Medeni hukukta ilkeler: Yargılamanın içini dolduran, davayı dolduran husus malzemeleridir. *Dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesi kendi başına uygulama alanı bulabilir mi? Hâkimin günümüzde soru sorma (sorduğu soru; tarafların yaptığı açıklamalar hususunda anlamadığı konulardır), bazı hususlara işaret etme (hangi konuların yapılacağını taraflara gösteriyor. Yön gösteriyor) ve ayrıca müzakere etme (tarafın getirdiklerine göre hâkimin zihnindeki beklentilerin uyuşmaması halinde hâkimin kendi görüşünü açıklamasıdır) görevleri vardır.

Hayat olayı; maddi hukukta sonuç elde edilmeyeceğimiz unsurları dolduran vakalardır. Maddi hukuk birtakım kurallar getirir (borçlar hukuku, kefalet sözleşmesi vs.) aramızda sözleşme var mı yok mu gibi konuların hepsi maddi hukukla ilgili konulardır. Taraf diyor ki; ben avukatım, ücretimi vermediler. Başka avukat tuttular. Ben bu parayı almaya hak kazandım. Bu hayat olayını doğrulayacak vakaları ortaya koymamız gerekir. Bu hayat olayı bize maddi hukuktaki bir soyut unsuru ortaya koyuyor. Demek ki çalışma şeklimiz; soyut hukuk kuralları var ve bu soyut hukuk kurallarının hayata oluş biçimiyle bizim tarafımızdan anlatılması lazım. Bütün bunlar bir bilgi akışıdır.

Çağımızda, dava dediğimiz şey; bilgi toplama, bilgi üretme yeridir. Bu vakaların ortaya konmasına yarayan ispat vasıtaları var. Vakaları ortaya koyan ispattır. Bunların da adına kısaca, deliller diyoruz.

Bu delillerle çalışıyoruz. Bir dava haklı olduğu takdirde davanın kabulü gerekir. Yani, gerçeklik temeline dayanarak o hakki tanırız ve tespit ederiz. Veya o davayı gerçeklik temeli üzerinde reddederiz. Bu işlemlerin tamamı ispat gerektiren işlemlerdir. İspat edilirse dava sonuç buluyor. İspat edilmezse, kendini haklı kılacak temellere sahip değilse ya da doğru şekilde ifade edememişse hâkim; ben bu durumda belirsiz kaldım, çözümsüz kaldım diyor içinden. Diyor ki; iddia olunan hususlar sübuta ermemiştir (ispat edilmemiştir).Normal olan ne ise, normal şartlarda gerçekleşmiş olan ne ise odur deniliyor.
Başka bir dille ifade edersek; tipik hayat olayı, hayatın olağan akışına göre olması gereken diyebiliriz. Biz bir ilkeden yola çıktık. Bu ilke; dava malzemesinin taraflarca getirilmesi ilkesidir. Bu ilkenin tek başına, sadece taraflardan beklendiği zaman sonuç sağlayamayacağını görüyoruz. Alternatifi olarak bir teknik ve bir de ideolojik gerekçe vardır. İdeolojik gerekçe; dava tarafların davasıdır, inisiyatif onlardadır. Malzemeyi de onlar getirir noktasındadır. Ancak bu ideolojik gerekçenin Teknik gerekçemizde; konuyu en iyi bilen taraflardır. Malzeme onlardadır. Bildiklerini teknik anlamda da rahatlıkla getirebilirler. İdeolojik gerekçelerin bu denli eleştirilmesi olayı, malzemesinde hâkimin bir yetki olarak donatılıp soru sorma, işaret etme, müzakere etme konumuna getirilerek konuyu aydınlatma noktasına geliyoruz. Buna aydınlatma ödevi diyenler de oluyor. Alman hukukunda da böyle görenler oluyor. Fakat klasik ekol tarafından şiddetle reddediliyor. Bizimde bu alanda takip ettiğimiz ekol de klasik ekoldür. Demek ki buradaki ödev; hâkimin çalışması, soru sorma, işaret etme ve müzakere etmesi şeklinde anlaşılmaktadır. Burada hâkimin aydınlatma ödeviyle yükümlü olduğu düşünülmemelidir. Yani hâkim yine kendi sınırları içerisinde kalmalıdır. Bu ilkenin bir de Alman hukukunda tartışılan kelimesi müzakereden gelen bir kelimedir.

Davanın müzakere süreci var, taralar getiriliyor ve taraflar müzakere ediyorlar. Sözlü yargılama bu anlamda gelişen, yaşayan ve içinde hukuki ihtilafın geliştiği bir safha olur. Sözlülük ilkesinin açıklamasında, 1850 tarihli kanun tasarısında bu ifade edilmiştir. Demişler ki; eskiden olan yazılılığı terk ediyoruz. Sözlülük ilkesi bizim için, hukuki ihtilafın içinde yaşar ve hareket eder. Demek ki ihtilaf, aramızda geçmişte yaşanan bir olay olmaktan öte tüm prosedür içinde yaşayan bir varlıktır. Yani; emredici kurallar içinde, kamu otoritesi altında, tarafın beyanları tarafın usulü işlemleri hep birer hukuki bir anlam taşır. İşte bu hukuki ihtilafın içinde yaşadığını gösteriyor. Burada artık taraflarının getirdikleri veya tarafların müzakere ettikleri aralarında anlaşma yaptıkları konular vardır. Almancada ilkenin en kısa ifadesi bu müzakere lafzını da beraberinde getiriyor. Yani burada dava malzemesi taraflarca getirilir denildiği zaman bunun Almanca karşılığında kullanılan kelime, bunun bir müzakere alanında yapıldığı şeklindedir. Amiyane tabirle, delillerini, malzemelerini getirip çuvalla dökmüyor. Birikmiş birtakım sıkıntılar var, çok cefa çekmiş ama getirip de bunu olduğu gibi ortaya dökmüyor. Karşı taraf da olur olmaz şekilde gelmiyor. Onu tartarak, ölçerek, karşı taraftan çıkardığı fikirlere bakarak onları karşılayacak ve onları çürütecek şeyleri getiriyor. Karşılıklı cevaplar verildikten sonra iş bir çerçeve kazanıyor. Bu durumdan sonra da hâkimin görevi hukuku uygulamaktır. (s.20-müzakerelerle alakalı açıklamalar) Alman hukukunda ilkenin varlığı için epey bir mücadele verilmiş hâkimin kamu davalarında, aile davalarında araştırma ilkesi görüyoruz. Kanundaki bu ifade, evlilik davalarında hâkimin resen araştırma ilkesi geçerlidir şeklindeki kanun maddesinden yola çıkılmış orada öyleyse diğerlerinde taraflarca getirilme ilkesi geçerlidir denilmiştir. İlk çıkışı böyledir.

İlkelerle ilgili genel olarak; vakaların taraflarca getirilmesi ilkesi, onun karşısında da resen araştırma ilkesi dedik. Belli davalarda resen araştırma ilkesi geçerlidir. Bunun tarihi temeli, kilise dönemine dayanır. Kamuyu ilgilendiren davalarda resen araştırma ilkesi uygulanıyormuş, kural olarak. Böyle bir hukuk mukayesesinde Avusturya’ya baktığımız zaman; orada da araştırma ilkesinin daha önde olduğunu görüyoruz. Onlar daha ziyade yumuşatılmış bir araştırma ilkesinden bahsediyorlar. Yumuşatılmış araştırma ilkesinden anlaşılan; temelde olan hâkimin resen araştırması ama kilise hukukundaki gibi değil. Araştırma resen olduğu zaman hâkim istediği takdirde şahit getirebiliyor. Halbuki taraflarca getirilmede bu tamamen taraflara ait bir iştir. Taraf kendi bildirir şahit adını, kendi tercih eder. Kısacası; resen araştırmanın yumuşatılmış hali Avusturya’da vardır.*Oradaki özellik hâkimin şahitleri de resen çağırabilmesindedir. Bu ilkeler, zaman içinde bazen ilkelerinden biri diğerine egemen olabilmiştir. İlk resen araştırma ilkesiyle giderken davalar 1870lerde liberal anlayışla taraflarca getirilme ilkesi gelmiş, tasarruf ilkesi gelmiştir. Tasarruf çok eskiden de vardı ancak orada hak içinde davayı da barındırıyordu
Tasarruf ilkesinin temeli de maddi hukuktaki irade serbestisidir. Geldiği yer maddi hukuktur. Tasarruf ilkesine göre; isterse davayı açar, istediği yerde açar ve istediği miktarda açar.
Talebe bağlılık ise, taleple sınırlı bir hüküm vermen gerekiyor. Talepten fazlasına hükmedemezsin.

Vakaların taraflarca getirilmesi ilkesi ile resen araştırma ilkesi arasında bir yarış olabilir. Yazılılık ve sözlülük ilkesi için de bakılabilir. Yazılılık- sözlülük dediğimiz zaman bir tercih yapılabilir. İlkelerin hepsi neticede bir tercih işidir diyemiyoruz. Böyle bir bakış açısı sağlıklı değildir. Taraflarca getirilme; eğer tek başına bırakılırsa biz davaların uzadığını görüyoruz. Davaların masraflı olduğunu görüyoruz.
Teksif ilkesinde belki bir yol var fakat teksif ilkesi de davanın başında bütün malzemeyi hâkim önüne getirdiği için hâkime çok ciddi bir ayıklama faaliyeti veriyor. Bu da hâkimin zamanını alan bir şeydir. Hâkimin olaya uygun olan konuların, delillerin ne olduğunu bulup ayırması gerekiyor. O yüzden teksif ilkesi de günümüzde pek tercih edilen bir model değildir. Orada hâkim etkili kılınmıştır. Geç getirildiğinde bunun davayı uzatmak kastıyla yapıldığı izlenimi alırsa hâkim, o zaman reddediyor. Yani, getirilen malzemeyi, yargılamayı böyle bir kesin sapalara ayırmadan yargılamayı bir bütün olarak uygulayıp geç getirildiği görülen malzemede bu malzeme zamanında getirilebilirdi deyip, uzatma amacıyla olduğu izlenimi veriyorsa o zaman onu reddedebilir. Aksi takdirde getirilen malzeme davaya dahil edilir. Bu manada bir tercih söz konusu değildir.

İlkeler; mantıklı olarak inşa edilmiş bir yargılama hedefi bakımından, yargılamanın hedefi doğru karar vermek ve bunu makul sürede çok zaman almadan yapabilmektir. Bunun için de doğru karar vermek ve bunu makul sürede çok zaman almadan yapabilmektir. Bunun için de doğru bir temel üzerine normlar oturtulmalıdır. Gerçek vakalar dayanmadan, gerçeklik temeline oturtulmadan karar vermek olayı çözmeye yetmez. Bu süreçte uzlaşma sağlanır. Yargılamanın hedefi için bizim dogmatik bakımdan geliştirilmiş ilkeleri saf bir biçimde uygulayamayız. Demek ki bugün ilkeler daha ziyade bir kombinasyon içerisinde uygulanır. Bu ilkelerin varlığı, vakaların toplanmasıyla, hâkimin etkin kılınmasıyla, bütün bunlar hukuk devletine hizmet ediyor. Bu ilkeler doğru bir yargılama yapılmasına, hukuk devletine hizmet etmeye, gerçeklik temeli üzerine oturmaya yarıyor. Tasarruf ilkesi, taraflarca getirilme ilkesi, taleple bağlılık ilkesi (talep olmadan karar verilmez), hukuki dinlenme hakkı, iddia ve müdafaa hakkı (içeriği geliştirildi), dürüst davranma (doğruyu söyleme yükümlülüğü) ilkelerine bir göz attık.

Alman hukuku tarafın tam olarak doğruyu açıklamasını, gerçeğe uygun şekilde açıklama yapmasını öngörmüştür. (s.25-28) Tarafların doğruluk ödevi, Alman kanun maddesi diyor ki; taraflar bu malzemeleri gerçeğe uygun yapmalıdırlar. Buna usulü doğruluk ödevi diyoruz. Taraflardan birebir gerçek söylemeleri beklenmiyor ama birebir yalan söylemeleri de yasaklanmıştır. Göz göre göre yalan söyleme diyor mahkeme. Taraflardan objektif hakikati sunmaları istenmemiştir. Sübjektif hakikati sunmaları dahi istenmemiştir ama yalan olan vakaları iddia etmemelidir. Asıl vakaların karşısına uydurma vakalarla çıkmamalıdır. Yasaklanan sadece usulü yalandır, emredilen ise sadece sübjektif hakikattir. Kendine göre hakikat olanı söylemek durumundadır. Tek başına bu madde yetmez, bunun dışında başka fıkralar da olması lazım. Onlardan biri; “taraf, hasmın iddia ettiği vakıa hakkında açıklama yapmak zorundadır.” Açıkça inkâr edilmeyen vakalar eğer tarafın diğer açıklamalarından buna itiraz etme kastı tespit edilemiyorsa ikrar etmiş sayılır. İnkâr diyebiliriz ama açıkça inkâr yok. Genel duruma baktığımızda; açıklamalardan bu hususta bir itiraz kastını da tespit edemiyorsak artık bu ikrar edilmiş sayılır. Bu hüküm ileri bir hükümdür. Yani, Türkiye’de olmayan bir hükümdür. Yani, Türkiye’de olmayan bir hükümdür. Türkiye’de inkâr etmemek karşı tarafa hak verir, karşı tarafta bunun aksini ispat etmek zorunda kalır. Açıkça inkâr edilmemiş hakikatler ikrar edilmiş sayılacaktır. Burada Alman mahkemeleri için bir uygulama var. Her hâkim birebir uygulamasa da esas itibariyle tarafın elverişli bir dilekçe vermesi halinde davanın karşı tarafı da hareketsiz kalırsa bu elverişli dilekçe sayesinde davayı kazanma şansı vardır. Hükmün tesisine elverişli dilekçe sayesinde davayı kazanma şansı vardır. (s.27) Hükmün tesisine elverişli olan bir vaka dilekçesi sunmalıdır. Davayı gerekçelendirecek tüm vakaların varlığını iddia etmelidir. Eğer bunu yapmazsa onun davası hüküm tesisinse elverişli olmadığından, bu gerekçeyle reddedilecektir. Çoğu zaman, taraf zaten davanın başında belirli davayı gerekçelendirecek vakaların olup olmadığında tereddüt eder. Elindeki imkanlara göre mahkeme açısından bir teslimiyete ulaşılabilir. Bu da aslında yargılamanın bir görevidir. Buna karşılık taraflarca getirilme ilkesi, davacıdan davayı yönlendiren vakaların getirilmesini emreder. Bu yüzden tarafın gerçekliğine emin olmadığı vakaları da ileri sürmesine izin verilmeli ve bu da doğruluk ödevine aykırılık sayılmamalıdır. Buradaki cümleler içinde şu çıkıyor; her davayı açan o kadar da hazırlıklı değil, fikren kendini hazırlamış değil ama bir ihlal hissediyor. Ciddi şekilde bunu görüyor ve dava yoluna gidiyor. O bakımından hükme elverişli vaka dilekçesi sunmuş olmak ya da olmamak her olayda gözden geçirilecek bir şeydir. Doğruluk ödevi, bırakalım uygulama kendi yolunu bulsun denilecek kadar kullanılacak bir alan değildir. Hukuk düzeninde kanun bir yol göstericidir. Hakimler kendileri bana uygulamada bir yön versin diyemeyiz. Doğruluk ilkesini kaç hâkim kullanacak ki genel bir kavram oluşsun. Yargılamanın sevk ve idaresinden anlaşılan ise şekli anlamda sevk ve idaresidir.

Şekli anlamda sevk; tebligatları hazırlatmak duruşma günün tayin etmek, tarafa söz vermek ifade almak, ileri tarihe duruşma günü vermek vs. bu gruba girer. Bir de maddi anlamda sevk ve idare var maddi anlamda sevk ve idare aslında hâkimin soru sorma, müzakere etme, işaret etmeyi içine alıyor. Esas yönünden sevk ve idaresi demek istiyor. (s.50-yargılamanın yürütülmesi) Hâkimin rolü, ikiye ayrılıyor. Yargılama başından sonuna olarak kapsayan bir bütün olarak görüyor. Duruşma dediğimizde sözlü duruşmanın yapılması yani esas yargının yapıldığı kısımdır. Malzeme gelmiş, bu malzemeye göre taraflar diyeceklerini diyor. Hâkim de bu delillerle iddiasını ortaya koyuyor, sen ne diyorsun diyor. Orada kırılma noktasına geliyor olay. Bunlar hep duruşmanın içinde oluyor. Esas yargılama duruşmadır. Maddi anlamda sevk esas olarak duruşmada ortaya çıkıyor.

Hukukun uygulanması ilkesi de Roma hukukundan gelen bir esas. Hukuku uygularken, olayı taraflarla görüşmesi var, ödevi olarak hâkim hukuku resen uygular kuralı vardır. İlk olarak taraflarla hukuki konuda tartışır. Ama hukuki yönden taraflarla tartışmalı mı değil mi konusu doktrinde tartışmalıdır. Bütün bunlar hukuki dinlenme hakkının içinde yer alır. (s-49-51vd.) Delilerin serbestçe değerlendirme ilkesi vardır. Bu kural bizim kanunumuza direk geçmedi. Biz oradaki senetle ispat kuralı- ki istisnadır-, işlem belli bir rakamı aştığında senetle ispat gerekir. Onun dışındaki yerlerde genelde davalarımızda hâkim delilleri serbestçe takdir eder. Bu da genel bir ilkedir. Çünkü bu ilke gerçeklik temelini ortaya çıkarmaya yöneliktir. Amaç bakımında da böyle bir ilkeye muhtaç durumdayız. Doğrudanlık, sözlülük, aleniyet ilkeleri bize delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi ile birlikte ele alınır.

ÖRNEK OLAY:

Kartal’da otomotiv ticareti ile uğraşan A, bir kamu kuruluşunda çalışan ve Üsküdar’da ikamet eden B ile 2010 model bir aracın vadeli olarak satışı hususunda anlaşmışlardır. Adına araç tescil edilerek teslim edilen B’nin satış bedelini vaktinde ödememesi üzerine, A ona karşı dava açmayı düşünmektedir.
1. A’nın açmayı düşündüğü bu davada görevli mahkeme hangisi olacaktır?
Eski kanuna göre değerlendirirsek, dava konusunun miktar veya bedeline göre asliye hukuk sulh hukuk ayrımı vardı. Olayımızda aracın bedeli yer almıyor. Yeni kanun bakımından, asliye hukuk sulh hukuk mahkemesinin görevini belirlemede miktar bakımından değerlendirme esası kalktı. Kural olarak asliye hukuk mahkemesi malvarlığına ilişkin davalarda aksi takdir edilmedikçe görevlidir. Değerine bakılmaksızın asliye hukuk mahkemesi bakar. Genel görevli mahkememiz asliye hukuk mahkemesidir. * Burada bir para borcu var. Acaba burada özel görevli mahkemeden söz edebilir miyiz?


Tüketici mahkemeleri vardır. Tüketici kanununa göre alım satım sözleşmesinde bir taraf tüketici olarak yer alıyorsa bu bir tüketici sözleşmesidir. Bu sözleşmeden doğan davalarda tüketici mahkemelerinde görülür. Ama olayımızda davayı açan tüketici değil tacirdir. Tüketici kanununun kapsamına baktığımızda ve Yargıtay uygulamasına baktığımızda, tüketici davalı konumunda yer alıyor olsa bile bu durumlarda bu davanın tüketici mahkemesinde açılması gerektiği ve tüketici mahkemesinin görevli olduğu kabul ediliyor. Buna rağmen genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesinde açılırsa, özel mahkeme ile genel mahkeme arasındaki ayrım bir görev ayrımıdır. Görev kamu düzenine ilişkindir, emredicidir.

2. Dava hangi veya yerlerdeki mahkemelerde açılabilecektir?
Öncelikle olayımızda bir kesin yetkili mahkeme yok. Önce kesin yetkiden başlıyoruz, çünkü kesin yetkili mahkemenin olduğu hallerde genel yetkili veya özel yetkili mahkemelerde dava açamayız. Genel yetkili mahkemeye bakarsak; davanın açıldığı sırada davalının yerleşim yeri TMK ‘ya göre neresiyse orası genel yetkili mahkemedir. Olayımızda B, Üsküdar’da ikamet ettiğinden dava Üsküdar’da açılabilecektir. Özel yetkili mahkemeye bakarsak; burada bir alım satım sözleşmesini görüyoruz. Dava konumuz, sözleşmeden kaynaklanan para borcunun ifası talebidir. HMK 10’a bakarsak ilk olarak sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi özel yetkili mahkemedir diyor. İkinci olarak, sözleşmenin akdedildiği, yapıldığı yer mahkemesi davanın açıldığı anda davalı veya vekili orada bulunmak kaydıyla özel yetkili mahkemedir. Bu ikinci kural, kaldırıldı yeni kanunda. Sadece sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi yetkilidir deniliyor. Uyuşmazlık konusu ne ise onu esas alıyoruz. Olayımızda bir miktar para dava konusu edilmiştir. Borçlar Kanuna bakıyoruz; eğer para borcunun ödenmesi konusunda taraflar arasında nerde ödeneceğine ilişkin kayıt varsa ona bakıyoruz. Olayımızda bu yok. Yoksa BK 73’e gidiyoruz; para borçları alacaklının ifa zamanındaki yerleşim yerinde ödenir diyor. Biz buna götürülecek borç diyoruz. B bu borcu Kartal’a götürecek. Yani ifa yeri Kartal’dır. Davacının bu hususta seçimlik hakkı mevcuttur. Genel yetkili veya özel yetkili mahkemenin istediği birini seçebilir.*A ile B arasındaki anlaşmada taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıklarda Kadıköy mahkemelerinin yetkili olduğu kararlaştırılmış olsaydı cevabınız değişir miydi?
Eski kanunda yetki sözleşme varsa- ki herkes yetki sözleşmesi yapabiliyordu, bir sınır- yoktu bu yetki sözleşmesiyle genel ve özel mahkemeler yanında yetki sözleşmesinde kararlaştıran yer mahkemesi de görevli hale geliyordu. Ancak Yargıtay diyordu ki; menfi yetki sözleşmesi yapamazsınız. Sözleşmeyle kararlaştırdınız yerin yetkisi ancak diğer yetkili mahkemelerin yanına ek olarak bir yetki sağlar. Onların yetkilerini bertaraf edip, sadece karşılaştığınız yerlerde davanın açılacağı şeklinde yetki sözleşmesi yapamazsınız diyordu. Burada menfi yetki sözleşmesini kabul etmiyordu.Bu noktada iki değişiklik var. İlki; yetki sözleşmesi yapabilecek olanlar kısıtlandı. (HMK 17) İkincisi; menfi yetki sözleşmesi artık mümkün. Olay bakımından bunu değerlendirdiğimizde; Kadıköy mahkemeleri yetkili olarak karşılaştırılmıştır. Kuralımız; maddeye göre sadece tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesi yapma yetkisine sahiptir. Dolayısıyla olayımızda, A ile B aralarında bir yetki sözleşmesi yapamazlar. O halde bu yönü itibariyle yetki sözleşmemiz geçersizdir. HMK 17.maddenin 2.cümlesi, menfi yetki sözleşmesine izin veriyor. Vermekle de kalmıyor, eğer bir yetkili mahkeme kararlaştırmışlarsa ve sadece orada dava açılır diye sözleşmede belirtilmişse diğer mahkemelerde dava açılamaz diyor. (Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır.)
Yetki sözleşmesinin temelinde zayıfı korum düşüncesi var. Ancak şu ihtimali göz önüne alırsak; sözleşme yağıldı ve dava Kadıköy’de açıldı. Kadıköy mahkemesi yetkili mahkeme değil ancak yine de açıldı. Bizim davalımız yetki itirazını ileri sürebilir. Bu durumda mahkeme sözleşmede kararlaştırılmış olsa bile yetkisizliğine karar verir. Davalı diyelim yetki ilk itirazında bulunmadı. Bulunmayınca o yer mahkemesi de artık yetkili hale gelir. Dolayısıyla zayıfı koruma amacına ulaşılamamış oldu. Burada bir çelişki var ancak kanun uygulaması ortaya çıkmadığı için bir şey diyemiyoruz. Yeni kanun döneminde, daha önce yapılmış bir sözleşmeyle (eski kanun yürürlükteyken yaptığı sözleşmeyle) davayı yetki sözleşmesinde belirtilen yerde açtı. Nu durumda hangi mahkemenin yetkili olacağı konusunda farklı görüşler var. İlki; yeni kanun zamanında tacirler veya kamu tüzel kişileri olmayanlar yetki sözleşmesi yapamazlar dolayısıyla daha önceden yapılmış olsa bile bu sözleşme geçersizidir der. Bu görüş ayrıca hâkim görüştür. Diğer görüşe göre; usul sözleşmesi de bir usul işlemidir. Eski kanun taraflara bir yetki sözleşmesi yapma hakkı vermişlerdi ve taraflar bu sözleşmeyi yapmışlardı. Dolayısıyla burada tamamlanmış bir usul işlemi vardır. Daha önceki sözleşmenin geçersiz olduğu ileri sürülerek yetkisizlik kararı verilmemelidir.* Kadıköy mahkemesinin yetkisizlik kararı vermesinin sonuçları ne olacaktır? Açıklayınız.
Yetkisizlik kararı verdi mahkeme. Bu durumda davalımız yetkisizlik itirazı ile birlikte yetkili olan mahkemeyi göstermişti. Geçerli bir yetki itirazının şartı davalının hangi mahkemenin yetkili olduğunu göstermesidir. Kadıköy mahkemesi yetkili değilim dedi ve yetkili mahkemeyi gösterdi ve dava dosyasının oraya gönderilmesi şeklinde usulden reddeden bir karar verdi. Bunun üzerine HMK 20.maddeye göre; yetkisizlik kararının kesinleşmesi üzerine 2hafta içinde mahkemeye dosyanın gönderilmesi talebi ile başvurulacaktır. Başvuracak olanlar taraflardır, eski kanunda sadece davacı başvurabiliyordu. Başvurulmazsa dava hiç açılmamış sayılacaktır.

3. Aracı teslim alan B, belediyenin gerçekleştirdiği yol çalışmasında gerekli uyarı işaretlerine yer verilmemesi dolayısıyla aracın kontrolünü kaybederek Ümraniye’de trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmiştir. Mirasçıları olan eşi ve kızı tarafından destekten yoksun kalma tazminatı, araçta meydana gelen hasar dolayısıyla maddi tazminat ve ayrıca manevi tazminat istemiyle dava açmayı düşünmektedirler.

*Bu davalar kime karşı hangi görevli ve yetkili mahkemelerde açılmalıdır?
Eskiden kusursuzsorumluluk dolayısıyla birtakım yükümlülükleri doğuyorsa idarenin, bu durumda idare mahkemesinde bir tazminat davası açıyorduk ve bunu tam yargı davası olarak adlandırıyorduk. Ama yeni kanunda, idari yargı koluyla adli yargı kolu arasında davlar bakımından bir değişim oldu. Bu da belirli davalar bakımından oldu. İdari eylem ve işlemden dolayı ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararlarının tazmini davalarında yetki değişti. Olayımızda B hayatını kaybediyor. Mirasçılar bu davayı sorumlu idareye karşı yöneltecektir. Olayda belediyeye karşı yöneltecektir. Bizim için burada önemli olan davaya hangi mahkemenin bakacağıdır. Görevli mahkeme bakımından malvarlığına ilişkin davalarda ayrım söz konusu değil, dolayısıyla burada asliye hukuk mahkemesi görevli mahkeme olacaktır. Ölüm sebebiyle ortaya çıkan zararlardan (maddi ve manevi) doğan sorumluluk dolayısıyla asliye hukuk mahkemesinde dava açılacaktır (HMK3). Mirasçılar, destekten yoksun kalma tazminatı istiyor. Bu tazminat maddi tazminatın bir türüdür. Bu da 3.maddede sayılan kapsamına girer ve asliye hukuk mahkemesinde açılır. Manevi tazminat buraya girer. Bir de dedik ki; araçta meydana gelen zarar dolayısıyla maddi tazminat davası açılacak. Bu davayı ise, idare mahkemesinde açacağız. Asliye hukuk mahkemesinde açılacak olan dava ölüm ve vücut bütünlüğüne ilişkin maddi ve manevi tazminat davalarına bakar. Dolayısıyla bunun idari yargıda açılmalıdır. Burada iki ayrı yargı kolu ve iki ayrı dava ortaya çıkıyor. Birleştirilmesinin imkânı da yoktur. Ancak burada idare mahkemesi asliye hukuk mahkemesinde çıkacak sonucu bekletici mesele yapabilir çelişik sonuçlar çıkmaması için. Yetkili mahkemeye bakarsak; genel yetki kuralına göre belediyenin bulunduğu yer mahkemesinde açılacaktır. Özel yetki kuralına göre; olayda bir haksız fiil var. Haksız fiilden doğan davalarda yetki kuralı, fiilin işlendiği yer, zararın ortaya çıktığı yer, zararın ortaya çıkması ihtimalinin bulunduğu yer ve zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. (HMK 16)

4. Mirasçılar miras bırakanın yıllar önce kiraya vermiş olduğu Ümraniye’deki taşınmazın kira bedelinin tespiti için bir dava açmayı planlamaktadır. Bu dava nerede açılacaktır?
Sulh hukuk mahkemesinin görevine ilişkin olarak 4.madde yeniden düzenlendi. Burada kira sözleşmesinden kaynaklanan her türlü uyuşmazlıklar sulh hukuk mahkemesinde görülecektir diyor. Olayımızda kira sözleşmesi var, bu dava dolayısıyla miktarına bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesinde açılacaktır.

Avukat Fatmanur Toprak Saygıner | Lawyer Kahramanmaras Turkey | Medeni hukukta ilkeler