Kesin hükmün sübjektif sınırları

İlk önce yer itibariyle uygulanması’nı inceleyeceğiz. Geçerli düzenlemenin, geçerli kanunun nerede uygulayacağı anlamına gelir. Usul hukuku kuralları dediğimizde karşımıza eski adıyla HUMK yeni adıyla HMK çıkıyor. Türkiye Cumhuriyetinin usul hukuku kanunu Türkiye sınırları içerisinde geçerlidir. Demek ki mülkilik prensibi ön plana çıkmaktadır. Buna lexfori diyoruz.
Mülkilik esası bulunduğundu yerdeki kuralın uygulamasıdır yani Ankara’da bir dava açtığınızda hangi usul hukuku kuralları geçerli olacaktır? Türk hukuk kuralları geçerli olacaktır. Bunu niye bu kadar vurgulayarak söylüyorum? Burada kitapta olmayan bölümü size anlatmak istiyorum.

*Hakim olduğunuzu varsayarsak, bir dava önünüze geldiğinde nasıl inceleme yapacaksınız?
İki aşamalı inceleme yapacaksınız. Birincisi, usuli bakımından inceleme yapacaksınız; ikincisi esas bakımından inceleme yapacaksınız. İlk önce usuli inceleme sonra esas yapacaksınız. Usuli inceleme dediğimizde, mesela; dava şartlarını incelemek. Bir davaya ilişkin şartların mevcut olup olmadığını usuli incelemede inceleyeceksiniz. Dava şartlarına örnek verecek olursak, görev diyebiliriz. Görevli mahkemede davayı açmanız bir dava şartıdır. Yanlış mahkemede, görevli olmayan mahkemede dava açtığınızda dava şartlarından birini yerine getirmemiş olursunuz, dava şartlarında eksiklik olur. Bunu da hakim usuli aşamada inceleyecek. Dava şartlarının tam olmadığını gören hakim; eksiklik var diyecek, görevsizlik kararı verecek ve hakim davayı usulden reddedecek (esastan değil dikkat edin).
Diğer bir dava şartı örneği, taraf ehliyeti ve dava ehliyetidir. Aslında bu kavramlar medeni hukuktan bildiğiniz kavramlar. Dava ehliyeti, medeni hukuktaki fiil ehliyetidir. Dava ehliyeti ve taraf ehliyeti de dava şartlarındandır. Dava ehliyeti olmayan veya taraf ehliyeti olmayan bir kişiye karşı dava, mesela ölüye karşı açılmış dava. Ölünün taraf ehliyeti yoktur. Taraf ehliyeti medeni hukukta hak ehliyetidir. Hak ehliyeti ölümle son buluyor, dolasıyla ölüye karşı dava açmamız mümkün değildir. Hak ehliyeti son bulduysa taraf ehliyeti de yoktur. Taraf olmadığı için de hakim olarak davayı usulden reddediyorsunuz. Bu ilk aşama. Diyelim ki; usuli incelemeyi tamamladı ve bir eksiklik görmedi. Bundan sonra hakim davanın esasını inceleyecek. Esasa ilişkin inceleme yapacak.

*Esasa ilişkin dediğimizde ne olabilir?
Davanın konusu yani maddi hukuk. Örnek verelim; A,B’ ye karşı 5.000tl’lik bir dava açtı diyelim. A’nın, B’den 5.000 lira alacağı var. Bunun sebebi aramızdaki satış sözleşmesidir diyor, ben paramı istiyorum diyor. A davayı açtığında hakim ilk önce usuli inceleme yapacak, noksanlık varsa davayı usulden reddedecek. Noksanlık yoksa davanın esas incelemesi geçecek. Esas incelemede artık konunun kendisi, ihtilafın kendisi incelenecek.

Bu örneğimizdeki ihtilaf satış sözleşmesidir. Hakim olarak sözleşmenin varlığı için gereken şartları inceleyeceğiz. İrade beyanlarını inceleyeceğiz, hakların son bulup bulmadığını denetleyeceğiz. Davayı şartlara bakarak ya kabul edeceksiniz ya da reddedeceksiniz. Bu çok önemli.
Demek ki bir dava usulden de reddedilebilir esastan da reddedilebilir. Dava esastan reddedilirken kısmen de reddedilebilir. Örneğin; borcun 3.000 liralık kısmı ödenmiştir. 2.000 liralık kısım için dava devam edecek. 3.000 liralık kısmı reddedeceksiniz.
Demek ki hakim, usuli incelemede usul hukuku kurallarına, HUMK’ a ya da yeni adıyla HMK’ ya göre inceleyecek. Esas incelemede maddi hukuk kanunlarını uygulanacak. Her iki aşamada da davanın reddedilebilmesi mümkünüdür. * Usulden reddedilen bir dava sonra yeniden açılabilir, eksiklik giderildiği takdirde. Esastan reddedilen bir dava, maddi anlamda kesin hüküm teşkil ettiği için bir daha açılamaz.
Konumuza geri dönecek olursak Türkiye’nin herhangi bir yerinde açılan bir davada Türk usul kanunu geçerli olacak. Usuli incelemede Türk usul kanununu kullanacağız. Ancak esas incelemeye geçtiğimizde taraflar bazen yabancı hukuk üzerinde anlaşmış olabilirler. Sözleşmeye yabancı hukuk uygulanacak diye hüküm koyabilirler. Usulü incelerken yine Türk kanunlarıyla inceleyeceğiz, esasa geldiğimizde yine kural olarak Türk kanunları uygulanır ancak taraflar aralarında anlaştıysa yabancı hukuk kuralları da uygulanabilir.
Usul hukukunun zaman itibariyle uygulanmasına geçelim. Çok güncel bir konudur zaman itibariyle uygulanması konusu. Kanunlar geçerli oldukları sürece uygulanır. Yeni kanunların yürürlüğe girmesiyle onun uygulanması başlar. HMK 1 Eki 11 tarihinden sonra yürürlüğe girecek. Dolasıyla elimizdeki kanun tarihe kadar geçerlidir.

*Diyelim ki; A Davayı 5 Mayıs ‘ta açtı, büyük ihtimalle bu dava sonuçlanmamıştır. Peki, bu davanın akıbeti ne olacak?
Dava açıldığında HUMK geçerli, dava sonuçlanmamış. Bu durumda bu davada 1 Ekim’e kadar HUMK geçerli sonrasında HMK geçerlidir. Az önce söylediğimiz kurala aykırı bir durum yok. Söylediğimiz kuralın aynısını söyledik. Demek ki hali hazırda bulunan davalarda, yeni kanun yürürlüğe girdiği andan itibaren yeni kanun uygulanacak. İlerleyen derslerimizde göreceğiz. HUMK ile HMK arasında görev konusunda çok büyük değişikliler var.
HUMK ’ta sulh hukukta açılması gereken bir dava HMK’ ya göre asliye hukukta açılması gerekebilir. Böyle bir durumda nu davanın sonu ne olacak? Eski kanuna göre yapılan işlem geçerliydi, davanın açıldığı mahkeme davanın açıldığı sırada kanuna uygun olarak görevlendirildiği için eski kanun uygulanacak. Ancak bazı diğer usuli işlemler yapılmadıysa eğer, yeni kanun dereye girdiği andan itibaren yeni kanuna göre bu işlemler yapılacak. Görev kurallarında değişiklik olması açılan o davayı etkilemeyecek ancak işlemlerde HMK uygulanacak.

Usul Hukuku İlişkisi Kavramı
Dava; davanın ikamesi (açılması) ile başlayan, tarafların ve mahkemenin usul işlemleriyle devam eden ve hükümle sonuçlanan bir bütündür. Yani, dava dediğimizde tek bir işlem değil, uzun bir süreçtir, işlemler bütünüdür. Dava, davacının etkisi ile başlıyor. Davalı konumunda olan davayı başlatamaz. Davanın başlayabilmesi için kişinin davacı konumunda olması lazım. Bir başkası adına davayı herhangi biri açamaz. Biz buna tasarruf ilkesi diyoruz.
Dava dediğimizde prosedürde herkes işlem yapıyor. Davacı yapıyor, davalı yapıyor, hakim yapıyor ve sonuçta bir hüküm çıkıyor. Ama bütün bu prosedürün başlaması için tek bir kişi harekete geçiyor. Bu davanın açılması için kişiyi zorlayamazsınız, tasarruf ilkesi geçerlidir. Alacaklı isterse davayı açar isterse alacağını takip eder istemezse kimse onu takip etmesi için zorlayamaz. Alman hukukunun tasarruf ilkesi prensibini tek cümleyle çok güzel özetlemiş. Şöyle diyor; davacı olmayan bir yerde hakim de olmaz.
Davanın açılmasıyla tarafların arasında usuli bir ilişki doğuruyor. Taraflar dava açılmadan alacaklı ve borçlu olarak isimlendirilirken dava açıldıktan sonra davacı ve davalı olarak isimlendiriliyor. Demek ki davacı dediğimiz an açılmış bir davanın derdest bir davanın varlığından söz etmiş oluruz. Oysa alacaklı veya borçlu dediğimiz an dava açılmış diyemiyoruz. Davanın açılıp açılmayacağı alacaklınıntasarrufundadır. Davanın açılmasıyla da usuli işlemler doğuyor. Bu usuli işlemleri hem taraflar gerçekleştirir hem de hakimin kendisi gerçekleştirir. Bütün bu prosedürün sonucunda bir hüküm verilmesi hedefleniyor ve hükümle de o dava son buluyor.
Usul hukuku ilişkisi maddi hukuk ilişkisinden farklıdır. Maddi hukuk ilişkisi ortada bir sözleşmenin varlığı veya iki kişi arasında bir haksız fiil bulunması sonucunda oluşuyor. Usul hukuku ilişkisi davacı ve davalı olmasıyla oluşur. Demek ki usul hukuku ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisinin örtüştüğünü görüyoruz. A sözleşmesinin tarafı B de sözleşmenin tarafı, A davacı oluyor B davalı oluyor ve böylece usul hukuku ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisi örtüşüyor. Ama örtüşmeyebilir de. A davayı açar, davacı olarak der ki; benim davacı olarak 5.000 lira alacağım var. Bir sözleşme var aramızda. Sözleşmeye dayanarak davayı açabilir. O zaman aralarında bir usul hukuku ilişkisi olur. Ama maddi hukuk ilişkisi olduğunu nerede tespit edeceğiz? Esas incelemede tespit edeceğiz. Belki de aralarında bir sözleşme yoktur. Aralarında bir sözleşme yok ise A ile B arasında bir maddi hukuk ilişkisi olduğunu söylemeyiz. Ama aralarında bir usul hukuk ilişkisi var. Çünkü A davacı olmuştur.
Usul hukuk ilişkisiyle maddi hukuk ilişkisi birbirinden farklı iki kavram olduğu için usul hukuku ilişkisindeki halefiyet, zorunlu olarak maddi maddi hukuk ilişkisindeki halefiyeti gerektirmez. A, B’ ye davayı açtı, davacı olarak. A dava devam ederken ölebilir. A’nın yerine davacı konumuna mirasçılar geçecek. Mirasçılar geçtiği zaman, usul hukuku ilişkisi değişiyor. Mirasçılar A’nın halefedir. Davacı bu sefer mirasçılar oldu ilişki değişti. Ancak maddi hukuk ilişkisi değişmiyor. Çünkü sözleşmeyi A yaptı. Demek ki usul hukuku ilişkisi değişse de inceleyeceğimiz sözleşme A ile B arasındaki sözleşme olacak. Demek ki usul hukuku ilişkisi değişiklik olmasına rağmen maddi hukukta değişiklik olmadı.
Usul hukuku ilişkisinde kural olarak taraflara maddi hukuk anlamında borçlar yüklenmemiştir. Dolasıyla ne hakim ne de diğer taraf bir usuli işlemin yapılması için zora başvuramaz. Taraf bunları kendiliğinden, kendi isteğiyle yapacaktır. Yapmadığı takdirde sonuçlarında katlanır. Mesela, siz hakim olarak esasa ilişkin inceleme yapmışsınız diyelim. Sözleşmenin varlığı için delil ikamesi gerekiyor ve siz A’dan sözleşmenin varlığını ispat için delil getirmesini istiyorsunuz. Getirmeye zorlayamazsınız, getirmediği takdirde hakimin zora başvurması sonucuna katlaması gerekir. Demek ki usuli işlemler için zorlama mümkün değil, bu tamamen tarafın kendi inisiyatifinde.

Bireysel Hukuki Korunma – Kolektif Hukuki Korunma
Hakkının ihlal edildiğini ileri süren kişi tek başına hakime, mahkemeye başvurur. Hakkının temin edilmesini istiyor. Kural olarak usul hukukunda birey kendi hakkını bizzat ileri sürmesi gerekir. Buna bireysel hukuki korunma denir. Yani alacaklı A 5.000 lirasını alabilmek için mahkemeye gidecek ve hakkını talep edecek. Bireysel hukuki korunmayı devlet bireyleri sağlamak zorundadır. Bu devletin bir ödevidir. Çünkü bizzat ihkak-ı hak hukuk devletinde yoktur.
Davaların çoğu bireysel hukuki korunma prensibine göre açılır ancak bunun yanı sıra kolektif hukuki korunma da mevcut. Örneğin, 2821 sayılı sendikalar kanununun 32.maddesi ve 4072 sayılı Tüketici Korunması Hakkındaki Kanunun 24. Maddesindeki hükümler de kolektif hukuki korunmaya ilişkindir.
Bu korunma toplu bir şekilde dava açılması şeklindedir. Yani bir dernek veya bir kuruluş bireylerinin, üyelerinin korunması için toplu bir dava açıyor. Bu tür davalarının isimlendirilmesi farklı oluyor. Burada bir kuruluş bireylerinin korunması için da açıyor, birey kendisi tek başına dava açmıyor. ABD’ de bu davalara ‘classaction’ deniliyor. Grup davası olarak tercüme edebiliriz. Türkiye ve Almanya’da bu tür davalara dernek davası denilmekteydi. Ancak HUMK’da konuya ilişkin bir düzenleme bulunmamaktaydı, az önce saydığımız kanunlarda hükümler vardı kolektif hukuki korunmaya ilişkin.
HMK’ yı açtığımızda 113.madde ‘topluluk davası’ başlığı altında yer bulmuştur. “Dernekler ve diğer tüzel kişiler statüleri çerçevesinde, üyelerinin veya mensupların yahut temsil ettikleri kesimin mefaatlerini korunmak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarını tespiti veya hukukta aykırı durumun giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesi için dava açabilir.
Eskiden dernek davası olarak adlandırılırken yeni kanunda topluluk davası olarak adlandırılması eleştirilere yol açtı. Topluluk davası olarak adlandırılması eleştirilere yol açtı. Topluluk davası denildiğinde halk davası anlaşılabilmektedir. Yani isimden dolayı bir yanlış anlaşılma mümkündür. Halk davası ve dernek davası farklı şeylerdir. Gerçekten de topluluk davası denildiğinde sanki bir grup toplanır ve dava açılıyor. Oysa burada bir kuruluş bir dernek üyeleri için dava açıyor.
ABD’deki grup davası ile bizim hukukumuzdaki topluluk davasındaki den belirgin fark, kesin hükmün sübjektif sınırlarında kendini gösterir.

*Kesin hükmün sübjektif sınırları ne demektir?
A ile B arasındaki 5.000 liralık davanın sonuçlandığını düşünelim. Taraflar hükmün kesinleşmesiyle kanun yoluna başvurabilirler. Bunun için kanun yoluna başvuracaksınız ve karar verilecek. En sonunda kanun yolu başvuracaksınız ve karar verilecek. En sonunda kanun yolu tükenecek ve kesin hüküm verilecek. Demek ki bir kararın kesinleşmesi için kanun yollarının tüketilmesi gerekir. Ya da süresi içinde itiraz eden kimse olmadı ve karar yine kesinleşir.
Yani A burada davayı kazandığında artık B o karara karşı hiçbir şey yapamaz. Karar kesinleşmiştir ve gerçek kabul edilir. Eğer esas incelemede sözleşme hususunda bir hata yapıldıysa; örneğin, sözleşme aslında yoktu ancak buna rağmen dava A lehine sonuçlandıysa, süresi içinde itiraz etmeyen B, yine bu karara karşı bir şey yapamaz. Karar kesinleştikten sonra o karara karşı hiçbir şey yapılamaz. Karar kesinleştiği zaman taraflar arasında etki gösterir. Buna interpares etkisi deniyor. Yargılama esnasında iddia ve savunma hakkını sadece taraflara tanıdığınız için verilen karar ancak o tarafları etkileyebilir. Biz buna kesin hükmün sübjektif sınırı diyoruz. Sübjektif sınırı diyoruz. Sübjektif, çünkü sadece taraflar arasındadır. Bazen tarafların dışında da kişileri bağlar. Diyelim ki karar kesinleşti, A alacağını icraya koyacak ce alacağını alacak. A icra esnasında ölüyor. Mirasçılar davada taraf değildi ancak mirasçılar özel bir konumdadırlar, A’nın halefi konumundadırlar. Dolasıyla kesinleşmiş bir kararı mirasçılar da kullanabilir. Kural olarak bir kararı sadece davalı ve davacı arasında geçerli olacağını söyler. Bazı istisnalar saklıdır.
ABD’deki grup davası ile bizim topluluk davası arasında en temel fark kesin hüküm sübjektif sınırları dedik. ABD’deki grup davası sonucunda verilen hüküm herkesi etkiliyor. Oysa bizim hukukumuzdaki topluluk davasında sadece o kuruluşun ilgi üyeleri etkilenir. Kuruluş, o kişilere etki gösterir. Bunun da yine bir istinası var. Genel işlem şartlarının iptalini düşünün. Böyle bir dava açıldığını düşünün. Bu karardanhepimiz etkileniriz. Çünkü o şartalar iptal edilmiştir bize de hakkımızı arayabiliriz.

Yargı Örgütü
Yargı yetkisi Türk milleti adına mahkemeler kullanır. Yargı çeşitli kollara ayrılır. Anayasa, idari, adli, askeri yargısı olarak 4 kola ayrılır. Anayasa yargı arasındaki yargıyla adli yargı arasındaki ilişki bir yargı kolu ilişkisidir. Bir dava şartıdır. A alacaklısı davasını anayasa mahkemesinde açarsa mahkeme yargı kolunu yanlış seçtin diyecektir. Yargı kolunda yanlış seçimden dolayı dava usulden reddedilir. Yargı kolu ilk ayrımdır. İlk bakılacak olan yerdir.
Bizim için önemli olan adli yargıdır. Adli yargı ceza ve medeni yargı olarak ikiye ayrılır. Medeni yargı da nizalı (çekişmeli) ve nizasız (çekişmesiz) kaza olarak ikiye ayrılır. Nizalı kazaya örnek verecek olursak, bizim 5.000 liralık alacak davamız çekişmeli yargı koluna girer. Örneğin, veraset ilamının alınması bir çekişmesiz yargıdır.
Bu ayrımdan sonra medeni yargıdaki derecelere gelelim. Medeni yargıda ilk derece mahkemeleri, istinaf ve temyiz ayrımı vardır. Bu ayrım yeni kanunda böyledir. HUMK’ da istinaf aşaması yoktu, iki dereceli bir ayrım vardır.
İlk derece mahkemelerini genel ve özel mahkemeler diye ayırıyoruz. Özel mahkemeler; icra mahkemeleri, fikri ve sinai haklar mahkemesi, tüketici mahkemeleri, iş mahkemeleri, kadastro mahkemeleri, aile mahkemeleri ve denizcilik ihtisas mahkemeleridir. Genel mahkemeler; sulh ve asliye mahkemeleridir.
2004 yılında Bölge Adliye Mahkemelerinin kurulması kararlaştırıldı ve istinaf kanun yolu kabul edildi. Bu mahkemeler her ilde kurulmadı. HMK yürürlüğe girmesine karşın bu mahkemeler hala açılamadı.
Sulh hukuk mahkemeleri, coğrafi, duruma göre ve iş yoğunluğuna göre ilçelerde ve illerde bulunur. Tek hakimlidir. Sulh hukuk mahkemesiyle asliye hukuk mahkemesi arasındaki ilişki bir görev ilişkisidir. Sulh hukuk mahkemesinin ve asliye hukuk mahkemesinin görevleri kanun ile belirtilmiştir. Görev konusu eski kanuna göre çok büyük değişiklikler arz etmektedir.
Asliye hukuk mahkemeleri, sulh hukuk mahkemeleri gibi coğrafi konuma ve iş yüküne göre illerde ve ilçelerde bulunur. HUMK’ a göre, bu mahkemeler heyet mahkemesiydi. Ancak uygulamada tek hakimli olarak görev yapmaktaydı. Heyet mahkemesi olarak sadece asliye ticaret mahkemeleri kaldı. Bir başkan ve iki üyeden oluşuyor. HMK’ da artık ilk derecede heyet mahkemesi kalktı.
Özel mahkemeler her yerde bulunmayabilir. Özel mahkemenin olmadığı bir yerde davayı asliye mahkemesinde açacağız. Asliye hukuk mahkemesi de bu davaya özel mahkeme hangisiyse o mahkeme sıfatıyla bakacak. Mesela, bulunduğumuz, iş mahkemesi yok, davayı asliye hukuk mahkemesinde açacaksınız. Asliye hukuk mahkemesi bu davaya iş mahkemesi sıfatıyla bakacaktır.
İkinci derecede mahkemeleri, her ilde yok dedik. Bunlar artık ikinci derecede mahkemeleri olduğu için tek hakimden oluşmuyor. Bunlar ayrıca dairlerden oluşacak, aynı mahkemenin değişik daireleri olacak. Hukuk dairesi, ceza dairesi olacak. Bu yönüyle Yargıtay’daki yapıya benzemektedir. İstinaf mahkemesinin görevlerini de 5235 sayılı kanunun 33. Maddesinde yazmaktadır. Kısaca görevleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarına karşı bu mahkemelere başvururuz. Mahkeme denetim yapar ve yeniden hüküm verir.
Yargıtay, temyiz mahkemesidir. Yargıtay’ın en önemli görevi, istinafın kararlarını inceleyecek. HMK’ ya göre ilk dereceden sonra istinaf, istinaftan sonra Yargıtay incelemesi var. HMK’ da ilk dereceden sonra Yargıtay incelemesine gidiliyordu. Ancak şöyle de yapılabilirdi; ilk derece mahkemesinden sonra istinafa gitmeden doğrudan temyize gidilebilirdi. Bir sıçrama temyizi yapılabilirdi. Kıta Avrupa’sındaki bazı ülkelerde bu mümkün. Biz bu sistemi benimsedik, ama böyle bir sistem de mevcut.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Medeni Hukuk