebliğ edilecek, davalı dava dilekçesine cevap yazacak ve böylece taraflar oluşacak.

Tarafların oluşmasından sonra ancak görevsizlik kararı verilebilir. Buna teşkil-i tarafeyn deniliyor. Bu doktrindeki bir görüş. Ama aslında hakim teknik anlamda dava dilekçesini gördüğü an görevsizlik kararı verebilir.

*Yargıtay temyizinde taraflardan biri mahkemenin görevsizliğini ileri sürdü. Yargıtay ne yapacak?
Yargıtay, dava şartına aykırılık olduğu için kararı bozacaktır. Bozma üzerine dava yeniden ilk derece mahkemesine gönderilir ve orada tekrar görülür. Bu sefer görevli mahkemeye yolladınız tabi ki. Görevli mahkeme davaya bakıyor. Taraf olarak yeniden görevsizlik itirazında bulunuyorsunuz. Taraflar Yargıtay’ın gönderdiği mahkemede de görevsizlik itirazında bulunabilir. Görev konusunda usuli müktesep hak (kazanılmış hak) söz konusu değildir. Bozma kararından sonra dahi yapılan yeni yargılamada görevsizlik itirazı ileri sürülebilir.

Sulh hukuk mahkemesinin görev alanına giren bir dava olduğunu düşünelim. Bu davayı yanlışlıkla asliye hukuk mahkemesinde başlattınız. Dava görevli olmayan mahkemede başladı. Bu durumda asliye hukuk mahkemesinin bakması sonucunda karar da verdiğini düşünelim.

*Taraflar bu durumda bu kararı temyiz edebilirler mi?
Kural olarak; temyize gidebilmeleri mümkün olmalı. Ancak, burada bir istisna yapıldı. HUMK 7/3’e göre; eğer görevli mahkeme sulh ise ve görevsiz mahkeme olarak asliye mahkemesi bu davaya baktıysa bu sebepten dolayı temyize götürülmesi mümkün değildir. Çünkü daha tecrübeli ve bir heyet mahkemesi karar vermiş olduğu için bu kararın temyiz edilmesi mümkün değil.
Yeni kanuna baktığımızda ise, asliye hukuk mahkemesi de tek hakimli olduğu için bu karara karşı temyize gidilebilir. Eski kanun zamanında uygulamada da tek hakimli mahkemeleri ancak kanunda heyet mahkemesi olarak görüldüğü için böyle bir madde vardı. HUMK 7/3 yeni kanuna geçmedi. Kanunkoyucu bu istisnadan vazgeçmiştir. Dolasıyla bu karar temyize götürebilir.

Görevsizlik Kararı Üzerine Yapılacak İşlemler:
Diyelim ki; ilk derece mahkemesinde hakimsiniz. Önünüze bir dilekçe geldi, dava dilekçesine cevap da geldi ve taraflar oluştu. Artık inceliyorsunuz davayı. Görevsiz olduğunu tespit ettiniz. Bu durumda hakim olarak ne yapmanız gerekir?

Esas incelemeye geçmeyeceğiz. Dolasıyla usulden bir ret gerekir. Hakim olarak görevsizlik kararı vereceğiz. Görevsizlik kararı verildikten sonra o ihtilafa ilişkin herhangi bir işlem yapmayacaksınız, çünkü siz görevli değilsiniz. Dolasıyla hakim, görevsizlik kararı üzerine dosyadan elini çekiyor.
Bir hakimin verdiği karar sonucunda dosyadan elini çekiyor ise, buna karar diyoruz. Dosyadan elini çekmeyip karardan sonra yargılamaya devam etseydi, o zaman bu ara karar olurdu. Hakimin reddi talebi reddedildiyse eğer, verilen bu karar bir ara karardır. Taraf olarak görevsizlik itirazında bulundunuz ve itirazınız reddedildi, bu durumda bu da bir ara karardır.

Nihai kararları ikiye ayırıyoruz. Usule ilişkin nihai kararlar-esasa ilişkin nihai kararlar. Buradaki karar (görevsizlik kararı) usuli nitelikte nihai bir karardır. Çünkü hala usuli incelemedeyiz. Görevsizlik kararı esasa ilişkin bir karar değildir.

*Mahkeme görevsizlik kararı verdi diyelim. Bu görevsizlik kararına ne yapacağız?
Yargıtay’ın görüşüne göre yazılması gereken iki husus var. Bunlardan ilk; görevli mahkemenin belirtilmesidir. İkincisi; göndermeye ilişkin bir ibarenin bulunması gerekir. Görevli mahkemeye kendiliğinden dosyayı göndermeyecek.

HUMK’ a göre yapılacak işlemler; HUMK 193/3 bizim için önem arz etmektedir.
‘Görevsizlik kararına karşı, temyiz süresinin sona erdiği veya Yargıtay(kanun yolu mahkemesi)’ın onama kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren 10 gün içinde davacının görevli mahkemeye yeniden dilekçe vererek davalıya davetiye tebliğ ettirmesi gerekir.

Görevsizlik kararı ( usuli nitelikte nihai karar) 10 gün
2 süre var. İlk süre, temyiz süresinin sona ermesi. Kanun yolu süresinin kendiliğinden geçmesinden itibaren (yani tarafların hiçbiri kanun yoluna başvurmadı) 10 günlük bir süre başlıyor. Demek ki; ilk süre başlama noktamız;kanun yolu süresinin kendiliğinden geçmesiyle başlıyor. (görevsizlik kararı kesinleşmiş olacak) Kanun yolu süresi geçtikten sonra 10 günlük süre başlıyor. Not: HMK’ da bu kuralla ilgili süre değişti.

İkinci süre; Yargıtay’ın onama kararının tebliği tarihinde itibaren. (onama kararından sonra yazmayın sınavda, süre başlama ve bitim zamanları çok önemlidir.) Demek ki; burada taraflardan biri kanun yoluna başvurmuş. Yargıtay ise onama kararı vermiş. Görevsizlik kararını onamış ve ilk derece mahkemesini haklı çıkarıyor. İşte bu kararın tebliğinden itibaren de 10 günlük süre başlıyor. Davacı, bu 10 günlük süre içinde görevli mahkemeye başvurmak zorundadır.

Yargıtay bozma kararı verseydi, dava olduğu yerden devam edecekti. İlk derece mahkemesinin haksız olduğunu yani bu dava hakkında görevli olduğunu belirtiyor.
Görevli mahkemeye kimin başvuracağı konusunda tartışmalar var, onları inceleyelim. Yargıtay diyor ki; görevli mahkemeye başvurma hakkı sadece davacınındır.

Kuru-Alangoya ise farklı bir görüşü savunuyor. Diyorlar ki; 10 günlük sürede sadece davacı değil davalının da görevli mahkemeye başvurma hakkı olmalıdır. Davalıya da bu hakkı tanımalıyız. **Neden böyle düşünüyorlar? HUMK 188-HUMK 123 maddelerini incelemeliyiz. İçerikleri aynı.

*’Davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir.’ (HMK 123) Davacı, davayı dava dilekçesiyle tasarruf ilkesi gereğince açıyordu. Açtıktan sonra davaya davalı dahil oluyor. Dolasıyla davasını açtıktan sonra davacı davadan sıkıldım deyip davasını geri alamaz, dava hakkından vazgeçemez. Feragat etmek demiyoruz, geri alma diyoruz. Yani davacı sonradan aynı davayı tekrar açabilir geri alma durumunda.

Tasarruf ilkesi gereğince dava açıp açmama konusunda serbest olan davacı, davayı bir kere açtıktan sonra geri alabilmesi için artık davalının rızasına ihtiyaç duymaktadır. Burada tasarruf ilkesinin hakimiyet alanın sınırlanmıştır. Davasını geri alabilir ancak bunun için davalının rızası olacaktır. Davadan maddi anlamda feragat ettiğinde dava hakkından vazgeçiyor. Böyle bir durumda davalının rızasına ihtiyacı yoktur. 123.maddedeki uygulamada maddi anlamda feragat yoktur. İlgili maddede dava hakkından vazgeçiyor, sonra tekrar açabilir davalının rızası dahilinde.

Davayı açtıktan sonra davacı davayı kendiliğinden geri alamaz. Dolayısıyla görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine eğer sadece davacıya dava açma hakkı tanırsak 10 gün içinde davacının görevli mahkemeye başvurmaması üzerine dava son bulacak, açılmamış sayılacak. Bu durumda davacının iradesiyle dava son buluyor. Bu da 123.maddeye aykırı. 123.madde bu uygulamayla ihlal edilmiş oluyor. Davalı her an kendisine karşı dava açılması tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Davalı kendisini aklamak istiyor. Dolayısıyla burada Yargıtay’ın içtihadına karşı sert bir görüş vardır. Davalıya da görevli mahkemeye başvurma hakkı verilmelidir. Aksi takdirde 123.madde ihlal edilmiş olur. Bu tartışma HMK’ da sonlandı.

193.maddedeki sürenin kendiliğinden geçmesi haline, taraflardan hiçbirinin başvuruda bulunmaması halinde dava hiç açılmamış sayılacaktır.Bu durum zamanaşımı bakımından önemlidir. Görevsizlik kararı kesinleşti, 10 günlük süre başladı ve bu süre içinde taraflar hiçbir şey yapmadı. Bu durumda dava hiç açılmamış sayılacak. Hiç açılmamış sayıldığında davanın açıldığı tarihe geri dönüyoruz. Zamanaşımı bu sonuca göre davanın açıldığı tarihte kesinleşmiş olmuyor. Yani geriye dönüyoruz dava hiç açılmamış sayıldığı için. Geri döndüğümüzde dava hiç açılmamış sayıldığı için o zamanaşımı kesilmesi ortadan kalkıyor ve zamanaşımı süresi dolamaya devam ediyor. Davacı tekrar davasını açmakta serbest ama hem harç yatıracak hem de artık davalı zamanaşımı süresinin dolduğunu davacıya karşı ileri sürebilir. Bu durumda davacı, ben sana önceden dava açmıştım deme şansına sahip değil. Çünkü o davayı hiç açılmamış kabul ediyoruz.

*10 günlük süre işlemeye başlamadan ve görevsizlik kararının kesinleşmeden; yani görevsizlik kararını verilmesi ile kesinleşmesi arasında davacı görevli mahkemeye başvurursa ne olacak? Öncelikle bu mümkün müdür?

Yargıtay görevli mahkemeye erken başvuruları kabul ediyor, mümkün görüyor. Bu başvuruyu da görevli mahkemeye başvuru olarak kabul ediyor. Bu durumda iki sıkıntı karşımıza çıkıyor.
1.Böyle bir durumda, Yargıtay aksi bir karar verirse ne olacak? Onama kararı vermedi, bozma kararı verdi diyelim. Bozma kararında ilk mahkemeye görevli olduğunu belirtiyor. Bu durumda dava görevli mahkemeden alınıp ilk mahkemeye geri gelecek. Ancak yine de Yargıtay erken başvuruya izin veriyor.

2.Davalı derdestlik ilk itirazında bulunabilir mi? Derdestlik, görülmekte olan bir davayı tarif eder. Derdestlik ilk itirazı, aynı dava konusuna ilişkin aynı davacıya karşı ilk itirazı yapması demektir.
Derdestlik ilk itirazına şöyle örnek verelim; A, B’ye 5.000liralık alacak davasını açtı. Bu davayı Kadıköy yetkili mahkemesinde açtı diyelim. Sonra bu dava derdest iken (esasa ilişkin nihai bir sonuca bağlanmadan) A aynı davayı Üsküdar’da tekrar açtı. Davalı olarak derseniz ki; bu davaya Kadıköy bakıyor. Neden biz Üsküdar’a geldik dersiniz. Dolasıyla buna derdestlik ilk itirazı diyoruz. Davalının; aynı dava konusuna ilişkin aynı davacıdan kendisine karşı açılan davada derdestlik ilk itirazını ileri sürme hakkı mevcuttur.

*Hangi hallerde derdestlik söz konusu? Bir davanın 3 zorunlu unsuru vardır. Taraflar, dava konusu, dava sebebi(temeli). Bu 3 unsurdan bir tanesi eksik olması halinde önünüzde dava yoktur. Her iki davanın 3 unsurunun aynı olması halinde davalı derdestlik ilk itirazını ileri sürebilir. Çünkü her iki davanın 3 unsuru aynı ise iki dava aynıdır. Aynı dava olduğu zaman açılan ikinci davada, davalı derdestlik ilk itirazında bulunabilir.

Diyelim ki, ikinci davada taraflar aynı ve A yine 5.000 liralık netice-i talepte bulunuyor. Dava konusu da aynı. Dava sebebi dediğimiz şey, netice-i talebine dayanak teşkil eden hayat olayıdır. Örneğin ilk davada A diyor ki; 3 ekim’ de yaptığımız sözleşmeden dolayı senden 5.000lira alacağım var. İkinci davayı da aynı şekilde açıyor. Dava sebebi de aynı. Bu durumda davalının derdestlik ilk itirazında bulunma hakkı var.

İkinci davadaki satış sözleşmesi değişik bir şekilde olsun. Bu durumda aynı dava olmuyor. Dava sebebi değişiyor. Dolayısıyla ikinci davada derdestlik ilk itirazında bulunamaz davalı. Demek ki; aynı davanın iki kere açılmasında derdestlik ilk itirazında bulunabilir.

Şimdi görevsizlik kararına dönelim. Davacı görevsizlik kararı kesinleşmemeden görevli mahkemeye başvurdu. Erken bir vakitte başvurdu. Bu başvuruya Yargıtay izin veriyor. Erken başvuru halinde ilk mahkemede henüz görevsizlik kararı kesinleşmedi. İlk davanın sonucu daha belli değil. 10 günün bitmesi sonucunda belli olacaktı. Belki Yargıtay’dan bozma kararı çıkacak, henüz onu da bilmiyoruz. Davacı ikinci mahkemeye gitti ve davayı orada devam ettirdi.

***Diyelim ki, ilk mahkemenin görevsizliğine Yargıtay bozma kararı verdi. Bu durumda aslında teknik olarak davaya baktığımızda aynı olan iki dava söz konusudur. Dolayısıyla burada davalının derdestlik ilk itiraz hakkı var mı?
Görevsizlik kararı kesinleşmeden davacının görevli mahkemeye erken başvurusu halinde ikinci mahkemeye bu dava gitmiş oluyor. Ama aslında bu dava hala ilk mahkemededir. Böyle bir durumda Yargıtay diyor ki; erken başvurudan dolayı ikinci mahkemeye davayı taşıyıp götürdüyse, orada derdest ettiyse davayı; davalıya derderstlik ilk itirazı hakkı tanımıyor. Yargıtay bu halde davalıya derdestlik ilk itirazı tanımıyor.

Görevsizlik kararında sonra başvursaydı hiçbir sıkıntı olmayacaktı. Zaten ikinci mahkemede devam edecekti dava. Ama aslında buradaki başvurusu 10 gün sonundaki başvurusuyla aynı anlama geliyor. Dolayısıyla iki dava olmasına karşın, erken başvurudan dolayı iki dava söz konusudur. Zamanında başvursaydı tek dava olacaktı. Buradaki tek sıkıntı; Yargıtay’ın bozma kararı vermesidir. Onun için de dedik ki; dava tekrar ilk mahkemeye gidecek ve bu sıkıntı da ortadan kalkacak. Erken başvuru halinde derdestlik ilk itiraz hakkı tanınmıyor.

10 günlük süre içerisinde görevli mahkemeye başvurmadığı taktirde dava hiç açılmamış sayılacak dedik. 10 günlük süre hak düşürücü bir süredir. Süre geçtikten sonra bile başvursa, bu dava artık eski davanın devamı değil yeni bir dava olacak.

Bir tartışmamız daha var. Görevsizlik kararını davayı açtığımız ilk mahkeme verdi. Görevsizlik kararı usuli nitelikte nihai bir karar. Nihai karar olduğu için hakim davadan elini çekiyor.

***Görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine de hükmedecek mi?
Yargıtay diyor ki; görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine de hükmedecek. Yargıtay’ın bu konuya ilişkin iki gerekçesi var. Birincisi; her mahkeme kendi önündeki davanın yargılama giderlerine hükmeder. İkincisi; Yargıtay diyor ki; görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine 10 günlük sürede davacının görevli mahkemeye başvurmaması halinde yargılama giderleri kalacak. Bu gerekçelerden dolayı görevsizlik kararı veren mahkemenin yargılama giderlerine de hükmetmesi gerektiğini söylüyor.

Doktrinin görüşü ise; yargılama giderlerinin belirlenmesinde esas olan ana kural, haksız çıkan tarafa yüklenmesidir. Davayı kim kaybederse yargılama giderlerini o ödüyor. Görevsizlik kararı verilirken esasa ilişkin hiçbir inceleme yok. Kimin haklı kimin haksız olduğu belli değil. Dolayısıyla esasa ilişkin bir karar olmadığından ana prensibi uygulama yer yoktur. Bunun sonucu olarak da görevsizlik kararı veren mahkeme yargılama giderlerine hükmedemez. 10 günlük süre içerisinde görevli mahkemeye başvuran olmaz ise; o zaman da eski kanundaki 425.madde uygulanır diyor ki doktrin. Herhangi bir nedenden dolayı yargılama son bulmuyor. 425.madde, yargılama giderlerinin nasıl dağılacağı konusuna ilişkin bir madde.

Not: HMK’ da tartışma da değişti.
Görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra başlayan 10 günlük (yeni kanuna göre 2 haftalık) sürede tarafların hiçbir görevli mahkemeye başvurmaz ise dava hiç açılmamış sayılıyor. Geriye dönük olarak davanın tüm etkilerini ortadan kaldırıyor. Ortaya çıkan tüm sonuçlar ortadan kalkıyor. Buna örnek olarak zamanaşımı defisini söyledik.

Görevsizlik kararının kesinleşmesinde sonra başvuru olduğunu düşünelim. Bu takdirde açılmış dava için aynı davanın devamı diyebiliriz.
“Bir mahkemenin verdiği görevsizlik kararı kanun yoluna gidilmeden kesinleşmiş ise bu görevsizlik kararı dosya kendisine gönderilen mahkemeyi bağlamaz.” Yani ikinci mahkeme de görevsizlik kararı verebilir. Ancak bir şartı var; kanun yoluna gidilmemiş olması gerekir.

İki mahkemede görevsizlik kararı verdiyse; bir üst mahkemeden görevli mahkemeyi tespit etmesini isteyeceğiz. Görevli mahkeme ya asliye olur ya da sulh olur zaten. Ancak burada her iki mahkeme de görevli olmadığını söylüyor. Burada bir üst mahkemenin karar vermesi istenir.

Her iki mahkemenin görevsizlik kararı vermesi halinde buna; olumsuz görev uyuşmazlığı denilmektedir. Eki kanuna göre (md.25.); mercii tayin yoluna gidilir. Bir üst mahkeme (Yargıtay) bu konudaki son kararı verecektir. Yargıtay’ın verdiği karar her iki taraf içinde bağlayıcıdır.
Dava konusunun bağlı olduğu zamanaşımı süresi, görevsizlik kararının kesinleşmesinden önce tamamlanırsa (10 günlük süre daha başlamadı-HUMK 193) eski BK md.137 (yeni BK 158)’deki 60 günlük ek süre devreye girer. Ek sürenin 10 gününde görevli mahkemeye başvurulduğunda, eski davanın devamı olduğundan yeniden harç ödenmeyecektir.10 günlük süresinin bitmesi ile ek sürenin kalan kısmında harç ödenmek suretiyle yeni bir dava açılabilir.

Çok ilginç bir sonuç var; 10 günlük sürenin dolmasıyla ilk davanın tüm sonuçları ortadan kalkıyor diyoruz. Ama burada bir istisna yapıyoruz. Deniliyor ki; zamanaşımı süresi eğer görevsizlik kararının kesinleşmesinden önce ama görevsizlik kararının verilmesinden sonra doluyor ise bu durumda BK’ daki 60 günlük ek süreyi veriyoruz. Dava açılmadığı takdirde dava hiç açılmamış sayılmasına rağmen bu ek süre işlemeye devam ediyor. Aslında bu ek sürenin işlememesi gerekir. Çünkü zaten dava hiç açılmamış sayılır, sonuçlarını doğurmamış sayılır.

Ama çok büyük istisna yapılıyor. Bu ek süre içerisinde, 10 günlük süre dolduktan sonra; 30 günlük bizim davacı tekrar açıyor. Bu 30 günlük sürenin hala BK’daki 60 günlük süre başlamamasına rağmen BK’ya göre b süre işliyor. Yargıtay bunu böyle kabul ediyor. Doktrinde bu eleştiriliyor. Alangoya hoca bunun mümkün olmaması gerektiğini söylüyor.

10 gün içinde davayı görevli mahkemeye götürmemesine rağmen, BK’ ya göre 60 günlük süre kalıyor.
10 günlük süre dolduktan sonra eğer hala BK ’ya göre 60 günlük süre devam ediyorsa dava açtığı takdirde zamanaşımı defisi kendisine karşı ileri sürülemeyecek. Ama aslında bu açılan davada 10 günlük sürede görevli mahkemeye başvurmadığı için tüm sonuçları ortadan kalkmış, ancak böyle de bir istisna yapılıyor. (Bunu lütfen dikkate alalım, kitaptan da okuyalım bu bölümü.)

10 günlük süreyi normalde kararın kesinleşmesiyle başlatıyoruz. BK’ ya göre verilen 60 günlük sürenin başlama zaman ilk 10 gün değil; görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonraki 10 gündür. Ek süre, görevsizlik kararı daha verilmeden başlamış da olabilir. (*kitapta ilk 10 günlük yazıyor. Kafanız karışmasın. 60 günün son 10 günü de olabilir.)

Görevsizlik mahkeme tarafından yapılan usuli işlemlerin geçerliliği; kural olarak geçersiz kabul edilir. Buna karşılık tarafların yaptıkları usuli işlemler geçerli olarak kabul edilir

HMK’ ya göre yapılacak işlemler; HMK md.20 bizim için önemlidir.

“Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.”


Bazı hususlar değişmiş. İlk olarak sürenin değiştiğini görüyoruz. 10 gündü, 2 hafta olmuş.

Başvuracak kişi davacıydı, artık taraflardan biri diyor. Dolasıyla her iki taraf da başvuruda bulunabiliyor. Dün incelediğimiz görüşlerden doktrinin görüşü kabul edilmiş.

“Dosya kendisine gönderilen mahkeme, kendiliğinden taraflara davetiye gönderir.” Eski kanuna göre; davacı görevli mahkemeye başvurur ve davetiye yollattırır. Yani davetiye yollanması için talepte bulunur. Artık sadece görevli mahkemeye başvuruyor. Davetiyeyi artık mahkeme kendisi yolluyor.

Yargılama giderlerine ilişkin de bir tartışma vardır. Yargıtay; her mahkeme kendi önüne gelen dosyada yargılama giderlerine hükmetmesi gerekir, diyordu. Görevsiz mahkeme esasa ilişkin bir tespit yapmamasına rağmen yargılama giderlerine hükmetmesini istiyordu. Doktrin; esasa ilişkin henüz bir sonuç yok. Davayı kimin kaybettiği henüz belli değil. Dolasıyla yargılama giderlerine hükmedilmez diyordu. Görevli mahkemenin karar vermesini istiyordu. 10 günlük süre içerisinde davaya devam edilmezse 425.maddeyi kıyasen uygulayacağız.

Bu konuda da değişiklik var demiştik. HMK 331.madde yargılama giderlerine ilişkin bir maddedir.

“Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder (burada doktrinin görüşünü benimsemiş kanun). Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkeme dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkum eder. (görevsiz mahkeme talep üzerine karar veriyor. Masraflar davacıya yükleniyor. Tamamen doktrinin görüşü benimsenmiş.)”

Talep olunca davacı ödeyecek ancak talep olmadığını düşünürsek dava masrafları açıkta kalacak. Mutlaka uygulamada mahkeme resen karar verecek ama kanunun lafzına bağlı kalırsak taraflar hiç talepte bulunmaz ise öyle kalacaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner
Kahramanmaraş Avukat

 

Hakimler ve Hakimin reddi: Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde karar verirler. Bu hak anayasa tarafından verilmiştir. Devlet size hukuki koruma sağlamakla yükümlü. Bu korumayı hakimler vasıtasıyla bağımsız mahkemelerde sağlıyor. Dolasıyla hakimin konumu daha özel bir konumdur. Türk milleti adına karar veriyor. Yargı yetkisini kullanıyor. Hakimlerin verdiği kararlara taraflar uymak zorundadır. Bazen hakimlerin verdiği kararlar kamu kuruluşlarını da bağlar. Örneğin , idari mahkemede hakimin verdiği karar ilgili kamu kuruluşunu da bağlar. Sadece bireyler değil yasama ve yürütme organları da hakimin verdiği kararlarla bağlıdır.

*Neden hakimler yargı yetkisini kullanıyor? Hukuk devletinde bizzat ihkak-ı hak yapamıyorsunuz. Devlet size hukuki koruma sağlamak zorundadır. Bu hukuki korumayı da hakimler aracılığıyla sağlamaktadır. Diğer kamu görevlilerden farklı statüyle, farklı koruma sahipler. Dolasıyla bu da hakimlerin korunmasını gerektirir.
Hakim teminatı, hakimlerin bağımsızlığının gerçekleştirilmesinin ve korunmasının en önemli araçlarından biridir. Hakim teminatı Anayasa’da belirlenmiştir. Anayasa; hakim ve savcıların azledilmeyeceğini, kendileri istemedikçe 65 yaşından önce emekliye sevk edilmeyeceğini, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık ödenek ve özlük haklarından yoksun bırakılmayacağını öngörmektedir. Bu prensipler anayasada benimsendiği gibi Hakimler ve Savcılar Kanununun 44. Maddesinde de aynen benimsenmiştir.
*Kimler hakim olabilir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, hukuk fakültesi mezunu olmak gerekir. Lisanslı olanlar için 30 yaş, doktora yapmış olanlar için 35 yaş sınırı vardır. Askerlikle ilgili şartlar var. Sağlık problemi olmaması gerekir. Son olarak da sınava girip geçmesi gerekir.

Hakimlerin atama, terfi disiplin ve yer değiştirme gibi özlük hakları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna aittir. Anayasa’nın 159. Maddesidir. Bu konuda eleştirilen konu HSYK’ nın üyelerinden birinin Adalet Bakanlığı olmasıdır. Dolasıyla oy kullanma hakkına sahip oluyor. Üçlü ayrımda adalet bakanı yürütme organı içindedir. Kakim atamalarını HSYK yapıyor.
1961 anayasasına baktığımızda, orda Yüksek Hakimler Kurulu vardır. Bu kurul sadece hakimlerden oluşuyordu. Günümüzde tek eleştirilen kısım da adalet bakanı müsteşarlığının kurulun tabi üyesi olması sebebiyledir.

Hakimler yasama, yürütme ve yargı organından bağımsızdır. Bütün güçlere karşı bağımsızdır. Bunun dışında hakimler yasalara bağlı ve vicdani kanaatine uygun olarak karar vermelidirler. Hakimler görevlerini gerçekleştirirken kişiler ya da organlar hiçbir şekilde talimat veremez, emir veremez, genelge gönderemez ve tavsiyede bulunamaz. Tabi hakimlik görevini yaptığı konulara ilişkin olarak talimat veremez. Anayasa, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinin hiçbir beyanda bulunamayacağını belirtmektedir. Bu kadar bağımsızlığa karşın hakimler ve savcılar kural olarak, kanunda belirtilen görevlerinden başka resmi veya özel hiçbir görev alamazlar.

Tahkim bir ihtilaf mahkeme dışında bir kurumda çözmektedir. Tahkim, devletin yargı organları dışında bir ihtilafı çözülmesine alternatif yoldur. Tahkimde hakemler görev yapmaktadır. Hakemler karar verirken az önce hakimler için saydığımız tüm esaslar geçerlidir. Hakimlerin bağlı oldukları tüm prensiplerle hakemler de bağlıdır.

Hakimin Davaya Bakmaktan Yasaklandığı Haller
Ana kuralımız, hakim önüne gelen dosyaya bakmak zorundadır. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Dosyaya bakmaktan yasaklı olmasının iki türü var. Ya hakim yasaklıdır ya da hakimin reddedilmesine ilişkin bir sebep vardır. Bu iki ihtimal dışında hakim dosyaya bakmak zorundadır. 

Hakim, yasaklı olduğu bir davaya bakarsa hakimin tarafsızlığından şüpheye düşeriz. Kanunlara bağlı ve vicdani kanaatine uygun karar verirken aynı zamanda tarafsız olmak zorundadır. Bunun dışında, önüne gelen davada bir menfaatinin bulunmaması gerekir. Bunları teminat altında almak için de kanun koyucu bazı halleri yasaklanmıştır.
Yaşanmış olaylardan örnek vereyim size; bir bayan hakim var ve hakim davayı incelerken keşfe gitti. Davacının evine keşfe gidildi ve hakim davacının köpeğini sevdi ve birkaç dakika geçirdi. Davalı ise tarafsızlığından şüphe ettiği için hakimi reddetti. İkinci örnek; davaya bir heyet mahkemesi bakıyor. Davalı ve davacıdan birisi çok popüler birisidir. Heyetten bir hakim, ünlü olan taraftan bir imza istiyor ve imzayı da alıyor. Karşı taraf ise hakimi reddediyor. İkinci olayda tarafsız olmadığı çok bariz ortada, ancak ilk olayda hakimin tarafsızlığında biraz şüphe var. Burada size anlatmak istediğim, tarafsızlık her zaman çok açık bir şekilde olmayabilir. Böyle durumlarda somut olaya göre karar vermek gerekir.
Hakimin yasaklı olması; HUMK 34.maddede düzenlenmiştir. Yasaklı olduğu maddeyi okuduğumuzda eski kanunun anlaşılması çok güçtür. 34. Maddede bir farklılık olmamakla birlikte dili sadeleştirilmiştir.

Hakim, aşağıdaki hallerde davaya bakamaz; talep olmasa bile çekinmek zorundandır?
a)Kendisine ait olan veya doğrudan doğruya ya da dolasıyla ilgili olduğu davada. (bir menfaatten söz ediyor, menfaati olduğu bir davadan çekilecek )
b)Aralarında evlilik bağı kalksa bile eşinin davasında. (eski kanunda bu, aralarında evlilik bağı kalksa bile karısının davasında şeklindeydi. Yani erkek hakime hitap ediyordu. Bayan hakim olduğunuzda kanunun lafzına göre etkilenyemecektiniz ancak kanunun amacına göre etkilenecektiniz.)
c)Kendisi veya eşinin altsoy veya üstsoyunun davasında.
ç)Kendisi ile arasında evlatlık bağı bulunanın davasında.
d)Üçüncü derece de dahil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı kalksa dahi kayın hısımlığı bulunanların davasında. (avukat ile hakim bir akrabalık ilişkisinde ise, bu durumda kanun bunu açıkça saymamış. Hakim çekilmek zorunda değil, davaya bakabilir. Ancak Avukatlık Kanununun 13.maddesinde, avukatın böyle bir durumda çekilmesi gerektiği yazıyor.)
e)Nişanlısının davasında .
f)İki taraftan birinin vekili, vasisi, kayyımı veya yasal danışmanı sıfatıyla hareket ettiği davada.
Bu sayım tahdidi bir sayımdır. Yani bu hallerin dışında yasaklı değildir. Diyelim ki; yasaklı bir hal var, taraflar bunun biliyor hakim de bunu biliyor. Taraflar yasaklı durum olmasına rağmen biz bu hakimin davaya bakmasını istiyoruz derse; eski kanuna göre, tarafların açık ve yazılı izinleri olduğu zaman bakabilirdi ancak bakmak zorunda değildi. Yeni kanuna göre, taraflar kabuk etse dahi bu davaya bakamaz. Çünkü hakimin yasaklı olması kuralı kamu düzenine ilişkindir.
*Hakim yasaklı çıkınca yerine kim bakacak ?
Aynı yetkiye sahip bir hakim bakacak ( sulh’ ta açılan bir dava ise sulh hakimi davaya bakacak). Bunların içinde de hangisinin davaya bakacağını da nöbetçi mahkeme belirliyor. Hakim yasaklı olduğunu anladığı an davadan çekilmek zorundadır. Çekilmediği takdirde taraflar, davanın her aşamasında bunu ileri sürebilirler.
*Yeni kanuna göre çekilmek kararına karşı kanun yolu açık mıdır?
Yeni kanuna göre bir üst mahkemeye başvurma imkanı mevcuttur. Eski kanuna göre bu tartışmalıydı. Yargıtay, temyiz edilemeyeceğini söylüyordu.

Hakimin çekilmeden önce dava ile ilgili yaptığı işlemler ne olacak? Eğer usuli işlem söz konusuysa ve bu usuli işlemler düzgün yapıldıysa bunları iptal etmeye gerek yok. Çünkü usul ekonomisi prensibine ters düşer. Ancak kanun burada bir boşluk bırakmış, iptal edilebilir de. Yasaklı hakim artık ihtilafa ilişkin hüküm verdiyse, bu karar doğru dahi olsa iptal edilecektir. Bütün bu konuları HMK 35.maddesi düzenlenmektedir. Yeniden karar vermek zorunda kaldığı için mahkeme masraf yaptı. Bu masrafları yasaklı hakim ödeyecek. Çünkü zaten çekilmek zorundadır diyor kanun.

Hakimin Reddi
HUMK 29. Maddesinde, HUMK 36.maddede düzenlemiştir. Hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebebin bulunması halinde, taraflardan biri hakimi reddedebileceği gibi hakim de bizzat çekilebilir. Özellikle aşağıdaki hallerde, hakimin reddi sebebinin varlığı kabul edilir:
a)Davada, iki taraftan birine öğüt vermiş ya da yol göstermiş olması.
b)Davada, iki taraftan birine veya üçüncü kişiye kanunen gerekmediği halde görüşünü açıklamış olması.
c)Davada, tanık veya bilirkişi olarak dinlemiş veya hakim ya da hakem sıfatıyla hareket etmiş olması.
ç)Davanın, dördüncü derece de dahil yansoy hısımlarına ait olması.
d)Dava esnasında, iki taraftan birisi ile davası veya aralarında bir düşmanlık bulunması.
Bu maddedeki bentler örnek olarak sayılmış, tahdidi değildir. Yeni maddenin yapısı değişti. Madde, hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren hal diye başlıyor. Eski kanuna göre içerik değişmemesine rağmen maddenin yapısı değişti. Eski kanunda madde 6 bentte oluşmaktaydı ve yeni kanundaki ilk ifade (genel ifade) eski kanunda 6.bentte yer almaktaydı.
Hakimin yasaklı olduğu haller ile hakimin reddi kurumu iki benzer kurumdur. Dolasıyla bu konulara ve bunun gibi olan benzer konulara çalışırken iki kurum arasındaki farkları ve benzerlikleri değerlendirip ayırt etmemiz anlamanız açısından daha rahat olacaktır.

Hakimin Reddinde Usul
Hakimin reddini taraflar ve hakim isteyebilir. Ret istemi dilekçeyle yapılır. Taraflar ve hakim kendisi reddi isteyebilir dedik. Dolasıyla reddetme süresi bakımından da bir ayrım yapmamız gerekir.
Taraflar reddetmek istiyorsa, hakimin reddi sebebini bilen taraf öğrendiği andan itibaren en geç ilk oturumda binldirmesi gerekir. Eğer ilk oturumda reddetme isteminde bulunmazsa bir daha bu istekte bulunamaz çünkü verilen süreyi kaçırmıştır. Hakimin kedisini reddetmesi ise belli bir süreye tabi değildir.
Hakim reddi usulü 40.maddede yer almaktadır. Ret talebi reddedilen hakim incelemez. Sulh hukuk hakimi reddedildiği takdirde, ret talebi o yerdeki diğer sulh hukuk hakimi tarafından incelenir. Reddedilen hakim mütalaa yapıp kendi görüşünü bildirip incelemeyi yapacak hakime verebilir. Ret talebini inceleyen hakim tam ispat aramaz, tarafsızlığından şüpheye düşülmesini muhtemel olarak görmesi yeterlidir.
Ret talebi kabul edilene kadar reddi istenen hakim davaya bakamaz, bekletilir. İnceleme esnasında davaya devam edilmez. Ancak gecikmeden dolayı bazı zararlar doğabilir. Bu zararların önüne geçilmesi için ihtiyati tedbir kararı veya delil tespiti kararı verilebilir. Ret talebi reddedilirse reddi istenen hakim davaya bakmaya devam edecek. Ret talebi kabul edilirse artık o hakim davaya bakmayacak. Aynı yetkiye sahip başka bir hakim bakmaya devam eder. Ret talebine ilişkin karara karşı kanun yolu açıktır.

Zabıt katipler; duruşma esnasında hakimle birlikte duruşma salonunda bulunuyorlar. Duruşma tutanağını tutuyorlar, sonra bu tutanak imzalanıyor ve imzalandığı için bu tutanak gerçek kabul ediliyor. Önemli görevleri vardı. Tutanak, o duruşmanın yapıldığının tek belgesidir. Dolasıyla hakimler için saydığımız ret sebepleri ve yasaklı olduğu haller aynen geçerlidir. HMK 45.madde, bunu açıkça düzenlemektedir.

Hakimlerin Sorumlulukları
Sorumlulukları üçe ayrılır (hukuki, disiplin ve cezai sorumluluk). Bunlar özel düzenlenmiştir. Çünkü taraflardan biri davayı kaybettiğinde hakime karşı uydurma sebeplerden dava açılabilir. Yani taraflar karardan memnun kalmadıklarında onları sorumlu tutabilirler. Yaptıkları işi tarafsız ve bağımsız yapmak zorundalar. Özel konumlarından dolayı sorumlulukları da özel olarak düzenlenmiştir. Disiplin sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununda (md.62-81) düzenlenmiştir. Cezai sorumlulukları Hakimler ve Savcılar Kanununun 82 ile 92. Maddeleri arasında düzenlenmiştir. Hakimlerin görevlerinde doğan veya görevde işledikleri suçlar için geçerlidir bu maddeler. Hakimlerin hukuki sorumluluğu ise Usul Kanununda düzenlenmiştir. (HUMK 573-576, HUMK 46-49).
Hukuki sorumluluğa ilişkin sebepler tahdidi sayılmıştır. Bu sebeplerin varlığı halinde tazminat istenebilir. Hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine (Eski kanunda hukuki sorumluluk davası açıldığında bu dava doğrudan hakime açılıyor. Ancak yeni kanunda bu dava devlete açılıyor. Devlet davayı kaybettiği davayı takdirde hakime rücu edecektir.) tazminat davası açılabilir:
a)Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b)Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. (HMK MD.46/1-2)
Davayı önce devlete açmamızın ilk nedeni ; hakim, kendi davasıyla uğraşmıyor ve işini yapmaya devam ediyor. Davayı kaybettiğinizi düşündüğünüz zaman, hakimde para olmayabiliyor. Dolayısıyla sizin zararınızı karşılamayabilir. Ancak devlette sizin zararınızı ödeyecek kadar para var. Dolayısıyla hem alacaklıyı koruyor bu hüküm hem de hakimi koruyor.

*Davayı kaybeden herkesin böyle bir dava açmasını nasıl engelleriz?
Sebepsiz yere açılan davaları engellemek için HMK49.madde düzenlemiştir. Dava esastan reddedilirse davacı, beş yüz Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar disiplin para cezasına mahkum edilir. Yani hakime karşı açılan davada haksız çıkarsanız belli bir miktar para cezası ödemek zorundasınız.

Nizasız Kaza ( çekişmesiz yargı )
Veraset ilamı (noter de verilebiliyor) nizasız kazaya örnektir. Eski kanunumuzda nizasız kazaya ilişkin doğrudan bir hüküm yoktu. Dolayısıyla nizasız kazanın ne olduğunu açıklamakta sıkıntı çekiyorduk. HMK 382.madde nizasız kazayı düzenliyor. Bu maddede hangi davaların nizasız kaza olduğu açıkça sayılmaktadır. 

Eskide nizasız kazayı belirlemede etkili olan kriterleri inceleyelim. Çünkü bu kriterler hala geçerli.
İlk kriterimiz; ihtilaf yokluğudur. Yaş büyütme, isim değiştirme, veraset ilamı gibi davalardır. Bu davalarda karşı taraf yoktur. Tek tarafladır. İkinci kriter; sübjektif hak yokluğudur. MK 348.maddedeki velayetin kaldırılması buna örnektir. Üçüncü kriter; resen harekete geçme kriterleridir. MK 346.maddedeki çocuğun korunmasına ilişkin önlem alınması örnek verilebilir.
Hüküm etkisine bakacak olursak; inşai etkisi olabilir, tamir edici etkisi olabilir. Kararın etkisinden dolayı farklılıklar da olabilir. Bu da bir kriterin olabilir.
Usul hukukunda dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi geçerlidir. Davayı davacı açıyor, dava malzemesini taraflar getiriyor. Hakim resen araştırma yapmaz usul hukukunda. Bazı nizasız kazaya ilişkin davalarda resen araştırma ilkesi geçerli olabilir. (babalık davası, çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin alınması hususunda hakimin malzemeyi taraflardan istemesi adil olmaz.

Görev-Yetki
İlk derece mahkemeleri arasında hangi mahkemenin söz konusu davaya bakacağı konusu görev konusudur. Yer bakımından hangi mahkemenin o davaya bakacağı konusu da yetki konusuna ilişkindir. Görev ve yetki konularının kanunla düzenlenmesi gerekir. Çünkü, keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından keyfiyeti önlemek ve kanuni hakim prensibi olmasından dolayı kanunla düzenlenmelidir.

HUMK’ ta görev;
Her iki kanunun prensibi aynı, her iki kanunun 1.maddesi göreve ilişkindir. Mahkemelerin görevi kanunla belirlenir (HUMK md.1). -Mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar kamu düzenindendir. (HMK md.1)
Yapacağımız ilk ayrım sulh ayrımıdır. Asliye hukuk mahkemelerine giden davalar 5235 sayılı kanunun 6.maddesinde düzenlenmiştir. Hangi davaların asliye hukuk mahkemesinin görev alanına girdiğini belirtmektedir. Sulh hukuk mahkemelerinin görev alanına girmeye tüm davalara asliye hukuk mahkemesi bakar (5235sk md.6)
HUMK’ ta 8.madde sulh hukuk mahkemesinin görevlerini düzenlemiştir. Burada yapacağımız ilk ayrım; malvarlığına ve şahıs varlığına ilişkin davalardadır. Malvarlığına dediğimizde bir şekilde parayla ölçülebilen bir dava konusu olmalı. Şahıs varlığına ilişkin davalar da konusu para ile ölçülemeyen davalardır. Başkasına devredilemez ve paraya çevrilemez.
Şahıs varlığına ilişkin davalara asliye hukuk mahkemesi bakıyor hiçbir ayrım yapmadan. Malvarlığına ilişkin davalara gelince burada bir ayrım yapmak zorundayız. Malvarlığına ilişkin bir dava olduğunda 8.maddeye bakıyoruz. İflas davalarıyla vakfa ilişkin davalar olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları, (HUMK 8/1).
Orada parasal bir sınır oluğunu görüyoruz. Her sene Maliye Bakanlığı tarafından bu sınır yenileniyor. Değeri bilmeniz önemli değil, parasal sınır olduğunu bilmemiz yeterli. (günümüzde 7780 tl sınır) Bu parasal sınırın üstünde kalan davalar asliye hukuk mahkemesinde, parasal sınırın altında kalan ise sulh hukuk mahkemesinde görülüyor.

*Bir davanın malvarlığına ya da şahıs varlığına ilişkin olmadığını nerden anlayacağız?
Bunu tarafların dava konusu bize söyleyecek. Örnek olayımıza bakarsak; A il B arasında 5.000 liralık alacak davası vardı. Bu davanın konusu malvarlığına ilişkindir. Dava konusu dediğimiz husus netice-i taleptir. Netice-i talep, dava dilekçesine yazılır. Mutlaka dava dilekçesinde bulunması gerekir. Çünkü hakim davacının ne istediğini dava dilekçesindeki netice-i talebe bakarak anlar. Netice-i talebinize dayanak olacak hayat olayını (vakaları) yazacaksınız, belirteceksiniz. Demek ki; dava dilekçesine kabaca baktığımızda mutlaka netice-i talebi yazmamız gerekecektir. Bu hayat olayı, dava malzemesi de dava dilekçesindeki netice-i talebe dayanak teşkil edecek. O hayat olayından sizin netice-i talebinize ulaşılması gerekir.
Dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi dediğimize göre hayat olayını dava dilekçesine yazmamız zorunlu bir unsurdur. Dava dilekçesine baktığımızda A, B’nin bana 5.000 liralık borcunu vermesini talep ediyorum demiş. Dolayısıyla burada malvarlığına ilişkin bir ayrım yapıyoruz. Sonra ikinci ayrımı yapacağız. Asliye hukuk mahkemesi mi yoksa sulh hukuk mahkemesi mi davaya bakacak ona bakacağız. Burada parasal bir sınır var dedik. Bu borç parasal sınırın altında kaldığı için A’nın açtığı bu davaya sulh hukuk mahkemesi bakacaktır.
Dava konusunun değeri sınırdan yüksek değilse kural olarak sulh hukuk mahkemesi bakar. Ancak bunun da istisnaları mümkündür. İlk istisnaya gelelim; 8.maddenin birinci fıkrasında gizlidir bu istisna. İkinci istisnamız 8.maddenin 2.fıkrasındadır.
İflas davalarıyla vakfa ilişkin hariç olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı beş milyar lirayı geçmeyen davaları sulh hukuk mahkemesi bakar (HUMK 8/1). İlk istisna iflas davaları ile vakfa ilişkin davalardır. Bu davalara asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.
İkinci istisnaya geldiğimizde, bu istisna önem arz etmektedir. HUMK 8/2’yi öğrendiğinizde şu anda geçerli olan görev kurallarını da öğrenmiş olacaksınız. Madde; dava konusu olan şeyin değerine bakılmaksızın diye başlıyor ve sonra 6 bent sayılıyor. 6 bendin sonunda bu davalara sulh hukuk mahkemesinin bakacağı belirtilmektedir. İlk ifade bizim için önemlidir. İkinci istisna, parasal sınırı ortadan kaldırıyor.

Dava konusunu tespit ediyoruz. Tespit ederken dava dilekçesine bakıyoruz. Sonra dava konusu malvarlığına mı ilişkin şahıs varlığına mı ilişkin onu tespit ediyoruz. Sonra madde 8’e bakıp parasal sınırı inceliyoruz, eğer malvarlığına ilişkin ise, iflas davası mı yoksa vakfa ilişkin dava mı ona bakıyoruz. Madde 8/2.fıkra sayılan bentlerden herhangi birisi mi ona bakıyoruz. Eğer o fıkralardan birinin içine giriyorsa artık parasal sınıra bakmıyoruz ve dava sulh hukuk mahkemesine gidiyor.
Şimdi 8.maddede sayılan 6 bendi tek tek inceliyoruz.
HUMK 8/2-1 (HUMK 4/1-a): İcra ve iflas Kanununun onuncu babında yer alan 269 ve 272nci ve sonraki maddeleri hükümleri hariç olmak üzere, kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, akdin feshi yahut tespit davaları, bu davalara birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları ve bunlara karşılık olarak açılan davaları.
Bu madde için değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesine giden davalar dedik. HMK’ daki 4.madde sulh hukuk mahkemesine ilişkin bir düzenleme içermektedir. HUMK’ daki maddede kira davaları sınırlı tutulmuş ancak HMK’ daki 4.maddede belirtilen kira davaları geniş tutulmuş. Gördüğünüz gibi bazı kira sözleşmesine dayana davalar sulh hukuka girmekteydi. Yeni kanunda ise artık hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm kira sözleşmesine dayanan davalar sulh hukuk mahkemesinde görülmektedir.
HUMK 8/2-2 (HUMK 4/1-b): Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ait davaları, burada bir değişiklik yok aynen kalmıştır.
HUMK 8/2-3 (HUMK 4/1-C): Taşınır ve taşınmaz mallarda yalnız zilyetliğin korunması ile ilgili davaları, burada da bir değişiklik yok. Aynen kabul edilmiş.
Bundan sonraki bentler yeni kanunda kabul edilmemiştir. 4.bentte bazı çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemlerinden söz edilmekteydi. Artık çekişmesiz yargı işlemleri HMK 382.maddede düzenlenmektedir. 5.bent zaten kaldırılmıştı. 6.bentteki mirasçılık belgesi ile ilgili hüküm yeni kanunda 382.maddeye gitti. Şimdi genel başka prensiplere gelelim.

*Dava konusunun değeri nasıl hesaplanır? Dava konusunun değeri davanın açıldığı güne göre hesaplanır. Dava konusuna göre görev ayrımı yapıyorduk. Örnek davamızda, A’nın 5.000 liralık alacağı vardı. A ayrıca 2.000 liralık da faizim var diyor. Bu durumda bu faizi dava konusunun değerini tespit ederken hesaba katmayacağız. Dava konusunun değerini belirlerken faiz ve giderler hesaba katılmayacak.
Para olmayan bir dava konusu olduğunda (araba, kitap, ev), davanın açıldığı tarihteki değerini hesaplayacağız. Konusu paradan başka bir şey olduğu zaman o şeyin, davanın açıldığı tarihteki değeri dikkate alınacak. 5.000 dolarlık bir alacağımız var. Bu durumda davanın açıldığı tarihteki döviz kuruna göre belirleyeceğiz.
Dava dilekçesinde dava konusunun değerini gösterilmesi zorunludur. Bu değerin gösterilmesinin zorunlu olmasının iki sebebi var. Birincisi; görev konusudur. Eski kanuna göre, parasal sınırdan söz ediyorduk. Bu parasal sınırı aşıp aşmadığını görmemiz için önemlidir. Hangi mahkemenin görevli olduğunu bize gösterecek. İkinci sebep ise; harçlardır. Dava dilekçesini mahkemeye götürürken yanınızda para götüreceksiniz. Sizden harç alacaklar ve bu harcı ise dava konusunun değerine göre alacaklar. Harçlar Kanununun 16.maddesine göre; dava dilekçesinde dava konusunun değerini yazmadığınız takdirde dava dilekçeniz işleme konulmaz.
Eski kanun yürürlükteyken bir tartışma vardı. Çok kısa bahsedeceğim.

*Dava konusu paradan başka bir şey olduğu zaman dava konusunun değerini kim belirleyecek?
Esas kural, dava dilekçesinde dava konusunun değerini bildirmek zorundasınız. Dava konusunun değerini paraya çevirmek mümkün ise de bu konuda farklılıklar ortaya çıkabilir. Örneğin, dava konusu araba olsa, bu arabanın değeri davacıya göre yüksektir davalıya göre düşüktür. Böyle bir uyuşmazlıkta kim bu değeri belirleyecek sorusu ortaya çıkıyor. 

Birinci görüşe göre; taraflar dava konusunun değeri üzerinde anlaşılıyorlar ise hakim bununla bağlıdır. Eğer anlaşamazlarsa, dava konusunun değeri mahkeme resen belirleyecek.
İkinci görüşe göre; taraflar anlaşsa dahi dava konusunun değerini mahkeme resen belirler. Tasarıdaki düzenlemede ikinci görüşü benimsendi.
Birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi; örnek davamızda A 5.000 liralık bir dava açıyoruz. Bu alacak davası tek bir davaydı. Sadece 5.000 liralık alacağı için dava açıyordu. Dolayısıyla böyle bir durumda eski kanuna göre sulh hukuk mahkemesine göre gidecekti. A’nın aynı adamadan iki tane alacağı var diyelim. Biri 5.000 lira olsun, diğeri 4.000 lira olsun. Bu davaların tek tek de açılabileceği gibi birlikte açması iki netice-i talep olacak, dolasıyla iki tane hayat olayı olacak. Aslında tek dava dilekçesinde teknik olarak baktığımızda iki tane dava var. İlk davayı tek olarak açsaydı dava sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkinci davayı tek açsaydı yine sulh hukuk mahkemesine gidecekti. İkisinin birlikte açtığında ise, toplam değeri dikkate alınır ve dava asliye hukuk mahkemesine gidecek. Dolasıyla birkaç talebin aynı anda ileri sürülmesi halinde bunların toplam değeri dikkate alınacak.

Seçimlik dava; bazı borçlar var ki borçlunun borcunu yerine getirirken seçme hakkı vardır. Örneğin; borçlu borcunu öderken ya motosikleti teslim edecek ya da arabayı verecek. Borcunun hangi yolla ödeyeceğini seçme hakkı davalıya ait olur böyle bir durumda. Dilekçeye baktığınızda tek bir netice-i talebiniz var. O da borçlunun borcunu yerine getirmesidir. Ancak motosiklet ile arabanın değeri aynı olmayabilir. Bu durumda görevli mahkeme hangi borca göre belirlenecek? Bu durumda seçimlik borçta hangisinin değeri fazla ise dava konusunun değeri ona göre belirlenecek.

Terditli dava; yeni kanunda düzenlenmiştir.
HMK 111.madde; davacı, aynı davalıya karşı birden fazla talebini, aralarında asilik-ferilik ilişkisi kurmak suretiyle, aynı dava dilekçesinde ileri sürülebilir. Bunun için, talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunması şarttır. Mahkeme, davacının asli talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’i talebini inceleyemez ve hükme bağlayamaz.
Terditli davalar eski kanunda düzenlenmemişti. Türk hukukunda caiz olup olmadığı tartışmalıydı. Hakim görüş; terditli davanın Türk hukukunda caiz olduğu yönündeydi. Kanuna baktığımızda artık kabul edildi diyebiliriz. Asli ve ferilikten söz ediliyor, talepten söz ediliyor.
A, B’ ye karşı dava açacak. İki talep olacak, ilk talebi asli taleptir. Asıl olarak onu istiyor. O reddedildiği takdirde ikinci bir talep devreye girsin diyor. Demek ki ikinci talep birinci talep reddedildiğinde incelenecek. İlk talep kabul edildiğinde ikinci talebe gerek kalamayacak.
Örnek verecek olursak ; A, B’ den arabasını istiyor. Diyelim ki arabayı satın aldı. Asli talep olarak satış sözleşmesine dayanarak arabasını geri istiyor. Ama satış sözleşmesinin geçerli olmadığına yönelik endişesi de var. Eğer sözleşmesinin varlığını kabul etmezse o zaman bana tazminat ver diyor. Bu da ikinci talep oluyor. İlk talebin reddedilmesi halinde tazminat davası açılmasını istiyor.

*Terditli davalarda dava konusunun değerini nasıl belirleyeceğiz?
Asli talebin değeri 4.000lira diyelim, feri talebin değeri 8.000lira olsun. Bu durumda seçimlik davada olduğu gibi hangisinin değeri fazla ise ona göre belirlenecek.
Kısmi davalar; A’nın bu sefer 10.000liralık bir alacağı olsun. Ancak 4.000liralık bir kısmı için önce dava açıyor. Asli talebin bir kısmını talep ediyor. Dolasıyla buna kısmi dava diyoruz. Böyle bir şey, dava konusuna göre harç yatırıldığı için yapılıyor. 4.000lialık davayı kazanırsa bu sefer 6.000liralık kısmı da dava edilecek. Bu davaların açılmasının en büyük sebebi harçtır.
Eski kanunda kısmi davaları doğrudan düzenleyen bir hüküm yoktu. HMK’ da 109.madde kısmi davaların düzenlemektedir. Eski kanuna göre kısmi dava açarken netice-i talebin 4.000liralık kısmı isteyecek. Akabinde, bakiye kısmını saklı tutuyorum diyecek. Bu şerhi düşmediği takdirde Yargıtay; davacının bakiyeden bu konuda çok eleştiri aldı ve yıllarca bu içtihadından vazgeçmedi. Yeni kanunda artık kısmi dava açarken bu şerhi düşmeseniz bile o hakkınızdan feragat etmiş sayılmıyoruz. (HMK 109/3)
Kısmi davalarda görev konusu HUMK 4.maddede düzenlenmişti. ‘Alacağın bir kısmı dava olundukta, eğer son kısım ise, mahkemenin vazifesini tayinde müddeabihin kıymetine bakılır.
Son kısım olmadığı ve alacağın tamamı da münazaalı olduğu takdirde alacağın tamamı nazarı itibarı alınır.
Yani kısmi davalarda görev şöyle düzenlenmiştir, eğer kısmi davada dava konusu kısmi davanın son bölümü ise görev konusu sadece son bölüme göre belirlenecek. Örneğin; davamızda 4.000liralık kısmı ilk önce açmıştır. Sonra 6.000liralık kısma açtı. İşte görevli mahkemeyi bu durumda 6.000liralık kısma göre belirleyeceğiz. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ise bir ayrım yapacağız. Alacağın tamamı çekişmeli ise ve açılan dava ilk kısım için ise, görevi belirlerken alacağın bütününü dikkate alacağız. Eğer açılan dava son kısma ilişkin değil ve alacağın tümü ihtilaflı değil ise, çekişmeli değil ise, o zaman görevli mahkemeyi belirlerken sadece alacağın o kısmını dikkate alacağız.
Karşılık dava; eski kanunda da vardı, yeni kanunda da var. Yeni kanunda 132.maddede düzenlenmektedir. İlk açılan davaya karşılık açılan davadır. Örneğin, A alacağı için 5.000liralık dava açtı. B bu dava karşısında itiraz edebilir ve diğer bir olanak olarak karşı dava açabilir eğer onunda A’dan alacağı varsa. B karşı dava açmak yerine alacağını vereceği para yerine mahsup edebilir.
Karşı dava açıldığında bizim davalı davacı konumuna gelecek. O zaman A asıl davanın davacısı, karşı davanın davalısı. B ise asıl davanın davalısı, karşı davanın davacısı konumundadır. Karşı dava, dava dilekçesine cevapta açılır. Yani bir süresi vardır.
Davalı, davanın açıldığından dava dilekçesi kendine tebliğ edildiğinde haberdar olur. Sonra davalıya bir süre verilir, dava dilekçesine cevap vermesi bekleriz. Sonra bunu da mahkemeye gönderiyor. Davacı da bu sefer ‘replik’ dediğimiz dava dilekçesine cevap dilekçesine cevap yazıyor. Bu da davalıya tebliğ ediliyor. Davalı da kısaca ‘düplik’ dediğimiz dilekçeyi yazıyor. Bu dilekçeler bittikten sonra duruşma safhasına geçilir.

*Karşı davayı nerede açıyoruz?
Dava dilekçesine cevap dilekçesini yazarken açıyor karşı davayı. İkinci cevabına(düplikte) bu davayı açamaz. İlk cevabında açmak zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanır. Davalı dilekçesinde üst tarafa asıl davaya dava dilekçesine cevap yazıyor, alt tarafa da karşı dava olarak yazıyor. Bu karşı davaya ilişki bölüm dava dilekçesine cevapta oluyor. Dolasıyla replikte davacı aynı zamanda hem cevaba cevap yazıyor hem de dava dilekçesine cevap yazıyor. Karşı davaya karşı dava açılmaz.

*Karşı davaya ilişkin görev kuralları 5.maddede düzenlenmiştir. Her iki dava, 8/1’deki parasal sınırın altında ise o zaman görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. İkisinin toplam değeri parasal sınırı geçse dahi sulh hukuk mahkemesi bakar. Her iki dava 8/1’deki parasal sınırın üstünde ise asliye hukuk mahkemesi bakar.
Asıl dava 8.maddedeki sınırın altında, karşılık dava 8.maddedeki sınırın üstünde ise bu durumda asıl dava sulh hukuk mahkemesinde açılmıştı, karşılık dava parasal sınırın üstüne çıktı. Bundan sonra ise davaya asliye hukuk mahkemesi bakacaktır. Asıl dava parasal sınırın üstünde olursa, karşılık dava parasal sınırın altında olursa bu durumda bu davaya da asliye hukuk mahkemesi bakacaktır.

HMK’da Görev;
Yeni kanuna baktığımızda 1.madde HUMK’ taki ilk maddeyle aynıdır.
2.madde asliye hukuk mahkemelerinin görevini düzenlemektedir. Eski kanunda yoktu böyle madde. 5235 sayılı kanunun 6.maddesi; asliye hukuk mahkemesinin görevi sulh hukuk mahkemesinin görevli olmadığı davalara bakmaktadır diyordu. Yeni kanunda açıkça asliye hukuk mahkemesinin görevi düzenlenmiştir.
Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir(HMK2/1). Şahıs varlığı – malvarlığı ayrımından hala söz ediyor. Ancak her ikisinin de görevli mahkemesi asliye hukuk mahkemesidir diyor. Artık parasal sınırdan söz etmiyor. Aksine bir düzenleme bulunmadıkça derken HMK 4.maddeye atıf yapıyor. Dolasıyla olağan mahkememiz artık asliye hukuk mahkemesidir.
Dava dilekçesinde dava konusunun değeri belirlememiz gerekir dedik. İki gerekçemiz var dedik. Artık parasal sınır kalktı, yine dava konusunun değerini belirtmek zorundayız ancak sadece harç için belirtmek zorundayız.
Dava konusunun değeri dava açıldıktan sonra değişebilir. Bu durumda da görev kurallarının bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Ancak artık parasal sınır kalktığı için bu konuda sıkıntı yoktur.
Objektif dava yığılması, iki talebin aynı talep edilmesinde söz ettik. A iki talep için dava açmıştır. Biri 5.000liralık bir dava diğeri 4.000liralık bir dava diyelim. İkisinin toplamını dikkate alıyorduk görev için. Artık bu davalarda hiçbir sorun olmayacak görev konusunda. Çünkü parasal sınır kalktı. Ancak harç konusunda önem arz etmeye devam edecek.
Kısmi davalar, karşı davalara ilişkin anlattığım prensiplerin hepsi artık kalktı. Onlar eski kanun dönemine ilişkin prensiplerdi.
3.maddeye bakarsak ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görevi düzenlenmektedir. Burada idare bir eylem veya işlemden sonra bir zararın doğması söz konusudur. Kural olarak idari işlem dediğimiz için bu davanın idari yargı koluna gitmesi gerekirdi. Eski kanunda buna ilişkin hiçbir şey yoktu. Burada idari yargı kolunun yapması gereken bir iş medeni yargıya verilmiş. Burada kanunun gerekçesi baktığımızda şöyle bir sonuç görüyoruz; bu davalar idari yargıda görülmesi istenmemiş. Usul kuralları uygulansın istenmiş. Bunun da tazminat bakımından farlılık getireceğinden dolayı olduğu söyleniyor.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Kahranmaraş Avukat

İlk önce yer itibariyle uygulanması’nı inceleyeceğiz. Geçerli düzenlemenin, geçerli kanunun nerede uygulayacağı anlamına gelir. Usul hukuku kuralları dediğimizde karşımıza eski adıyla HUMK yeni adıyla HMK çıkıyor. Türkiye Cumhuriyetinin usul hukuku kanunu Türkiye sınırları içerisinde geçerlidir. Demek ki mülkilik prensibi ön plana çıkmaktadır. Buna lexfori diyoruz.
Mülkilik esası bulunduğundu yerdeki kuralın uygulamasıdır yani Ankara’da bir dava açtığınızda hangi usul hukuku kuralları geçerli olacaktır? Türk hukuk kuralları geçerli olacaktır. Bunu niye bu kadar vurgulayarak söylüyorum? Burada kitapta olmayan bölümü size anlatmak istiyorum.

*Hakim olduğunuzu varsayarsak, bir dava önünüze geldiğinde nasıl inceleme yapacaksınız?
İki aşamalı inceleme yapacaksınız. Birincisi, usuli bakımından inceleme yapacaksınız; ikincisi esas bakımından inceleme yapacaksınız. İlk önce usuli inceleme sonra esas yapacaksınız. Usuli inceleme dediğimizde, mesela; dava şartlarını incelemek. Bir davaya ilişkin şartların mevcut olup olmadığını usuli incelemede inceleyeceksiniz. Dava şartlarına örnek verecek olursak, görev diyebiliriz. Görevli mahkemede davayı açmanız bir dava şartıdır. Yanlış mahkemede, görevli olmayan mahkemede dava açtığınızda dava şartlarından birini yerine getirmemiş olursunuz, dava şartlarında eksiklik olur. Bunu da hakim usuli aşamada inceleyecek. Dava şartlarının tam olmadığını gören hakim; eksiklik var diyecek, görevsizlik kararı verecek ve hakim davayı usulden reddedecek (esastan değil dikkat edin).
Diğer bir dava şartı örneği, taraf ehliyeti ve dava ehliyetidir. Aslında bu kavramlar medeni hukuktan bildiğiniz kavramlar. Dava ehliyeti, medeni hukuktaki fiil ehliyetidir. Dava ehliyeti ve taraf ehliyeti de dava şartlarındandır. Dava ehliyeti olmayan veya taraf ehliyeti olmayan bir kişiye karşı dava, mesela ölüye karşı açılmış dava. Ölünün taraf ehliyeti yoktur. Taraf ehliyeti medeni hukukta hak ehliyetidir. Hak ehliyeti ölümle son buluyor, dolasıyla ölüye karşı dava açmamız mümkün değildir. Hak ehliyeti son bulduysa taraf ehliyeti de yoktur. Taraf olmadığı için de hakim olarak davayı usulden reddediyorsunuz. Bu ilk aşama. Diyelim ki; usuli incelemeyi tamamladı ve bir eksiklik görmedi. Bundan sonra hakim davanın esasını inceleyecek. Esasa ilişkin inceleme yapacak.

*Esasa ilişkin dediğimizde ne olabilir?
Davanın konusu yani maddi hukuk. Örnek verelim; A,B’ ye karşı 5.000tl’lik bir dava açtı diyelim. A’nın, B’den 5.000 lira alacağı var. Bunun sebebi aramızdaki satış sözleşmesidir diyor, ben paramı istiyorum diyor. A davayı açtığında hakim ilk önce usuli inceleme yapacak, noksanlık varsa davayı usulden reddedecek. Noksanlık yoksa davanın esas incelemesi geçecek. Esas incelemede artık konunun kendisi, ihtilafın kendisi incelenecek.

Bu örneğimizdeki ihtilaf satış sözleşmesidir. Hakim olarak sözleşmenin varlığı için gereken şartları inceleyeceğiz. İrade beyanlarını inceleyeceğiz, hakların son bulup bulmadığını denetleyeceğiz. Davayı şartlara bakarak ya kabul edeceksiniz ya da reddedeceksiniz. Bu çok önemli.
Demek ki bir dava usulden de reddedilebilir esastan da reddedilebilir. Dava esastan reddedilirken kısmen de reddedilebilir. Örneğin; borcun 3.000 liralık kısmı ödenmiştir. 2.000 liralık kısım için dava devam edecek. 3.000 liralık kısmı reddedeceksiniz.
Demek ki hakim, usuli incelemede usul hukuku kurallarına, HUMK’ a ya da yeni adıyla HMK’ ya göre inceleyecek. Esas incelemede maddi hukuk kanunlarını uygulanacak. Her iki aşamada da davanın reddedilebilmesi mümkünüdür. * Usulden reddedilen bir dava sonra yeniden açılabilir, eksiklik giderildiği takdirde. Esastan reddedilen bir dava, maddi anlamda kesin hüküm teşkil ettiği için bir daha açılamaz.
Konumuza geri dönecek olursak Türkiye’nin herhangi bir yerinde açılan bir davada Türk usul kanunu geçerli olacak. Usuli incelemede Türk usul kanununu kullanacağız. Ancak esas incelemeye geçtiğimizde taraflar bazen yabancı hukuk üzerinde anlaşmış olabilirler. Sözleşmeye yabancı hukuk uygulanacak diye hüküm koyabilirler. Usulü incelerken yine Türk kanunlarıyla inceleyeceğiz, esasa geldiğimizde yine kural olarak Türk kanunları uygulanır ancak taraflar aralarında anlaştıysa yabancı hukuk kuralları da uygulanabilir.
Usul hukukunun zaman itibariyle uygulanmasına geçelim. Çok güncel bir konudur zaman itibariyle uygulanması konusu. Kanunlar geçerli oldukları sürece uygulanır. Yeni kanunların yürürlüğe girmesiyle onun uygulanması başlar. HMK 1 Eki 11 tarihinden sonra yürürlüğe girecek. Dolasıyla elimizdeki kanun tarihe kadar geçerlidir.

*Diyelim ki; A Davayı 5 Mayıs ‘ta açtı, büyük ihtimalle bu dava sonuçlanmamıştır. Peki, bu davanın akıbeti ne olacak?
Dava açıldığında HUMK geçerli, dava sonuçlanmamış. Bu durumda bu davada 1 Ekim’e kadar HUMK geçerli sonrasında HMK geçerlidir. Az önce söylediğimiz kurala aykırı bir durum yok. Söylediğimiz kuralın aynısını söyledik. Demek ki hali hazırda bulunan davalarda, yeni kanun yürürlüğe girdiği andan itibaren yeni kanun uygulanacak. İlerleyen derslerimizde göreceğiz. HUMK ile HMK arasında görev konusunda çok büyük değişikliler var.
HUMK ’ta sulh hukukta açılması gereken bir dava HMK’ ya göre asliye hukukta açılması gerekebilir. Böyle bir durumda nu davanın sonu ne olacak? Eski kanuna göre yapılan işlem geçerliydi, davanın açıldığı mahkeme davanın açıldığı sırada kanuna uygun olarak görevlendirildiği için eski kanun uygulanacak. Ancak bazı diğer usuli işlemler yapılmadıysa eğer, yeni kanun dereye girdiği andan itibaren yeni kanuna göre bu işlemler yapılacak. Görev kurallarında değişiklik olması açılan o davayı etkilemeyecek ancak işlemlerde HMK uygulanacak.

Usul Hukuku İlişkisi Kavramı
Dava; davanın ikamesi (açılması) ile başlayan, tarafların ve mahkemenin usul işlemleriyle devam eden ve hükümle sonuçlanan bir bütündür. Yani, dava dediğimizde tek bir işlem değil, uzun bir süreçtir, işlemler bütünüdür. Dava, davacının etkisi ile başlıyor. Davalı konumunda olan davayı başlatamaz. Davanın başlayabilmesi için kişinin davacı konumunda olması lazım. Bir başkası adına davayı herhangi biri açamaz. Biz buna tasarruf ilkesi diyoruz.
Dava dediğimizde prosedürde herkes işlem yapıyor. Davacı yapıyor, davalı yapıyor, hakim yapıyor ve sonuçta bir hüküm çıkıyor. Ama bütün bu prosedürün başlaması için tek bir kişi harekete geçiyor. Bu davanın açılması için kişiyi zorlayamazsınız, tasarruf ilkesi geçerlidir. Alacaklı isterse davayı açar isterse alacağını takip eder istemezse kimse onu takip etmesi için zorlayamaz. Alman hukukunun tasarruf ilkesi prensibini tek cümleyle çok güzel özetlemiş. Şöyle diyor; davacı olmayan bir yerde hakim de olmaz.
Davanın açılmasıyla tarafların arasında usuli bir ilişki doğuruyor. Taraflar dava açılmadan alacaklı ve borçlu olarak isimlendirilirken dava açıldıktan sonra davacı ve davalı olarak isimlendiriliyor. Demek ki davacı dediğimiz an açılmış bir davanın derdest bir davanın varlığından söz etmiş oluruz. Oysa alacaklı veya borçlu dediğimiz an dava açılmış diyemiyoruz. Davanın açılıp açılmayacağı alacaklınıntasarrufundadır. Davanın açılmasıyla da usuli işlemler doğuyor. Bu usuli işlemleri hem taraflar gerçekleştirir hem de hakimin kendisi gerçekleştirir. Bütün bu prosedürün sonucunda bir hüküm verilmesi hedefleniyor ve hükümle de o dava son buluyor.
Usul hukuku ilişkisi maddi hukuk ilişkisinden farklıdır. Maddi hukuk ilişkisi ortada bir sözleşmenin varlığı veya iki kişi arasında bir haksız fiil bulunması sonucunda oluşuyor. Usul hukuku ilişkisi davacı ve davalı olmasıyla oluşur. Demek ki usul hukuku ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisinin örtüştüğünü görüyoruz. A sözleşmesinin tarafı B de sözleşmenin tarafı, A davacı oluyor B davalı oluyor ve böylece usul hukuku ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisi örtüşüyor. Ama örtüşmeyebilir de. A davayı açar, davacı olarak der ki; benim davacı olarak 5.000 lira alacağım var. Bir sözleşme var aramızda. Sözleşmeye dayanarak davayı açabilir. O zaman aralarında bir usul hukuku ilişkisi olur. Ama maddi hukuk ilişkisi olduğunu nerede tespit edeceğiz? Esas incelemede tespit edeceğiz. Belki de aralarında bir sözleşme yoktur. Aralarında bir sözleşme yok ise A ile B arasında bir maddi hukuk ilişkisi olduğunu söylemeyiz. Ama aralarında bir usul hukuk ilişkisi var. Çünkü A davacı olmuştur.
Usul hukuk ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisi birbirinden farklı iki kavram olduğu için usul hukuku ilişkisindeki halefiyet, zorunlu olarak maddi maddi hukuk ilişkisindeki halefiyeti gerektirmez. A, B’ ye davayı açtı, davacı olarak. A dava devam ederken ölebilir. A’nın yerine davacı konumuna mirasçılar geçecek. Mirasçılar geçtiği zaman, usul hukuku ilişkisi değişiyor. Mirasçılar A’nın halefedir. Davacı bu sefer mirasçılar oldu ilişki değişti. Ancak maddi hukuk ilişkisi değişmiyor. Çünkü sözleşmeyi A yaptı. Demek ki usul hukuku ilişkisi değişse de inceleyeceğimiz sözleşme A ile B arasındaki sözleşme olacak. Demek ki usul hukuku ilişkisi değişiklik olmasına rağmen maddi hukukta değişiklik olmadı.
Usul hukuku ilişkisinde kural olarak taraflara maddi hukuk anlamında borçlar yüklenmemiştir. Dolasıyla ne hakim ne de diğer taraf bir usuli işlemin yapılması için zora başvuramaz. Taraf bunları kendiliğinden, kendi isteğiyle yapacaktır. Yapmadığı takdirde sonuçlarında katlanır. Mesela, siz hakim olarak esasa ilişkin inceleme yapmışsınız diyelim. Sözleşmenin varlığı için delil ikamesi gerekiyor ve siz A’dan sözleşmenin varlığını ispat için delil getirmesini istiyorsunuz. Getirmeye zorlayamazsınız, getirmediği takdirde hakimin zora başvurması sonucuna katlaması gerekir. Demek ki usuli işlemler için zorlama mümkün değil, bu tamamen tarafın kendi inisiyatifinde.

Bireysel Hukuki Korunma – Kolektif Hukuki Korunma
Hakkının ihlal edildiğini ileri süren kişi tek başına hakime, mahkemeye başvurur. Hakkının temin edilmesini istiyor. Kural olarak usul hukukunda birey kendi hakkını bizzat ileri sürmesi gerekir. Buna bireysel hukuki korunma denir. Yani alacaklı A 5.000 lirasını alabilmek için mahkemeye gidecek ve hakkını talep edecek. Bireysel hukuki korunmayı devlet bireyleri sağlamak zorundadır. Bu devletin bir ödevidir. Çünkü bizzat ihkak-ı hak hukuk devletinde yoktur.
Davaların çoğu bireysel hukuki korunma prensibine göre açılır ancak bunun yanı sıra kolektif hukuki korunma da mevcut. Örneğin, 2821 sayılı sendikalar kanununun 32.maddesi ve 4072 sayılı Tüketici Korunması Hakkındaki Kanunun 24. Maddesindeki hükümler de kolektif hukuki korunmaya ilişkindir.
Bu korunma toplu bir şekilde dava açılması şeklindedir. Yani bir dernek veya bir kuruluş bireylerinin, üyelerinin korunması için toplu bir dava açıyor. Bu tür davalarının isimlendirilmesi farklı oluyor. Burada bir kuruluş bireylerinin korunması için da açıyor, birey kendisi tek başına dava açmıyor. ABD’ de bu davalara ‘classaction’ deniliyor. Grup davası olarak tercüme edebiliriz. Türkiye ve Almanya’da bu tür davalara dernek davası denilmekteydi. Ancak HUMK’da konuya ilişkin bir düzenleme bulunmamaktaydı, az önce saydığımız kanunlarda hükümler vardı kolektif hukuki korunmaya ilişkin.
HMK’ yı açtığımızda 113.madde ‘topluluk davası’ başlığı altında yer bulmuştur. “Dernekler ve diğer tüzel kişiler statüleri çerçevesinde, üyelerinin veya mensupların yahut temsil ettikleri kesimin mefaatlerini korunmak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarını tespiti veya hukukta aykırı durumun giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesi için dava açabilir.
Eskiden dernek davası olarak adlandırılırken yeni kanunda topluluk davası olarak adlandırılması eleştirilere yol açtı. Topluluk davası olarak adlandırılması eleştirilere yol açtı. Topluluk davası denildiğinde halk davası anlaşılabilmektedir. Yani isimden dolayı bir yanlış anlaşılma mümkündür. Halk davası ve dernek davası farklı şeylerdir. Gerçekten de topluluk davası denildiğinde sanki bir grup toplanır ve dava açılıyor. Oysa burada bir kuruluş bir dernek üyeleri için dava açıyor.
ABD’deki grup davası ile bizim hukukumuzdaki topluluk davasındaki den belirgin fark, kesin hükmün sübjektif sınırlarında kendini gösterir.

*Kesin hükmün sübjektif sınırları ne demektir?
A ile B arasındaki 5.000 liralık davanın sonuçlandığını düşünelim. Taraflar hükmün kesinleşmesiyle kanun yoluna başvurabilirler. Bunun için kanun yoluna başvuracaksınız ve karar verilecek. En sonunda kanun yolu başvuracaksınız ve karar verilecek. En sonunda kanun yolu tükenecek ve kesin hüküm verilecek. Demek ki bir kararın kesinleşmesi için kanun yollarının tüketilmesi gerekir. Ya da süresi içinde itiraz eden kimse olmadı ve karar yine kesinleşir.
Yani A burada davayı kazandığında artık B o karara karşı hiçbir şey yapamaz. Karar kesinleşmiştir ve gerçek kabul edilir. Eğer esas incelemede sözleşme hususunda bir hata yapıldıysa; örneğin, sözleşme aslında yoktu ancak buna rağmen dava A lehine sonuçlandıysa, süresi içinde itiraz etmeyen B, yine bu karara karşı bir şey yapamaz. Karar kesinleştikten sonra o karara karşı hiçbir şey yapılamaz. Karar kesinleştiği zaman taraflar arasında etki gösterir. Buna interpares etkisi deniyor. Yargılama esnasında iddia ve savunma hakkını sadece taraflara tanıdığınız için verilen karar ancak o tarafları etkileyebilir. Biz buna kesin hükmün sübjektif sınırı diyoruz. Sübjektif sınırı diyoruz. Sübjektif, çünkü sadece taraflar arasındadır. Bazen tarafların dışında da kişileri bağlar. Diyelim ki karar kesinleşti, A alacağını icraya koyacak ce alacağını alacak. A icra esnasında ölüyor. Mirasçılar davada taraf değildi ancak mirasçılar özel bir konumdadırlar, A’nın halefi konumundadırlar. Dolasıyla kesinleşmiş bir kararı mirasçılar da kullanabilir. Kural olarak bir kararı sadece davalı ve davacı arasında geçerli olacağını söyler. Bazı istisnalar saklıdır.
ABD’deki grup davası ile bizim topluluk davası arasında en temel fark kesin hüküm sübjektif sınırları dedik. ABD’deki grup davası sonucunda verilen hüküm herkesi etkiliyor. Oysa bizim hukukumuzdaki topluluk davasında sadece o kuruluşun ilgi üyeleri etkilenir. Kuruluş, o kişilere etki gösterir. Bunun da yine bir istinası var. Genel işlem şartlarının iptalini düşünün. Böyle bir dava açıldığını düşünün. Bu karardanhepimiz etkileniriz. Çünkü o şartalar iptal edilmiştir bize de hakkımızı arayabiliriz.

Yargı Örgütü
Yargı yetkisi Türk milleti adına mahkemeler kullanır. Yargı çeşitli kollara ayrılır. Anayasa, idari, adli, askeri yargısı olarak 4 kola ayrılır. Anayasa yargı arasındaki yargıyla adli yargı arasındaki ilişki bir yargı kolu ilişkisidir. Bir dava şartıdır. A alacaklısı davasını anayasa mahkemesinde açarsa mahkeme yargı kolunu yanlış seçtin diyecektir. Yargı kolunda yanlış seçimden dolayı dava usulden reddedilir. Yargı kolu ilk ayrımdır. İlk bakılacak olan yerdir.
Bizim için önemli olan adli yargıdır. Adli yargı ceza ve medeni yargı olarak ikiye ayrılır. Medeni yargı da nizalı (çekişmeli) ve nizasız (çekişmesiz) kaza olarak ikiye ayrılır. Nizalı kazaya örnek verecek olursak, bizim 5.000 liralık alacak davamız çekişmeli yargı koluna girer. Örneğin, veraset ilamının alınması bir çekişmesiz yargıdır.
Bu ayrımdan sonra medeni yargıdaki derecelere gelelim. Medeni yargıda ilk derece mahkemeleri, istinaf ve temyiz ayrımı vardır. Bu ayrım yeni kanunda böyledir. HUMK’ da istinaf aşaması yoktu, iki dereceli bir ayrım vardır.
İlk derece mahkemelerini genel ve özel mahkemeler diye ayırıyoruz. Özel mahkemeler; icra mahkemeleri, fikri ve sinai haklar mahkemesi, tüketici mahkemeleri, iş mahkemeleri, kadastro mahkemeleri, aile mahkemeleri ve denizcilik ihtisas mahkemeleridir. Genel mahkemeler; sulh ve asliye mahkemeleridir.
2004 yılında Bölge Adliye Mahkemelerinin kurulması kararlaştırıldı ve istinaf kanun yolu kabul edildi. Bu mahkemeler her ilde kurulmadı. HMK yürürlüğe girmesine karşın bu mahkemeler hala açılamadı.
Sulh hukuk mahkemeleri, coğrafi, duruma göre ve iş yoğunluğuna göre ilçelerde ve illerde bulunur. Tek hakimlidir. Sulh hukuk mahkemesiyle asliye hukuk mahkemesi arasındaki ilişki bir görev ilişkisidir. Sulh hukuk mahkemesinin ve asliye hukuk mahkemesinin görevleri kanun ile belirtilmiştir. Görev konusu eski kanuna göre çok büyük değişiklikler arz etmektedir.
Asliye hukuk mahkemeleri, sulh hukuk mahkemeleri gibi coğrafi konuma ve iş yüküne göre illerde ve ilçelerde bulunur. HUMK’ a göre, bu mahkemeler heyet mahkemesiydi. Ancak uygulamada tek hakimli olarak görev yapmaktaydı. Heyet mahkemesi olarak sadece asliye ticaret mahkemeleri kaldı. Bir başkan ve iki üyeden oluşuyor. HMK’ da artık ilk derecede heyet mahkemesi kalktı.
Özel mahkemeler her yerde bulunmayabilir. Özel mahkemenin olmadığı bir yerde davayı asliye mahkemesinde açacağız. Asliye hukuk mahkemesi de bu davaya özel mahkeme hangisiyse o mahkeme sıfatıyla bakacak. Mesela, bulunduğumuz, iş mahkemesi yok, davayı asliye hukuk mahkemesinde açacaksınız. Asliye hukuk mahkemesi bu davaya iş mahkemesi sıfatıyla bakacaktır.
İkinci derecede mahkemeleri, her ilde yok dedik. Bunlar artık ikinci derecede mahkemeleri olduğu için tek hakimden oluşmuyor. Bunlar ayrıca dairlerden oluşacak, aynı mahkemenin değişik daireleri olacak. Hukuk dairesi, ceza dairesi olacak. Bu yönüyle Yargıtay’daki yapıya benzemektedir. İstinaf mahkemesinin görevlerini de 5235 sayılı kanunun 33. Maddesinde yazmaktadır. Kısaca görevleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarına karşı bu mahkemelere başvururuz. Mahkeme denetim yapar ve yeniden hüküm verir.
Yargıtay, temyiz mahkemesidir. Yargıtay’ın en önemli görevi, istinafın kararlarını inceleyecek. HMK’ ya göre ilk dereceden sonra istinaf, istinaftan sonra Yargıtay incelemesi var. HMK’ da ilk dereceden sonra Yargıtay incelemesine gidiliyordu. Ancak şöyle de yapılabilirdi; ilk derece mahkemesinden sonra istinafa gitmeden doğrudan temyize gidilebilirdi. Bir sıçrama temyizi yapılabilirdi. Kıta Avrupa’sındaki bazı ülkelerde bu mümkün. Biz bu sistemi benimsedik, ama böyle bir sistem de mevcut.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Medeni Hukuk

Bugünkü yazımızda yargılamanın amacından söz edeceğiz. Ayrıca genel konulardan da bahsedeceğiz.

Olan, olması gereken hukuk maddi hukukta yer alıyor. Bunun biz mahkemeler yoluyla hayata geçiriyoruz. Maddi hukuktaki hak talep kavramları maddi hukukta somutlaşıyor. Sizin bir dava prosedüründe, sonunda haklı ya da haksız olduğunu şeklinde bir hükme varıyor. Bunun da “bağımsız” mahkemeler aracılığıyla yerine getiriyor. Demek ki yargılama hukuku maddi hukukun hayata geçirilmesiyle alakalı. Ama bu arada tabi temel haklar da gündeme geliyor. Yani, yargılama hukukunda aynı zamanda anayasal hakların da somutlaştığını görüyoruz. Anayasadaki bazı temel esasları hak arayışında ileri sürüyoruz ve yine mahkeme bize, talebimiz haklı ise lehimize bir hüküm veriyor. Bunlar deme ki usul hukukunun çalışma sahası.

Bu yargılama hukuku dışında bir ceza yargılama hukuku var. O bizim alanımızın dışında ama bazı noktalarda orada alınan kararların buraya tesirinin ne olacağını ortaya çıkarıyor. Kurumlar ana hatlarıyla eski kanundaki kurumlardır. Yeni kanun pek bir değişiklik yapmamıştır. Yaptığı yerleri de anlatacağız. Onun dışında kanunun gerekçesinde dahi şu ifade geçiyor; ‘eski kanunla da devam edilebilirdi’ diyor.

Hukukun temel esaslarıyla ilgili bir bilgi sahibisiniz. Bunların önde geleni, özel hukukta bir ilke var. Özel hukuk alanında temel ilkeler; serbestlik ilkesi, sözleşme serbestisi, irade serbestisidir. Yazımıza buradan giriş yapacağız. Şimdi, bu irade serbestisiyle yaşadığınız bir dünyada; karşınızdaki kişi taahhüdünü yerine getirmezse ya da sizin hakkınızı ihlal ederse bu halde siz, ya akde aykırılıktan ya da haksız fiilden ona karşı bir talepte bulunacaksınız. Bu talebi ileri sürdüğünüz yargılama yeri olan mahkeme olacak. Dava açacaksınız. Böylece kişi ya da kişiler veya kurumlar arasındaki ihtilaflar yargı yerine gelecek.

Burada önemli bir parantez açalım, moda olan şeyler var uzlaşma, uzlaşma kültürü gibi sloganlar da var. Tabi bunlar toplumun kültürü ve yaşadıklarıyla de pek örtüşmüyor. O yüzden Türkiye açısından uzlaşmak ve arabuluculuk, gibi konularda biraz mesafeli duruyoruz. Arabuluculuk, uzlaşma ve buna benzer hak arama yerleri olsa da bireyin son olarak başvuracağı yer olarak devlet yargısının bulunduğunu görüyoruz.

Bizim aklımıza devlet yargısı dışında ilk olarak zor kullanma geliyor. Birey gücünü kullanıyor alacağını fazlasıyla alıyor. Ancak bu durum bugünkü hukuk sistemine uymuyor. Hukuk devleti, bireyin ihkak-hak yolunu kullanmasını yasaklıyor. Yani zor kullanarak hak elde etme yolunu yasaklıyor. Bu da doğal olarak devlet yargısının kolay ulaşılabilir, mümkün olduğu kadar ucuz, çabuk ve doğru karara götüren bir yargılama yapmasını gerektiriyor. Kısa adıyla AİHS’ de adli yargılama hakkı var. Adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılamanın yapılmasını ve doğru sonuca ulaşmasını öngörmektedir. Bugünkü hukukun geldiği noktada bireye hukuki korunma sağlanır.

Hukuki himaye, usul hukukunun temel kavramlarından biridir. Birey devletten himaye talep eder. Bunun diğer adı; adaleti temin talebidir. Bunlar usul hukukunun kavramlarıdır. Birey diyorum dikkat edin vatandaş demiyorum. Vatandaş olamayana da bu dava yolunu açıyoruz, vatandaş dersek bireye dava yolunu engellemiş oluyoruz. Barı kültürünün temel taşı bireye dayanır.

Bu size gayet normal gelebilir ama bu geçmişte böyle olmuyor. Almanya’da Hitler döneminde totaliter rejimin olduğu bir dönemde hukuki himaye ihtiyacından söz ediliyor. Fakat öyle çok söz ediliyor ki ihtiyaç var diye, bu sefer; ‘Acaba bu ihtiyacı kim belirleyecek? Yani bu ihtiyaçta kimin ihtiyacı var?’ noktasına gelmiştir. Mesela; Çingenelere veya Yahudilere bir işlem yapılıyorsa, doktrinde deniyor ki; bunların hukuki himayeye ihtiyacı yoktur. Yahudi bir işçinin villası kamulaştırılıyor, devlet el koyuyor. Dava açacak kamulaştırmanın haksız olduğunu belirtecek ya da bedelin ödenmesini isteyecek. Diyorlar ki; Yahudi’nin hukuki himaye ihtiyacı yoktur. Yani bu ihtiyacı belirleyen bir organ oluşuyor. Meclis olur, yürütme olur, hepsi olur yani totaliter rejim artık hukuki himaye ihtiyacından değil, hukuki himaye talebinden söz ediliyor. Bu talep, devlete karşı yönetilen bir talep oluyor.

Birey, doğrudan devlete yönelik hakkının korunmasını talebinde bulunabilir. O hak arayışı engellenmemeli, zorlaştırmamalıdır. Bunu da sağlayacak olan devlettir. Bu mahkeme kararlarının alınacak olmasıyla da sınırlı değildir. Mahkeme kararı alındıktan sonra yeri gelir bunun icrası gerekir. Mesela; aldınız kararı ancak borçlu borcunu yine de ödemiyor. Devlet o aşamada da icra hukukuyla devreye girer ve bu mekanizmalar da adaletin teminine hizmet etmelidir.

Mahkemelerin bağımsız olması önemlidir. Kararların doğru ve tarafsız çıkması önemlidir. Ama onun dışında verilen kararların, ilamların devlet tarafından kurulan mekanizma da bir engelle karşılaşmaması da gerekir.

Bu bağlamda mesela; karar verilmiş, işçi açtığı davayı kazanmış fakat mahkeme diyor ki: ‘Bu kararın sana ve karşı tarafa tebliğ bir masrafı gerektiriyor. Senin bu karar harçlarını yatırman lazım. ‘İşçi de diyor ki; ben zaten işten atılmıştım, param da yok. Bu konuda yine problem teşkil ediyor sistem. Birey yıllarca süren davayı kazanmış ama parasını alamıyor. Bütün bunlar sistemin aksayan yönleriyle alakalıdır.

Genel olarak bakıldığında birey hukuki himaye talebine sahiptir. Bunu da devlet yargısı usulüne göre yerine getirmelidir. Dava açıldığında bunun belli bir prosedür içinde yürütülmesi lazım. Çok acele yargılama da marifet değildir, başka sorunlar yaratabilir. Halbuki hukukun beklediği hukuksal barışı, toplumsal barışı sağlamaktadır.

Usulün amacında bir gerçek üzerinde dururuz. Acaba bu nihai amaç mıdır? Nihai amaçtır dediğimiz zaman hakimin de güçlenmesi ve birçok şeyi resen araştırması gerekebilir. Çünkü taraflar, konuyu kendilerine göre getirirler; yanlıdırlar, bilgileri sınırlıdır ya da kasten eksik verirler. Bütün bunlar dava malzemesinin tam toplanmasına engel olur. Böyle bir ortamda yargılamanın amacı gerçeğe ulaşmaktadır dersek çoğu zaman buna varamayız, şartlar buna imkan vermez.

Buna karşın; şeklin gerçekten söz edilebilir. Fakat bu da işi başka yere götürür. Gerçek derken bir maddi hakikate ulaşmak bir de şekli hakikate ulaşmak ayrımı yapılabilir. Şekli hakikate ulaşmak ya da adli gerçek ile sınırlı tutmak bizi tatmin etmez. Bizim burada kabul ettiğimiz görüş şudur; yargılama tabi ki gerçeklik temeline oturacaktır. Yargılama, gerçeklik temeli üzerinde hakkın korunmasının, tanınmasının tespitidir. Hakkın korunması dediğimiz hukuki himayeden gelir. Bireye hukuki korunma sağlanıyor. İşte bu bir gerçeklik temeli üzerinde olursa bir anlam taşır.

Toparlayacak olursak; hedef gerçeğe ulaşmak. Karar gerçeklik temelinde oluşursa, vakalarımız yaşanmış olaylar üzerine gidilir orada hukukun tespiti sağlanırsa usul amacına olur.

Usulün amacının birden fazla olduğu söylenebilir. Hukuki barış sağlamak, toplumsal barışı sağlamak, onun dışında objektif hukuku tesis etmek ( kanunlarda olan hukuku hayata geçirmek ), hukuk düzenini sağlamak. Bunlar usulün amacı olarak bir arada yer alabilir. Ancak ilk söylediğimiz; gerçeklik temeline dayalı olmak kavramı bize yeterli olur. Ama bütün bunlar birey kaynaklıdır, birey in korunması esasına yöneliktir. Bireysel korunma esastır.

*Yargılanmanın amacıyla niye meşgul oluruz ?

Şunu söyleyebiliriz, yargılamanın anlaşılması için amacın sorgulanması gerekir diyebiliriz. Yaptığımız yargılamanın neye yaradığını neyin peşinde olduğumuzu anlayabilmemiz için bunun sorgulamalıyız. Böylece şekli hukukla maddi hukuk arasındaki işlevsel bağlantıda saptanmış olur. Böyle bir amaç tespiti bütün problemleri çözeceği anlamına gelmez. Maddi hukukla ilgili işlevsel anlamak dahi bizim için önem taşıyor.

Yargılama, kamu hukuku özelliği taşıyan bir şeydir. Yani yargılamaya girdiğimiz zaman davada artık keyfi davranamazsınız çünkü tasarruf ilkesi var. Maddi hukukta olan bir başka ilkedir tasarruf ilkesi. Aldınız, verdiniz, davayı açtınız. Davayı geri alayım. Şimdi davayı geri alayım dediğiniz zaman karşı tarafa sorulur. ‘Sen buna razı gösteriyor musun?’ Çünkü geri alan davayı yine açabilir. Davadan feragat ediyorum derse o ayrı. Feragat ederse o davayı bir daha açamaz. Yani sizin yapabilecekleriniz davadan sonra sınırlıdır taraf olarak. O dava yolu kamu hukukuyla alakalı, kamusal bir alana giriyorsunuz. Ve yargılama hukukunun emredici kuralları devreye giriyor. Bir yanda maddi hukuk, sizin hak arayışınız ama dava açmakla talepte bulunmakla artık konu tek başına sizin konunuz olmaktan çıkıyor. Hakime düşen görev, bu yargılamayı tamamlamak hükme varmaktadır.

Usulün amacında sadece toplumu korumak yoktur, bu anlamda hukuk birliğini sağlamak, hukuku geliştirmek tek başına ölçü değildir. Çünkü neticede dava, bireyin davasıdır. Yani onun; hukuk gelişecek, bu karar millete emsal olacak, herkes buradan ders çıkaracak gibi bir amacı yoktur. O işini görmeye bakar, hükmünü almaya bakar. Hedeflenen, doğru bir karara varmaktır. Medeni yargılama hukuku günümüzde giderek hakimin rolünü güçlendirmektedir. Hakim, liberal dünya dönemindeki hakim değildir. Buna karşı bizim usul hukukumuz, liberal dönemin sonlarından modern bir kanun olan İsviçre Kanton Kanunundan alınmıştır. Ama yine de hakim çok da güçlü değildir.

Alman hukuku ve Avusturya hukukuna baktığımızda hakim güçlendirilmiştir. Hakim güçlü olduğunda sadece tarafların getirdiği malzeme statik bir şekilde kalmıyor. Bunun detayları işlenirken hakimin gücü ortaya çıkıyor. Ayrıca taraflara birtakım ödevler de getirmiştir. Bu bilgiler mukayeseli hukukta vardır. Bizim hukukumuzda isim olarak söyleyebiliriz ama içerik olarak alman veya Avusturya’daki gibi değildir. Yeni kanunumuzda o kadar radikal bir duruma girmemiştir, modern hukuklara paralel bir durum getirmemiştir. Kanun liberal anlayışla hazırlanmış bir kanundur. Fakat giderek; yargılama yabancı hukukta hakimin güçlü kılındığı ve böylece dava, temelde bireyin davası olmakla birlikte sonuçta gerçeklik temeline dayalı olması noktasına gelmiştir. Yargılama hukuku bittiği zaman bu hüküm alınıp icraya konulur. İcra organları da kararı uygular. Avukat Fatmanur Toprak Saygıner 

KAMULAŞTIRMA KANUNU
Kanun Numarası : 2942
Kabul Tarihi : 4/11/1983
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 8/11/1983 Sayı : 18215
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 22 Sayfa : 843
*
* *
Bu Kanun ile ilgili olarak Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe giren
yönetmelik için, “Yönetmelikler Külliyatı” nın kanunlara göre
düzenlenen nümerik fihristine bakınız.
*
* *
BİRİNCİ KISIM
Genel Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Amaç ve kapsam
Madde 1 – Bu Kanun; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde
bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin
hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını,
idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların
çözüm usul ve yöntemlerini düzenler.
Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun
hükümleri uygulanır.
Tanımlar
Madde 2 – Bu Kanunun uygulanmasında;
a) İdare: Yararına kamulaştırma hak ve yetkisi tanınan kamu tüzelkişilerini, kamu kurum ve kuruluşlarını, gerçek ve
özel hukuk tüzelkişilerini,
b) Taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yer: Taşınmaz malın tapuda kayıtlı olduğu, değilse tapu siciline kayıtlı
olması gereken il veya ilçeyi,
İfade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırmanın Oluşturulması
Kamulaştırma şartları
Madde 3 – İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin
yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya
aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.
6204
Bakanlar Kurulunca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların
yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda, bir gerçek veya özel hukuk tüzelkişisine ödenecek
kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin
altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde
faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere, peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren, Devlet borçları için
öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır.
Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanların bedeli, her halde peşin ödenir.
(Ek : 24/4/2001 – 4650/1 md.) İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz.
İrtifak hakkı kurulması
Madde 4 – Taşınmaz malın mülkiyetinin kamulaştırılması yerine, amaç için yeterli olduğu takdirde taşınmaz malın belirli kesimi,
yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerinde kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı kurulabilir.
(Ek fıkra : 10/9/2014 – 6552/99 md.) Ancak, maliklerinin mülkiyet hakkının kullanılmasının engellenmemesi, can ve mal güvenliği
bakımından gerekli önlemlerin alınması kaydıyla, kamu yararına dayalı olarak taşınmazların üstünde teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile
her türlü köprü, taşınmazların altında metro ve benzeri raylı taşıma sistemleri ile tünel yapılabilir. Taşınmazların mülkiyet hakkının
kullanımının engellenmemesi hâlinde, taşınmazlara ilişkin herhangi bir kamulaştırma yapılmaz. (İptal üçüncü cümle: Anayasa
Mahkemesi’nin 14/5/2015 tarihli ve E.: 2014/177, K.: 2015/49 sayılı Kararı ile.) (…) Yapılan yatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden
değer artış bedeli alınamaz.(1)
Kamu yararı kararı verecek merciler
Madde 5 – Kamu yararı kararı verecek merciler şunlardır:
a) Kamu idareleri ve kamu tüzelkişileri;
1. 3 üncü maddenin ikinci fıkrasında sayılan amaçlarla yapılacak kamulaştırmalarda ilgili bakanlık,
2. Köy yararına kamulaştırmalarda köy ihtiyar kurulu,
3. Belediye yararına kamulaştırmalarda belediye encümeni,
4. İl özel idaresi yararına kamulaştırmalarda il daimi encümeni,
5. Devlet yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu,
6. Yükseköğretim Kurulu yararına kamulaştırmalarda Yükseköğretim Kurulu,
7. Üniversite, Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yararına kamulaştırmalarda
yönetim kurulları,
8. Aynı ilçe sınırları içinde birden çok köy ve belediye yararına kamulaştırmalarda ilçe idare kurulu,
9. Bir il sınırları içindeki birden çok ilçeye bağlı köyler ve belediyeler yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu,
10. Ayrı illere bağlı birden çok kamu tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda Bakanlar Kurulu,
11. Birden çok il sınırları içindeki Devlet yararına kamulaştırmalarda Bakanlar Kurulu.
b) Kamu kurumları yararına kamulaştırmalarda yönetim kurulu veya idare meclisi, bunların olmaması halinde yetkili idare
organları,
c) Gerçek kişiler yararına kamulaştırmalarda bu kişilerin, özel hukuk tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda ise; yönetim kurulları
veya idare meclislerinin, yoksa yetkili yönetim organlarının başvuruları üzerine gördükleri hizmet bakımından denetimine bağlı oldukları
köy, belediye, özel idare veya bakanlık.
Onay mercii
Madde 6 – Kamu yararı kararı;
a) Köy ihtiyar kurulları ve belediye encümenleri kararları, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde valinin,
b) İlçe idare kurulları, il daimi encümenleri ve il idare kurulları kararları, valinin,
_________
(1) 27/3/2015 tarihli ve 6639 sayılı kanunun 28 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “raylı taşıma sistemleri” ibaresinden sonra gelmek
üzere “ile tünel” ibaresi eklenmiştir.
6205
c) Üniversite yönetim kurulu kararları, rektörün,
d) Yükseköğretim Kurulu kararları, Kurul başkanının,
e) Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu yönetim kurulu kararları, genel müdürün,
f) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu kararları, Yüksek Kurum Başkanının,
g) Kamu kurumları yönetim kurulu veya idare meclisleri veya yetkili idare organları kararları, denetimine bağlı
oldukları bakanın,
h) Gerçek kişiler veya özel hukuk tüzelkişileri yararına; köy, belediye veya özel idarece verilen kararlar, valinin,
Onayı ile tamamlanır.
Bakanlıklar veya Bakanlar Kurulu tarafından verilen kamu yararı kararlarının ayrıca onaylanması gerekmez.
Onaylı imar planına veya ilgili bakanlıklarca onaylı özel plan ve projesine göre yapılacak hizmetler için ayrıca kamu
yararı kararı alınmasına ve onaylanmasına gerek yoktur. Bu durumlarda yetkili icra organınca kamulaştırma işlemine
başlanıldığını gösteren bir karar alınır.
Kamulaştırmada önce yapılacak işlemler ve idari şerh
Madde 7 – Kamulaştırmayı yapacak idare, kamulaştırma veya kamulaştırma yolu ile üzerinde irtifak hakkı kurulacak
taşınmaz malların veya kaynakların sınırını, yüzölçümünü ve cinsini gösterir ölçekli planını yapar veya yaptırır;
kamulaştırılan taşınmaz malın sahiplerini, tapu kaydı yoksa zilyetlerini ve bunların adreslerini, tapu, vergi ve nüfus kayıtları
üzerinden veya ayrıca haricen yaptıracağı araştırma ile belgelere bağlamak suretiyle tespit ettirir.
İlgili vergi dairesi idarenin isteği üzerine taşınmaz mal ve kaynakların vergi beyan ve değerlerini, vergi beyanı
bulunmadığı hallerde beyan yerine geçecek takdir edilecek değeri en geç bir ay içerisinde verir.
İdare kamulaştırma kararı verdikten sonra kamulaştırmanın tapu siciline şerh verilmesini kamulaştırmaya konu
taşınmaz malın kayıtlı bulunduğu tapu idaresine bildirir. Bildirim tarihinden itibaren malik değiştiği takdirde, mülkiyette
veya mülkiyetten gayri ayni haklarda meydana gelecek değişiklikleri tapu idaresi kamulaştırmayı yapan idareye bildirmek
zorundadır. (Değişik cümle: 24/4/2001 – 4650/2 md.) İdare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10 uncu
maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespitiyle idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belge
tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde, bu şerh tapu idaresince resen sicilden silinir.
Satın alma usulü
Madde 8 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/3 md.)
İdarelerin, bu Kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma
usulünü öncelikle uygulamaları esastır.
Kamulaştırma kararının alınmasından sonra kamulaştırmayı yapacak idare, bu Kanunun 11 inci maddesindeki
esaslara göre ve konuyla ilgili uzman kişi, kurum veya kuruluşlardan da rapor alarak, gerektiğinde Sanayi ve Ticaret
Odalarından ve mahalli emlak alım satım bürolarından alacağı bilgilerden de faydalanarak taşınmaz malın tahmini bedelini
tepit etmek üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla kıymet takdir komisyonunu
görevlendirir.
6206
Ayrıca idare, tahmin edilen bedel üzerinden pazarlıkla satın alma ve trampa işlemlerini yürütmek ve sonuçlandırmak
üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla uzlaşma komisyonunu görevlendirir.
İdare, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin, kamulaştırılması kararlaştırılan
taşınmaz mal, kaynak veya bunların üzerindeki irtifak haklarının bedelinin peşin veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci
fıkrasına göre yapılıyor ise, bu fıkradaki usullere göre taksitle ödenmesi suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya idareye ait
bir başka taşınmaz malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü bir yazıyla malike bildirir.
(Değişik beşinci fıkra: 20/8/2016-6745/31 md.) Malik veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ
tarihinden itibaren on beş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak satmak veya trampa isteği
ile birlikte idareye başvurulması hâlinde; komisyonca tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahminî
değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması hâlinde, yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak
düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini, malikin kimlik
bilgilerini ve taşınmazların tapuda tesciline veya terkinine dair kabul beyanlarını da ihtiva eden tutanak, malik veya yetkili
temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından imzalanır. Bu tutanak malikin ferağ beyanı ve tapuda idare adına yapılacak tescilin
hukuki sebebi sayılır.
(Değişik altıncı fıkra: 20/8/2016-6745/31 md.) İdarece, anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırk
beş gün içinde, tutanakta belirtilen bedel hazır edilerek, idarenin anlaşma tutanağı ve kamulaştırma öncesi taşınmaz
üzerindeki tüm takyidat ve haklardan arındırıldığını bildiren yazıya istinaden idare adına tapuya resen tescil veya terkin edilir.
Tapuya resen tescil veya terkinden sonra kamulaştırma bedeli kendilerine ödenir.
Bu madde uyarınca satın alınan veya trampa edilen taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkı, sahibinden
kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve bu şekilde yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz.
Anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre işlem yapılır.
Kadastro görmemiş yerlerde tespit işlemi
Madde 9 – İdare, tapulama veya kadastrosu yapılmamış yerlerin durumunun tespiti için mahallin mülki amirine
müracaatla, kamulaştırma yapılacak yerde iki asıl ve iki yedek olmak üzere dört bilirkişinin seçilmesini ister. Mülki amir
idarenin bu istemi üzerine sekiz gün içerisinde bilirkişilerin seçilmesini ve sulh hukuk mahkemesinde yeminlerinin
yaptırılarak isimlerinin kamulaştırmayı yapacak idareye bildirilmesini sağlar.
Tespit sırasında muhtar veya vekili, ihtiyar kurulundan iki üye ve iki bilirkişi birlikte görev yaparlar.
Bu tespitte görev yapan muhtar veya vekili, ihtiyar kurulu üyeleri ile bilirkişilere çalıştıkları günler için 29 uncu
maddeye göre ödeme yapılır.
6206-1
İKİNCİ KISIM
Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti, İdare Adına Tescil ve
Bedelin Tespiti Esasları, Dava Hakkı ve Bilirkişiler (1)
BİRİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti ve İdare Adına Tescil,
Bedelin Tespiti Esasları (2)
Kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili (3)
Madde 10 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/5 md.)
Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8
inci madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz
malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu
bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare
adına tesciline karar verilmesini ister.
Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava
dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile
veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11.2.1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun
28 inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de
tebliğ olunur.
Mahkemece malike doğrudan çıkarılacak meşruhatlı davetiyede veya ilan yolu ile yapılacak tebligatta;
a)Kamulaştırılacak taşınmaz malın tapuda kayıtlı bulunduğu yer, mevkii, pafta, ada, parsel numarası, vasfı,
yüzölçümü.
b)Malik veya maliklerin ad ve soyadları,
c) Kamulaştırmayı yapan idarenin adı,
d) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, tebligat veya ilan tarihinden itibaren kamulaştırma işlemine idari
yargıda iptal veya adli yargıda maddi hatalara karşı düzeltim davası açabilecekleri,
e) Açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği,
f) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal davası açanların, dava
açtıklarını ve yürütmenin durdurulması kararı aldıklarını belgelendirmedikleri takdirde, kamulaştırma işleminin kesinleşeceği
ve mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedeli üzerinden taşınmaz malın kamulaştırma yapan idare adına tescil edileceği,
g) Mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına hangi bankaya yatırılacağı,
–––––––––––––––––
(1) Bu kısım başlığı; “Kamulaştırma Bedeli, Tebligat, Dava Hakkı ve Bilirkişiler” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(2) Bu bölüm başlığı; “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
(3) Bu madde başlığı; “Kıymet takdiri komisyonları” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
6206-2
h) Konuya ve taşınmaz malın değerine ilişkin tüm savunma ve delilleri, tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde
mahkemeye yazılı olarak bildirmeleri gerektiği,
Belirtilir.
Mahkemece, kamulaştırılacak taşınmaz malın bulunduğu yerde mahalli gazete çıkıyor ise, bu mahalli gazetelerden
birisinde ve Türkiye genelinde yayımlanan gazetelerin birisinde kamulaştırmanın ve belgelerin özeti en az bir defa
yayımlanır.
Mahkemece belirlenen günde yapılacak duruşmada hakim, taşınmaz malın bedeli konusunda tarafları anlaşmaya
davet eder. Tarafların bedelde anlaşması halinde hakim, taraflarca anlaşılan bu bedeli kamulaştırma bedeli olarak kabul eder
ve sekizinci fıkrının ikinci ve devamı cümleleri uyarınca işlem yapar.
Mahkemece yapılan duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hakim, en geç on gün içinde keşif ve otuz
gün sonrası için de duruşma günü tayin ederek, 15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin huzurunda
taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar. Yapılacak keşifte, taşınmaz malın bulunduğu yerin bağlı olduğu
köy veya mahalle muhtarının da hazır bulunması amacıyla, muhtara da davetiye çıkartılır ve keşifte hazır bulunması temin
edilerek, muhtarın beyanı da alınır.
Bilirkişiler, taraflar ve diğer ilgililerin beyanını da dikkate alarak, 11 inci maddedeki esaslar doğrultusunda taşınmaz
malın değerini belirten raporlarını onbeş gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü beklenmeksizin
taraflara tebliğ eder. Yapılacak duruşmaya hakim, taraflar veya vekillerini ve bilirkişileri çağırır. Bu duruşmada tarafların
bilirkişi raporlarına varsa itirazları dinlenir ve bilirkişilerin bu itirazlara karşı beyanları alınır.
Tarafların bedelde anlaşamamaları halinde gerektiğinde hakim tarafından onbeş gün içinde sonuçlandırılmak üzere
yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve hakim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından yararlanarak
adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit eder. Mahkemece tespit edilen bu bedel, taşınmaz mal, kaynak veya
irtifak hakkının kamulaştırılma bedelidir. Tarafların anlaştığı veya tarafların anlaşamaması halinde hakim tarafından
kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise
ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen
bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu
süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına
veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair
makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine
ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup
tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.
6206-3
(Ek fıkra: 11/4/2013-6459/6 md.) Kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde
sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.
Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.
Hak sahibinin tespit edilemediği durmlarda mahkemece, kamulaştırma bedelinin üçer aylık vadeli hesaba
dönüştürülerek nemalandırılması amacıyla gerekli tedbirler alınır.
Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal, tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe
dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.
Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişiksi aranmaz. Ancak, tapu
dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.
14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal davası
açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari yargıda açılan
dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.
Kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim
davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin davetiye ve ilanda açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş olması
nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.
6207
Kamulaştırma bedelinin tespiti esasları: (1)(4)
Madde 11 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/6 md.)
15 inci madde uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırılacak taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yere
mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz mal veya kaynağın;
a)Cins ve nevini,
b) Yüzölçümünü.
c) Kıymetini ektileyebilecek bütün nitelik ve unsarlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini,
d)Varsa vergi beyanını,
e)Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini,
f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın (…) (2) mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde
getireceği net gelirini. (2)
g) Arsalarda, kamulaştırılma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini,
h) Yapılarda, (…)(3)
resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını,
ı) Bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,
Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin
beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir
değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler. (4)
Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer
artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kâr dikkate alınmaz.
Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana
gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.
Kısmen kamulaştırma
Madde 12 – Kısmen kamulaştırılan taşınmaz malın değeri;
a) Kamulaştırılmayan kısmın değerinde, kamulaştırma sebebiyle bir değişiklik olmadığı takdirde, o malın 11 inci
maddede belirtilen esaslara göre takdir edilen bedelinden kamulaştırılan kısma düşen miktarıdır.
b) Kamulaştırma dışında kalan kısmın kıymetinde, kamulaştırma nedeniyle eksilme meydana geldiği takdirde; bu
eksilen değer miktarı tespit edilerek, kamulaştırılan kısmın (a) bendinde belirtilen esaslar dairesinde tayin olunan
kamulaştırma bedeline eksilen değerin eklenmesiyle bulunan miktardır.
——————————
(1) Bu madde başlığı; “Kıymet takdiri esasları” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle metne işlendiği şekilde
değiştirilmiştir.
(2) Bu bentte yer alan “kamulaştırma tarihindeki” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26/5/2016 tarihli ve E.: 2015/55, K.: 2016/45 sayılı
Kararı ile iptal edilmiştir
(3) Bu arada yer alan “kamulaştırma tarihindeki” ibaresi, Anayasa Mahkemesi’nin 9/4/2003 tarihli ve E.:2002/79, K.:2003/29 sayılı Kararı
ile iptal edildiğinden metinden çıkarılmıştır.
(4) 3/11/2016 tarihli ve 6754 sayılı Kanunun 38 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasına “ilgililerin beyanını da dikkate alarak”
ibaresinden sonra gelmek üzere “Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun,” ibaresi eklenmiştir.
6208
c) Kamulaştırma dışında kalan kısmın bedelinde kamulaştırma nedeniyle artış meydana geldiği takdirde ise, artış
miktarı tespit edilerek, kamulaştırılan kısmın (a) bendinde belirtilen esaslar dairesinde tayin edilen bedelinden artan değerin
çıkarılmasıyla bulunan miktardır.
Şu kadar ki, (c) bendi gereğince yapılacak indirme, kamulaştırma bedelinin yüzde ellisinden fazla olamaz.
(b) ve (c) bentlerinde sözü edilen bedelin düşüş ve artış miktarları, 11 inci maddede belirtilen esaslara göre bedel
takdiri suretiyle tespit olunur.
Kamulaştırma dışında kalan kısım, imar mevzuatına göre yararlanmaya elverişli olduğu takdirde;kesilen bina, ihata
duvarı, kanalizasyon, su, elektrik, havagazı kanalları, makine gibi tesislerden mal sahiplerine kalacak olanlarının eski
nitelikleri dairesinde kullanılabilecek duruma getirilebilmeleri için gereken gider ve bedel, belirlenerek kamulaştırma
bedeline ilave olunur. Bu masraf ve bedeller (b) bendinde yazılı kıymet düşüklüğü miktarının belirlenmesinde gözönünde
tutulmaz.
Bir kısmı kamulaştırılan taşınmaz maldan artan kısmı yararlanmaya elverişli bir durumda değil ise, kamulaştırma
işlemine karşı idari yargıda dava açılmayan hallerde mal sahibinin en geç kamulaştırma kararının tebliğinden itibaren otuz
gün içinde yazılı başvurusu üzerine, bu kısmın da kamulaştırılması zorunludur.
Baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mallar, çevrenin sosyal,
ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulması, ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmaması
hallerinde, sahiplarinin yazılı başvurusu üzerine kamulaştırmaya tabi tutulur. Bu hususları düzenleyen yönetmelik, Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığınca; İçişleri, Maliye, Bayındırlık, Tarım ve Orman, Köyişleri ve Kooperatifler bakanlıklarının
görüşü de alınmak suretiyle hazırlanır. Bu yönetmelik, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Bakanlar
Kurulu kararıyla yürürlüğe konulur ve Resmi Gazete’de yayımlanır. Bu suretle kamulaştırılan mücavir taşınmaz mallar
hakkında 22 ve 23 üncü maddeler hükmü uygulanmaz. İdare, bu taşınmaz mallar üzerinde imar mevzuatı hükümlerini de
gözönünde tutarak dilediği gibi tasarrufta bulunabilir ve gerektiğinde Hazineye bedelsiz olarak devredebilir.
Kısmen kamulaştırılan paylı mülkiyete konu taşınmaz mal, evvelce paydaşlar arasında fiilen bölünerek bir veya
birkaç paydaşın tasarruf ve yararlanmasına bırakılmış ve yapılan kısmi kamulaştırma bu yerin tamamını veya bir kısmını
kapsıyor ise, bu durumda kamulaştırmaya ilişkin işlemler sadece bu paydaş veya paydaşlar hakkında yürütülerek
kamulaştırma bedeli payları oranında kendilerine ödenir. Pay veya paydaşların sadece bu kısım için dava hakları vardır.
Taşınmaz malın kamulaştırılmayan kısmı üzerinde hakları kalmaz ve adları paydaşlar arasından çıkarılır. Kamulaştırılan bu
yerler tapu sicilinde idare adına tescil olunur.
Bu maddenin uygulanmasından doğacak anlaşmazlıklar adli yargıda çözümlenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Dava Hakkı ve Bilirkişiler (1)
Tebligat
Madde 13 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
——————————
(1) Bu bölüm başlığı; “Tebliğ İşlemleri, Dava Hakkı ve Bilirkişiler” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle
metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
6209
Dava hakkı
Madde 14 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/7 md.)
Kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece yapılan tebligat
gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden
itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim
davası açılabilir.
İdari yargıda açılan davalar öncelikle görülür.
İştirak halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları vardır.
İdare, kamulaştırma belgelerinin mahkemeye verildiği günden itibaren otuz gün içinde maddi hatalara karşı adli
yargıda düzeltim davası açabilir.
İdare tarafından, bu Kanun hükümlerine göre tespit olunan malike ve zilyede karşı açılan davaların görülmesi
sırasında, taşınmaz malın gerçek malikinin başka bir şahıs olduğu anlaşıldığı takdirde, davaya bu gerçek malik, tapu
malikinin daha önce öldüğü sabit olursa mirasçıları da dahil edilmek suretiyle devam olunur.
Açılan davaların sonuçları dava açmayanları etkilemez.
Bilirkişiler
Madde 15 – (Değişik: 3/11/2016-6754/39 md.)
Bu Kanun uyarınca mahkemelerce görevlendirilen bilirkişiler, bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan
listelerden seçilir ve bunlar hakkında Bilirkişilik Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanununun ilgili maddeleri uygulanır.
Kamulaştırmaya konu olan yerin cins ve niteliğine göre en az üç kişilik bilirkişi kurulunun oluşturulması zorunludur.
Bilirkişilerden birinin taşınmaz geliştirme konusunda yüksek lisans veya doktora yapmış uzmanlar ya da 6/12/2012 tarihli ve
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa göre yetkilendirilen gayrimenkul değerleme uzmanları arasından seçilmesi
zorunludur. Gayrimenkul değerleme uzmanları bakımından, bilirkişiliğe kabul için aranan temel eğitim alma ve fiilen beş yıl
görev yapma şartları; yüksek lisans veya doktora yapmış uzmanlar bakımından ise fiilen beş yıl görev yapma şartı aranmaz
ve bu uzmanlar kayıtlı oldukları bilirkişilik bölge kurulunun yargı çevresiyle sınırlı olmaksızın görevlendirilir.
Bilirkişilerin uzmanlık alanları, kamulaştırılacak taşınmazın niteliği göz önüne alınarak belirlenir.
Bilirkişi kurulu, taşınmaz malın değerini 11 inci ve 12 nci maddelerde yer alan hükümlere göre tayin ve takdir ederek
gerekçeli raporunu on beş gün içinde mahkemeye verir.
Bilirkişilerce yapılan değer tespitinde, idare tarafından belgelerin mahkemeye verildiği gün esas tutulur.
6211
ÜÇÜNCÜ KISIM
Aynın İhtilaflı Bulanması Tescil ve Tapuda Kayıtlı Olmayan Taşınmaz
Malın Kamulaştırma Bedelinin Mahkemece Tespiti ve
Zilyedin Hakları (1)
BİRİNCİ BÖLÜM
Elkoyma
Acele işlerde elkoyma ve tescil
Madde 16 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
İKİNCİ BÖLÜM
Aynın İhtilaflı Olması ve Tescil (2)
Tapulu taşınmaz mallarda tescil
Madde 17 – (Mülga: 24/4/2001 – 4650/21 md.)
Aynın ihtilaflı bulunması (3)
Madde 18 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/10 md.)
İdare, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz malın mülkiyeti üzerinde ihtilaf olup olmadığını, taşınmaz malın
bulunduğu yerdeki tapu idaresi, kadastro müdürlüğü ve hukuk mahkemelerinden sorarak ve mahallinde araştırma yaparak
tespit eder.
Yapılan araştırmalar sonucunda, taşnımaz malın tapuda kayıtlı olmakla birlikte mahkemede mülkiyeti üzerinde ihtilaf
olduğu veya kadastrosu yapılmasına rağmen kadastro mahkemesinde davalı olduğunun tespit edilmesi halide idarece, 10
uncu madde uyarınca hazırlanan belgelerin tamamı, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine verilerek,
taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin mülkiyet ihtilafıyla ilgili uyuşmazlığın sonucunda belli olacak
hak sahibine peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare
adına tesciline karar verilmesi istenir.
Mahkemece, taşınmaz mal hakkındaki mülkiyet ihtilafı ile ilgili davanın tüm taraflarına, 10 uncu madde uyarınca
tebligatların ve ilanların yapılması, taşınmazın kamulaştırma bedelinin yine bu maddedeki usule göre tespit edilmesi ve bu
bedelin mülkiyet ihtilafıyla ilgili davanın sonucunda belli olacak hak sahibine ödenmek üzere idarece mahkemenin belirttiği
bankaya 10 uncu madde uyarnıca ve üçer aylık vadeli hesaba yatırılmasından sonra, bu bedelin ileride belli olacak hak
sahibine ödenmesine ve taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilir ve bu karar tapu dairesine ve paranın yatırıldığı
bankaya bildirilir. 3 üncü maddenin 2 nci fıkrasına göre yapılan kamulaştırmalarda mahkemece belirlenecek kamulaştırma
bedelinin ilk ve takibeden taksitleri de mahkemenin belirlediği bankadaki üçer aylık vadeli hesaplara yatırılır.
Mülkiyet ihtilafı ile ilgili davanın sonucunda, hak sahibi olduğuna mahkemece karar verilen kişinin müracaatı
üzerine kamulaştırma bedelini tespit eden mahkemenin, paranın bu hak sahibine ödenmesi için bankaya yazacağı talimat
üzerine para hak sahibine ödenir.
——————————
(1) Bu kısım başlığı; “Acele Elkoyma, Tescil İşlemleri ve Aynın Çekişmeli Olması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(2) Bu bölüm başlığı; “Tescil Aynın Çekişmeli Olması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
(3) Bu madde başlığı; “Aynın çekişmeli bulunması” iken, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle metne işlendiği
şekilde değiştirilmiştir.
6212
Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.
Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe
dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.
Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişkisi aranmaz. Ancak, tapu
dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.
Mahkemece tespit edilen bu bedel taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkının kamulaştırma bedelidir.
14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal
davası açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari
yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.
Kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim
davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin tebligat ve ilan belgelerinde açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş
olması nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.
Tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malların tescili ve zilyedin hakları
Madde 19 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/11 md.)
İdare öncelikle, kamulaştırılması kararlaştırılan tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malın, 21/6/1987 tarihli ve 3402
sayılı Kadastro Kanununun 16 ncı maddesinde sayılan kamu mallarından olup olmadığını ilgili yerlerden sormak suretiyle
tespit eder.
İdarece yapılan bu araştırma sonucunda, kamulaştırılması kararlaştırılan tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malın, 3402
sayılı Kadastro Kanununun 16 ncı maddesinde sayılan kamu mallarından olmadığının, taşınmaz malın zilyedi mevcut olup da
zilyetlikle iktisap iddiasında bulunulduğunun tespiti halinde, 9 uncu madde gereğince seçilen bilirkişiler marifetiyle
mahallinde tahkikat yapar, delilleri toplar ve keyfiyeti bir tutanakla belirtir. Bu tutanakta, taşınmazın yüzölçümü, zilyedin
kimliği, vergi kaydı, zilyetliğin başlangıç tarihi ve süresi, mülkiyeti kazanma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği
belirtilir.
İdarece hazırlanan ve 10 uncu madde uyarınca toplanılan belgelerin tamamı, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye
hukuk mahkemesine verilerek, taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin peşin veya kamulaştırma bu
Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare adına tesciline karar
verilmesi istenir.
Mahkeme, taşnımaz malın kamulaştırma bedelini 10 uncu maddede belirtilen usulde ve sürede tespit eder. Mahkeme,
idarece verilen bilgi ve belgelerden, zilyedin kamulaştırma tarihinde taşınmaz malı TürkKanunu Medenisi hükümleri
dairesinde ve zilyetlikle iktisap etmiş olduğunu belirtmeye yeterli gördüğü takdirde, kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin
bilirkişi raporunu idareye, bu raporla birlikte idarece verilen diğer belgeleri tespit edilen zilyede tebliğ eder.
Ayrıca taşınmaz malın durumu, o yerine en büyük mal memuruna bildirilmekle beraber, taşınmaz malın bulunduğu
yerde çıkan mahalli gazetede ve Türkiye genelinde yayımlanan bir gazetede en az bir defa ilan edilir.
İlanda:
a) Taşınmaz malın bulunduğu yeri, mevkii, sınırı, miktarı,
b) Zilyedin kimliği,
c) Kamulaştırma bedelinin yatırılacağı banka,
6212-1
d) Konuya ve taşınmaz malın değerine ilişkin tüm savunma ve delillerin, ilan tarihinden itibaren on gün içinde
mahkemeye yazılı olarak bildirmeleri gerektiği,
e) Hak sahiplerinin son ilandan itibaren bir ay içinde itiraz etmedikleri takdirde, kamulaştırma bedelinin zilyede
ödeneceğine karar verileceği,
Belirtilir.
Son ilandan itibaren otuz gün içinde Hazine veya üçüncü bir kimse tarafından itiraz edilmediği takdirde, mahkemece
kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına
göre taksitle kamulaştırma yapılmış ise, ilk taksidin yine peşin ve nakit olarak zilyet adına ilanda belirtilen bankaya
yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir
defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdare tarafından kamulaştırma bedelinin zilyet adına yatırıldığına dair
makbuzun mahkemeye ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin zilyede
ödenmesine karar verilir ve bu karar tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir.
Bu müddet içinde Hazine veya üçüncü şahıslar tarafından itiraz edilmesi halinde ise, mahkemece, tespit edilen
kamulaştırma bedelinin ileride hak sahipliğini ispat edecek kişiye ödenmek üzere idarece ilanda belirtilen bankada açılacak
üçer aylık vadeli hesaba yatırılmasından sonra, taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilir.
Kamulaştırma bedelinin zilyede verilmiş olması, o taşınmaz malda hak iddia edenlerin genel hükümler dairesinde
zilyet aleyhine, bedele istihkak davası açmak hakkını düşürmez.
(Ek fıkra: 26/5/2004-5177/35 md.) Başkası adına tapulu, sahipsiz ve/veya zilyedi tarafından iktisap edilmemiş yerin
kamulaştırmasında binaların asgarî levazım bedeli, ağaçların ise 11 inci madde çerçevesinde takdir olunan bedeli zilyedine
ödenir.
6213
DÖRDÜNCÜ KISIM
Kamulaştırmada Boşaltma, Vazgeçme ve Geri Alma
BİRİNCİ BÖLÜM
Boşaltma
Taşınmaz malın boşaltılması
Madde 20 – (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/12 md.) Bu Kanun uyarınca lehine kamulaştırma yapılan idare adına tapu dairesince
tescil edilen taşınmaz malın boşaltılması idarece icra memurundan istenir. İcra memuru taşınmaz malı onbeş gün içinde boşaltmalarını
içindekilere tebliğ eder. Bu süre içinde taşınmaz mal boşaltılmazsa icraca boşaltılır. İtiraz ve şikayet boşaltmayı durdurmaz ve mahkemece
ihtiyati tedbir kararı verilemez. (1)
Taşınmaz malın boşaltılması sebebiyle mal sahibi ve idare tazminat ile sorumlu tutulamaz.
Ekili arazinin boşaltılması hasat sonuna bırakılır. Hasat zamanının beklenmesi mümkün olmadığı hallerde kamulaştırmayı yapan
idare, mahkemece takdir edilecek ekin bedelini tazmin etmek şartıyla, arazinin boşaltılmasını talep edebilir. Ekin bedeli 11 ve 12 nci
maddeler uyarınca yapılan kamulaştırma değerinin tespitinde nazara alınmış ise, taşınmaz malın boşaltılması için tekrar bu bedelin tespit ve
ödenmesi gerekmez.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamulaştırmadan Vazgeçme ve Geri Alma
İdarenin tek taraflı vazgeçmesi
Madde 21 – İdare kamulaştırmanın her safhasında kamulaştırma kararı veren ve onaylayan yetkili merciin kararı ile
kamulaştırmadan tek taraflı olarak kısmen veya tamamen vazgeçebilir. Şu kadar ki, dava sırasında vazgeçme halinde dava giderleri ile harç,
harcanan emek ve işin önemi gözetilerek mahkemece maktuen takdir olunacak avukatlık ücreti idareye yükletilir.
Vazgeçme, iade ve devir (2)
Madde 22 – (Değişik birinci fıkra: 24/4/2001 – 4650/13 md.) Kamulaştırmanın (…)(3) kesinleşmesinden sonra taşınmaz malların
kamulaştırma amacına veya kamu yararına yönelik herhangi bir ihtiyaca tahsisi lüzumu kalmaması halinde, keyfiyet idarece mal sahibi veya
mirasçılarına 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre duyurulur. (Değişik ikinci ve üçüncü cümleler: 10/9/2014 – 6552/100 md.) Bu
duyurma üzerine mal sahibi veya mirasçıları, kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte üç ay içinde
ödeyerek taşınmaz malı geri alabilir. İade işleminin kamulaştırmanın ve bedelinin kesinleşmesinden sonra bir yıl içinde gerçekleşmesi
hâlinde kamulaştırma bedelinin faizi alınmaz. (Mülga dördüncü cümle: 10/9/2014-6552/100 md.)
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Bu madde hükümlerine göre taşınmaz malı geri almayı kabul etmeyen mal sahibi veya
mirasçılarının 23 üncü maddeye göre geri alma hakları da düşer.
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Bu madde hükümleri, kamulaştırmanın kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl geçmiş olması
hâlinde uygulanmaz.
Ancak, kamulaştırılan taşınmaz mala kamulaştırmayı yapan idare dışında başka bir idare, kamulaştırma yoluyla
gerçekleştirebileceği bir kamu hizmeti amacıyla istekli olduğu takdirde, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmayarak bu Kanunun 30 uncu veya
1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununun 23 üncü maddesine göre işlem yapılır.
Mal sahibinin geri alma hakkı
Madde 23 – Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22 nci
maddenin dördüncü fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat
yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, mal sahibi veya mirasçıları
kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir.(4)
——————————
(1) Bu fıkrada yer alan; “16, 17 ve 19 uncu maddelere dayanılarak” ibaresi, 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 12 nci maddesiyle
“Bu Kanun uyarınca” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
(2) Bu madde başlığı “Tarafların anlaşmasıyla vazgeçme ve devir”iken, 12/7/2013 tarihli ve 6495 sayılı Kanunun 26 ncı maddesiyle metne
işlendiği şekilde değiştirilmiştir.
(3) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 100 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan; “ve bedelinin” ibaresi metinden çıkarılmıştır.
(4) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 100 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan; “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde değiştirilmiştir.
6214
Doğmasından itibaren bir yıl içinde kullanılmayan geri alma hakkı düşer.
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/100 md.) Birinci ve ikinci fıkrada belirtilen süreler geçtikten sonra kamulaştırılan
taşınmaz malda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafından idareden herhangi bir sebeple hak,
bedel veya tazminat talebinde bulunulamaz ve dava açılamaz.
Aynı amacın gerçekleşmesi için birden fazla taşınmaz mal birlikte kamulaştırıldığı takdirde bu taşınmaz malların
durumunun bir bütün oluşturduğu kabul edilerek yukarıdaki fıkralar buna göre uygulanır.
Özel kanunlarda bu maddenin uygulanmayacağına ilişkin hükümler saklıdır. 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununa
dayanılarak yapılan kamulaştırmalarda ve bu Kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak
kamulaştırmalarda bu madde hükmü uygulanmaz.
BEŞİNCİ KISIM
Hasar, Doğacak Hak ve Borçlar, Trampa Yolu ile ve Acele Kamulaştırma
BİRİNCİ BÖLÜM
Hasar
Kamulaştırma bedelinden düşülebilecek hasar
Madde 24 – 21, 22 ve 23 üncü maddeler uyarınca kamulaştırılmasından vazgeçilen veya geri alınan taşınmaz mal
üzerindeki bina, sabit tesisler ve ekili dikili şeyler yıkılmış, sökülmüş veya harap olmuş ise, taşınmaz malın geri alınmasında
mal sahibi veya mirasçısı, kamulaştırma tarihindeki değerine göre farkının, ödeyeceği kamulaştırma bedelinden düşülmesini
isteyebilir.
Bu madde ile 21, 22 ve 23 üncü maddelerin uygulamasından doğacak anlaşmazlıklar adli yargıda çözümlenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Tebliğ ile Doğacak Haklar ve Borçlar
Hakların sınırlandırılması ve mülkiyetin idareye geçmesi
Madde 25 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/14 md.)
Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi, mal sahibi için 10 uncu madde
uyarınca mahkemece yapılan tebligatla başlar. Mülkiyetin idareye geçmesi, mahkemece verilen tescil kararı ile olur.
Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz
malda yeni inşaat veya ekim yapmak veya mevcut inşaatta esaslı değişiklikler meydana getirmek gibi kullanma hakları
kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz.
(Ek fıkra: 12/7/2013-6495/27 md.) Baraj, sulama şebekeleri ve boru hatları, karayolu, demiryolu, liman ve havaalanı
gibi gelecek yıllara sari büyük projelerde kamu yararı kararı kamulaştırılacak taşınmazların bulunduğu mahalle ve/veya köy
muhtarlığında on beş gün süre ile asılmak suretiyle ilan edilir. Kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren,
kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedeli, kamulaştırma bedelinin tespitinde
dikkate alınmaz. Taşınmazlardaki bu sınırlama ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Trampa Yolu ve Acele Kamulaştırma
Trampa yolu ile kamulaştırma
Madde 26 – Mal sahibinin kabul etmesi halinde kamulaştırma bedeli yerine, idarenin kamu hizmetine tahsis
edilmemiş olan taşınmaz mallarından, bu bedeli kısmen veya tamamen karşılayacak miktarı verilebilir.
Kamulaştırma bedeli yerine verilecek taşınmaz malın değeri, idarenin ihale komisyonunca yoksa bu amaçla kuracağı
bir komisyonca tespit edilir. Taşınmaz mal bedelleri arasındaki fark taraflarca nakit olarak karşılanır. Ancak idarenin vereceği
taşınmaz malın değeri, kamulaştırma bedelinin yüzde yüzyirmisini aşamaz.
6215
Acele kamulaştırma
Madde 27 – 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya
aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan
taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi
ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu madde esasları
dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (Değişik
ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o
taşınmaz mala el konulabilir. (1)
Bu Kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar,
ödenecek ilk taksit bedelidir.
ALTINCI KISIM
Bedelsiz Kullanma, Giderlerin Ödenmesi ve
İdareler Arasında Taşınmaz Mal Devri
BİRİNCİ BÖLÜM
Bedelsiz Kullanma ve Giderler
Bedelsiz kullanma yetkisi
Madde 28 – Milli savunma inşaat ve tesisatı için gerekli görülen gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyet ve
tasarrufunda veya ruhsatname ile intifaları altında bulunmayan kireç, taş ve kum ocaklarını, hiç bir resim ve ücrete tabi
olmadan kullanmaya Milli Savunma Bakanlığı yetkilidir.
Bayındırlık, Köy İşleri ve Kooperatifler bakanlıkları ile T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü,
Karayolları Genel Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü de aynı sebep ve şartlarla, demiryolu hattının veya
karayolunun veya su tesislerinin her yönündeki, gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyet ve tasarrufunda veya
ruhsatname ile intifaları altında bulunmayan kireç, taş ve kum ocaklarını hiç bir resim ve ücrete tabi olmadan kullanabilirler.
Giderlerin ödenmesi
Madde 29 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/16 md.)
10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan
bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile, tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği
diğer giderler kamulaştırmayı yapan idarece ödenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamu Kurumları ve Tüzelkişileri Arasında Taşınmaz Mal Devri
Bir idareye ait taşınmaz malın diğer idareye devri
Madde 30 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/17 md.)
Kamu tüzelkişilerinin ve kurumlarının sahip oldukları taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakları diğer bir kamu
tüzelkişisi veya kurumu tarafından kamulaştırılamaz.
——————————
(1) Bu fıkrada yer alan; sırasıyla, “11 ve 12 nci” ve “milli bir bankaya” ibareleri; “10 uncu” ve “10 uncu maddeye göre yapılacak
davetiye ve ilanda belirtilen bankaya” şeklinde 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle değiştirilmiş ve metne
işlenmiştir.
6216
Taşınmaz mala; kaynak veya irtifak hakkına ihtiyacı olan idare, 8 inci madde uyarınca bedeli tespit eder. Bu bedel
esas alınarak ödeyeceği bedeli de belirterek mal sahibi idareye yazılı olarak başvurur. Mal sahibi idare devire muvafakat
etmez veya altmış gün içinde cevap vermez ise anlaşmazlık, alıcı idarenin başvurusu üzerine Danıştay ilgili idari dairesince
incelenerek iki ay içinde kesin karara bağlanır.
Taraflar bedelde anlaşamadıkları takdirde; alıcı idare, devirde anlaşma tarihinden veya Danıştay kararının tebliği
tarihinden itibaran otuz gün içinde, 10 uncu maddede yazılı usule göre mahkemeye başvurarak, kamulaştırma bedelinin
tespitini ister. Bu durumda yapılacak yargılamada mahkemece, 29/6/1938 tarihli ve 3533 sayılı Kanun hükümleri
uygulanmaz.
Mahkemece, 10 uncu maddede öngörülen usule göre kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit
olarak mal sahibi idareye verilmek üzere belirleyeceği bir bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi
için alıcı idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Alıcı idare
tarafından kamulaştırma bedelinin mal sahibi idare adına bankaya yatırıldığına dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece,
taşınmaz malın alıcı idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin mal sahibi idareye ödenmesine karar verilir ve bu karar,
tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları
saklıdır.
Bu suretle devir alınan taşınmaz mal, kaynak veya irtifak hakkı, sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve
devir amacı veya devreden idarenin izni dışında başkaca bir kamusal amaçla kullanılamaz. Aksi takdirde devreden idare, 23
üncü madde uyarınca taşınmaz malı geri alabilir. Bu husus tapu kütüğünün beyanlar hanesine şerh verilir.
(Ek fıkra: 20/8/2016-6745/32 md.) İçişleri Bakanlığının güvenlik gerekçesiyle ihtiyaç duyduğu, kamu kurum ve
kuruluşları, belediyeler ve il özel idareleri dâhil mahalli idareler ve diğer kamu tüzel kişilerine ait taşınmazlar, kaynak veya
irtifak hakları, Bakanlar Kurulu kararıyla resen Hazine adına tescil ve İçişleri Bakanlığına tahsis edilir. Taşınmazın bedeli,
tescil işleminden itibaren altmış gün içinde bu Kanunun 11 inci maddesinde belirtilen kriterler de dikkate alınmak suretiyle
valiliklerce resen tespit edilir. Bedele ilişkin itirazlar Danıştaya yapılır. İtirazlar tescil işlemini durdurmaz. Mahkemelerce
ihtiyati tedbir ve yürütmenin durdurulması kararları verilemez, 3533 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz. Bu taşınmazlara
ilişkin olarak ihtiyaç duyulan imar planı değişiklikleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca resen yapılır veya yaptırılır.
YEDİNCİ KISIM
Yasak İşler ve Ceza Hükümleri
BİRİNCİ BÖLÜM
Yasak İşler
Yasak işler ve eylemler
Madde 31 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/18 md.)
Aşağıda yazılı işler ve eylemler yasaktır.
a) 15 inci madde uyarınca oluşturulan bilirkişilerin, kendilerine mahkemece takdir edilen ücret dışında herhangi bir
suretle çıkar sağlamaları,
b) Mahkemece 10 uncu madde uyarınca yapılan tebligat, davet veya ilanen tebliğden sonra taşınmaz malın başkasına
devir ve ferağ veya temliki.
c) Dava giderlerinin avukat veya dava vekilleri veya onlar adına hareket edenler tarafından kabullenilmesi.
d) Kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının nakden veya başka bir şekilde, avukat veya dava vekili veya
onlar adına hareket edenler tarafından mal sahibine önceden ödenmesi.
e) Kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının avukat veya dava vekili veya onlar adına hareket edenlere ait
olacağının kararlaştırılması.
f)Yukarıda yazılı bentlerde yasaklanan fiillerin avukat veya dava vekillerince bizzat veya aracı ile mal sahibine teklif
edilmesi veya bunlara yardımcı olunması.
6217
İKİNCİ BÖLÜM
Görevli Kişilerin Suçları ve Ceza Hükümleri
Görevli kişilerin suçları
Madde 32 – Bu Kanuna göre görevlendirilenlerden suç işleyenler, Devlet memuru gibi cezalandırılırlar. Şu kadar ki
verilecek cezalar; o suç için muayyen olan cezanın yarısından az olmamak üzere iki katına kadar artırılır.
Cezalar
Madde 33 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/19 md.)
Fiilleri daha ağır cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, bu Kanunun 31 inci maddesinin (a) bendine
aykırı hareket edenler iki yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve iki milyar liradan dört milyar liraya kadar; (d), (e) ve (f)
bentlerine aykırı hareket edenler ise, bir yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve beşyüz milyon liradan bir milyar liraya kadar
ağır para cezasıyla, (b) ve (c) bentlerine aykırı hareket edenler, altı aydan iki yıla kadar hapis ve ikiyüz milyon liradan
dörtyüz milyon liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Bu maddedeki para cezaları her yıl 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı TürkCeza Kanununun ek 2 nci maddesi hükümleri uyarınca artırılır.
SEKİZİNCİ KISIM
Çeşitli Hükümler
Mal sahibinin sağladığı yararları geri alma hakkı
Madde 34 – Mal sahiplerinin 31 inci maddedeki yasaklara rağmen avukat veya dava vekillerine veya bu Kanuna göre
görevlendirilenlere veya üçüncü şahıslara verdikleri paraları veya sağladıkları yararlar karşılığını bir yıl içinde geri almaya
hakları vardır.
İmar mevzuatı uygulanan veya özel parselasyon yapılan yerler:
Madde 35 – İmar mevzuatı gereğince düzenlemeye tabi tutulan parsellerden düzenleme ortaklık payı karşılığı olarak
bir defaya mahsus alınan yol, yeşil saha ve bunun gibi kamu hizmet ve tesislerine ayrılan yerlerle, özel parselasyon sonunda
malikinin muvafakatı ile kamu hizmet ve tesisleri için ayrılmış bulunan yerler için eski malikleri tarafından mülkiyet
iddiasında bulunulamaz ve karşılığı istenemez.
Kamulaştırmadan sonra alınan tapu kaydının iptali
Madde 36 – Kamulaştırma kanunları uyarınca gerekli işlemler tamamlanıp tapuda kayıtlı olanların idare adına
intikallerinin yapılmasından, tapuda kayıtlı olmayanların tescillerinin sağlanmasından sonra, kamulaştırılan yer için herhangi
bir nedenle gerçek ve tüzelkişiler adına yeniden tapu tesis edildiği takdirde, idarenin isteği üzerine hakim, evrak üzerinde ve
lüzum gördüğü takdirde mahallinde inceleme yaparak sonraki kaydın iptali hakkında bir karar verir.
Bu işlemler harca ve resme bağlı değildir.
Yetkili ve görevli mahkeme ve yargılama usulü
Madde 37 – Bu Kanundan doğan tüm anlaşmazlıkların adli yargıda çözümlenmesi gerekenleri, taşınmaz malın
bulunduğu yer asliye hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü ile görülür.
Hak düşürücü süre
Madde 38 – (İptal:Ana.Mah.’nin 10/4/2003 tarih ve E.2002/112, K.2003/33 sayılı kararı ile)
Vergilendirme
Madde 39 – (Değişik: 24/4/2001 – 4650/20 md.)
Kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırıldığı yıla ait emlak vergisi tarhına esas olan vergi değeri, kesinleşen
kamulaştırma bedelinden az olduğu takdirde, kamulaştırma bedeli ile vergi değeri arasındaki fark üzerinden, cezalı emlak
vergisi tarh olunur.
6218
Emlak vergisi beyannamesinin ek süreye rağmen verilmemiş olması halinde, kesinleşen kamulaştırma bedeli,
kamulaştırmanın yapıldığı yıla ait vergi değeri yerine geçer ve bu değer üzerinden cezalı emlak vergisi tarhiyatı yapılır.
Kaldırılan ve saklı tutulan hükümler
Madde 40 – 31/8/1956 tarih ve 6830 sayılı İstimlak Kanunu ile ek ve değişiklikleri, 8/7/1981 tarih ve 2487 sayılı
Toplu Konut Kanununun 5 inci maddesi ile 21/1/1982 tarih ve 2587 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesinin kamulaştırılan
taşınmaz malın değerinin tespitine ilişkin hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.
7/3/1954 tarih ve 6326 sayılı Petrol Kanunu ve değişiklikleri, 15/4/1955 tarih ve 6538 sayılı İstanbul Kapalıçarşısının
Tamir ve İhyası Hakkında Kanun hükümleri ile diğer özel kanunlardaki kamulaştırmaya ilişkin hükümler saklıdır.
İstimlak Kanununa yapılan atıflar
Madde 41 – Diğer kanunlarda İstimlak Kanununa veya belli maddelerine yapılan atıflar bu Kanuna veya bu
Kanunun aynı konuları düzenleyen madde veya maddelerine yapılmış sayılır.
Ek Madde 1- (Ek: 20/8/2016-6745/33 md.)
Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne
dokunacak şekilde tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden
itibaren beş yıllık süre içerisinde imar programları veya imar uygulamaları yapılır ve bütçe imkânları dâhilinde bu
taşınmazlar ilgili idarelerce kamulaştırılır veya her hâlde mülkiyet hakkını kullanmasına engel teşkil edecek kısıtlılığı
kaldıracak şekilde imar planı değişikliği yapılır/yaptırılır. Bu süre içerisinde belirtilen işlemlerin yapılmaması hâlinde
taşınmazların malikleri tarafından, bu Kanunun geçici 6 ncı maddesindeki uzlaşma sürecini ve 3194 sayılı İmar Kanununda
öngörülen idari başvuru ve işlemleri tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari
yargıda dava açılabilir.
Birinci fıkra uyarınca dava açılması hâlinde taşınmazın ya da üzerinde tesis edilen irtifak hakkının dava tarihindeki
değeri, mahkemece; bu Kanunun 15 inci maddesine göre bilirkişi incelemesi yapılarak, taşınmazın hukuken tasarrufunun
kısıtlandığı veya fiilen el konulduğu tarihteki nitelikleri esas alınmak suretiyle tespit edilir ve taşınmazın veya hakkın idare
adına tesciline veya terkinine hükmedilir.
Bu madde kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılacak dava ve takiplerde, bu Kanunun geçici 6 ncı maddesinin
üçüncü, yedinci, sekizinci ve on birinci fıkra hükümleri, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz
karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara bu madde hükümleri, kesinleşen ancak henüz ödemesi yapılmayan
kararlar hakkında ise geçici 6 ncı maddenin üçüncü, sekizinci ve on birinci fıkra hükümleri uygulanır.
Bu Kanunun geçici 6 ncı maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca ayrılması gereken yüzde iki oranındaki ödenekler,
yüzde dört olarak ayrılır. İlave olarak ayrılan yüzde iki oranındaki ödenekler, münhasıran bu ek madde ile geçici 11 inci ve
geçici 12 nci maddeler kapsamında yapılacak ödemelerde kullanılır. Yapılacak ödemelerin toplam tutarının ilave olarak
ayrılan ödeneğin toplamını aşması hâlinde, ödemeler, en fazla on yılda ve geçici 6 ncı maddenin sekizinci fıkrası hükmüne
göre yapılır.
6218-1
Geçici Madde 1 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce verilmiş olan kamu yararı ve kamulaştırma kararları
geçerlidir. Ancak, idarece henüz kıymet takdir edilmemiş olan işlerde, kıymet takdir işlemleri ile sonraki işlemler bu Kanun
hükümlerine göre yapılır.
Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümleri
uygulanır. Ancak bu Kanunla getirilen değişik hükümlerin uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa harç, yargılama gideri
ve avukatlık ücreti yükletilemez.
Geçici Madde 2 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılan davalarda, davanın açıldığı günde yürürlükte olan
kanunlara göre işlemeye başlamış olan dava süreleri, o kanunlara göre tespit edilir.
Geçici Madde 3 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kamulaştırılmış ve kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi
dört yılı tamamlamış taşınmaz mal hakkında 22 nci madde hükmüne göre işlem yapılmış veya yapılacak olması halinde,
idarelere bu Kanunun yürürlüğünden itibaren 2 yıllık ek süre hakkı tanınır.
Mal sahibinin geri alma hakkı ancak bu sürenin tamamlanmasından sonra doğar.
Geçici Madde 4 – 5 Ocak 1961 tarih ve 221 sayılı Kanunun kapsamına girmeleri nedeniyle kamu tüzelkişileri veya
kurumları adına kamulaştırılmış sayılan taşınmaz malların eski malik, zilyed veya bunların halefleri tarafından açılmış ve
kesin hükme bağlanmamış davalarda sözü edilen 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır.
Geçici Madde 5 – (Ek: 24/4/2001 – 4650/21 md.) Bu Kanunun değişik 15 inci maddesinde öngörülen yönetmelik
çıkarılıncaya kadar bilirkişiler önceki hükme göre seçilir.
Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti(1)
Geçici Madde 6 – (Ek: 18/6/2010-5999/1 md.; Değişik: 24/5/2013-6487/ 21 md.)
Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile
4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis
yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası
olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti
ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün
uygulanması dava şartıdır.
İdarenin daveti veya malikin müracaatı üzerine, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak
hakkının idarenin daveti veya malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri; bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına
göre teşkil edilen kıymet takdir komisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak ve bu
Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmak suretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci
maddesinin üçüncü fıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veya malikin müracaat tarihinden
itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılı Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değer bildirilmeksizin,
talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir.
–––––––––––––
(1) 24/52013 tarihli ve 6487 sayılı Kanunun 21 inci maddesi ile bu maddenin başlığı “Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin” iken
metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner

 

1 2 3 6