Bugünkü yazımızda yargılamanın amacından söz edeceğiz. Ayrıca genel konulardan da bahsedeceğiz.

Olan, olması gereken hukuk maddi hukukta yer alıyor. Bunun biz mahkemeler yoluyla hayata geçiriyoruz. Maddi hukuktaki hak talep kavramları maddi hukukta somutlaşıyor. Sizin bir dava prosedüründe, sonunda haklı ya da haksız olduğunu şeklinde bir hükme varıyor. Bunun da “bağımsız” mahkemeler aracılığıyla yerine getiriyor. Demek ki yargılama hukuku maddi hukukun hayata geçirilmesiyle alakalı. Ama bu arada tabi temel haklar da gündeme geliyor. Yani, yargılama hukukunda aynı zamanda anayasal hakların da somutlaştığını görüyoruz. Anayasadaki bazı temel esasları hak arayışında ileri sürüyoruz ve yine mahkeme bize, talebimiz haklı ise lehimize bir hüküm veriyor. Bunlar deme ki usul hukukunun çalışma sahası.

Bu yargılama hukuku dışında bir ceza yargılama hukuku var. O bizim alanımızın dışında ama bazı noktalarda orada alınan kararların buraya tesirinin ne olacağını ortaya çıkarıyor. Kurumlar ana hatlarıyla eski kanundaki kurumlardır. Yeni kanun pek bir değişiklik yapmamıştır. Yaptığı yerleri de anlatacağız. Onun dışında kanunun gerekçesinde dahi şu ifade geçiyor; ‘eski kanunla da devam edilebilirdi’ diyor.

Hukukun temel esaslarıyla ilgili bir bilgi sahibisiniz. Bunların önde geleni, özel hukukta bir ilke var. Özel hukuk alanında temel ilkeler; serbestlik ilkesi, sözleşme serbestisi, irade serbestisidir. Yazımıza buradan giriş yapacağız. Şimdi, bu irade serbestisiyle yaşadığınız bir dünyada; karşınızdaki kişi taahhüdünü yerine getirmezse ya da sizin hakkınızı ihlal ederse bu halde siz, ya akde aykırılıktan ya da haksız fiilden ona karşı bir talepte bulunacaksınız. Bu talebi ileri sürdüğünüz yargılama yeri olan mahkeme olacak. Dava açacaksınız. Böylece kişi ya da kişiler veya kurumlar arasındaki ihtilaflar yargı yerine gelecek.

Burada önemli bir parantez açalım, moda olan şeyler var uzlaşma, uzlaşma kültürü gibi sloganlar da var. Tabi bunlar toplumun kültürü ve yaşadıklarıyla de pek örtüşmüyor. O yüzden Türkiye açısından uzlaşmak ve arabuluculuk, gibi konularda biraz mesafeli duruyoruz. Arabuluculuk, uzlaşma ve buna benzer hak arama yerleri olsa da bireyin son olarak başvuracağı yer olarak devlet yargısının bulunduğunu görüyoruz.

Bizim aklımıza devlet yargısı dışında ilk olarak zor kullanma geliyor. Birey gücünü kullanıyor alacağını fazlasıyla alıyor. Ancak bu durum bugünkü hukuk sistemine uymuyor. Hukuk devleti, bireyin ihkak-hak yolunu kullanmasını yasaklıyor. Yani zor kullanarak hak elde etme yolunu yasaklıyor. Bu da doğal olarak devlet yargısının kolay ulaşılabilir, mümkün olduğu kadar ucuz, çabuk ve doğru karara götüren bir yargılama yapmasını gerektiriyor. Kısa adıyla AİHS’ de adli yargılama hakkı var. Adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılamanın yapılmasını ve doğru sonuca ulaşmasını öngörmektedir. Bugünkü hukukun geldiği noktada bireye hukuki korunma sağlanır.

Hukuki himaye, usul hukukunun temel kavramlarından biridir. Birey devletten himaye talep eder. Bunun diğer adı; adaleti temin talebidir. Bunlar usul hukukunun kavramlarıdır. Birey diyorum dikkat edin vatandaş demiyorum. Vatandaş olamayana da bu dava yolunu açıyoruz, vatandaş dersek bireye dava yolunu engellemiş oluyoruz. Barı kültürünün temel taşı bireye dayanır.

Bu size gayet normal gelebilir ama bu geçmişte böyle olmuyor. Almanya’da Hitler döneminde totaliter rejimin olduğu bir dönemde hukuki himaye ihtiyacından söz ediliyor. Fakat öyle çok söz ediliyor ki ihtiyaç var diye, bu sefer; ‘Acaba bu ihtiyacı kim belirleyecek? Yani bu ihtiyaçta kimin ihtiyacı var?’ noktasına gelmiştir. Mesela; Çingenelere veya Yahudilere bir işlem yapılıyorsa, doktrinde deniyor ki; bunların hukuki himayeye ihtiyacı yoktur. Yahudi bir işçinin villası kamulaştırılıyor, devlet el koyuyor. Dava açacak kamulaştırmanın haksız olduğunu belirtecek ya da bedelin ödenmesini isteyecek. Diyorlar ki; Yahudi’nin hukuki himaye ihtiyacı yoktur. Yani bu ihtiyacı belirleyen bir organ oluşuyor. Meclis olur, yürütme olur, hepsi olur yani totaliter rejim artık hukuki himaye ihtiyacından değil, hukuki himaye talebinden söz ediliyor. Bu talep, devlete karşı yönetilen bir talep oluyor.

Birey, doğrudan devlete yönelik hakkının korunmasını talebinde bulunabilir. O hak arayışı engellenmemeli, zorlaştırmamalıdır. Bunu da sağlayacak olan devlettir. Bu mahkeme kararlarının alınacak olmasıyla da sınırlı değildir. Mahkeme kararı alındıktan sonra yeri gelir bunun icrası gerekir. Mesela; aldınız kararı ancak borçlu borcunu yine de ödemiyor. Devlet o aşamada da icra hukukuyla devreye girer ve bu mekanizmalar da adaletin teminine hizmet etmelidir.

Mahkemelerin bağımsız olması önemlidir. Kararların doğru ve tarafsız çıkması önemlidir. Ama onun dışında verilen kararların, ilamların devlet tarafından kurulan mekanizma da bir engelle karşılaşmaması da gerekir.

Bu bağlamda mesela; karar verilmiş, işçi açtığı davayı kazanmış fakat mahkeme diyor ki: ‘Bu kararın sana ve karşı tarafa tebliğ bir masrafı gerektiriyor. Senin bu karar harçlarını yatırman lazım. ‘İşçi de diyor ki; ben zaten işten atılmıştım, param da yok. Bu konuda yine problem teşkil ediyor sistem. Birey yıllarca süren davayı kazanmış ama parasını alamıyor. Bütün bunlar sistemin aksayan yönleriyle alakalıdır.

Genel olarak bakıldığında birey hukuki himaye talebine sahiptir. Bunu da devlet yargısı usulüne göre yerine getirmelidir. Dava açıldığında bunun belli bir prosedür içinde yürütülmesi lazım. Çok acele yargılama da marifet değildir, başka sorunlar yaratabilir. Halbuki hukukun beklediği hukuksal barışı, toplumsal barışı sağlamaktadır.

Usulün amacında bir gerçek üzerinde dururuz. Acaba bu nihai amaç mıdır? Nihai amaçtır dediğimiz zaman hakimin de güçlenmesi ve birçok şeyi resen araştırması gerekebilir. Çünkü taraflar, konuyu kendilerine göre getirirler; yanlıdırlar, bilgileri sınırlıdır ya da kasten eksik verirler. Bütün bunlar dava malzemesinin tam toplanmasına engel olur. Böyle bir ortamda yargılamanın amacı gerçeğe ulaşmaktadır dersek çoğu zaman buna varamayız, şartlar buna imkan vermez.

Buna karşın; şeklin gerçekten söz edilebilir. Fakat bu da işi başka yere götürür. Gerçek derken bir maddi hakikate ulaşmak bir de şekli hakikate ulaşmak ayrımı yapılabilir. Şekli hakikate ulaşmak ya da adli gerçek ile sınırlı tutmak bizi tatmin etmez. Bizim burada kabul ettiğimiz görüş şudur; yargılama tabi ki gerçeklik temeline oturacaktır. Yargılama, gerçeklik temeli üzerinde hakkın korunmasının, tanınmasının tespitidir. Hakkın korunması dediğimiz hukuki himayeden gelir. Bireye hukuki korunma sağlanıyor. İşte bu bir gerçeklik temeli üzerinde olursa bir anlam taşır.

Toparlayacak olursak; hedef gerçeğe ulaşmak. Karar gerçeklik temelinde oluşursa, vakalarımız yaşanmış olaylar üzerine gidilir orada hukukun tespiti sağlanırsa usul amacına olur.

Usulün amacının birden fazla olduğu söylenebilir. Hukuki barış sağlamak, toplumsal barışı sağlamak, onun dışında objektif hukuku tesis etmek ( kanunlarda olan hukuku hayata geçirmek ), hukuk düzenini sağlamak. Bunlar usulün amacı olarak bir arada yer alabilir. Ancak ilk söylediğimiz; gerçeklik temeline dayalı olmak kavramı bize yeterli olur. Ama bütün bunlar birey kaynaklıdır, birey in korunması esasına yöneliktir. Bireysel korunma esastır.

*Yargılanmanın amacıyla niye meşgul oluruz ?

Şunu söyleyebiliriz, yargılamanın anlaşılması için amacın sorgulanması gerekir diyebiliriz. Yaptığımız yargılamanın neye yaradığını neyin peşinde olduğumuzu anlayabilmemiz için bunun sorgulamalıyız. Böylece şekli hukukla maddi hukuk arasındaki işlevsel bağlantıda saptanmış olur. Böyle bir amaç tespiti bütün problemleri çözeceği anlamına gelmez. Maddi hukukla ilgili işlevsel anlamak dahi bizim için önem taşıyor.

Yargılama, kamu hukuku özelliği taşıyan bir şeydir. Yani yargılamaya girdiğimiz zaman davada artık keyfi davranamazsınız çünkü tasarruf ilkesi var. Maddi hukukta olan bir başka ilkedir tasarruf ilkesi. Aldınız, verdiniz, davayı açtınız. Davayı geri alayım. Şimdi davayı geri alayım dediğiniz zaman karşı tarafa sorulur. ‘Sen buna razı gösteriyor musun?’ Çünkü geri alan davayı yine açabilir. Davadan feragat ediyorum derse o ayrı. Feragat ederse o davayı bir daha açamaz. Yani sizin yapabilecekleriniz davadan sonra sınırlıdır taraf olarak. O dava yolu kamu hukukuyla alakalı, kamusal bir alana giriyorsunuz. Ve yargılama hukukunun emredici kuralları devreye giriyor. Bir yanda maddi hukuk, sizin hak arayışınız ama dava açmakla talepte bulunmakla artık konu tek başına sizin konunuz olmaktan çıkıyor. Hakime düşen görev, bu yargılamayı tamamlamak hükme varmaktadır.

Usulün amacında sadece toplumu korumak yoktur, bu anlamda hukuk birliğini sağlamak, hukuku geliştirmek tek başına ölçü değildir. Çünkü neticede dava, bireyin davasıdır. Yani onun; hukuk gelişecek, bu karar millete emsal olacak, herkes buradan ders çıkaracak gibi bir amacı yoktur. O işini görmeye bakar, hükmünü almaya bakar. Hedeflenen, doğru bir karara varmaktır. Medeni yargılama hukuku günümüzde giderek hakimin rolünü güçlendirmektedir. Hakim, liberal dünya dönemindeki hakim değildir. Buna karşı bizim usul hukukumuz, liberal dönemin sonlarından modern bir kanun olan İsviçre Kanton Kanunundan alınmıştır. Ama yine de hakim çok da güçlü değildir.

Alman hukuku ve Avusturya hukukuna baktığımızda hakim güçlendirilmiştir. Hakim güçlü olduğunda sadece tarafların getirdiği malzeme statik bir şekilde kalmıyor. Bunun detayları işlenirken hakimin gücü ortaya çıkıyor. Ayrıca taraflara birtakım ödevler de getirmiştir. Bu bilgiler mukayeseli hukukta vardır. Bizim hukukumuzda isim olarak söyleyebiliriz ama içerik olarak alman veya Avusturya’daki gibi değildir. Yeni kanunumuzda o kadar radikal bir duruma girmemiştir, modern hukuklara paralel bir durum getirmemiştir. Kanun liberal anlayışla hazırlanmış bir kanundur. Fakat giderek; yargılama yabancı hukukta hakimin güçlü kılındığı ve böylece dava, temelde bireyin davası olmakla birlikte sonuçta gerçeklik temeline dayalı olması noktasına gelmiştir. Yargılama hukuku bittiği zaman bu hüküm alınıp icraya konulur. İcra organları da kararı uygular. Avukat Fatmanur Toprak Saygıner